Çarşamba, Mayıs 20, 2026

ZORLAMA & HORLAMA

1 zorlama ise, 2 o bile değil!

Ahmet Oktay:

1. Ahmet Gök imzasını taşıyan bir kitap: İns-i nü. Baştan sona zorlama, özenti dolu şiirler. Sözüm ona cinselliği dillendiriyor. Gök'ün "manitacılığı" daha ithafından başlıyor. "Gün/ü/nü/ ısırır... Kitabın sonunda da ıstampayla vurulmuş bir yazı: "Bu kitap yaşamımızın neresine düşer. Siz bu kitabın neresine düşersiniz? Bana yazın." Bu insanlar, "Ambar'da içki içilmez" deyince yenilik yaptıkları ya da cinselliği anlattıklarını sanıyorlar. Oysa buluş diye sarıldıkları şey, sözcüğün tam anlamıyla amiyanelik. Örneğin "Şikâyet-i Penis" şiiri şöyle; şiir demek olanaklıysa: "Git/gel/yaşama yetişemiyorum gel/git/Bıktım aynı yere girip çıkmaktan" Veysel Çolak da kalkıp arka kapak yazısı yazıyor ve "Kadın ve erkeğin, yatağı anlamlı kılan eylemliliğinden söz ediyor" demek şaşkınlığını gösteriyor.

2. "Gece, sokak, fener, eczane Anlamsız, dönük bir aydınlık Yaşa, bir çeyrek yüzyıl daha istersen; Çıkış yok. Değişen bir şey olmayacak artık. Öleceksin, başlayacaksın yeniden Tekrar edecek, eskiden olduğu gibi, aynı şeyler Gece, buzdan dalgalar kanalda Eczane, sokak, fener"

Blok'un ilk dizeyi ad edinmiş bu şiiri, tuhaf bir şekilde Kavafis'i çağrıştırdı: "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/Bu şehir ardından gelecektir..." İnsana yılgınlık, hatta korku veren o tekerrür duygusunu dile getirdikleri için belki de. Ama şiirde beni asıl çeken şey: İlk dize ile son dizenin dönüşümü. Çünkü tekerrürü, yinelenişi son dizede, bu kez tersinden yaşıyoruz. Süreç, sadece içerikte değil biçimde de tenleşiyor.

NE ÖZELLİĞİ VAR!

Ahmet Oktay kendine çok özel gelen bir metni paylaşıyor; hiç anlamadım ne özelliği var!

Okuyalı çok oldu, tam olarak çıkaramıyorum kitabı, ama yeni çevirinin son bölümünü açtım o final aklımda kaldığından. Romanın kahramanı, o bölümde ölümle yaşam arasında sallantıdadır. Daha da önemlisi sevgilisi Robert'in (Sartre) ölmekte olduğunu sezmiştir. Hüzünle betimler: "Robert  (...) kaldırım kenarında yaşlı insanlar gibi ufak, dikkatli adımlarla yürüyordu; işte o an kafama dank etti: Yaşlandı artık! Sonra bana gülümsedi; bakışları hâlâ gençti. Ama yüzü bozulmaya başlamıştı bile. Çürümeye başlayacağı güne dek de giderek daha da bozulacaktı. O günden bu yana düşünmekten kendimi alamıyorum: "On ya da on beş, olsa olsa yirmi yılı kaldı: Yirmi yıl dediğin öyle çabuk geçer ki. Sonra da ölecek! Benden önce ölecek... Geceleri inleyerek uyanıyor, kendi kendime 'Benden önce ölecek' diyorum." 

Yaşlandı artık! Ne acımasız, ne umarsız bir gözlemdir. Beauvoir, sanki Veda Töreni'ni o zamandan yazmaya başlamıştır.

FENERLİLERE KIYAĞIM!




Bir fanatik, Fenerbahçe 2 kere yenilmiş, Galatasaray 5 kez yenilmiş, nasıl olur da Galatasaray birinci olur diye kızıyordu… Beraberliği hiç önemsemiyor adam, Galatasaray 5 kez berabere kaldı, Fenerbahçe 11 kez… Ama düşününce, eskiden dikkat ettiğim bir durum değer kazandı:

Maç başladığında iki tarafın da 1’er puanı var. Maçın sonunda biri yenerse 2 puan daha alıyor ve 3 puan kazanıyor… Ama yenilen sadece 1 puan kaybediyor.

Kazanmak kazançlı, ama yenilmek daha az kayıp!

Beraberliğe 2 puan, kazanana 4 puan verilmeli diye düşünmüştüm. Böylece kazanırsan 2 puan daha alıyorsun, kaybedersen 2 puan kaybediyorsun… Öyle kaldı.

Ama bu seneki puan durumuna bakınca demek istediğim biraz daha değer kazandı sanki: Benim yöntemle Galatasaray ile Fenerbahçe’nin puanları eşitleniyor. Galatasaray averajla kazanıyor, sadece.

Fenerlilere kıyağım bu; ama tabii önümüzdeki senelere bu yüzden şampiyonluk da kaybedebilirler; top döner, hesap döner…

Salı, Mayıs 19, 2026

MUR TZU


 

ANTİ-ŞALGAM


 

ŞİİR ŞİŞESİNDE ALIK


 

BÖNDENİZ

-Bir romanı öğğ kelimesini hiç kullanmadan yazacağım…
-Ne var bundağğğ…
-Tamam tek bir harf olsun; ö, mesela.
-Türkçe yazma; okay.
-E, o zaman…
-Nö zaman? Ki bunu da yaptılağ…
-O zaman sadece E harfi kullanarak yazarım!
-Bak bu ölür!
-Yazmaya çalıştığımı açıklasam yeter, nasılsa kimse okumayacak…

BENDDENİZ

-Tek bir sözcüğünü bile değiştirmeden bir romanı yeniden kaleme alacağım.
-Bunu daha önce yaptılar ama!
-Özelliği de bu ya…
-O zaman sakın ilk metni kopyalama!

DİYET

-Nası tanıyorsun bu kadar insanları!
-Bu bende olduğuna göre insanlarda olmamıştır diye diye ve diye.

İLAHİ

-Kıyametin kopacağını işte bildim siz neden hala böyle ölürken gülüyorsunuz, o zaman da gülmüştünüz oh olsun diyecektim tam da.
-Sen bizi çok eğlendiriyorsun, allah da senin geleceğini görsün şeygamber ablacım...
-Ama, anlamıyorum! Hepimiz öleceğiz... Ve ben bildim!
-Kimse ölümsüzlük istemez kahine abla! Herkes kurtulmak ister...
-Görün götünüzü...
-Hah hah haaaa... İlahi.

Perşembe, Mayıs 14, 2026

KENDİNE BEN

Bencilin, sahte sencillik üzerinden, yani başka birisini “en” kabul edip onaylatmaya çalışırken düştüğü kendini önemsetme çalışması.
Tanrı, edebiyatçıları, onlar üzerinden edebiyat yapalım diye yarattı: Bunu daha önce söyleyen var mı?
(Metne girişine ters düşmese harika aslında: "Kendine has", "en" olmak zorunda değil çünkü; "en"den korunabilen ender şeylerden biri hatta.)
Hızlı yazdım, ama derdim anlaşılıyorsa, yeter: Hepsi aynı en'in boy'u...


Pazartesi, Mayıs 04, 2026

ZALİM-KURGU EDEBİYATI

Kendimi diğerlerinden üstün görmemin nedeni budur; bu doğru eleştiriyi yapan yazar bile “uçtan konuştuğunu” düşünüyor, korkuyor; zavallı:


“Bilim-kurgu türünün anti-ütopik mantığı, teknolojik-endüstriyel devrim ile bunun gerekli kıldığı sosyal devrim arasındaki zorunlu bağlamı kabul etmeye yanaş­maz; bu anti-ütopik mantık sadece, bireyci (öncü) toplum anlayışının karşı kutbu olarak, o cılkı çıkmış köleci toplum imajını benimser. Bilim-kurgu, günümüz insanının yarının teknolojisiyle dünde nasıl yaşadığını gösterir.

Türün temeli, romantik anlayışın özgürlük ile mutluluğu bağdaştırmayan denklemidir. Mutlu, en azından memnun kişi, özgür olamaz ve özgür olmak, mutsuzluğu ve acıyı da benimse­mek demektir. Ama romantik anlayışa göre, mutlu olmaktansa özgür olmak çok daha yeğdir; özgürlük insanın kendi kendini algılayıp yaşadığı, kendi deneyimim edindiği ve insan denen ni­teliğin gerçekleştirilmesini mümkün kılan zemin, bütün düşünce ve yaşama zeminimizdir; mutluluk ise olsa olsa bir kitle içinde, kişinin özgürce bireyleşmesine elverişli olmayan kalabalık içinde mümkündür. İnsan kendini ve kişiliğini ancak acı ve çile çekerek gerçekleştirebilir. Ve toplum, insanı acılarından kurtarmak için, bir şey yapmazsa, iyi eder. Theodor Adomo, ro­mantiğin bu aksiyomunu şöyle tarif ediyor: "Kişi, mutluluğun barbarlığı ile, objektif olarak ondan daha yüksek düzeyi temsil eden, (ve) mutsuzluğu da içeren kültür arasında tercih yapmak zorundadır."

Döndolaş gene yolun başına geldik demektir: Bilim-kurgu orta katmanın bir türü olarak "yukarıya" (diktatörlük, aristokrasi, geçmiş) dönük eleştiriyi, "aşa­ğıya" (sosyalizm, proletarya, gelecek) dönük eleştirisiyle birleştirir, böylece, en liberal örnekleri bile, statükonun hem melan­kolik hem de militan bir savunmasına dönüşmekten kurtula­mazlar.

Bilim-kurgunun, gericiliği, muhafazakârlığı su götürmeyen örneklerinde, makinelere yöneltilen eleştiri kitleye yöneltilen eleştiriyle birleştirilerek karşımıza çıkar; anlayacağınız, makinenin insanı kendine köle edebileceği korkusu, çok daha derindeki bir korkuyu, makinelerin, burjuva sınıfının varlığını tehlikeye düşürecek insan kesimini özgürlüğüne kavuşturabileceği korkusunu örter.

Biraz uçtan konuşacak olursak, "bilim-kurgu, geleceğin gerçekleştiril­mesini önlemek ister" de diyebiliriz. İçinde yaşanılan anda bu kadar çok kötülük tohumlan atıl­mışsa, artık gelecekten de hayır beklemek boşunadır; gelecek ancak korkunç bir şey olabilir demeye getirir bilim-kurgunun etik anti-ütopyası. Bunu yaparken ve bize geleceğin ne berbat bir halde olacağını gösterip bizi uyarmaya çalışırken de, bu gelecek vizyonunun baskısı altında, o zamana kadar diyalektik etkileşimlerle devrimci yenileştirmelerin ortaya çıkmasına olanak tanıyabilecek bütün tarihsel ara noktalan gizler, bunları atlayıp geçer."

Pazar, Mayıs 03, 2026

YANİ BİLGE

Yani Bilge (Karasu)... Homoseksülliğiniz olmayabilir ama bu kendinizi farklı (üstün vs) görmeniz kesinlikle bir hastalık... Bu anlattıklarını biz "sıradan" heteroseksüeller de yaşıyoruz.

"Bir erkeğin erkeklere bakması, bakmaktan hoşlanması, onlarla
sevişmek istemesi, bütün yaşamını bu özek çevresinde kurmak
istemesi, kurmuş olması ne demektir?
Her şeyden önce, ayrı bir dil konuşması.
Dünyayı kendilerine de, başkalarına da anlaşılır kılmak üzere
konuştukları dili, sürekli olarak, bir başka dizgeye göre ayarla­
mak zorunda kalan insanlardır eşcinseller; bu ayarlama, getirdiği
sıkıntının yanı sıra, "beni anlayanlar" ile "beni anlayamazlar" ara­
sındaki bölüntünün verdiği bir "bizler" duygusunun da kaynağı
oluyor sanıyorum. Bu "biz"lik her zaman yüreklendirici değildir
ama yerinde de o yüreklendirme işini yerine getiriyor.
Kemal'le dün tanıştım.
Kemal'le konuşuyorduk. Her zamanki soru:
"Evli misiniz, bekar mısınız?"
Yanıtladıktan sonra ben de sordum ona aynı soruyu. "Evli misin yoksa?"
"Değilim abi ; evlenmeği de düşünmüyorum hiç. Yaşamak is­
tiyorum."
"Yaşamak" sözcüğü, işte bu ayrı dilin temel sözcüklerinden.
Herkes "yaşamak" ister. Ama bunun anlamı o anda öyle baş­
kaydı ki.
Kendini gizlemek için konuşulan ayrı bir dilin sözünü etmi­
yorum. Geçen gün de yazdım. Konuşulan günlük, ortaklaşa dilin
pek çok sözcüğü, öylesine değişik duygu yükleri taşır hale geli­
yor ki...
Bu ayrı dil, korkuyla, yalnızlıkla, doymamışlıkla, başkaldır­
mayla yüklüdür. Değişik anlamlarla kullanılmıyor sözcükler.
Ama duygu yükleri onları değişik anlamlar iletir hale getiriyor.
Bir " gizdil'' değil, iki katlı bir dil konuşur eşcinseller.
Baskıya başkaldırmanın hazzını tatmak için baskının kabul
edildiği, neredeyse, iki yüzyıl önce yazılmış . . . Baskıya başkaldır­
mayı bir yana bırakalım. Baskının altında ezilenler, kendine baş­
kaldırıp parçalananlar, ya da gizlice başkaldırdığını kendi dışında
herkesten gizli tutmağa kalkıp beceremeyenler çoğunlukta. Ama
baskıyı, çeşitli kılıklara giren baskıyı, kimi zaman bizim bile far­
kına varmadığımız, dolayısıyla ona başkaldırmağı aklımızın kö-
şesinden bile geçiremeyeceğimiz baskıyı iyi tanımak zorundayız.
Sizin güzel bulduğunuza başını bile çevirip bakmayan bir ar­
kadaşınız sizi dürter, "şuna bak, ne güzel, değil mi?" diyerek
evetlemenizi bekliyorsa, baktığı kızın ya da kadının güzelliğine
siz hangi gözle, kimin gözüyle bakarsınız? Kendi gözünüzle de
güzel buluyorsanız, baskıyı bir kaçamakla karşılamış olursunuz:
"Güzel"de anlaşmanız "güzel"e aynı anlamlan vermenizi gerek­
tirmez, aynı duygularla "güzel" demiş olmanızı gerektirmez.
Ama kendi gözünüzle güzel görmediğinize, arkadaşınızı uyandır­
mamak için, onun gözünü kullanırmışçasına "güzel" diyorsanız,
baskıya boyun eğmiş, kendinizi küçültmüş, yalana başvurmuşsu­
nuzdur. Yalan, hile, size bir üstünlük de verir elbet; her yalanın,
her hilenin verdiği türden bir üstünlük. Ama bu üstünlük sizi ya­
şatacak bir şey değil ki !
Birçok yazar söyledi, kadın kendine kendi gözleriyle değil
erkeklerin kurup yakıştırdığı imgelerin gerektirdiği bakışla bakı­
yor diye... Eşcinsel de, kendinden olmayanın, kendi gibi olmaya­
nın bakışını kendi gözünden silip atmadıkça, kendine kendi gö­
züyle bakmadıkça kurtulmak şöyle dursun, kendini tanıyamaya­
cak bile..."

HADDİ ÇIKAR


 

BİLİM-KURGU EDEBİYATI (1818-2058)

Çoktan bitirdim ama basılması için beklemem lazım...

BAŞŞARI

Başarı: Mazohist okur için gerici distopya edebiyatı!


MAHALLE BASKISI EDEBİYATI




HAYATIM FİLM


 

HELP


 

Cumartesi, Mayıs 02, 2026

MÜTH!Ş ANILAR

Yazıyı okumadım, gerek olduğunu sanmıyorum, yazarının özelinde bir eleştirim de yok, çok temelde bir eleştirim var: Murat Sohtorik bilincine sahip olmadan nasıl "biri" olunabilir; yazar biri ya da insan biri, ya da burda muhtemelen suçlanacağım gibi ukala biri:) Bu eleştirimin odak noktası da şudur: Birisinin adı-soyadı ile ilgili ileri geri konuşulmaz. Bunu bilmiyorsanız diğerleri çok sekizincil falan kalıyor, yok ermeniymiş, rummuş, aleviymiş, kızılderili ya da amerikalıymış! Geyik muhabbeti kalır dediğimin yanında, öyle uzun uzun döşenirsiniz; okuyup bir şeyler öğrenebilirsiniz; kızabilir, katılabilirsiniz; ama boş kalır altı; olmazsınız: Tısss...

Mesela bana soyadımdan dolayı ama sen rumsun murat diyen zamanınızın (benim zamanım değil) önemli bir türk (kadın) yazarını eleştirmiştim. Şimdi de çok daha ötesi -yani gerisi, berisi- var diyorum, örnekten hareketle. Bana şunu diyen birini düşünün: "Saftirik mi hah hah ha"

Şimdi buna ne diyon lan sen göte, desem hakarete mi girer; Göte'nin anlamını bilmiyor musun Mallllarme diye eklesem:)

Andırsıtend! (Sormak zorundayım:)