Cumartesi, Mayıs 30, 2026

NERDEN NEREYE

SHÖDÜK

Bir gadın karşıtı dil oluşmalı artık. Onu da benim gibi erkekler oluşturursa daha ne diyeceksiniz merak etmiyorum!






YAŞADIĞIMIZ DÜNYADA İNSAN DÜELLOSUZLUKTAN ÖLEBİLİR

Başlık Tomris Uyar’ın yazısının… Geldiği yer de fena değil: “Şimdi, yazılan öykülere bakıyorum -çok samimi söylüyorum bunu, hiç kimseyi küçümsemiyorum-bende bir yazma düellosu uyandıracak öykü görmüyorum.”

Ama düelloyu çok da doğru anlamamış gibi gözüküyor: “Haklısın, sıradan bir ölme, öldürme olayı değil düello. İnsanlar o zaman yaşamayı var olmak sayıyorlarmış ki yaşamlarına ilişkin ufacık bir itirazda bile düelloya girebiliyorlar. Bu, bana çok onurlu bir davranış gibi geliyor. Bugün için demode bir anlatım biçimi belki. Ama yerine yeni bir şey de konmadı. Adam, birini düelloya çağıran, şunu söylemek istiyor: Ben seni öldürürsem son derece mutlu bir gece geçireceğim, çünkü sen buna değersin diyor bir bakıma. Böylece düşmanına değer veriyor. Kendisi için yok olması önemli bir düşman var.”

ACILI PEZEVENK

“Hepimiz hayattan ve hikayelerden şu durumu biliriz: A, B'yi sever. B de Cyi. A'nın B'ye sevgisi, bir süre sonra B'nin C'ye sevgisine yardıma dönüşür. A, B'yi öylesine sever ki, mutlu olsun diye Cyi elde etmesini ister. Hayatta karşılaştığım vakit hiç de inandırıcı bulmadığım bu durumlar, tefrika romanlarda A erkek ve B kadın ise bir süre yürüyebilir. Gene de, A sevgilisi için ne derece fedakarlık yapsa da, bir noktadan sonra bütün büyük "fedakarlıklarda" olduğu gibi kendini budalalığın ve ikiyüzlülüğün eşiğinde bulacaktır. Dostoyevski fedakar aşık kahramanını samimiyetsizlikten korumak için, onu (Vanya) sevgilisi Nataşa'yı bir başkasıyla (Alyoşa) evlenmesi konusunda fazla fazla gönüllü yapar. Bu da A'.yı (Vanya) budala romantik durumuna düşürecektir. Ölümünden sonra Dostoyevski hakkında Zalim Bir Yetenek adlı zalim ve anlayışsız bir kitap yazan Rus eleştirmen Mihaylovski, aşırı anlayış ve kendini yok sayışı yüzünden, Vanya'nın sevgilisinin "pezevengi" durumuna düştüğünü yazar acımasızlıkla.” Orhan Pamuk

KONULU PORNO

Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı: Aşağılanmanın Zevkleri / Orhan Pamuk:

“Aşağılanmanın zevklerini hepimiz biliriz. Peki, şöyle düzelteyim: Kendi kendimizi aşağılamanın zevkli, rahatlatıcı olduğunu keşfettiğimiz zamanları hepimiz yaşamışızdır. Aşağılık, beş para etmez biri olduğumuzu, kendimizi inandırmak ister gibi, öfkeyle kendi kendimize tekrarladığımızda, bir anda herkes gibi olmanın bütün o ahlaki yükünden, kurallara ve yasalara uymanın boğucu endişesinden, herkese benzemek için dişimizi sıkma zorunluluğundan kurtulduğumuzu biliriz. Başkaları tarafından aşağılanmak da, başkalarından önce davranıp kendi kendimizi herkesten önce aşağılamak da, sonunda bizi aynı yere getirir. Kolayca kendimiz oluverdiğimiz, kendi kokumuz, pisliğimiz, alışkanlıklarımız içerisinde mutlu olduğumuz, kendimizi iyiye doğru değiştirmekten ve insanoğlunun geri kalanı hakkında iyimser düşünceler beslemekten vazgeçtiğimiz yerdir burası. Bu son nokta o kadar rahattır ki, bizi bu özgürlük ve yalnızlık noktasına getiren öfkemize ve bencilliğimize neredeyse şükran duyar, sık sık hatırlarız onları. Otuz yıl sonra ikinci okumamda, Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ının bana gösterdiği ilk şeyin bu olduğunu düşündüm.”

Cuma, Mayıs 29, 2026

PEŞPEŞE







KÖPÜŞ


EDECEKSİN


 

UYDURUYOR



Anı ve kurgu kolay ayrılır birbirinden. Bknz: Nütopya

“-Çalışırken bir okuyucunuz oluyor mu?

-Yazdığımı her zaman hayatımı paylaştığını kişiye okurum. Bu kişi, "Daha fazlasını göster", "Bana bugün ne yaptığını göster" dediğinde her zaman minnettarımdır. Bu sadece ihtiyacım olan o hafif baskıyı yaratmakla kalmaz, aynı zamanda anne veya babanızın sırtınızı sıvazlayıp, "Aferin" demesi gibidir. Bazan bu kişi, "Kusura bakma, bu beni ikna etmedi" der. Bu da iyidir. Bu ritüel benim hoşuma gider. Bu bağlamda aklıma hep örnek aldığını kişilerden biri olan Thomas Mann gelir. Tüm ailesini, altı çocuğunu ve karısını toplar, etrafına topladığı ailesine okurmuş o gün yazdıklarını. Bu hoşuma gidiyor. Bir babanın ailesine masal anlatması.”

FOTOMU MU ÇEKTİNİZ?

Hayır efendim manzarayı çektim

....

Gelin bakın isterseniz

Yoo gerek yok öyle diyorsanız

Yooo gelin bakın... Bakın manzara. Bu da önceden çektiğim sayfa fotoları.

Çıplak kadın fotoları var.

Onlar çıplak fotolarını yayınlayan kadınlar. Ben çekmedim.

Çekmediniz mi hiç? Çıplak yani.

Bu başka konu. Çektim tabi. Kadın isterse.

Ben de istiyorum.

Sizi tanımam lazım. Böyle çattadanak teklif etmeniz sapıkça bir yöne gidebilir.

Sapık değilim.

Görücez.

Açayım.

Burda, insan içinde mi!

Yoksa herkes çektirir.

İzin almamız gerekebilir.

Doğal olmaz.

Yakalanmamız doğal olur.

Çekişmiş oluruz. Fotoğrafları alamazlar bizden.

Avukata danışmalıyız.

Erkek olsun. Belki o çeker.

Kadın olacak. Belki onunkini de çekerim.

MANİ TU KAKA

Bir metnin en büyük-önemli-tek eleştirmeni yazarının kendisidir, tabii öldükten sonra. Bunu da onu eleştiren yeni-sonradan gelen-henüz ölmemiş başka bir(kaç) yazarın kişiliğinde ortaya çıkarır. Bir ruh, bir hayalet olarak. Bir ruhun hayaleti.

YETERİMCE MUTLU OL, DEDİ TANRI


AGAMBEN


Ağam be. Sessizlikten çok sabırdan bahsediyor değiller mi…

Ama zaten hikayenin bize öğrettiği şey o değildir, acının felsefecisi olursun o zaman, hayat acılardan oluşur demeye devam edersin saçma saçma… Hani adamın teki heykelin önünde eğilip dilek dilermiş hep, neden heykelden bir şeyler istiyorsun diyenlere de, reddedilmeye alışmak için demiş…

Olay, tam tersi: Dayak yerken istersen bağırır, küfreder, hakaret eder, tekme atana sen de tekme savurursun; hatta felsefe bile yapabilirsin (alakasız bile olabilir, çok iyi kafa dağıtır, acıyı uzaklaştırır, ki bu bilimseldir) ya da hikaye yazarsın. Benim şu anda ipucunu verdiğim gibi, böyle desteksiz çıkarımlardan çekin, acıya karşın!

Şuraya bağlayalım da felsefeci görsünler: İnsanı mutlu edeceksin, bak bakalım felsefe yapıyor mu, işte ancak o zaman filozoftur.

KIYI


 

FATMAG!L


 

Pazartesi, Mayıs 25, 2026

MU1 MU2 MU3


 

KAZIN AYAĞI








-Yunanlılar sahte ve derinlikten yoksun mu yani?

-Onu bilmiyorum!

-E ne konuştunuz koca şeyde…

-Sempozyum!

-Senpozyum, benpozyum, opozyum, öbürüpozyum... Ne o öyle, bana hak verdiler falan!

-Ben anlamıyorum seni!

-Sana hak vermemişler, eğlenmişler seninle… Kim bilmiyor Niçe’nin şair olmak istediğini.

-Burda konumuz o değil.

-Konu da yok ki; nooldu Yunanlılar; yok, kendini övüyorsun sadece… Sahtesin, derinlikten yoksunsun, üstelik sarsamıyorsun da... Ama bilinçlisin Allahtan… Şair olamayacaksın!

-Dostoyevski’ye geleceksin, anladım.

-İneceğim…

-Kazacaksın.

-Kaz mıyım ben, kazıyacağım.

-Kızma.

-Hastalık, diyeyim ben sana: Kazınmalıdır. Sıra şairlere gelene dek...


(Gouge away-Pixies)

PAMUK GİBİ BELGE

Sohbet boşa gitmesin diye masaüstümü ekledim; yoruma da açık:))

"Belge: Tikveşli'nin benim için de önemi, ilkokul arkadaşım Doğan Vardarlı'nın firması olması. İlkokuldan sonra görmedim, ama ilkokuldayken iyi arkadaştık.

Pamuk: Murat bana hava atıyorsun, benim çok zengin arkadaşlarım var diye. O zaman bir tane de ben söyleyeyim. Adını vermeden yazdım İstanbul kitabında, Ahmet Merter. Merter diye mahalle var ya, işte bunlardan geliyor. Zengin arkadaş bir tek Murat'ta yok yani...

Belge: Ben de seni benim zengin arkadaşlarımdan Orhan Pamuk diye anlatıyorum zaten."


Cumartesi, Mayıs 23, 2026

LOVESOH.T.KCARE

Sevgilime genç bir çocuk asıldı. Asılır gibi oldu, tam emin olamadım. İkisi de z kuşağı. Ya da en son kuşak hangisiyse ondan. Sonra da her halde çocuk emin oldu da bir de yanımdayken gelip çıplak omuzlarına bir öpücük kondurup gitti. Ben kızdım yavaş yavaş. Ona mesaj atmalısın ve haddini bildirmelisin dedim sevgilime. O hiçbir şey yapmayınca… Tartışmaya başladık. Bana bir mesaj attı. Şöyle bişi: loves oh vs vs… loves oh ne demek yahu dedim. Sonra da anlaşılmaz bişiler yazmış. Love soh demek o dedi. Biz senden soh diye bahsederdik. Mesaja daha dikkatli baktım. Take care yazıyormuş sonrasında da, ama bitişik, kısaltmalı falan, anlaşılmaz bir biçimde. Bunu benle tartışırken zaten ona göndermiş, anlamam için de bana gönderiyor. Neden söylemedin. Söylüyorum ya. Neden kavga etmeden söylemedin. Çünkü haberin olması gerekmiyordu. Bir daha yaklaşmaz bana, hallettim. Take care ne demek, sana ne kendine iyi bakmasından. Offffsohhh. Bu herkes kendi yoluna demek. Neydi başı. Tak sepeti koluna. Sedef olsaydı adın ne olacaktı dedim. Ne demek sedef? Tak sedefi koluna herkes kendi yoluna. Kızıyor hala ama ben olayı anladım ve kendimi soğutuyorum. Ama bu sefer o anlamıyor. Eve gidelim ve seviş benle dedim. Sanmıyorum dedi. Ne demek sanmıyorum. Beni senin sevişmeye götürmen lazım. Yumuşatmak için. Gülüyor başını çevirip. Sohtorik mi dersiniz bana soh mu. Beni de kısaltıyor musunuz? Neyse sonuçta istenen oldu ama bu z ya da ne haltsa, bozuk. Her kuşak gibi.

(Haklısın aslında dedi. Konu benim için kapanmıştı. Teklif yapamaması lazım aslında... Teklif mi yaptı! Neyse, bu başka konu.)

Cuma, Mayıs 22, 2026

RUH


 

GAFLET

Gaflet: Hiçbir yazarın doğum tarihi yok. Ahiretten yazıyorlar her hal!

“Gaflet, kelime anlamı olarak dalgınlık, dikkatsizlik, boş bulunma, aymazlık, dalgı, ihtiyatsızlık anlamlarına gelir.

Dini bir terim olarak ise gaflet, dünya veya ahiret hayatı için gerekli olan bir şeyin önemini kavrayamama hali olarak tanımlanır. Kişinin sorumluluklarını unutup, ihtiyatsız ve aymaz davranışlar sergilemesi, dünyaya fazla odaklanarak manevi yönünü ihmal etmesi anlamına gelir.”


BAY NEFRET HAYRETTİN YÜCEL

Gürsel Korat’ın bu iki metninde ne söylediğini, bunun ne kadar ender düşünülen bir şey olduğunu fark etmediği belli. Ayrıca çoğu yazarın sadece kötücül değil, düpedüz kötü olduğunu, ruhen zavallı insanlar olduklarını fark etmeye yanaşmamış olması da yazı denen enstrümanı hayat içinde gereksiz fazla önemsemesinden, insan olmayı yazar olmaktan ikinci plana atmasından kaynaklanıyor olmalı. Aşağıda bazı yerlerde yaptığı yazı savunusu da tehlikenin yeterince farkında olmayışındandır sanıyorum; bu da yeterince gelişmemiş ruhsal yapısındandır, diye düşünüyorum. Yoksa -benim kadar olamasa da- daha sert -ve başka metinlerinde de- benzer şeyler yazar, hayranlığını (yüceltme!) bir kenara bırakırdı. Gelmiş geçmiş yazarların (şair, edebiyatçı, filozof, yayıncı) çoğunun politikacıların ancak ayaklarını yıkamaya layık olduğunu defalarca yazarkenki nefretim kutsaldır. (Nefret kutsaldır, lafını Zola’dan aldım; beceriksizce yazdığını, tamamladım: Nefret var, nefret var!)





Sadece bir örnek:

Anna Karenina, Levin’e der ki, karına (Kiti) söyle bana kızmasın, ama illa kızacak nefret edecekse benden, benim yaşadıklarımı yaşamış olması gerekir…

Kiti, Anna’nın en yakın arkadaşıdır bir zamanlar… Kocasına (Levin’e) asılmış, onla flört etmiştir Anna!

Kadınları böyle kötü gösterdiği için kimse tek laf etmez, koca yazar Tolstoy’a…

Çarşamba, Mayıs 20, 2026

ZORLAMA & HORLAMA

1 zorlama ise, 2 o bile değil!

Ahmet Oktay:

1. Ahmet Gök imzasını taşıyan bir kitap: İns-i nü. Baştan sona zorlama, özenti dolu şiirler. Sözüm ona cinselliği dillendiriyor. Gök'ün "manitacılığı" daha ithafından başlıyor. "Gün/ü/nü/ ısırır... Kitabın sonunda da ıstampayla vurulmuş bir yazı: "Bu kitap yaşamımızın neresine düşer. Siz bu kitabın neresine düşersiniz? Bana yazın." Bu insanlar, "Ambar'da içki içilmez" deyince yenilik yaptıkları ya da cinselliği anlattıklarını sanıyorlar. Oysa buluş diye sarıldıkları şey, sözcüğün tam anlamıyla amiyanelik. Örneğin "Şikâyet-i Penis" şiiri şöyle; şiir demek olanaklıysa: "Git/gel/yaşama yetişemiyorum gel/git/Bıktım aynı yere girip çıkmaktan" Veysel Çolak da kalkıp arka kapak yazısı yazıyor ve "Kadın ve erkeğin, yatağı anlamlı kılan eylemliliğinden söz ediyor" demek şaşkınlığını gösteriyor.

2. "Gece, sokak, fener, eczane Anlamsız, dönük bir aydınlık Yaşa, bir çeyrek yüzyıl daha istersen; Çıkış yok. Değişen bir şey olmayacak artık. Öleceksin, başlayacaksın yeniden Tekrar edecek, eskiden olduğu gibi, aynı şeyler Gece, buzdan dalgalar kanalda Eczane, sokak, fener"

Blok'un ilk dizeyi ad edinmiş bu şiiri, tuhaf bir şekilde Kavafis'i çağrıştırdı: "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/Bu şehir ardından gelecektir..." İnsana yılgınlık, hatta korku veren o tekerrür duygusunu dile getirdikleri için belki de. Ama şiirde beni asıl çeken şey: İlk dize ile son dizenin dönüşümü. Çünkü tekerrürü, yinelenişi son dizede, bu kez tersinden yaşıyoruz. Süreç, sadece içerikte değil biçimde de tenleşiyor.

NE ÖZELLİĞİ VAR!

Ahmet Oktay kendine çok özel gelen bir metni paylaşıyor; hiç anlamadım ne özelliği var!

Okuyalı çok oldu, tam olarak çıkaramıyorum kitabı, ama yeni çevirinin son bölümünü açtım o final aklımda kaldığından. Romanın kahramanı, o bölümde ölümle yaşam arasında sallantıdadır. Daha da önemlisi sevgilisi Robert'in (Sartre) ölmekte olduğunu sezmiştir. Hüzünle betimler: "Robert  (...) kaldırım kenarında yaşlı insanlar gibi ufak, dikkatli adımlarla yürüyordu; işte o an kafama dank etti: Yaşlandı artık! Sonra bana gülümsedi; bakışları hâlâ gençti. Ama yüzü bozulmaya başlamıştı bile. Çürümeye başlayacağı güne dek de giderek daha da bozulacaktı. O günden bu yana düşünmekten kendimi alamıyorum: "On ya da on beş, olsa olsa yirmi yılı kaldı: Yirmi yıl dediğin öyle çabuk geçer ki. Sonra da ölecek! Benden önce ölecek... Geceleri inleyerek uyanıyor, kendi kendime 'Benden önce ölecek' diyorum." 

Yaşlandı artık! Ne acımasız, ne umarsız bir gözlemdir. Beauvoir, sanki Veda Töreni'ni o zamandan yazmaya başlamıştır.

FENERLİLERE KIYAĞIM!




Bir fanatik, Fenerbahçe 2 kere yenilmiş, Galatasaray 5 kez yenilmiş, nasıl olur da Galatasaray birinci olur diye kızıyordu… Beraberliği hiç önemsemiyor adam, Galatasaray 5 kez berabere kaldı, Fenerbahçe 11 kez… Ama düşününce, eskiden dikkat ettiğim bir durum değer kazandı:

Maç başladığında iki tarafın da 1’er puanı var. Maçın sonunda biri yenerse 2 puan daha alıyor ve 3 puan kazanıyor… Ama yenilen sadece 1 puan kaybediyor.

Kazanmak kazançlı, ama yenilmek daha az kayıp!

Beraberliğe 2 puan, kazanana 4 puan verilmeli diye düşünmüştüm. Böylece kazanırsan 2 puan daha alıyorsun, kaybedersen 2 puan kaybediyorsun… Öyle kaldı.

Ama bu seneki puan durumuna bakınca demek istediğim biraz daha değer kazandı sanki: Benim yöntemle Galatasaray ile Fenerbahçe’nin puanları eşitleniyor. Galatasaray averajla kazanıyor, sadece.

Fenerlilere kıyağım bu; ama tabii önümüzdeki senelere bu yüzden şampiyonluk da kaybedebilirler; top döner, hesap döner…