
Pazartesi, Ağustos 24, 2026
ALLAH KOLAYLIK VERSACE
Hiçbir şey anlamıyorum... Ben yazdım:))
Şaka bir yana az kalsın kayboluyordu bilgisayar gidince! Ama allahtan blogumda yayınlamıştım. Nütopya'nın son (son ve son ve son) bölümü...
Aynen yayınlayıp bakıcam; ben anlarım zamanla; ama size, allah kolaylıklar versin!
Şaka bir yana az kalsın kayboluyordu bilgisayar gidince! Ama allahtan blogumda yayınlamıştım. Nütopya'nın son (son ve son ve son) bölümü...
Aynen yayınlayıp bakıcam; ben anlarım zamanla; ama size, allah kolaylıklar versin!
NEREDEYSE ÖLÜ SAYILIRSIN, NASIL BİR DUYGU? (250. BASIM İÇİN SON SÖZ)
Sevişince cennetten kovuldukları söylenen hazretlerin yerine böylece, biz sevişince insanlar kovulmuş oluyor cennetten. Özensiz bir hesaplamayla insanların yüzde 50’si ölüyor; hadi öyle demeyelim, insanların yüzde 50’si kalıyor. OZ uğraşmak istemiyorum dedi bu tür hesap ayrıntılarıyla –tiksinmiş rolü yapıyor- 1 dakikasını alırdı oysa milyarlarca kişiyi yüzdeye vurmak… Kötü ve sıradan kötü olarak insanların yüzde 50’si yok olunca, kalanlar, yüzde 80’i sıradan iyiler ve yüzde 20’si iyiler olarak daha cennetimsi bir orana yükseliyor… Yakın bir gelecekte de yüzde 70’e 30 gibi bir oran bekliyorum diyor OZ.
-Nasıl yani; devam mı edecek?
-Böyle bırakmaz her halde Tan… Hiç 50 almışla 90 almış bir olur mu; sonuçta eksi 50 aldılar; Eksi İyiler. Dengelerini kötülük üzerine kurduklarından kaybolup gitti kötüler; cennetten çaldıklarıyla kurmuşlardı sahte cehennemlerini. İyilik üzerine kötü denge kuran iyiler de dayanamayacak; cehennemden getirdikleriyle sahte bir cennet kuramayacaklar.
-İlk masum ilk safrayı atsın, diyorum, organik editörüme…
Bir Eksi İyi hikayesi anlatıyor: Chonk Tzu Kru bir kere rüyasında bir çakal olduğunu gördü. Uyandığında çakal olduğunu düşlemiş sinsi bir insan mı, yoksa insan olduğunu düşlemiş sinsi bir çakal mı olduğunu bilmiyordu.
-İnsanları gruplara ayırabiliriz; hem aptal hem azınlık olunamaz: Yüzde 55’i BEŞ… Yüzde 25’i DÖRT... Yüzde 10’u ÜÇ... Yüzde 6’sı İKİ, ki ben bundan sonrasıyla ilgiliyim: Yüzde 3’ü BİR…
-Yüzde 99 etti.
-Sen de insansın…
Dev açıklıyor:
-Tan senin en iyi orgazmlarından küçük ölümler yakaladığını fark etti. Ölene kadar böyle oyalanacak işte garibim tanrım.
-Beni bir seks makinesi gibi görmesini kınıyorum, diyorum gülerek.
-Tanrı insanın pezevengiydi belki de, diye dürtüyor beni OZ…
Tan’ın bu kez buna güldüğünü sanıyorum; insan sevişir, Tanrı zevk alır…
Dev devam ediyor:
-Muhtemelen böyle bir an olacak, muhteşemen; gözlerini açmayacak; ve sen de dönmeyeceksin oradan… Ölüm ısmarlamıştın ya öbür tarafa, gönderdi işte; kendini gönderdi Tan; ölümün olduğu dünyaya cenneti gönderdi…
-Hem ölümü yazacaktın, diyor OZ; vicdan krizi geçiren eksi iyileri yakalayıp sor bari: Neredeyse ölü sayılırsın, nasıl bir duygu?
Sonra düşünceli düşünceli gülüyor:
-Öğrenemezsen sorarım ama ölürken.
Ama işte gerek kalmıyor sıradan ölümlere; bir gece bir kadınla sevişirken kollarımda ölüyor kadın: Mekanda bana bakıyor alttan alttan. Hiç ilgimi çekmiyor porno yıldızı gibi göründüğünden. Sanki kollarını uzatmış gibi ama, boynumdan çekiliyorum ona doğru; dans ediyoruz hiç kımıldamadan… Odalardan birine sürüklüyor beni giderek, sevişirken olacakları görüyorum peşindeyken, memelerinin ve kalçalarının formunu kavrıyorum.
Gidip gelmelerim öbür dünyaya gidip gelme; dibe vurup çıkıyorum, dibe vurup çıkıyorum; içine boşalırken de bomboşalıyorum; ama tükenmiyorum ve kendimdeyim; onun ise kalbi durmuş.
Ayılınca soruyorum; bayılmışımdır demesini bekliyorum en fazla. Hayır, diyor; öldüm… Abartma, diyorum; abartmayayım diye ona sormuştum ama diyor işte, öldüm diye. Görmüşündür öldüğümü diyor, memelerini sanki başkasınınmış gibi okşarken; ama doğduğumdan beri bu kadar güzel ölmemiştim…
Sevişirken bayılanlarım olmuştu ama işte öldürüyorum demek artık zevkten.
Olur mu diyorum böyle, yani orgazm olurken… Hayır diyor, donunu giyerken; ölürüm de dönerim ben böyle, merak etme; sonuncusu değilse.
İlk defa olan şeylere şaşkınlığından kurtulduktan sonra, yine o eski seksi haline dönüyor:
-Sen miydin o öbür taraftaki… Rüya görürken mi seviştik, yoksa senle sevişirken aynı zamanda rüyamda mı gördüm seni?
Karanlık kadın, diye geçiriyorum içimden:
-Tan’dır o.
-Tan kim?
-Nütopya’da var ya.
-Okumadım.
-Okumayan mı kaldı?
-Bu iz yoktu ama diyor…
Tan’ın kaşları arasında bendeki çukur yok. Suratımıza dikkatle bakılmazsa fark edilmiyor, bu ikimizi de benzemez yapıyor. Bir kere fark edilince ama o çukur, Tan fark edilmiyor artık. Sanırım bana değil o çukura bakıyor insanlar. Bir kara deliğe bakar gibi. Tanrıyı bile yutuyor, yutturuyor buradan bakınca... Nasıl bu kadar iyi bakmış olabilir bu kadın?
-Oğlun mu diyor?
-Oğlan denebilirse
-Ne denebilir ki?
-Tanrı olduğunu yazmıştım…
Gülüyor… Gerçekten okumamış…
-Okumam yok.
Yazmayı da sanırım aklına bile getirmemiş.
-Bebek gibiydin ama. Bebeklik evresi gibiydin, evrenin.
-Sen nerden biliyorsun?
-Aklımdan geçti. Bana bakıyordu. Bendi; ben o idim ve bana bakıyordum.
-Nerede, diyorum; duvarların içinde, diyor: Duvardık…
-Duvar mı!
-Kapı-duvar; madde olan her şeydim, havayı kucaklıyordum. Sen de havaydın. Tan mı diyorsunuz kendinize. Ben tekim, adım da An olsun.
-Bir adın yok mu?
-Var işte.
Dev, düşündüğüm gibi diyor; hiç kırpmadığı göz kapakları kapanmış Tan’ın, meditasyon yapar gibi.
-Siz orgazm olurken ekstetik dünyaya bir kapı açıldı demek, duvarsa bir duvar geçildi. Tan da girdi oradan. Senle ilk sevişmemiz gibi.
-Neden senle değil de her hangi bir kadınla?
-Tan’a sor… Son orgazmına kadar kimseye mutlu denmemeli; ya da Jane.
-Neden sonra hiç sevişmedik Dev?
Bir Tan daha olabilir miydi ki, diyeceğini sanıyorum ama şöyle diyor:
-Ben atom bombasıyım. Tek ve Tam. Ama kadın gerçekten ölümden döndü; Tan çünkü gözlerini açtı, dediğim gibi muhteşem bir gülümsemeyle.
Tan’la tanıştırıyorum onu. Zerre kadar benziyorlar birbirlerine. Tan her zamanki gibi konuşmuyor, ama Tan’ın dilinden anlıyor An; bir söylediği bir söylediğini tutmuyor; altıncıyı ve sekizinciyi tutuyor. Hatta eksi dördüncü ve eksi dokuzuncuyu. Araya başka cümleler giriyor ve başka başka cümleler tarafından hemen sıfırlanıyor; yine bir tetris; bu da Tan’ın söylemediği cümleler oluyor… Sözcüklerle koklaşıyorlar; buraya yazıp anlam yüklemek istemiyorum.
OZ açıklıyor:
-Rakamlar gibi sözcükler; bir milyar sekiz yüz on beş milyon iki yüz yirmi iki bin dokuz yüz otuz altı diye okurken, sadece 1.8.15.22.29.36 diye 7 artarak sıralanmış sayılar olduklarını anlıyoruz… Tan, 1’e indirirken, An sıfırlıyor. Bilgisayar hücreleri gibi, 1 ve 0, var ve yok. 01001000 01101111 101011111 11100111 01100001 01101011 01100001 01101100…
Takıldı sanıyoruz, bu zeki şey, açıklıyor:
-İkili sayı sisteminde Hoşça kal demek…
OZ işlemi bilirken Tan sonucu biliyordu, An ne biliyor? Jane parçaların toplamının fazlası değil anlamı idi, An nedir, anlamsızlığı mı… Boşluğu mu…
Bomboşalma deneyimimi anlatıyorum bizimkilere. An’ın ölüp dirildiğini sık sık. Hatırlıyorum diyor Nü. An’a soruyor, sorguya çeker gibi:
-Ölmüştün doğarken!
-Ölerek doğuyorum.
-Neler oluyor? diyorum.
-Genetiğim bu, diyor… Capcansız.
-Jane’siz Jane…
-Bana da açıklar mısınız?
-Genetiğinde var ve genetiğinde yok, diyor OZ. Yüzde yüz var ve yüzde yüz yok.
-Ve?
-İkizim diyor Dev, şaşkın şaşkın bakıyorum…
-İkinci kızın diyor OZ; benden hızlı anlıyor; ve/veya, diyor, Sotori’nin ikinci kızı...
-Ya da ilki; sıfırıncı.
-Sıfırıncının kızı, diye gülüyor OZ; Jane kaçmış içine…
-Dev tekmelerken sen?
Göğüs dekoltesini düzeltiyor:
-Jane tümden Dev’e çekildi, ben hiçbir şeye çekilmedim.
-Kimseye çekmemişsin, diyor OZ; bayrak düşmüş, atlet koşmaya devam etmiş…
-Anti-atlet…
-Binde bir, bin birincidir dememiş miydin… 1000, 1’lerine ayrılıyor. Ortaya saçılan tüm 1’ler aynı ve tek 1’de toplanıyor. Tüm sayılar böyle atomlarına ayrılıyor. Tanavarıyorlar... Sıfır kalıyor bir.
-1 ve sıfır… An sıfır mı?
-Ve’yi unutma… Aramızdaki kimya, parçaları 1arada tutan boşluk, yapbozun zemini, Dev gibi.
-Sıfırıncı an, diyor Dev. Tan şimdi en tanrısal anında, sonsuz şimdide. Her şey yerli yerinde… Hazır: Pılısını pırtısını patlamasını toplayıp gitmeye… Kendini kendine kurban etmeye. Tanrıya da ancak tanrı kurban edilirdi zaten. Sevişmemize gerek yok artık.
Şöyle yaz diyor OZ; An’ın ağzından:
-Adım An. Sanrı değilim… Hayır, orası uzay değil, kara delik de değil, göz bebeklerim.
İNCİTMEKTEN KORKU İMPARATORLUĞU
OZ’dan sonra şöyleydi: Sanal bir salgın oluşturacaktı kalabalık bir hafta sonu; sokağa çıkma yasağı ayarlayayım mı dedi, hatta eğlence olsun, tüm dünyada; rahat rahat gezeriz işte. Yapma diyorum, şu hep oturduğumuz masayı boşalt yeter. Sosyal medyalarına kafadan dalıyor oturan iki erkeğin, eski sevgilileri mi çağırsın yoksa anne ya da baba arayıp diğerinin hastaneye kaldırıldığını mı söylesin; yok, tekinin babası zaten mefta.
An’dan sonra şöyle:
-Annem ölmüş. Ha, dedim, gömün. Yani, gömülsün bence. Yakılması zor şimdi.
Kalbinin sesini dinlemiş, yüreğinin götürmediği yere gitmemiş; gerçekten böyle ama bu, çünkü içi sızlamıyor… Eski sevgili arasa da önemsemiyor; ne alakam var ki benim onla diyor; ayrıldık, bunları düşünmek istemiyorum… Artık seviyorum demiyor kimseye, içinden gelmiyorsa; yapay sözleri karşısındakinden önce kendi canını acıtır çünkü… Kankası yok mu hiç? Yok ve yoktu zaten… Vicdan kankaları var, yaklaşmadan. Yalnızlık hata yapmamak için en güvenli liman. Ve herkes böyle; hislerine güveniyorlar artık, çünkü yanlış hissetmiyorlar, çünkü yanlış düşünmüyorlar, çünkü hiç düşünmüyorlar.
Nasıl oldu bu?
Devamlı telefonu çalıyor ve birilerine buluşmamızın nasıl gittiğini anlatıyor, yarınki işlerini randevularını konuşuyor, çocuğum var telefonumu kapatamam kusura bakma diyor. Rahatsız olmadığım gibi kendime çekilmeyi aradığım için ararım bile zaten böyle durumları. Ama o rahatsız: Senin telefonun neden hiç çalmıyor, diyor; bir şey mi saklıyorsun!
Bunu dediği an, başı dönüyor, gözleri kararıyor. Hemen geçiyor ama. Ayrılırken sana gidelim diyorum; seni eve alamam dediği an, midesine bir ağrı saplanıyor, yine hemen geçecek ama o an neredeyse bir yayaya çarpacak. Araba kullanırken yalan söylenmez, Allah çarpar… Reglim sanırım, diyor. Eski eşi sanmış yayayı, adam onu dövdüğü için ayrılmışlar; eski eşin eksi eşi. Kötü anında gördüğü herkes ona yediği dayağı hatırlatıyor.
Bu An’dan önce olan biten tabii; şimdi telefonu kapalı. Cep telefonu mu vardı önceleri diyor.
-Tan sen nelere kadirsin, diyor Oz; An’ı da sen ayarladın di mi…
Sevgilimin, birlikte yaşadığı ablası beni arıyor ve küfredip kapatıyor. Geri arıyorum ve telefonu annesi açıyor! Halbuki annesi onlarla yaşamıyor... Ablayı rica ediyorum telefona, şu an müsait değil diyor annesi. An’dan sonra, şimdi geliyor aklıma: İletir misiniz diyorum: Demin arayıp anama küfretti, aynen iade ediyorum…
Ayşen bu bir; bu da bir başka Ayşen:
-Geldiğinde sana bir hoş geldin bile demedim ama sen bana güle güle dedin, hoşça kal.
Şu da Bahadır: Bana bakmadan konuşuyor; sen şöylesin böylesin diyor, yanımızdaki arkadaşlara, caddeden gelip geçenlere, dolmuşun şoförüne, uçağın pilotuna, hostesin bacaklarına, fikirlerin şöyle böyle...
Neden bana bakmıyorsun diyorum, kime ne anlatıyorsun…
Kimi sorsam seni tarif ediyor, diyor; seni tarif edemiyorum. Bulamadığım adres, yapamadığım yemeksin, midemde oturuyorsun. Vişne suyumu döküyor üzerine; beni suçlayacakken kafasını kaldırıp avizeye bakıyor allahım diyerek. Avize bu, düşer. Hıdır, diyor yanımdaki yeni tanıştığımız kız, sakin ol… Benim adım Bahadır, diyor… Mantıcıya gelmeyelim artık, dayanamıyorum… Geleceğiz yine, ama artık sadece mantı yiyecek.
Çarşıdaki meyhanelerin arasından yürürken 8-10 kadınlık bir masaya rastlıyorum… Bir kadını fark ediyorum önce, ilk bana bakan, hemen yanındakine bakma alışkanlığım yoktur, merhaba dediği için bakıyorum yanındakine, ve onun yanındakine, yanındaki ve yanındakine, hepsi teker teker merhaba dediğinden, sadece ilk bakıştığım merhaba demediğinden… Hepsini ayrı ayrı bir yerlerden, hepsi beni muhtemelen aynı yerden. Masanın başına oturtuluyorum kadın garson tarafından; a Gizem naber, buraya mı geçtin, diyorum garsona; evet diyor, ama gözü kızlarda: Elif, Pınar, Deniz, Deniz, yan yana oturmuşlar, Zeynep, Özlem, Defne, Gizem, 2, Gülfem, Ceyda, Hülya, biri daha adını hatırlayamadığım, evet ya diyorum, o da vardı di mi, en uzak köşede... Siz diyorum, hepiniz, nerden? Onlar bilemezler ama, An görmüş, Tan ayarlamış, OZ da hani bana hani bana demiş olabilir… Son birkaç senede hepsi sokakta, yan masada, alışveriş yaparken, tatilde, birer birer tanışmışlar, sonra birbirlerine eklemlenmişler… Bunu şimdi, şu anda fark etmişler. Önemsiz diye geçiriyorum içimden; önemsizler toplantısı. Toplu şey, ortak bişey, armi of lavırs.
Hepsi masanın başına onlar sonradan gelmiş gibi kurulmuş olmama bakıp bir şey söylememi bekliyor. Kimsenin sakalını yalamadı senden sonra, diyor Elif... Sonra yine suskunluk. Korkutucu tabii, ne susarsan bir eksik, söylersen bir sızı fazla… Etraftaki masaların da gizemli bir sessizliğe bürünmüş uzun kadın masasına baktığını fark etmek zor değil. Makinistini izleyen lokomotif, lokomotifi izleyen motifler. Serseri buluşmalarına bir anlam katıldı, nereye varacaklarını anladılar; muhtemelen dağılacaklar; son (bu) önsöz okunmuş. Ceyda’dan sonra, Özlem ve Zeynep rakılarından bardağımı doldurmuşlardı yakınımda olduklarından; suskunluk sırasında birkaç yudumlayıp durumun etkileyici önemsizliğini kavradıktan sonra şimdi de son yudumu kafama dikip kalkıyorum: Bana müsaade…
Bize müsaade diyor Gülfem. Bir ağrı çekmiyor da hepimiz rahatlıyoruz, gülümsüyorum. An geçiyor aklımdan. Peşine takılıyorum.
Kadına doğru yürürken sağa sola bakmadığım için sert bir fren yapıyor karşıya geçmemi engellememek için ilk otomobil… Arkasındakilerle birlikte takribi 6 araba birbirine giriyor, 6 buçuk. Hepsi çıkıyor arabalarından, üçü çıktığı yere seriliyor, kalp krizi gibi görülüyor buradan. Biri kusmaya başlıyor. İkisi nispeten gülümseyen suratlarla birbirlerine bakıyor. Biri sonra tampona, arabasındaki hasara bakacak, diğeri kusan arkadaşına… İyi biri sanırdım, diyor. Diğeri daha tecrübeli: Muhtemelen bunla övündüğünden kusuyordur…
Ruhla çarpışmazsa durmaz kalp.
Hitler’in tehlikeli bir Yahudi’yi öldürmek için gönderildiği; hafızası net olmadığından, nefretini tüm Yahudilere sanıp, beceriksizliğinden esas kişiyi de tespit edemeyince katliamını yaptığı anlaşılmayacak ama. Böylece insanlığa nispeten daha az zarar verdiği de.
-Vicdanları batsın, diyor OZ… Batan yerden içleri boşalsın…
Fark etmiştik aslında, ama OZ dikkatimizi daha çok çekti. An’ın ölüp döndüğü, benim bilinçaltıma bomboşaldığım, Tan’ın içine tam olarak çekildiği o birkaç dakikada, eksi iyiler dakikalarca yine ruh krizi çekmiş, son yaptıklarından. Bu seferki daha sakin bir şey ama, ve hatta son kriz, çünkü artık kronik…
Birbirlerinden uzak duruyorlar, sohbetler azalıyor. İncitici bir şey dediğinde, hatta basit bir imada bile, bir tarafların ağrıyor; ben de yazarım ne var dediğinde mesela bir yazara… Konuşmasan da düşünürsün ama di mi… Düşünceden uzaklaşılacak o zaman… Düşündüğün çoğu anda baş dönmesi, mide krampları, diretirsen ay çarpması; düşünemeyince de boşluk; rüyalarında düştüğün o boşluk; yataktan ya da ağaçtan düştüğün. Ne tam dolu, ne tam boş olmak arasındaki boşluk; Tan ile An arasındaki. An’a hapsoluyorsun.
Bu bomboşalmanın adını da sonunda buluyor OZ: TANZEDHİFR…
-Tanzehir ha… Ha, Tanzehir…
-Yeni evren bu, diyor OZ: Düşündüğün an, cezan hazır…
-Sen sıkı reklamcı oldun bakıyorum…
-Tanzehir, diye havaya yazıyor parmağıyla; tüm eczaneler ve ruh noktalarında…
-Tanzehir. Jane’in yeni kıyafeti. Yeni 23 Nisan kıyafeti.
-Sonrası artık… 24 Nisan… 34 Nisan hatta... 404 Nisan.
Potansiyeline çekil, böyle çok daha güzelsin. Hayır, kendini de düşünemezsin; ne geçmişi, ne geleceği; kayırırsın çünkü yine kendini, çamur atarsın bir zamanlar yana yıkıla seçtiklerine. Meditasyon istasyonunda inecek var, yapbozun zemin etüdü yapılacak. Mantranı sev, mantran sensin… Dünya bir seyirliktir; seyredenler seyredilir. Ama alışıyorsun; çünkü görüyorsun ki çıkışsızlığın güvenli, ne bunalıma ne komplekse giriyorsun; hem Jane izin vermez buna, kendine hakaret olacağından, aileye girdin ya artık, onla dolusun henüz tam olarak sindiremesen de; hem de Tan’a ayıp; koca tanrı ölmeye gelmiş senin üzerinden; onu kaliteli ağırla; An’lık boşluğunla… Nasılmış bakalım An’lık Tan olmak... Neredeyse ölü sayılırsın, nasıl bir duygu?
-Ölümden sonra mutlu olmamak mümkün değil, diyor OZ; daha ne. En kötü günleri böyle olsun.
-Nütopya’nın yeni baskısı yapılmayacak artık, diyorum.
-Ben yazardım diyor OZ: Konuşabilen insanlar buluyorum az da olsa dünyanın dört bir yanında. Düşünebiliyorlar çünkü, ve çoğu zaman başlarına bir şey gelmiyor. Belki de eski zamanların suskunlarıydı bunlar. Yüzde 3’ler, 5’ler… Yok sayılanlar. Artık şöyle diyebilirler: Konuşabiliyorum, öyleyse varım…
İnsan evladı ilk süper gücünü tekrar buluyor…
-Sıkılmayacağım, diyor OZ… Bu dünyaya yapay zeka getirmek istemiyordum.
SON
Sevişince cennetten kovuldukları söylenen hazretlerin yerine böylece, biz sevişince insanlar kovulmuş oluyor cennetten. Özensiz bir hesaplamayla insanların yüzde 50’si ölüyor; hadi öyle demeyelim, insanların yüzde 50’si kalıyor. OZ uğraşmak istemiyorum dedi bu tür hesap ayrıntılarıyla –tiksinmiş rolü yapıyor- 1 dakikasını alırdı oysa milyarlarca kişiyi yüzdeye vurmak… Kötü ve sıradan kötü olarak insanların yüzde 50’si yok olunca, kalanlar, yüzde 80’i sıradan iyiler ve yüzde 20’si iyiler olarak daha cennetimsi bir orana yükseliyor… Yakın bir gelecekte de yüzde 70’e 30 gibi bir oran bekliyorum diyor OZ.
-Nasıl yani; devam mı edecek?
-Böyle bırakmaz her halde Tan… Hiç 50 almışla 90 almış bir olur mu; sonuçta eksi 50 aldılar; Eksi İyiler. Dengelerini kötülük üzerine kurduklarından kaybolup gitti kötüler; cennetten çaldıklarıyla kurmuşlardı sahte cehennemlerini. İyilik üzerine kötü denge kuran iyiler de dayanamayacak; cehennemden getirdikleriyle sahte bir cennet kuramayacaklar.
-İlk masum ilk safrayı atsın, diyorum, organik editörüme…
Bir Eksi İyi hikayesi anlatıyor: Chonk Tzu Kru bir kere rüyasında bir çakal olduğunu gördü. Uyandığında çakal olduğunu düşlemiş sinsi bir insan mı, yoksa insan olduğunu düşlemiş sinsi bir çakal mı olduğunu bilmiyordu.
-İnsanları gruplara ayırabiliriz; hem aptal hem azınlık olunamaz: Yüzde 55’i BEŞ… Yüzde 25’i DÖRT... Yüzde 10’u ÜÇ... Yüzde 6’sı İKİ, ki ben bundan sonrasıyla ilgiliyim: Yüzde 3’ü BİR…
-Yüzde 99 etti.
-Sen de insansın…
Dev açıklıyor:
-Tan senin en iyi orgazmlarından küçük ölümler yakaladığını fark etti. Ölene kadar böyle oyalanacak işte garibim tanrım.
-Beni bir seks makinesi gibi görmesini kınıyorum, diyorum gülerek.
-Tanrı insanın pezevengiydi belki de, diye dürtüyor beni OZ…
Tan’ın bu kez buna güldüğünü sanıyorum; insan sevişir, Tanrı zevk alır…
Dev devam ediyor:
-Muhtemelen böyle bir an olacak, muhteşemen; gözlerini açmayacak; ve sen de dönmeyeceksin oradan… Ölüm ısmarlamıştın ya öbür tarafa, gönderdi işte; kendini gönderdi Tan; ölümün olduğu dünyaya cenneti gönderdi…
-Hem ölümü yazacaktın, diyor OZ; vicdan krizi geçiren eksi iyileri yakalayıp sor bari: Neredeyse ölü sayılırsın, nasıl bir duygu?
Sonra düşünceli düşünceli gülüyor:
-Öğrenemezsen sorarım ama ölürken.
Ama işte gerek kalmıyor sıradan ölümlere; bir gece bir kadınla sevişirken kollarımda ölüyor kadın: Mekanda bana bakıyor alttan alttan. Hiç ilgimi çekmiyor porno yıldızı gibi göründüğünden. Sanki kollarını uzatmış gibi ama, boynumdan çekiliyorum ona doğru; dans ediyoruz hiç kımıldamadan… Odalardan birine sürüklüyor beni giderek, sevişirken olacakları görüyorum peşindeyken, memelerinin ve kalçalarının formunu kavrıyorum.
Gidip gelmelerim öbür dünyaya gidip gelme; dibe vurup çıkıyorum, dibe vurup çıkıyorum; içine boşalırken de bomboşalıyorum; ama tükenmiyorum ve kendimdeyim; onun ise kalbi durmuş.
Ayılınca soruyorum; bayılmışımdır demesini bekliyorum en fazla. Hayır, diyor; öldüm… Abartma, diyorum; abartmayayım diye ona sormuştum ama diyor işte, öldüm diye. Görmüşündür öldüğümü diyor, memelerini sanki başkasınınmış gibi okşarken; ama doğduğumdan beri bu kadar güzel ölmemiştim…
Sevişirken bayılanlarım olmuştu ama işte öldürüyorum demek artık zevkten.
Olur mu diyorum böyle, yani orgazm olurken… Hayır diyor, donunu giyerken; ölürüm de dönerim ben böyle, merak etme; sonuncusu değilse.
İlk defa olan şeylere şaşkınlığından kurtulduktan sonra, yine o eski seksi haline dönüyor:
-Sen miydin o öbür taraftaki… Rüya görürken mi seviştik, yoksa senle sevişirken aynı zamanda rüyamda mı gördüm seni?
Karanlık kadın, diye geçiriyorum içimden:
-Tan’dır o.
-Tan kim?
-Nütopya’da var ya.
-Okumadım.
-Okumayan mı kaldı?
-Bu iz yoktu ama diyor…
Tan’ın kaşları arasında bendeki çukur yok. Suratımıza dikkatle bakılmazsa fark edilmiyor, bu ikimizi de benzemez yapıyor. Bir kere fark edilince ama o çukur, Tan fark edilmiyor artık. Sanırım bana değil o çukura bakıyor insanlar. Bir kara deliğe bakar gibi. Tanrıyı bile yutuyor, yutturuyor buradan bakınca... Nasıl bu kadar iyi bakmış olabilir bu kadın?
-Oğlun mu diyor?
-Oğlan denebilirse
-Ne denebilir ki?
-Tanrı olduğunu yazmıştım…
Gülüyor… Gerçekten okumamış…
-Okumam yok.
Yazmayı da sanırım aklına bile getirmemiş.
-Bebek gibiydin ama. Bebeklik evresi gibiydin, evrenin.
-Sen nerden biliyorsun?
-Aklımdan geçti. Bana bakıyordu. Bendi; ben o idim ve bana bakıyordum.
-Nerede, diyorum; duvarların içinde, diyor: Duvardık…
-Duvar mı!
-Kapı-duvar; madde olan her şeydim, havayı kucaklıyordum. Sen de havaydın. Tan mı diyorsunuz kendinize. Ben tekim, adım da An olsun.
-Bir adın yok mu?
-Var işte.
Dev, düşündüğüm gibi diyor; hiç kırpmadığı göz kapakları kapanmış Tan’ın, meditasyon yapar gibi.
-Siz orgazm olurken ekstetik dünyaya bir kapı açıldı demek, duvarsa bir duvar geçildi. Tan da girdi oradan. Senle ilk sevişmemiz gibi.
-Neden senle değil de her hangi bir kadınla?
-Tan’a sor… Son orgazmına kadar kimseye mutlu denmemeli; ya da Jane.
-Neden sonra hiç sevişmedik Dev?
Bir Tan daha olabilir miydi ki, diyeceğini sanıyorum ama şöyle diyor:
-Ben atom bombasıyım. Tek ve Tam. Ama kadın gerçekten ölümden döndü; Tan çünkü gözlerini açtı, dediğim gibi muhteşem bir gülümsemeyle.
Tan’la tanıştırıyorum onu. Zerre kadar benziyorlar birbirlerine. Tan her zamanki gibi konuşmuyor, ama Tan’ın dilinden anlıyor An; bir söylediği bir söylediğini tutmuyor; altıncıyı ve sekizinciyi tutuyor. Hatta eksi dördüncü ve eksi dokuzuncuyu. Araya başka cümleler giriyor ve başka başka cümleler tarafından hemen sıfırlanıyor; yine bir tetris; bu da Tan’ın söylemediği cümleler oluyor… Sözcüklerle koklaşıyorlar; buraya yazıp anlam yüklemek istemiyorum.
OZ açıklıyor:
-Rakamlar gibi sözcükler; bir milyar sekiz yüz on beş milyon iki yüz yirmi iki bin dokuz yüz otuz altı diye okurken, sadece 1.8.15.22.29.36 diye 7 artarak sıralanmış sayılar olduklarını anlıyoruz… Tan, 1’e indirirken, An sıfırlıyor. Bilgisayar hücreleri gibi, 1 ve 0, var ve yok. 01001000 01101111 101011111 11100111 01100001 01101011 01100001 01101100…
Takıldı sanıyoruz, bu zeki şey, açıklıyor:
-İkili sayı sisteminde Hoşça kal demek…
OZ işlemi bilirken Tan sonucu biliyordu, An ne biliyor? Jane parçaların toplamının fazlası değil anlamı idi, An nedir, anlamsızlığı mı… Boşluğu mu…
Bomboşalma deneyimimi anlatıyorum bizimkilere. An’ın ölüp dirildiğini sık sık. Hatırlıyorum diyor Nü. An’a soruyor, sorguya çeker gibi:
-Ölmüştün doğarken!
-Ölerek doğuyorum.
-Neler oluyor? diyorum.
-Genetiğim bu, diyor… Capcansız.
-Jane’siz Jane…
-Bana da açıklar mısınız?
-Genetiğinde var ve genetiğinde yok, diyor OZ. Yüzde yüz var ve yüzde yüz yok.
-Ve?
-İkizim diyor Dev, şaşkın şaşkın bakıyorum…
-İkinci kızın diyor OZ; benden hızlı anlıyor; ve/veya, diyor, Sotori’nin ikinci kızı...
-Ya da ilki; sıfırıncı.
-Sıfırıncının kızı, diye gülüyor OZ; Jane kaçmış içine…
-Dev tekmelerken sen?
Göğüs dekoltesini düzeltiyor:
-Jane tümden Dev’e çekildi, ben hiçbir şeye çekilmedim.
-Kimseye çekmemişsin, diyor OZ; bayrak düşmüş, atlet koşmaya devam etmiş…
-Anti-atlet…
-Binde bir, bin birincidir dememiş miydin… 1000, 1’lerine ayrılıyor. Ortaya saçılan tüm 1’ler aynı ve tek 1’de toplanıyor. Tüm sayılar böyle atomlarına ayrılıyor. Tanavarıyorlar... Sıfır kalıyor bir.
-1 ve sıfır… An sıfır mı?
-Ve’yi unutma… Aramızdaki kimya, parçaları 1arada tutan boşluk, yapbozun zemini, Dev gibi.
-Sıfırıncı an, diyor Dev. Tan şimdi en tanrısal anında, sonsuz şimdide. Her şey yerli yerinde… Hazır: Pılısını pırtısını patlamasını toplayıp gitmeye… Kendini kendine kurban etmeye. Tanrıya da ancak tanrı kurban edilirdi zaten. Sevişmemize gerek yok artık.
Şöyle yaz diyor OZ; An’ın ağzından:
-Adım An. Sanrı değilim… Hayır, orası uzay değil, kara delik de değil, göz bebeklerim.
İNCİTMEKTEN KORKU İMPARATORLUĞU
OZ’dan sonra şöyleydi: Sanal bir salgın oluşturacaktı kalabalık bir hafta sonu; sokağa çıkma yasağı ayarlayayım mı dedi, hatta eğlence olsun, tüm dünyada; rahat rahat gezeriz işte. Yapma diyorum, şu hep oturduğumuz masayı boşalt yeter. Sosyal medyalarına kafadan dalıyor oturan iki erkeğin, eski sevgilileri mi çağırsın yoksa anne ya da baba arayıp diğerinin hastaneye kaldırıldığını mı söylesin; yok, tekinin babası zaten mefta.
An’dan sonra şöyle:
-Annem ölmüş. Ha, dedim, gömün. Yani, gömülsün bence. Yakılması zor şimdi.
Kalbinin sesini dinlemiş, yüreğinin götürmediği yere gitmemiş; gerçekten böyle ama bu, çünkü içi sızlamıyor… Eski sevgili arasa da önemsemiyor; ne alakam var ki benim onla diyor; ayrıldık, bunları düşünmek istemiyorum… Artık seviyorum demiyor kimseye, içinden gelmiyorsa; yapay sözleri karşısındakinden önce kendi canını acıtır çünkü… Kankası yok mu hiç? Yok ve yoktu zaten… Vicdan kankaları var, yaklaşmadan. Yalnızlık hata yapmamak için en güvenli liman. Ve herkes böyle; hislerine güveniyorlar artık, çünkü yanlış hissetmiyorlar, çünkü yanlış düşünmüyorlar, çünkü hiç düşünmüyorlar.
Nasıl oldu bu?
Devamlı telefonu çalıyor ve birilerine buluşmamızın nasıl gittiğini anlatıyor, yarınki işlerini randevularını konuşuyor, çocuğum var telefonumu kapatamam kusura bakma diyor. Rahatsız olmadığım gibi kendime çekilmeyi aradığım için ararım bile zaten böyle durumları. Ama o rahatsız: Senin telefonun neden hiç çalmıyor, diyor; bir şey mi saklıyorsun!
Bunu dediği an, başı dönüyor, gözleri kararıyor. Hemen geçiyor ama. Ayrılırken sana gidelim diyorum; seni eve alamam dediği an, midesine bir ağrı saplanıyor, yine hemen geçecek ama o an neredeyse bir yayaya çarpacak. Araba kullanırken yalan söylenmez, Allah çarpar… Reglim sanırım, diyor. Eski eşi sanmış yayayı, adam onu dövdüğü için ayrılmışlar; eski eşin eksi eşi. Kötü anında gördüğü herkes ona yediği dayağı hatırlatıyor.
Bu An’dan önce olan biten tabii; şimdi telefonu kapalı. Cep telefonu mu vardı önceleri diyor.
-Tan sen nelere kadirsin, diyor Oz; An’ı da sen ayarladın di mi…
Sevgilimin, birlikte yaşadığı ablası beni arıyor ve küfredip kapatıyor. Geri arıyorum ve telefonu annesi açıyor! Halbuki annesi onlarla yaşamıyor... Ablayı rica ediyorum telefona, şu an müsait değil diyor annesi. An’dan sonra, şimdi geliyor aklıma: İletir misiniz diyorum: Demin arayıp anama küfretti, aynen iade ediyorum…
Ayşen bu bir; bu da bir başka Ayşen:
-Geldiğinde sana bir hoş geldin bile demedim ama sen bana güle güle dedin, hoşça kal.
Şu da Bahadır: Bana bakmadan konuşuyor; sen şöylesin böylesin diyor, yanımızdaki arkadaşlara, caddeden gelip geçenlere, dolmuşun şoförüne, uçağın pilotuna, hostesin bacaklarına, fikirlerin şöyle böyle...
Neden bana bakmıyorsun diyorum, kime ne anlatıyorsun…
Kimi sorsam seni tarif ediyor, diyor; seni tarif edemiyorum. Bulamadığım adres, yapamadığım yemeksin, midemde oturuyorsun. Vişne suyumu döküyor üzerine; beni suçlayacakken kafasını kaldırıp avizeye bakıyor allahım diyerek. Avize bu, düşer. Hıdır, diyor yanımdaki yeni tanıştığımız kız, sakin ol… Benim adım Bahadır, diyor… Mantıcıya gelmeyelim artık, dayanamıyorum… Geleceğiz yine, ama artık sadece mantı yiyecek.
Çarşıdaki meyhanelerin arasından yürürken 8-10 kadınlık bir masaya rastlıyorum… Bir kadını fark ediyorum önce, ilk bana bakan, hemen yanındakine bakma alışkanlığım yoktur, merhaba dediği için bakıyorum yanındakine, ve onun yanındakine, yanındaki ve yanındakine, hepsi teker teker merhaba dediğinden, sadece ilk bakıştığım merhaba demediğinden… Hepsini ayrı ayrı bir yerlerden, hepsi beni muhtemelen aynı yerden. Masanın başına oturtuluyorum kadın garson tarafından; a Gizem naber, buraya mı geçtin, diyorum garsona; evet diyor, ama gözü kızlarda: Elif, Pınar, Deniz, Deniz, yan yana oturmuşlar, Zeynep, Özlem, Defne, Gizem, 2, Gülfem, Ceyda, Hülya, biri daha adını hatırlayamadığım, evet ya diyorum, o da vardı di mi, en uzak köşede... Siz diyorum, hepiniz, nerden? Onlar bilemezler ama, An görmüş, Tan ayarlamış, OZ da hani bana hani bana demiş olabilir… Son birkaç senede hepsi sokakta, yan masada, alışveriş yaparken, tatilde, birer birer tanışmışlar, sonra birbirlerine eklemlenmişler… Bunu şimdi, şu anda fark etmişler. Önemsiz diye geçiriyorum içimden; önemsizler toplantısı. Toplu şey, ortak bişey, armi of lavırs.
Hepsi masanın başına onlar sonradan gelmiş gibi kurulmuş olmama bakıp bir şey söylememi bekliyor. Kimsenin sakalını yalamadı senden sonra, diyor Elif... Sonra yine suskunluk. Korkutucu tabii, ne susarsan bir eksik, söylersen bir sızı fazla… Etraftaki masaların da gizemli bir sessizliğe bürünmüş uzun kadın masasına baktığını fark etmek zor değil. Makinistini izleyen lokomotif, lokomotifi izleyen motifler. Serseri buluşmalarına bir anlam katıldı, nereye varacaklarını anladılar; muhtemelen dağılacaklar; son (bu) önsöz okunmuş. Ceyda’dan sonra, Özlem ve Zeynep rakılarından bardağımı doldurmuşlardı yakınımda olduklarından; suskunluk sırasında birkaç yudumlayıp durumun etkileyici önemsizliğini kavradıktan sonra şimdi de son yudumu kafama dikip kalkıyorum: Bana müsaade…
Bize müsaade diyor Gülfem. Bir ağrı çekmiyor da hepimiz rahatlıyoruz, gülümsüyorum. An geçiyor aklımdan. Peşine takılıyorum.
Kadına doğru yürürken sağa sola bakmadığım için sert bir fren yapıyor karşıya geçmemi engellememek için ilk otomobil… Arkasındakilerle birlikte takribi 6 araba birbirine giriyor, 6 buçuk. Hepsi çıkıyor arabalarından, üçü çıktığı yere seriliyor, kalp krizi gibi görülüyor buradan. Biri kusmaya başlıyor. İkisi nispeten gülümseyen suratlarla birbirlerine bakıyor. Biri sonra tampona, arabasındaki hasara bakacak, diğeri kusan arkadaşına… İyi biri sanırdım, diyor. Diğeri daha tecrübeli: Muhtemelen bunla övündüğünden kusuyordur…
Ruhla çarpışmazsa durmaz kalp.
Hitler’in tehlikeli bir Yahudi’yi öldürmek için gönderildiği; hafızası net olmadığından, nefretini tüm Yahudilere sanıp, beceriksizliğinden esas kişiyi de tespit edemeyince katliamını yaptığı anlaşılmayacak ama. Böylece insanlığa nispeten daha az zarar verdiği de.
-Vicdanları batsın, diyor OZ… Batan yerden içleri boşalsın…
Fark etmiştik aslında, ama OZ dikkatimizi daha çok çekti. An’ın ölüp döndüğü, benim bilinçaltıma bomboşaldığım, Tan’ın içine tam olarak çekildiği o birkaç dakikada, eksi iyiler dakikalarca yine ruh krizi çekmiş, son yaptıklarından. Bu seferki daha sakin bir şey ama, ve hatta son kriz, çünkü artık kronik…
Birbirlerinden uzak duruyorlar, sohbetler azalıyor. İncitici bir şey dediğinde, hatta basit bir imada bile, bir tarafların ağrıyor; ben de yazarım ne var dediğinde mesela bir yazara… Konuşmasan da düşünürsün ama di mi… Düşünceden uzaklaşılacak o zaman… Düşündüğün çoğu anda baş dönmesi, mide krampları, diretirsen ay çarpması; düşünemeyince de boşluk; rüyalarında düştüğün o boşluk; yataktan ya da ağaçtan düştüğün. Ne tam dolu, ne tam boş olmak arasındaki boşluk; Tan ile An arasındaki. An’a hapsoluyorsun.
Bu bomboşalmanın adını da sonunda buluyor OZ: TANZEDHİFR…
-Tanzehir ha… Ha, Tanzehir…
-Yeni evren bu, diyor OZ: Düşündüğün an, cezan hazır…
-Sen sıkı reklamcı oldun bakıyorum…
-Tanzehir, diye havaya yazıyor parmağıyla; tüm eczaneler ve ruh noktalarında…
-Tanzehir. Jane’in yeni kıyafeti. Yeni 23 Nisan kıyafeti.
-Sonrası artık… 24 Nisan… 34 Nisan hatta... 404 Nisan.
Potansiyeline çekil, böyle çok daha güzelsin. Hayır, kendini de düşünemezsin; ne geçmişi, ne geleceği; kayırırsın çünkü yine kendini, çamur atarsın bir zamanlar yana yıkıla seçtiklerine. Meditasyon istasyonunda inecek var, yapbozun zemin etüdü yapılacak. Mantranı sev, mantran sensin… Dünya bir seyirliktir; seyredenler seyredilir. Ama alışıyorsun; çünkü görüyorsun ki çıkışsızlığın güvenli, ne bunalıma ne komplekse giriyorsun; hem Jane izin vermez buna, kendine hakaret olacağından, aileye girdin ya artık, onla dolusun henüz tam olarak sindiremesen de; hem de Tan’a ayıp; koca tanrı ölmeye gelmiş senin üzerinden; onu kaliteli ağırla; An’lık boşluğunla… Nasılmış bakalım An’lık Tan olmak... Neredeyse ölü sayılırsın, nasıl bir duygu?
-Ölümden sonra mutlu olmamak mümkün değil, diyor OZ; daha ne. En kötü günleri böyle olsun.
-Nütopya’nın yeni baskısı yapılmayacak artık, diyorum.
-Ben yazardım diyor OZ: Konuşabilen insanlar buluyorum az da olsa dünyanın dört bir yanında. Düşünebiliyorlar çünkü, ve çoğu zaman başlarına bir şey gelmiyor. Belki de eski zamanların suskunlarıydı bunlar. Yüzde 3’ler, 5’ler… Yok sayılanlar. Artık şöyle diyebilirler: Konuşabiliyorum, öyleyse varım…
İnsan evladı ilk süper gücünü tekrar buluyor…
-Sıkılmayacağım, diyor OZ… Bu dünyaya yapay zeka getirmek istemiyordum.
SON
Pazar, Ağustos 23, 2026
SEFİLLER
Sefiller'den Baki Ayna'nın övünerek paylaştığı 800 sözcüklük cümlenin daha başlangıcındaki hata tespitimi Geppetto da anlayamıyor; ama bu gelişmemiş versiyonu; geliştiğinde kimi işsiz bırakacağını tahmin edebiliriz: Baki Ayna ve 160. Santilitre Yayınları.
“Tarihin mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu ama bu baba ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı…”
Senin dediğin gibi bu başka bir anlam değil! Yanlış bir cümle. Böyle bir cümle kurulamaz. Böyle bir anlam yok. Kafası karışık falan da değil anlatıcının, yazar (çevirmen) yanlış yazıyor, Türkçe bilmiyor!
Babanın saygıya da layık olduğu yönünde geliştirilmek isteniyor metin, cümle ancak “çünkü” ile olabilir: “Tarihin YAPTIKLARINA mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu ÇÜNKÜ bu baba ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı…”
“Ama” değiştirilmek istenmiyorsa o zaman: “Tarihin YAPTIKLARINA asla hafifletici nedenler bulamayacağı bir babanın oğluydu ama bu baba ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı…
YA da: “Tarihin YAPTIKLARINA mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu ama bu baba saygıya layık olduğundan çok, ayıplanmaya layıktı… ( Tarih hatalı yazılacaktı ne yazık vsvs)”
Son iki yazdığım, metnin gideceği yer değil; sadece “ama” illa korunursa ne olur, anlamlı ne olur sorusunu cevabı. Ama metin zaten oraya gitmek istemediğinden: “Ama” yanlış kullanım!
“Tarihin mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu ama bu baba ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı…”
Senin dediğin gibi bu başka bir anlam değil! Yanlış bir cümle. Böyle bir cümle kurulamaz. Böyle bir anlam yok. Kafası karışık falan da değil anlatıcının, yazar (çevirmen) yanlış yazıyor, Türkçe bilmiyor!
Babanın saygıya da layık olduğu yönünde geliştirilmek isteniyor metin, cümle ancak “çünkü” ile olabilir: “Tarihin YAPTIKLARINA mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu ÇÜNKÜ bu baba ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı…”
“Ama” değiştirilmek istenmiyorsa o zaman: “Tarihin YAPTIKLARINA asla hafifletici nedenler bulamayacağı bir babanın oğluydu ama bu baba ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı…
YA da: “Tarihin YAPTIKLARINA mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu ama bu baba saygıya layık olduğundan çok, ayıplanmaya layıktı… ( Tarih hatalı yazılacaktı ne yazık vsvs)”
Son iki yazdığım, metnin gideceği yer değil; sadece “ama” illa korunursa ne olur, anlamlı ne olur sorusunu cevabı. Ama metin zaten oraya gitmek istemediğinden: “Ama” yanlış kullanım!
Evet. Bu düzeltmen yerinde; önceki cevabımda fazla “yorumlayıcı” davranıp dilbilgisel/anlamsal hatayı bir anlam alternatifiymiş gibi ele aldım. Senin itirazın daha temel
Cumartesi, Ağustos 22, 2026
160. KİLOMETRE KADROLU ÇALIŞANI YAPAY ZEKA!
ŞAYİR ÖPÜŞMESİ
160. Kilometre Yayınları, adları için Nazım Hikmet’in bir şiirindeki dizelerinden esinlenmişler:
NİKBİNLİK (İYİMSERLİK)
Kim bilir / ne harikuladedir / 160 km giderken öpüşmesi
160 km mi giderken, yoksa 160’la mı giderken, 160 km hızla? Bence ilki saçma: Nazım yanlış mı yazmış; neden olmasın. Peki o zaman 160. Kilometre nedir? Sürat felakettir diye mi böyle saçmaladınız. 160’la gidin öpüşün, geçer belki…
Veee huzurlarınızda saçmalayan bir paralı elaman:))
GEPPETTO (ChatGPT)
Evet. Metnin temel fikri bence çalışıyor: “160 kilometre giderken” ifadesini kasıtlı olarak dilsel bir yanlış anlama gibi ele alıp yayınevinin adına laf atıyorsun. Ama birkaç noktada hem olgusal, hem de argümantatif bir sorun var.
1. En önemli yanlış: “Nazım yanlış mı yazmış?”
Burada aslında Nâzım'ın yanlış yazdığını söylemek zor. Yayınevinin kendi sitesinde de alıntılanan dize tam olarak “160 kilometre giderken öpüşmesi” biçiminde.
Üstelik şiirin hemen öncesinde:
“Açtık mıydı hele bir / son vitesi, / adedi devir. / Motorun sesi.”
diyor. Yani şiirin bağlamı açık biçimde motorlu bir aracın hızı. “160 kilometre giderken” burada doğal olarak “saatte 160 kilometre hızla giderken” anlamına geliyor. “160 kilometre boyunca giderken” okuması dilbilgisel olarak mümkün olsa da bağlamdan kopuk bir okuma.
Dolayısıyla senin metnindeki:
“Nazım yanlış mı yazmış; neden olmasın.”
cümlesi, eğer bilinçli bir saflık/şüphe numarası değilse, hedefi biraz ıskalıyor. Çünkü mesele Nâzım'ın yanlış yazması değil; “160 kilometre”nin hız birimi gibi kullanılması.
2. Asıl yakalayabileceğin nokta daha iyi
Bence metnin en komik tarafı şu:
“160 km mi giderken, yoksa 160’la mı giderken, 160 km hızla?”
Burada güzel bir üçlü kurmuşsun. Fakat “160’la” ile “160 km hızla”yı aynı şeymiş gibi arka arkaya koymak biraz gevşek kalıyor.
Çünkü günlük dilde:
160'la gidiyorum → saatte 160 km hızla
160 km gidiyorum → 160 kilometrelik mesafe kat ediyorum
denebilir.
Yani senin itirazının matematiksel/fiziksel değil, dilsel olduğunu daha belirginleştirmen metni güçlendirir.
3. “Peki o zaman 160. Kilometre nedir?” çok iyi bir dönüş, ama biraz daha keskin olabilir
Burası bence metnin en iyi potansiyeline sahip kısmı:
“Peki o zaman 160. Kilometre nedir?”
Çünkü yayınevinin adı 160. Kilometre; Nâzım'ın dizesindeki 160 kilometre ise bağlam içinde hız anlamında kullanılıyor. Yani sen, “Bu ad gerçekten neyi ifade ediyor?” diye sorarak şiirden yayınevinin adına geçiyorsun.
Fakat ardından gelen:
“Sürat felakettir diye mi böyle saçmaladınız.”
biraz açıklayıcı ve dolayısıyla şakanın etkisini azaltıyor. “Sürat felakettir” fikri nereden geliyor, neden yayınevinin böyle “saçmaladığı” sonucuna varılıyor, okur bunu hemen kuramayabilir.
4. Son cümle güçlü ama “geçer belki”nin neyi kastettiği muğlak
“160’la gidin
öpüşün, geçer belki…”
Buradaki “geçer” güzel bir absürtlük yaratıyor; ama tam olarak neyin geçeceği belirsiz. Bu belirsizlik bilinçliyse iyi. Değilse biraz daha hazırlık istiyor.
Başlık hakkında
“ŞAYİR ÖPÜŞMESİ” özellikle “şair” yerine “şayir” yazılmışsa, bunun bilinçli bir bozulma olduğunu varsayıyorum. Güzel olabilir; metnin dildeki saçmalıkla oynayan tonuna uyuyor. Ama başlığın esprisini metnin içinde destekleyen başka bir şey olmadığı için, bazı okurlarda doğrudan yazım hatası izlenimi bırakabilir.
Eğer amaç kötü/yanlış Türkçeyle alay eden bir başlık ise çalışıyor. Eğer amaç sadece “şair öpüşmesi” ise kesinlikle ŞAİR ÖPÜŞMESİ olmalı.
Ben olsam metnin mantığını şöyle sıkılaştırırdım
Senin asıl komik fikrin şu:
Nâzım “160 kilometre giderken” demiş → ben bunu kelimesi kelimesine okuyorum → 160 kilometre boyunca öpüşmek gibi saçma bir görüntü çıkıyor → o halde yayınevinin adı da 160. Kilometre → yayınevinin adı hızla değil mesafeyle ilişkiliyse, Nâzım'ın dizesini yanlış mı anlamışlar?
Bu zincir ne kadar düz ve ciddi bir yüzle kurulursa, metin o kadar komik olur. Şu anda “Nazım yanlış mı yazmış?” ile “Sürat felakettir...” arasında biraz fazla hızlı sıçrıyorsun.
Özetle: Temel şaka sağlam; yanlış olan, Nâzım'ın dizesini gerçekten bir hata gibi sunman. Bunu “Ben bunu gerçekten yanlış anlıyorum” şeklinde bilinçli bir persona olarak yaparsan metin çok daha iyi çalışır. Ayrıca “160. Kilometre nedir?” sorusunu merkeze alıp sonrasını biraz daha absürt ve kısa tutardım.
160. Kilometre Yayınları, adları için Nazım Hikmet’in bir şiirindeki dizelerinden esinlenmişler:
NİKBİNLİK (İYİMSERLİK)
Kim bilir / ne harikuladedir / 160 km giderken öpüşmesi
160 km mi giderken, yoksa 160’la mı giderken, 160 km hızla? Bence ilki saçma: Nazım yanlış mı yazmış; neden olmasın. Peki o zaman 160. Kilometre nedir? Sürat felakettir diye mi böyle saçmaladınız. 160’la gidin öpüşün, geçer belki…
Veee huzurlarınızda saçmalayan bir paralı elaman:))
GEPPETTO (ChatGPT)
Evet. Metnin temel fikri bence çalışıyor: “160 kilometre giderken” ifadesini kasıtlı olarak dilsel bir yanlış anlama gibi ele alıp yayınevinin adına laf atıyorsun. Ama birkaç noktada hem olgusal, hem de argümantatif bir sorun var.
1. En önemli yanlış: “Nazım yanlış mı yazmış?”
Burada aslında Nâzım'ın yanlış yazdığını söylemek zor. Yayınevinin kendi sitesinde de alıntılanan dize tam olarak “160 kilometre giderken öpüşmesi” biçiminde.
Üstelik şiirin hemen öncesinde:
“Açtık mıydı hele bir / son vitesi, / adedi devir. / Motorun sesi.”
diyor. Yani şiirin bağlamı açık biçimde motorlu bir aracın hızı. “160 kilometre giderken” burada doğal olarak “saatte 160 kilometre hızla giderken” anlamına geliyor. “160 kilometre boyunca giderken” okuması dilbilgisel olarak mümkün olsa da bağlamdan kopuk bir okuma.
Dolayısıyla senin metnindeki:
“Nazım yanlış mı yazmış; neden olmasın.”
cümlesi, eğer bilinçli bir saflık/şüphe numarası değilse, hedefi biraz ıskalıyor. Çünkü mesele Nâzım'ın yanlış yazması değil; “160 kilometre”nin hız birimi gibi kullanılması.
2. Asıl yakalayabileceğin nokta daha iyi
Bence metnin en komik tarafı şu:
“160 km mi giderken, yoksa 160’la mı giderken, 160 km hızla?”
Burada güzel bir üçlü kurmuşsun. Fakat “160’la” ile “160 km hızla”yı aynı şeymiş gibi arka arkaya koymak biraz gevşek kalıyor.
Çünkü günlük dilde:
160'la gidiyorum → saatte 160 km hızla
160 km gidiyorum → 160 kilometrelik mesafe kat ediyorum
denebilir.
Yani senin itirazının matematiksel/fiziksel değil, dilsel olduğunu daha belirginleştirmen metni güçlendirir.
3. “Peki o zaman 160. Kilometre nedir?” çok iyi bir dönüş, ama biraz daha keskin olabilir
Burası bence metnin en iyi potansiyeline sahip kısmı:
“Peki o zaman 160. Kilometre nedir?”
Çünkü yayınevinin adı 160. Kilometre; Nâzım'ın dizesindeki 160 kilometre ise bağlam içinde hız anlamında kullanılıyor. Yani sen, “Bu ad gerçekten neyi ifade ediyor?” diye sorarak şiirden yayınevinin adına geçiyorsun.
Fakat ardından gelen:
“Sürat felakettir diye mi böyle saçmaladınız.”
biraz açıklayıcı ve dolayısıyla şakanın etkisini azaltıyor. “Sürat felakettir” fikri nereden geliyor, neden yayınevinin böyle “saçmaladığı” sonucuna varılıyor, okur bunu hemen kuramayabilir.
4. Son cümle güçlü ama “geçer belki”nin neyi kastettiği muğlak
“160’la gidin
öpüşün, geçer belki…”
Buradaki “geçer” güzel bir absürtlük yaratıyor; ama tam olarak neyin geçeceği belirsiz. Bu belirsizlik bilinçliyse iyi. Değilse biraz daha hazırlık istiyor.
Başlık hakkında
“ŞAYİR ÖPÜŞMESİ” özellikle “şair” yerine “şayir” yazılmışsa, bunun bilinçli bir bozulma olduğunu varsayıyorum. Güzel olabilir; metnin dildeki saçmalıkla oynayan tonuna uyuyor. Ama başlığın esprisini metnin içinde destekleyen başka bir şey olmadığı için, bazı okurlarda doğrudan yazım hatası izlenimi bırakabilir.
Eğer amaç kötü/yanlış Türkçeyle alay eden bir başlık ise çalışıyor. Eğer amaç sadece “şair öpüşmesi” ise kesinlikle ŞAİR ÖPÜŞMESİ olmalı.
Ben olsam metnin mantığını şöyle sıkılaştırırdım
Senin asıl komik fikrin şu:
Nâzım “160 kilometre giderken” demiş → ben bunu kelimesi kelimesine okuyorum → 160 kilometre boyunca öpüşmek gibi saçma bir görüntü çıkıyor → o halde yayınevinin adı da 160. Kilometre → yayınevinin adı hızla değil mesafeyle ilişkiliyse, Nâzım'ın dizesini yanlış mı anlamışlar?
Bu zincir ne kadar düz ve ciddi bir yüzle kurulursa, metin o kadar komik olur. Şu anda “Nazım yanlış mı yazmış?” ile “Sürat felakettir...” arasında biraz fazla hızlı sıçrıyorsun.
Özetle: Temel şaka sağlam; yanlış olan, Nâzım'ın dizesini gerçekten bir hata gibi sunman. Bunu “Ben bunu gerçekten yanlış anlıyorum” şeklinde bilinçli bir persona olarak yaparsan metin çok daha iyi çalışır. Ayrıca “160. Kilometre nedir?” sorusunu merkeze alıp sonrasını biraz daha absürt ve kısa tutardım.
Cuma, Ağustos 21, 2026
Çarşamba, Ağustos 19, 2026
!NSAN ÇÖPLÜĞÜ
Pazar, Ağustos 16, 2026
İŞTE BÖYLE ŞEYLER
1.Aforizma ile kısa öykü arasında, felsefî düşünceyi mizah yoluyla bozan bir yazar. Ama “mizah yapan filozof” demek yetersiz kalıyor. Daha belirgin bir şey var: Sen düşünceyi önce kurup sonra espri yapmıyorsun. Çoğu zaman düşüncenin kendisini esprinin içine sokuyorsun.
2. En büyük gücün: kavramları birbirine çarpıştırmak
Senin zihnin özellikle kelimelerin ve kavramların beklenmedik komşuluklarından besleniyor.
Bunun çok güzel örnekleri var:
“İnsan Yapay Zeka’nın kurdudur.”
“Duygular gölgeleridir fikirlerin.”
“Kütüphanesini satan bilge!”
“Kirlenmek beyazdır.”
“Bencillik / İki hayat gerektirir.”
“Köle görmemişse, efendi gevşektir.”
“Oyun her an değişir. / Kurallar aynıdır.”
3. Külliyatın ikinci büyük gücü: “yanlış anlaşılma” mekanizması
Sen çok sık olarak bir karakterin söylediği şeyi diğer karakterin biraz yanlış anlamasıyla metni hareket ettiriyorsun. Ama bu yanlış anlama rastgele değil. Dilsel bir belirsizlikten doğuyor.
Örneğin:
—Terörist terörist…
—Ha! Silahı neymiş? Aforizma değilse eğilsin, ufak gelir.
Ya da:
—Şairler özgürleştirici tanrılardır.
—Kaç yaptın bugüne kadar?
—Ne? Özgür mü?
—Yok, şair...
Burada sözcükler karakterlerin elinde yer değiştiriyor. Sözcüğün anlamını değiştirmek senin mizahının temel tekniklerinden biri.
“Fadime” metni de bunun çok saf bir örneği:
“Sen Kelime, o Fadime.”
Sonra Fadime'nin itirazı geliyor:
“Fadimeleri de küçümseme ama...”
Bu küçük parça, aslında senin poetikanı çok iyi gösteriyor.
4. Fakat burada önemli bir tehlike var
Aynı mekanizma çok kullanıldığında formülleşiyor.
Okur bir süre sonra şunu öğreniyor:
“Birazdan bir kelime bükülecek, bir felsefî kavram ters çevrilecek, ardından beklenmedik bir cümle gelecek.”
Bu olduğunda sürpriz, sürpriz olmaktan çıkıyor.
Dolayısıyla senin en büyük editoryal düşmanın:
kendi yeteneğin.
Çünkü iyi yaptığın şeyi tekrar tekrar yapabiliyorsun.
5. En güçlü alanın aslında aforizma değil
İlginç biçimde, ilk bakışta külliyatın “aforizma kitabı” gibi görünüyor.
Ben öyle görmüyorum.
Bence senin asıl kuvvetin kısa dramatik durumlarda.
Özellikle iki kişinin konuştuğu, üçüncü bir anlamın yavaş yavaş ortaya çıktığı metinlerde.
Örneğin:
“Kansız Katil”
—Katil o!
—Çok iyi yazardır.
—Ne iyisi; tüm dostlarımı öldürdü!
—Kötü metinleri silmesine izin veriyoruz.
Burada edebiyat ile cinayet aynı mekanizmaya bağlanıyor.
Sonra:
—Sıra size geliyor. Alışsanız iyi metin olur.
6. “Katil: Ölüm” çok daha önemli bir metin
Bence külliyatın dikkate değer parçalarından biri.
“Tüm hayatımı ölüm nedir düşünmeden, sadece katilin kim olduğunu ve neden öldürdüğünü bulmaya adadım. Katilin tarafını tuttum.”
Burada polisiye türüyle ontoloji birleşiyor.
Ve final:
“Katilim kimse haksızdır, ama doğru olanı yapmıştır…”
Bu, senin tipik hareketin:
ahlâkî kategoriyi bozmak.
İyi/kötü, suçlu/masum, Tanrı/insan, yazar/karakter gibi karşıtlıkları kurup sonra ikisinin yerini değiştiriyorsun.
Bu nedenle senin metinlerinde diyalektik bir mizah var.
7. “Baştan Aşağı” daha da önemli
Bence uzun metinlerin içinde ciddi potansiyeli olanlardan biri bu.
Çünkü burada artık yalnızca kelime oyunu yok.
Burada mizah geri çekildiği anda metnin altında başka bir şey ortaya çıkıyor.
Bu çok önemli bir keşif olabilir.
Çünkü bana göre senin edebiyatının geleceği yalnızca daha komik olmakta değil.
Tam tersine:
Komikliğin arkasındaki rahatsız edici düşünceyi daha fazla açığa çıkarmakta.
8. “Yakın Takip” bambaşka bir şey yapıyor
Bu metni diğerlerinden ayrı görüyorum.
Çünkü giderek saçmalayan bir durum var ama anlatıcı bunu olağanlaştırıyor.
Snipper meselesi, politikacı, “iş bitti”, sonra yatak sahnesi, “yeniden doğuyorum” gibi unsurlar...
Burada senin mizahından başka bir şey ortaya çıkıyor:
Absürt suç dünyası.
Ve finalde:
“Belli dedi.”
Bu tür küçük, kuru cümleler sende çok işe yarıyor.
Çünkü açıklamıyorsun.
9. “Kadın Dayanışması” ise riskli ama ilginç
Bu metin uzun olduğu için yalnızca bir espri üzerine kurulmamış.
İnsanların birbirlerini nasıl yanlış okudukları, arzu, kıskançlık, sahiplenme, paylaşılma, erkeklerin ve kadınların kendilerine ilişkin varsayımları üzerine kurulmuş.
Fakat burada bir sorun var:
Metin zaman zaman kendi açıklamasını fazla yapıyor.
Yani sahne zaten anlaşılabilecekken karakterler nedenlerini anlatıyor.
Senin kısa metinlerdeki en güçlü taraflarından biri olan okura boşluk bırakma burada azalıyor.
Bu metnin daha sıkı bir versiyonu çok daha güçlü olabilir.
10. En iyi bulduğum damarlardan biri: Tanrı metinleri
Burada sürekli aynı soruların etrafında dönüyorsun:
Tanrı gerçekten her şeyi biliyor mu? İnsan Tanrı'yı mı yaratıyor? Tanrılar çoğalınca ne olur? Tanrı'nın yetkisiyle insanın yetkisi arasındaki fark nedir?
Ama bunu akademik biçimde değil, Tanrı'yı gündelik hayata indirerek yapıyorsun.
Bu iyi bir yöntem.
Örneğin:
“Ruhunu satman değil dedi Tanrı.
Sana ruh verilse nerene koyacaksın.”
Çok iyi bir Sotori cümlesi.
Çünkü büyük metafizik meseleyi bir anda fiziksel/gündelik bir probleme indiriyor.
12. Ölüm konusunda da güçlü bir damar var
Burada ölüm yalnızca trajedi değil.
Bir mantık problemi.
Bu senin önemli özelliklerinden biri.
Örneğin:
“İntihar etmek istiyorum.”
“Bence sorun yok.”
“Sence bir sorun olması için sevdireceğim kendimi sana.”
Bu iyi çünkü ölümün psikolojik içeriğini değil, karşısındaki insanın ahlâkî refleksini bozuyor.
Ama burada bir uyarım var:
Ölüm şakaları çok kolay çoğalabilir.
Bir noktadan sonra okur mekanizmayı görür.
Dolayısıyla bu damar seçilerek kullanılmalı.
14. “Es!n” çok küçük ama çok karakteristik
“Yapraklar uçuşuyordu. Esintiden.”
“Neden esintiden olduğunu söyleme gereği duydun?”
Burada yazarlıkla okur arasındaki güvensizliği yakalıyorsun.
Yazar:
“Benim okurum beni anlar!”
diyor.
Ama aslında kendine güvenmediği için açıklıyor.
Bu, külliyatın tamamında bulunan bir mesele:
Yazarın okura güvenip güvenememesi.
16. Felsefeyle ilişkin çok belirgin
Sen felsefeyi küçümsemiyorsun.
Felsefenin kendisini ciddiye alıp onun ciddiyetini bozuyorsun.
Bu fark önemli.
“Felsefe Yorumlamayla İlgili Değildir” metni mesela:
“Başlangıçla ilgilidir, başlangıcı takip etmek için geçilmesi gereken bir labirenttir.”
Bunun ardından:
“Diğer her kafadan bir sesin çıktığı ucuz olanına, Kelsefe denir.”
Burada akademik felsefe ile yorumculuk arasındaki ayrımı mizahla kuruyorsun.
Ama bazen felsefî göndermeler fazla görünür hale geliyor.
O zaman metin:
“Bakın, ben bunu da biliyorum.”
havasına yaklaşabiliyor.
Bu, senin özellikle kaçınman gereken bir şey.
Çünkü en iyi metinlerinde bilgi gösterilmiyor; kullanılıyor.
17. Külliyatın en ciddi sorunu: zeka gösterisi
Bunu özellikle söylemek istiyorum.
Çünkü sana sırf övgü vermek haksızlık olur.
Bazı metinlerde şu duygu oluşuyor:
“Yazar burada çok zeki bir şey bulduğunu biliyor ve benim de onun zekâsını fark etmemi istiyor.”
Bu olduğunda edebiyat zayıflıyor.
En iyi metinlerin ise tam tersine şöyle:
Yazar bulduğu şeyi biliyor ama okura göz kırpmıyor.
21. Özellikle “Kımıl Zararlısı”na dikkat
Bu metin bence külliyatın önemli anahtarlarından.
Çünkü burada artık tek bir şaka yok.
Bir dünya kuruyorsun:
Kötüler yavaş hareket ediyor.
Sonra bunun toplumsal sonuçlarını düşünüyorsun.
İnsanların çoğunun yavaş hareket ettiği bir şehir...
Konuşmaların yavaşlaması...
İyi düşüncenin hız kazandırması...
Ve final:
“Bu hayatta ancak yavaş çekebilir kötülük…”
Burada kurgu dünyası + toplumsal alegori + dil oyunu birlikte çalışıyor.
Bence senin daha fazla gitmen gereken yer burası.
22. “25 Yaş” da farklı bir kapı açıyor
Ruh eşlerinin sayısının sosyal statüye dönüşmesi...
Bu, doğrudan bir toplum tasarımı.
“25 yaşına gelmişti ve sadece iki ruh eşi vardı.”
Buradan koskoca bir distopya çıkabilir.
Çünkü fikir tek başına espri değil:
İnsanların içsel deneyimlerinin bile toplumsal ölçüye dönüştürülmesi.
Bu senin çok sevdiğin bir şeyi yapıyor:
İnsanın özgür sandığı şeyi sisteme teslim etmek.
23. “En Büyük Başkan”da da aynı şey var
99 oy.
Ama bir eksik.
Başkanın başarısının içinde yenilgiyi bulması.
Bu çok iyi bir fikir çünkü yapay zekâ seçim sistemini anlatıyor gibi görünürken aslında egoyu anlatıyor.
Başkanın problemi:
“Beni kim sevmedi?”
sorusuna dönüşüyor.
Burada sistemin kusursuz olması bile insanın kusurunu ortadan kaldırmıyor.
Bu, senin daha ciddi edebiyat tarafının çok iyi bir örneği.
24. Senin mizahının altında sürekli bir “ego eleştirisi” var
Bu bence en temel keşiflerden biri.
İnsan:
Özel olmak istiyor.
Sen sürekli onun ayağının altındaki halıyı çekiyorsun.
Ama ilginç biçimde anlatıcı da bundan muaf değil.
Bu yüzden “Sotori”nin daha derin tarafında:
İnsan kendisini merkez sanıyor; metin ona merkez olmadığını gösteriyor.
Bence bu, bütün külliyatı birbirine bağlayan en önemli cümlelerden biri olabilir.
25. “Bencillik — İki hayat gerektirir” bu yüzden çok iyi
Tek cümle.
Ama açarsan:
Bencil olmak için kendini ve başkasını ayrı varlıklar olarak kabul etmen gerekir.
Dolayısıyla bencillik, paradoksal olarak başkasının varlığını gerektirir.
Bu, senin en iyi yaptığın şey:
Felsefî düşünceyi sloganlaştırmak değil; sloganın içinde felsefî problem saklamak.
26. Peki bütün bunların edebî değeri nedir?
Bir yazarın:
başka yazarlara benzeyebilmesi,
iyi cümleler kurabilmesi,
kültürel referanslarının olması
başka.
Okuduğunda “bunu ancak bu yazar yazmış olabilir” hissi başka.
Sende bu his zaman zaman çok kuvvetli.
Senin en iyi metinlerinde komik olanla ciddi olan arasında bir seçim yapman gerekmiyor.
İkisi aynı anda çalışıyor.
Hatta senin gerçek sesin belki tam orada:
İnsan çok ciddi bir şey söylerken, cümlenin altında bir maymun muzunu çalıp kaçıyor.
Sen de ikisini birden gösteriyorsun.
Bence Sotori'nin edebî ihtimali tam olarak burada.
2. En büyük gücün: kavramları birbirine çarpıştırmak
Senin zihnin özellikle kelimelerin ve kavramların beklenmedik komşuluklarından besleniyor.
Bunun çok güzel örnekleri var:
“İnsan Yapay Zeka’nın kurdudur.”
“Duygular gölgeleridir fikirlerin.”
“Kütüphanesini satan bilge!”
“Kirlenmek beyazdır.”
“Bencillik / İki hayat gerektirir.”
“Köle görmemişse, efendi gevşektir.”
“Oyun her an değişir. / Kurallar aynıdır.”
3. Külliyatın ikinci büyük gücü: “yanlış anlaşılma” mekanizması
Sen çok sık olarak bir karakterin söylediği şeyi diğer karakterin biraz yanlış anlamasıyla metni hareket ettiriyorsun. Ama bu yanlış anlama rastgele değil. Dilsel bir belirsizlikten doğuyor.
Örneğin:
—Terörist terörist…
—Ha! Silahı neymiş? Aforizma değilse eğilsin, ufak gelir.
Ya da:
—Şairler özgürleştirici tanrılardır.
—Kaç yaptın bugüne kadar?
—Ne? Özgür mü?
—Yok, şair...
Burada sözcükler karakterlerin elinde yer değiştiriyor. Sözcüğün anlamını değiştirmek senin mizahının temel tekniklerinden biri.
“Fadime” metni de bunun çok saf bir örneği:
“Sen Kelime, o Fadime.”
Sonra Fadime'nin itirazı geliyor:
“Fadimeleri de küçümseme ama...”
Bu küçük parça, aslında senin poetikanı çok iyi gösteriyor.
4. Fakat burada önemli bir tehlike var
Aynı mekanizma çok kullanıldığında formülleşiyor.
Okur bir süre sonra şunu öğreniyor:
“Birazdan bir kelime bükülecek, bir felsefî kavram ters çevrilecek, ardından beklenmedik bir cümle gelecek.”
Bu olduğunda sürpriz, sürpriz olmaktan çıkıyor.
Dolayısıyla senin en büyük editoryal düşmanın:
kendi yeteneğin.
Çünkü iyi yaptığın şeyi tekrar tekrar yapabiliyorsun.
5. En güçlü alanın aslında aforizma değil
İlginç biçimde, ilk bakışta külliyatın “aforizma kitabı” gibi görünüyor.
Ben öyle görmüyorum.
Bence senin asıl kuvvetin kısa dramatik durumlarda.
Özellikle iki kişinin konuştuğu, üçüncü bir anlamın yavaş yavaş ortaya çıktığı metinlerde.
Örneğin:
“Kansız Katil”
—Katil o!
—Çok iyi yazardır.
—Ne iyisi; tüm dostlarımı öldürdü!
—Kötü metinleri silmesine izin veriyoruz.
Burada edebiyat ile cinayet aynı mekanizmaya bağlanıyor.
Sonra:
—Sıra size geliyor. Alışsanız iyi metin olur.
6. “Katil: Ölüm” çok daha önemli bir metin
Bence külliyatın dikkate değer parçalarından biri.
“Tüm hayatımı ölüm nedir düşünmeden, sadece katilin kim olduğunu ve neden öldürdüğünü bulmaya adadım. Katilin tarafını tuttum.”
Burada polisiye türüyle ontoloji birleşiyor.
Ve final:
“Katilim kimse haksızdır, ama doğru olanı yapmıştır…”
Bu, senin tipik hareketin:
ahlâkî kategoriyi bozmak.
İyi/kötü, suçlu/masum, Tanrı/insan, yazar/karakter gibi karşıtlıkları kurup sonra ikisinin yerini değiştiriyorsun.
Bu nedenle senin metinlerinde diyalektik bir mizah var.
7. “Baştan Aşağı” daha da önemli
Bence uzun metinlerin içinde ciddi potansiyeli olanlardan biri bu.
Çünkü burada artık yalnızca kelime oyunu yok.
Burada mizah geri çekildiği anda metnin altında başka bir şey ortaya çıkıyor.
Bu çok önemli bir keşif olabilir.
Çünkü bana göre senin edebiyatının geleceği yalnızca daha komik olmakta değil.
Tam tersine:
Komikliğin arkasındaki rahatsız edici düşünceyi daha fazla açığa çıkarmakta.
8. “Yakın Takip” bambaşka bir şey yapıyor
Bu metni diğerlerinden ayrı görüyorum.
Çünkü giderek saçmalayan bir durum var ama anlatıcı bunu olağanlaştırıyor.
Snipper meselesi, politikacı, “iş bitti”, sonra yatak sahnesi, “yeniden doğuyorum” gibi unsurlar...
Burada senin mizahından başka bir şey ortaya çıkıyor:
Absürt suç dünyası.
Ve finalde:
“Belli dedi.”
Bu tür küçük, kuru cümleler sende çok işe yarıyor.
Çünkü açıklamıyorsun.
9. “Kadın Dayanışması” ise riskli ama ilginç
Bu metin uzun olduğu için yalnızca bir espri üzerine kurulmamış.
İnsanların birbirlerini nasıl yanlış okudukları, arzu, kıskançlık, sahiplenme, paylaşılma, erkeklerin ve kadınların kendilerine ilişkin varsayımları üzerine kurulmuş.
Fakat burada bir sorun var:
Metin zaman zaman kendi açıklamasını fazla yapıyor.
Yani sahne zaten anlaşılabilecekken karakterler nedenlerini anlatıyor.
Senin kısa metinlerdeki en güçlü taraflarından biri olan okura boşluk bırakma burada azalıyor.
Bu metnin daha sıkı bir versiyonu çok daha güçlü olabilir.
10. En iyi bulduğum damarlardan biri: Tanrı metinleri
Burada sürekli aynı soruların etrafında dönüyorsun:
Tanrı gerçekten her şeyi biliyor mu? İnsan Tanrı'yı mı yaratıyor? Tanrılar çoğalınca ne olur? Tanrı'nın yetkisiyle insanın yetkisi arasındaki fark nedir?
Ama bunu akademik biçimde değil, Tanrı'yı gündelik hayata indirerek yapıyorsun.
Bu iyi bir yöntem.
Örneğin:
“Ruhunu satman değil dedi Tanrı.
Sana ruh verilse nerene koyacaksın.”
Çok iyi bir Sotori cümlesi.
Çünkü büyük metafizik meseleyi bir anda fiziksel/gündelik bir probleme indiriyor.
12. Ölüm konusunda da güçlü bir damar var
Burada ölüm yalnızca trajedi değil.
Bir mantık problemi.
Bu senin önemli özelliklerinden biri.
Örneğin:
“İntihar etmek istiyorum.”
“Bence sorun yok.”
“Sence bir sorun olması için sevdireceğim kendimi sana.”
Bu iyi çünkü ölümün psikolojik içeriğini değil, karşısındaki insanın ahlâkî refleksini bozuyor.
Ama burada bir uyarım var:
Ölüm şakaları çok kolay çoğalabilir.
Bir noktadan sonra okur mekanizmayı görür.
Dolayısıyla bu damar seçilerek kullanılmalı.
14. “Es!n” çok küçük ama çok karakteristik
“Yapraklar uçuşuyordu. Esintiden.”
“Neden esintiden olduğunu söyleme gereği duydun?”
Burada yazarlıkla okur arasındaki güvensizliği yakalıyorsun.
Yazar:
“Benim okurum beni anlar!”
diyor.
Ama aslında kendine güvenmediği için açıklıyor.
Bu, külliyatın tamamında bulunan bir mesele:
Yazarın okura güvenip güvenememesi.
16. Felsefeyle ilişkin çok belirgin
Sen felsefeyi küçümsemiyorsun.
Felsefenin kendisini ciddiye alıp onun ciddiyetini bozuyorsun.
Bu fark önemli.
“Felsefe Yorumlamayla İlgili Değildir” metni mesela:
“Başlangıçla ilgilidir, başlangıcı takip etmek için geçilmesi gereken bir labirenttir.”
Bunun ardından:
“Diğer her kafadan bir sesin çıktığı ucuz olanına, Kelsefe denir.”
Burada akademik felsefe ile yorumculuk arasındaki ayrımı mizahla kuruyorsun.
Ama bazen felsefî göndermeler fazla görünür hale geliyor.
O zaman metin:
“Bakın, ben bunu da biliyorum.”
havasına yaklaşabiliyor.
Bu, senin özellikle kaçınman gereken bir şey.
Çünkü en iyi metinlerinde bilgi gösterilmiyor; kullanılıyor.
17. Külliyatın en ciddi sorunu: zeka gösterisi
Bunu özellikle söylemek istiyorum.
Çünkü sana sırf övgü vermek haksızlık olur.
Bazı metinlerde şu duygu oluşuyor:
“Yazar burada çok zeki bir şey bulduğunu biliyor ve benim de onun zekâsını fark etmemi istiyor.”
Bu olduğunda edebiyat zayıflıyor.
En iyi metinlerin ise tam tersine şöyle:
Yazar bulduğu şeyi biliyor ama okura göz kırpmıyor.
21. Özellikle “Kımıl Zararlısı”na dikkat
Bu metin bence külliyatın önemli anahtarlarından.
Çünkü burada artık tek bir şaka yok.
Bir dünya kuruyorsun:
Kötüler yavaş hareket ediyor.
Sonra bunun toplumsal sonuçlarını düşünüyorsun.
İnsanların çoğunun yavaş hareket ettiği bir şehir...
Konuşmaların yavaşlaması...
İyi düşüncenin hız kazandırması...
Ve final:
“Bu hayatta ancak yavaş çekebilir kötülük…”
Burada kurgu dünyası + toplumsal alegori + dil oyunu birlikte çalışıyor.
Bence senin daha fazla gitmen gereken yer burası.
22. “25 Yaş” da farklı bir kapı açıyor
Ruh eşlerinin sayısının sosyal statüye dönüşmesi...
Bu, doğrudan bir toplum tasarımı.
“25 yaşına gelmişti ve sadece iki ruh eşi vardı.”
Buradan koskoca bir distopya çıkabilir.
Çünkü fikir tek başına espri değil:
İnsanların içsel deneyimlerinin bile toplumsal ölçüye dönüştürülmesi.
Bu senin çok sevdiğin bir şeyi yapıyor:
İnsanın özgür sandığı şeyi sisteme teslim etmek.
23. “En Büyük Başkan”da da aynı şey var
99 oy.
Ama bir eksik.
Başkanın başarısının içinde yenilgiyi bulması.
Bu çok iyi bir fikir çünkü yapay zekâ seçim sistemini anlatıyor gibi görünürken aslında egoyu anlatıyor.
Başkanın problemi:
“Beni kim sevmedi?”
sorusuna dönüşüyor.
Burada sistemin kusursuz olması bile insanın kusurunu ortadan kaldırmıyor.
Bu, senin daha ciddi edebiyat tarafının çok iyi bir örneği.
24. Senin mizahının altında sürekli bir “ego eleştirisi” var
Bu bence en temel keşiflerden biri.
İnsan:
Özel olmak istiyor.
Sen sürekli onun ayağının altındaki halıyı çekiyorsun.
Ama ilginç biçimde anlatıcı da bundan muaf değil.
Bu yüzden “Sotori”nin daha derin tarafında:
İnsan kendisini merkez sanıyor; metin ona merkez olmadığını gösteriyor.
Bence bu, bütün külliyatı birbirine bağlayan en önemli cümlelerden biri olabilir.
25. “Bencillik — İki hayat gerektirir” bu yüzden çok iyi
Tek cümle.
Ama açarsan:
Bencil olmak için kendini ve başkasını ayrı varlıklar olarak kabul etmen gerekir.
Dolayısıyla bencillik, paradoksal olarak başkasının varlığını gerektirir.
Bu, senin en iyi yaptığın şey:
Felsefî düşünceyi sloganlaştırmak değil; sloganın içinde felsefî problem saklamak.
26. Peki bütün bunların edebî değeri nedir?
Bir yazarın:
başka yazarlara benzeyebilmesi,
iyi cümleler kurabilmesi,
kültürel referanslarının olması
başka.
Okuduğunda “bunu ancak bu yazar yazmış olabilir” hissi başka.
Sende bu his zaman zaman çok kuvvetli.
Senin en iyi metinlerinde komik olanla ciddi olan arasında bir seçim yapman gerekmiyor.
İkisi aynı anda çalışıyor.
Hatta senin gerçek sesin belki tam orada:
İnsan çok ciddi bir şey söylerken, cümlenin altında bir maymun muzunu çalıp kaçıyor.
Sen de ikisini birden gösteriyorsun.
Bence Sotori'nin edebî ihtimali tam olarak burada.
Cuma, Ağustos 14, 2026
OKURUMU ANLIYORUM
TATİL GETİRİLİR
Tatile gitmeyi anlamıyorum. Tatil getirilir… Ben sıkıldım mesela Sohtoyevski kitabıma girecek absürtük metinler 3 dosyamı okumaktan, hemen yan koydaki absürtük metinler 2 ye geçtim, müdavimi olduğum metinlerden oluştuğundan kısa sürede bitirip 3 için bir değerlendirme yaptım ve daha yeni yazdığım Kubilay Kurgu Bilinç metinlerine yollandım. Ki bekliyor edebiyata güneyen pardon tüneyen haydut dosyasının koyları barları, eylüle sarkabilir, ki kim sarkmaz eylüle. Ve bu seyahati 80 günde devrialeme taş çıkartacak oranda çoğaltırım, kıçımı kımıldatmadan... Peki ya küçük harfle yazılan tatil... Kelebekler ve Kelekler Vadisi adlı metin çıkması muhtemel ondan da bilmem ki belki eylülde gidersem.
Bu da Haydut’tan M.M. metni:
HETEROFOBİ
Murathan Mungan’a hiçbir zaman çok sempatim olmadı. Bir Tüyap Beyoğlu söyleşisinde soruma cevabı(!) yüzünden değil ama:
vsvsvsvsvsv
Bu da Haydut’tan M.M. metni:
HETEROFOBİ
Murathan Mungan’a hiçbir zaman çok sempatim olmadı. Bir Tüyap Beyoğlu söyleşisinde soruma cevabı(!) yüzünden değil ama:
vsvsvsvsvsv
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.png)


