Pazartesi, Mayıs 25, 2026
KAZIN AYAĞI
.png)
.png)
.png)
-Yunanlılar sahte ve derinlikten yoksun mu yani?
-Onu bilmiyorum!
-E ne konuştunuz koca şeyde…
-Sempozyum!
-Senpozyum, benpozyum, opozyum, öbürüpozyum... Ne o öyle, bana hak verdiler falan!
-Ben anlamıyorum seni!
-Sana hak vermemişler, eğlenmişler seninle… Kim bilmiyor Niçe’nin şair olmak istediğini.
-Burda konumuz o değil.
-Konu da yok ki; nooldu Yunanlılar; yok, kendini övüyorsun sadece… Sahtesin, derinlikten yoksunsun, üstelik sarsamıyorsun da... Ama bilinçlisin Allahtan… Şair olamayacaksın!
-Dostoyevski’ye geleceksin, anladım.
-İneceğim…
-Kazacaksın.
-Kaz mıyım ben, kazıyacağım.
-Kızma.
-Hastalık, diyeyim ben sana: Kazınmalıdır. Sıra şairlere gelene dek...
PAMUK GİBİ BELGE
Cumartesi, Mayıs 23, 2026
LOVESOH.T.KCARE
Cuma, Mayıs 22, 2026
GAFLET
“Gaflet, kelime anlamı olarak dalgınlık, dikkatsizlik, boş bulunma, aymazlık, dalgı, ihtiyatsızlık anlamlarına gelir.
Dini bir terim olarak ise gaflet, dünya veya ahiret hayatı için gerekli olan bir şeyin önemini kavrayamama hali olarak tanımlanır. Kişinin sorumluluklarını unutup, ihtiyatsız ve aymaz davranışlar sergilemesi, dünyaya fazla odaklanarak manevi yönünü ihmal etmesi anlamına gelir.”

BAY NEFRET HAYRETTİN YÜCEL


Sadece bir örnek:
Anna Karenina, Levin’e der ki, karına (Kiti) söyle bana kızmasın, ama illa kızacak nefret edecekse benden, benim yaşadıklarımı yaşamış olması gerekir…
Kiti, Anna’nın en yakın arkadaşıdır bir zamanlar… Kocasına (Levin’e) asılmış, onla flört etmiştir Anna!
Kadınları böyle kötü gösterdiği için kimse tek laf etmez, koca yazar Tolstoy’a…
Çarşamba, Mayıs 20, 2026
ZORLAMA & HORLAMA
Ahmet Oktay:
1. Ahmet Gök imzasını taşıyan bir kitap: İns-i nü. Baştan sona zorlama, özenti dolu şiirler. Sözüm ona cinselliği dillendiriyor. Gök'ün "manitacılığı" daha ithafından başlıyor. "Gün/ü/nü/ ısırır... Kitabın sonunda da ıstampayla vurulmuş bir yazı: "Bu kitap yaşamımızın neresine düşer. Siz bu kitabın neresine düşersiniz? Bana yazın." Bu insanlar, "Ambar'da içki içilmez" deyince yenilik yaptıkları ya da cinselliği anlattıklarını sanıyorlar. Oysa buluş diye sarıldıkları şey, sözcüğün tam anlamıyla amiyanelik. Örneğin "Şikâyet-i Penis" şiiri şöyle; şiir demek olanaklıysa: "Git/gel/yaşama yetişemiyorum gel/git/Bıktım aynı yere girip çıkmaktan" Veysel Çolak da kalkıp arka kapak yazısı yazıyor ve "Kadın ve erkeğin, yatağı anlamlı kılan eylemliliğinden söz ediyor" demek şaşkınlığını gösteriyor.
2. "Gece, sokak, fener, eczane Anlamsız, dönük bir aydınlık Yaşa, bir çeyrek yüzyıl daha istersen; Çıkış yok. Değişen bir şey olmayacak artık. Öleceksin, başlayacaksın yeniden Tekrar edecek, eskiden olduğu gibi, aynı şeyler Gece, buzdan dalgalar kanalda Eczane, sokak, fener"
Blok'un ilk dizeyi ad edinmiş bu şiiri, tuhaf bir şekilde Kavafis'i çağrıştırdı: "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/Bu şehir ardından gelecektir..." İnsana yılgınlık, hatta korku veren o tekerrür duygusunu dile getirdikleri için belki de. Ama şiirde beni asıl çeken şey: İlk dize ile son dizenin dönüşümü. Çünkü tekerrürü, yinelenişi son dizede, bu kez tersinden yaşıyoruz. Süreç, sadece içerikte değil biçimde de tenleşiyor.
NE ÖZELLİĞİ VAR!
Ahmet Oktay kendine çok özel gelen bir metni paylaşıyor; hiç anlamadım ne özelliği var!
Okuyalı çok oldu, tam olarak çıkaramıyorum kitabı, ama yeni çevirinin son bölümünü açtım o final aklımda kaldığından. Romanın kahramanı, o bölümde ölümle yaşam arasında sallantıdadır. Daha da önemlisi sevgilisi Robert'in (Sartre) ölmekte olduğunu sezmiştir. Hüzünle betimler: "Robert (...) kaldırım kenarında yaşlı insanlar gibi ufak, dikkatli adımlarla yürüyordu; işte o an kafama dank etti: Yaşlandı artık! Sonra bana gülümsedi; bakışları hâlâ gençti. Ama yüzü bozulmaya başlamıştı bile. Çürümeye başlayacağı güne dek de giderek daha da bozulacaktı. O günden bu yana düşünmekten kendimi alamıyorum: "On ya da on beş, olsa olsa yirmi yılı kaldı: Yirmi yıl dediğin öyle çabuk geçer ki. Sonra da ölecek! Benden önce ölecek... Geceleri inleyerek uyanıyor, kendi kendime 'Benden önce ölecek' diyorum."
Yaşlandı artık! Ne acımasız, ne umarsız bir gözlemdir. Beauvoir, sanki Veda Töreni'ni o zamandan yazmaya başlamıştır.
FENERLİLERE KIYAĞIM!
.png)
Bir fanatik, Fenerbahçe 2 kere yenilmiş, Galatasaray 5 kez yenilmiş, nasıl olur da Galatasaray birinci olur diye kızıyordu… Beraberliği hiç önemsemiyor adam, Galatasaray 5 kez berabere kaldı, Fenerbahçe 11 kez… Ama düşününce, eskiden dikkat ettiğim bir durum değer kazandı:
Maç başladığında iki tarafın da 1’er puanı var. Maçın sonunda biri yenerse 2 puan daha alıyor ve 3 puan kazanıyor… Ama yenilen sadece 1 puan kaybediyor.
Kazanmak kazançlı, ama yenilmek daha az kayıp!
Beraberliğe 2 puan, kazanana 4 puan verilmeli diye düşünmüştüm. Böylece kazanırsan 2 puan daha alıyorsun, kaybedersen 2 puan kaybediyorsun… Öyle kaldı.
Ama bu seneki puan durumuna bakınca demek istediğim biraz daha değer kazandı sanki: Benim yöntemle Galatasaray ile Fenerbahçe’nin puanları eşitleniyor. Galatasaray averajla kazanıyor, sadece.
Fenerlilere kıyağım bu; ama tabii önümüzdeki senelere bu yüzden şampiyonluk da kaybedebilirler; top döner, hesap döner…
Salı, Mayıs 19, 2026
BÖNDENİZ
-Ne var bundağğğ…
-Tamam tek bir harf olsun; ö, mesela.
-Türkçe yazma; okay.
-E, o zaman…
-Nö zaman? Ki bunu da yaptılağ…
-O zaman sadece E harfi kullanarak yazarım!
-Bak bu ölür!
-Yazmaya çalıştığımı açıklasam yeter, nasılsa kimse okumayacak…
BENDDENİZ
-Bunu daha önce yaptılar ama!
-Özelliği de bu ya…
-O zaman sakın ilk metni kopyalama!
DİYET
İLAHİ
-Sen bizi çok eğlendiriyorsun, allah da senin geleceğini görsün şeygamber ablacım...
-Ama, anlamıyorum! Hepimiz öleceğiz... Ve ben bildim!
-Kimse ölümsüzlük istemez kahine abla! Herkes kurtulmak ister...
-Görün götünüzü...
-Hah hah haaaa... İlahi.
Perşembe, Mayıs 14, 2026
KENDİNE BEN
Tanrı, edebiyatçıları, onlar üzerinden edebiyat yapalım diye yarattı: Bunu daha önce söyleyen var mı?
(Metne girişine ters düşmese harika aslında: "Kendine has", "en" olmak zorunda değil çünkü; "en"den korunabilen ender şeylerden biri hatta.)
Hızlı yazdım, ama derdim anlaşılıyorsa, yeter: Hepsi aynı en'in boy'u...

Pazartesi, Mayıs 04, 2026
ZALİM-KURGU EDEBİYATI
“Bilim-kurgu türünün anti-ütopik mantığı, teknolojik-endüstriyel devrim ile bunun gerekli kıldığı sosyal devrim arasındaki zorunlu bağlamı kabul etmeye yanaşmaz; bu anti-ütopik mantık sadece, bireyci (öncü) toplum anlayışının karşı kutbu olarak, o cılkı çıkmış köleci toplum imajını benimser. Bilim-kurgu, günümüz insanının yarının teknolojisiyle dünde nasıl yaşadığını gösterir.
Türün temeli, romantik anlayışın özgürlük ile mutluluğu bağdaştırmayan denklemidir. Mutlu, en azından memnun kişi, özgür olamaz ve özgür olmak, mutsuzluğu ve acıyı da benimsemek demektir. Ama romantik anlayışa göre, mutlu olmaktansa özgür olmak çok daha yeğdir; özgürlük insanın kendi kendini algılayıp yaşadığı, kendi deneyimim edindiği ve insan denen niteliğin gerçekleştirilmesini mümkün kılan zemin, bütün düşünce ve yaşama zeminimizdir; mutluluk ise olsa olsa bir kitle içinde, kişinin özgürce bireyleşmesine elverişli olmayan kalabalık içinde mümkündür. İnsan kendini ve kişiliğini ancak acı ve çile çekerek gerçekleştirebilir. Ve toplum, insanı acılarından kurtarmak için, bir şey yapmazsa, iyi eder. Theodor Adomo, romantiğin bu aksiyomunu şöyle tarif ediyor: "Kişi, mutluluğun barbarlığı ile, objektif olarak ondan daha yüksek düzeyi temsil eden, (ve) mutsuzluğu da içeren kültür arasında tercih yapmak zorundadır."
Döndolaş gene yolun başına geldik demektir: Bilim-kurgu orta katmanın bir türü olarak "yukarıya" (diktatörlük, aristokrasi, geçmiş) dönük eleştiriyi, "aşağıya" (sosyalizm, proletarya, gelecek) dönük eleştirisiyle birleştirir, böylece, en liberal örnekleri bile, statükonun hem melankolik hem de militan bir savunmasına dönüşmekten kurtulamazlar.
Bilim-kurgunun, gericiliği, muhafazakârlığı su götürmeyen örneklerinde, makinelere yöneltilen eleştiri kitleye yöneltilen eleştiriyle birleştirilerek karşımıza çıkar; anlayacağınız, makinenin insanı kendine köle edebileceği korkusu, çok daha derindeki bir korkuyu, makinelerin, burjuva sınıfının varlığını tehlikeye düşürecek insan kesimini özgürlüğüne kavuşturabileceği korkusunu örter.
Biraz uçtan konuşacak olursak, "bilim-kurgu, geleceğin gerçekleştirilmesini önlemek ister" de diyebiliriz. İçinde yaşanılan anda bu kadar çok kötülük tohumlan atılmışsa, artık gelecekten de hayır beklemek boşunadır; gelecek ancak korkunç bir şey olabilir demeye getirir bilim-kurgunun etik anti-ütopyası. Bunu yaparken ve bize geleceğin ne berbat bir halde olacağını gösterip bizi uyarmaya çalışırken de, bu gelecek vizyonunun baskısı altında, o zamana kadar diyalektik etkileşimlerle devrimci yenileştirmelerin ortaya çıkmasına olanak tanıyabilecek bütün tarihsel ara noktalan gizler, bunları atlayıp geçer."

.png)



