Pazar, Eylül 23, 2007

Elinde kısa çöp



Diğer kibrit çöplerinden uzun tutulup gözünüze gözünüze sokulanı mı seçersiniz, yoksa arkalara saklanmış olanı mı, seçmeyesiniz diye?
Düzgün bir sırada duruyorlarsa sağdakini mi soldakini mi?
Rakibinize mi öncelik tanırsınız, kaderinizi onun ellerine teslim ettiğinizi bilerek?
Cesurca atılır mısınız yoksa, o kadar çöpün arasından bula bula kısasını bulabilecek olmanın enayiliğini de göze alarak?
Her defasında kısa çöpü çekecek kadar şanssızken, elde uzun çöpün belki de hiç olmadığından şüphelenmez misiniz?
Peki ya hep uzunlardan birini çeken ve güvenle devam eden biriyken, artık tüm olasılıkları tükettiğinizi, size uzatılan elde sadece tek bir çöp kaldığını, bir gün geç olsa da anladığınızda ne yaparsınız?
Ya da uzunu çeker sevinirsiniz; bir de bakarsınız, diğerlerinin hepsi kısadır, kaybetmişsinizdir.
Kısayı çekmek de hep kaybetmek demek değildir o zaman...
Belli mi olur, belki de siz kısa çöpü çekmek için yaşayanlardansınızdır...

Yani aslında hikaye daha yeni başlıyordur siz elinizde kısa çöpü tutuyorken... İşte şu an sizin başınıza gelen de bu...

Çarşamba, Eylül 19, 2007

Cumartesi, Eylül 15, 2007

Hitler’e çekmek!

(Romanımdan bir bölüm)

Hayatın kendisini, bilgeliği, olumlu olan her şeyi ortada, merkezde bir nokta olarak düşünün, kalın, yoğun bir nokta... Buradan ince çizgiler çıkıyor olsun milyarlarca her bir yana... Milyarlarca çünkü bunlar insanlar... Bunlar insanların hataları, zaaflı hareketleri... Çizgiler ince, çünkü henüz basit hatalar, karmaşıklaştıkça, ağırlaşıyor, yoğunlaşıyor ve uzaklaşıyorlar... (Neden uzaklaşıyorlar? Çünkü kötüler hep başkalarıdır!) Uzaklaşıyorlar çünkü diğer ucu, karşıt ucu oluşturacaklar... Yaşama karşıt ucu... O karşıt uçlardan birisi Hitler’e ulaşıyor... Ve neredeyse yaşam kadar yoğun bir nokta Hitler, ona uzanan çizgiler, birkaç, binkaç çizgi, inceden kalına yoğunlukları artarak Hitler yoğunluğunu, o karşıt yoğun noktayı oluşturuyorlar. Uzak ama görülmesi daha kolay, çünkü yoğun... İşte Hitler bu işe yarıyor hayatta... Onun o uzak yoğunluğu yaşama daha yakın noktalardaki insanların uzantısı, Hitler’in yoğunluğundan yaşama doğru geldiğimizde, kendimize yaklaşıyoruz, yaşama Hitler’den daha yakın olan çevremizdekilere yaklaşıyoruz, hatalarımız yoğunlaşsa nereye gidebilecek olduğunu görüyoruz. Yaşama yakın noktalarda minyatür Hitlerler görüyoruz... Çok yakınımızda olduğu halde, ve tam da çok yakınımızda olduğu için göremediğimiz hataları, en yoğun kötülükten kendimize çektiğimiz doğru üzerinde görebiliyoruz. Tüm zaaflarımız, hatalarımızla yaşama çekmekle Hitler’e çekmek arasında gidip geldiğimizi, dikkat etmezsek Hitlerleşebileceğimizi görüyoruz... Olacak o kadar’larımızın ne kadar olabileceğini görüyoruz...

Küçük bir zaafınızın 10 katı büyüdüğünde örneğin bir insanı sabun yapmaya eşdeğer bir seviyeye geldiğini gördüğümüzde korkar ve geri çekilirsiniz; arkanızdaki yaşama biraz daha yaklaşırsınız, diye düşünüyordum, Hitler’i yaşamın bu kadar içine sokarak.

Arkanızı yaşama dayayarak kötülüğe bakmak...

Deprem duası

Deprem sevinci...

Cuma, Eylül 14, 2007

Kısa'sa kısas

Bir filmi romanına tercih etmem...
Ama kısa filmse, öyküye beş basar;
romana on...

Pazartesi, Eylül 10, 2007

Sevgi Üstüne az İsa'nın Öldürülüşü!

Yıllar önce, 15-20 yıl falan, yani yıllar değil seneler önce artık, bir İkarus’un arkasında (belediye otobüsü olan İkarus) bir genç çocuğun bir kıza aşkla ilgili, sevgiyle ilgili nutuk çektiğini duymuştum. Felsefe işte, demiştim, bu da felsefe, en basitinden ama kimse felsefe olmadığını söyleyemez…

“Sevgi Üstüne” de felsefe sanırım, ama bu kadar da basitinden olmalı mı!
Abuk subukluklar, tutarsızlıklar, öznellikler…
Bunları önemsemeyip geçtim çünkü zeka yormayan, durdurmayan, yeni bir şey söylemeyen bir metine saçma deseniz ne çıkar…
Çok sıkıcı.
O İkarus’un arkasındaki çocuk belki bir şeyler bulur…

Ben kitap okuyamıyorum, ya kaçırdığım bir şeyler var…
Ya da bu Ortega Gaset’ler Maset’ler fena halde kaçırmışlar bir şeyleri.
Korkum; onlar kaçırmışsa, onları okuyanlar da...
Kitapların sessizliği değil de gereksizliği üzerine bir metin yazılmayı bekliyor...

Alın size bir tane daha…



Wilhelm Reich.
İsa’nın öldürülüşünün sıradışı bir yorumu.
Ama bir konu bu kadar mı uzatılır…
Amelie Nothomb'un Katilin Temizliği adlı kitabındaki yaşlı ve ukala yazar,
vaktini nasıl geçirdiğini soran gazeteciye,
"Klasiklerden gereksiz sayfaları ayırarak." diye cevap verir.

Böyle düşünsel kitaplardaki durum daha da düşündürücü.
Kapaktaki kadının durumu kelimelerden daha iyi açıklıyor her şeyi…
.......
“Bir hikayeyi dünyadaki bütün insanlar arasında sadece size göründüğü şekliyle anlatabilirseniz kaçınılmaz olarak özgünlük tohumları taşıyan bir eser yaratmış olursunuz. Bu, sıradan yazarların becerebileceği bir iş değildir, bunun 1. sebebi yazar olacak kimselerin okumaya başladıkları günden beri kendilerini başkalarının yazıları içine gömmüş olmaları ve acıdır ama dünyayı başkalarının gözüyle görme eğilimine girmiş olmalarıdır.” (Dorothea Brande)

Cuma, Eylül 07, 2007

"Sis"lerin içinden ca'anım, koşarak koşarak...

“Sanırım ben onu çoktan arıyordum. Ben onu arıya durayım, işte o kendisi çıkageldi karşıma. Bir keşif değil mi bu? Bir insan aradığı bir şeyle karşılaşırsa bu, o şeyin, bu arayışı hissederek o insana doğru ilerlemesi, gelmesi değil midir? Amerika, Columbus’u aramış olamaz mı? Sakın, Eugenia beni aramak için görünmüş olmasın?” (Unamuno : Sis)


Keşfedilmeyi beklemez gerçek bir kadın...
Çünkü bilir ki, beklerse, Amerika gibi, keşfeden Ameriga Vespucci olduğu ve ona adını verdiği halde, herkes Kristof Kolomb'u anacaktır, ona Hindistan’mış gibi davranan birini...
Gerçekte bir kadın, kendine davranılmasını istediği şekilde davranılmasını sağlayandır...
Erkeklerden üstün yanı, yani.

Pazartesi, Eylül 03, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler (Yazarlık) 3

Kitap değilse de belki insan becerebilir kutsal olmayı... Kitabı putlaştırmamak lazım, onlar mezar taşımızdır... Kitabı üstün olduğu için üstün bir insan olmaz yazar; eseri insanın sadece bir yönünü tanımlayabilir, duyumsama yeteneği; duyumsadığını aktarma yeteneği; dil yeteneği; vesaire yeteneği. Bravo!!!! Yaşama yeteneği olan insan kutsaldır ancak... En çok dahiye ihtiyacımızın olduğu sanat, yaşama sanatıdır.

Çoğu yazarın çıkmazı mükemmel bir şey görmemeleri. Bir umut görmemeleri. Hayatı kötü görmeleri... Böyle bir yazar neden yaratır? İntihar etmesin diye. İntihar etmesin diye yaratan biri insanlara ne öğretebilir...

Huzur onu deli eder, belki kaybedecek diye. Ve huzursuzluk da onu yazar yapar. Eseri sayesinde hayata katlanabilir, eseri sayesinde hayatta kalabilir. İşte “Yazmazsam çıldıracaktım.” durumu...

Tamam, peki! Yazarın kendi işine yaramasına tamam, bir kitabın bir insanın hayatını kurtarmasına peki. Ama bu eserler insanlara gerçekleri öğretebilir mi, öğretiyor mu… Yoksa gerçeklerden uzaklaştırıyor mu…

Tom Robbins, Parfümün Dansı’nda çok güzel tespit eder: “İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner, kendini çok ciddiye alır. Mutlular yani kendilerini gerçekten sevenlerse pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında istemez karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.”

Bu mutsuz yazar yaşamın acılardan oluştuğunu, acıların öğrettiğini söyleyecektir. Öğretenin merak olduğunu belki o da biliyordur ama mutlu insanın meraksız olduğu takıntısı vardır onda. Ve acının zararlarını da bilmiyordur: Acı, gerçeğin kavranmasını hızlandırabilir, ama gerçek gibi önemli bir şeye ulaşmak ve onu kavramak için hız, istenilebilecek en son, en tehlikeli şeydir. Gerçeğin kavranmasındaki bu hız, acı çekeni gerçekten uzaklaştırır, acıya yönlendirir, sadece acıya. Gerçeğin değil acının etrafında dönülmeye başlanır. Diğer tarafa, yaşamın diğer yarısında hüküm süren haz tarafına hiç geçilemeyebilir...

Düşünmeye başladığımda için için yenmeye başladığımı hissediyorum, dese düşünür, kişisel düşünceleri deyip itiraz edemeyebiliriz; ama “Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır.” demektedir. Kendisi Albert Camus’dür.

“Eskiden acı diye çektiğim duyguların, kendimi kandırmaktan başka bir şey olmadığını görüyorum. Fark ettim ki, acı çekerken, bilerek ve isteyerek yapıyormuşum. Onun beni yücelttiğini, farklı kıldığını düşünüyormuşum...” Bunları bana yazan kadın, muhtemelen adını kimsenin duymayacağı bir kadındır ama bu algısıyla, birçok filozoftan daha akıllı bir düşünürdür...

Pazar, Eylül 02, 2007

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler (yazarlık) 2

Milan Kundera “Roman Sanatı”nda Tolstoy’un Anna Karenina’yı ilk yazdığında Anna’nın trajik sonunu hak eden bir kadın olarak çizildiğinden söz eder. Ama romanın son hali bundan çok farklıdır. Anna o kadar antipatik değildir artık. Tolstoy’un roman yazma sürecinden ahlaksal düşüncelerini değiştirdiğini düşünmez Kundera. Daha çok yazma sürecinde kişisel ahlaksal inancından farklı bir sesi dinlediğini düşünmektedir. Bunu “roman bilgeliği” diye adlandırır: “Bu da büyük romanların her zaman yazarlarından daha akıllı olduğunu açıklar.”

Şimdi biraz ara verin...

Şimdi şunu okuyun.

Bu da işte, büyük yazarların çoğu kez eserleri kadar akıllı olamadıklarını açıklar.

Kundera beni duymamış gibi devam eder: “Yapıtlarından daha akıllı olan romancılar meslek değiştirmek zorundadırlar.”

Ona en iyi cevabı, Stefan Zweig, Tolstoy için şu dedikleriyle vermektedir: “Yaratmış olduğu kişilerden çok daha acıklı durumlara düşen yazarlar yaşamayı bırakabilirler...”

Şimdi Tolstoy ne yaratmış; hayatın tasarımını bulabileceğimiz bir eser; büyük eserler için böyle denebilir değil mi? Peki bu Tolstoy’un ne işine yaramış? Kendi yazdığı ve diyelim “roman bilgeliğine” eriştiği eseri Tolstoy’da birşeyler değiştirmediyse ne okumuza yaradı? Tek başına bir ok, sağlam, dengeli, usta işi; ama... yaysız.

“Roman bilgeliği”ne tamam ama hayat bilgeliği nerede? Hayat bilgeliğine yaramayan roman bilgeliği yaysız ok değil mi? Bir oku mızrak gibi atmaya çalışan bir insan değil mi “bilge” Tolstoy yaşamda.

Hayatın tasarımını yakaladıkları konusunda da şüphelerim var ya, neyse!

“Kendime rağmen bir yazı geliştirecek halim yok.” diyordu bir yazar. Hali yoksa bir şey denemez tabii ama tam da yazar hayatı budur; kendine rağmen bir yazı geliştirmek ve böylece kendini geliştirmek. Yazarlık yaparak kendini büyütmek.

Yazdığı eserin kurgusunu, dilini, vesairesini kusursuzlaştırmaya çalışıp kişiliğini kusursuzlaştırmaya çalışmayan, öyküsünden fazlalıkları atmaya uğraştığı halde zaaflarını azaltmaya çalışmayan insanın sadece ortalama bir değeri vardır. Edebiyat yazarlarının diğer meslektekilerden daha fazla şey biliyor olmalarının da çok önemi yoktur; eğer tümü de hayatın içinde birbirine benzer hatalar işliyor ve bunu da insanilikle açıklıyorlarsa... Kutsal olmaya çalışmak gerek, çünkü kutsal var...

Edebiyat, sanat müthiş bir anahtardır ama her kapıyı açmaz... Sanat hayat içindir. Asıl deha bunu başarabilmektir.

Yazarın eserini her şeyi gören bir Tanrı gözüyle anlatmasına bir anlatım tarzı olarak itiraz edilir. Tanrı yazar öldü, denir. Ama üslubu bir kenara bırakırsak ben şunu derim: Bir yazar Tanrı gibi düşünmeye çalışmıyorsa, yazar gibi de düşünmeye çalışmıyordur. Tabii derdimiz yazarlık olmadığından: Bir insan Tanrı gibi düşünmeye çalışmıyorsa, insan gibi de düşünmeye çalışmıyordur.

Oysa çoğu yazar kendi yazdığını bile düşünmez kendi kitaplarını, kahramanlar kendilerini yazdırmıştır yazara! İlham perisi girmiştir yazarın içine! Nerden biliyorsak peri olduğunu, ya şeytansa... Geçelim! Böylece bu yazar da kendinin değil yapıtının önemli olduğunu düşünecektir, gereksiz bir kendine güvensizlik ya da yapıştırma bir alçakgönüllülükle.

-Alçakgönüllülük insanı yüceltir ama!
-Yücelmek için mi alçakgönüllü davranıyorsun!

İlham perisinin içine girdiğini söyleyen yazar da aynını yapıyordur. Alçakgönüllü gibi gözükerek yüceltilme isteğini saklıyordur, ya da bu yolla ima ediyordur…

(Devam edecek)

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler (Yazarlık) 1

Yazar birşeyleri var etmek için yazar; kendini ya da yazarlığını. Yazarlığını var etmek için yazıyorsa ve başarısız olursa kendine dönebilir. Başarılı olması ise daha tehlikeli bir çıkmazdır. Tehlike kendini başarı maskesi altına gizlemiştir, olumlunun arkasına. Artık yazar olmak, kendi olmaktan baskın hale gelebilir. Birçok iyi yazarın çıkmazı bu olabilir...

Bir genç yazar şöyle demişti ilk kitabımdaki bir ressam karakteri ile ilgili olarak:
-Ressamda senin kişiliğin ortaya çıkıyor, “Ünü istemem, yan cebime koy.” diyor ya ressam!
Ne diyeceğimi bilememiştim...
-Beni yanlış okumuşsun, çünkü tam tersi karakterde biriyim; bu önemli olmasın diyeceğim; ama... Sen öykümü de yanlış okumuşsun! Çünkü ressam da tam tersi karakterde biri. Okuduğunu iyi okumadan yazar olmak tek şartla mümkün olabilir; insanları iyi okuyorsan. O yüzden beni yanlış okumana sitem etmeden edemeyeceğim; iyiliğin için. Umarım sadece benle ilgilidir, bana olan önyargınla. Korkma, önyargılı olmak sadece iyi insan olmaya engel, iyi yazar olabilirsin hâlâ. Hatta önyargının üzerine gidersen; çözmek için değil tabii ki daha da yoğunlaştırmak için, daha iyi bir yazar olma olasılığını da artırabilirsin. Tek riski var; insan olmaktan uzaklaşabilirsin; bazı iyi yazarlar gibi...

Bazı iyi yazarlar bu tavizi vermişler midir. Şeytanla mı anlaşmışlardı yoksa, bazı iyi yazarlar...

Tolstoy’a “Kardeşiniz de bir yazarı yazar yapan tüm erdemlere sahipti o neden yazar olmadı.” diye sormuşlar. “Haklısınız ama kardeşim bir yazarı yazar yapan zaaflara sahip değildi.” diye cevaplamış Tolstoy. Yorumcu şöyle diyor: “Tolstoy’un kastettiği yazarın bir zaaflar reçetesine gereksinim duyduğu değildir. Yazar kimliğini taşıyabilecek kişinin kendi kimliğine bütün artılarıyla ve eksileriyle sahip çıkabilecek kişi olabileceğini vurgulamaktır. Sanat tarihi kişiliğinde taşıdığı tüm zaaflara rağmen sanatçı olabilmiş büyük sanatçılarla doludur, ama kişiliğini yadsıyarak sanatçı olabilmiş kimseye sayfalarında yer vermemiştir.”

Güzel laflar, sanırım doğru laflar. Ama Tolstoy’un cevabından bir şey daha çıkıyor! Tolstoy tüm zaaflarına “rağmen” yazar olabilmekten söz etmiyor, tam da zaafları “sayesinde” yazar olabilmekten söz ediyor.

Zaaftan arınma düşüncesi yok. Zaaflardan arınmak ve daha iyi bir insan olmak için gereken çaba, yazma eylemine harcanan çabadan çok daha gerilerde kalmaya mahkum... İyi yazarların karakterli insanlar olamaması bundan değil mi?

Yazarın zaaflarıyla yazar olduğu düşüncesi, insanın zaaflarıyla insan olduğu düşüncesinin, bu gerici kabullenişin bir eşi...

(Devam edecek)

Salı, Ağustos 21, 2007

No fear, good year


Kaş'ta gördüm. Yıllar önce.
Üzerime olmadı.
Alacağım dedim, duvara asarım.
Kapıya astım güzel durdu.
Annem gelip bunun ne işi var burada diye sanırım, indirdi, ben yine astım.
Sonra kütüphanenin bir katına perde gibi koydum, üzerinde ağırlık olarak birkaç kitapla.
Arkasına bakıyordu millet oraya kitaplar sakladım diye.
Gizlenen kitaplar devrini yaşamadım ben, neyse.

(Bir foto fikri daha geldi aklıma kitapları işlevsel olarak kullandığım, onu da bir dahaki gönderiye koyayım.
Yani kitaplardan epeyce sıkılmışım görün, eşya niyetine kullanıyorum onları, artık dağıtıyorum dostlara.
Paul Auster'in bir romanında yatağı kitap yığınının üzerinde olan bir kahraman, belki kendisi, belki hayalindeki kendisi, vardı, hatırladım.
Benim fetişistliğim yok kitaplarla bu tarz, hatta küçümsüyorum onları, yazarları küçümsediğim kadar.)

Neyse konuya dönelim.

Tişörtte okuduğunuz cümlenin altında da şu yazıyor:
"Cause others have problem with loosing..."

Coco.
Çevirir misin.
Çevrilmiyorsa yeniden yazar mısın Türkçe'de...
Sana zahmet, bana konu…

Evde kitap

Ne zormuş kitap fotoğrafı çekmek. Fotoğraf makinem iyi değil tabii ama yine de sırtları okunacak şekilde çekerim diye düşünmüştüm. Fotoları kalırdı böylece hatıra. Bu kadar net çıkabiliyor anca.

Öndekiler kim?

Soldaki “saçma” saçlarını okşayınca dileğini gerçekleştiren cin…
Ortadaki “amca”, böyle bir bilgeliğe ulaşmamı dileyen bir arkadaşımın hediyesi…
Sağdaki “kardan adam” arkasında “seni yazar yapıcam sohtorik” yazılı bir başka hediye.
Başaramadı...

Pazartesi, Ağustos 20, 2007

Muradiye Kütüphanesi


Kitap bilincine sahip arkadaşlara 2 yıllığına kitap ödünç veriyorum. Hiç geri istemeyebilirim de. Not: Bu hizmet self-servistir.

Pazar, Temmuz 29, 2007

Yalnızlık umur boyu.

Barmenle ilgilenmem...










Kızla ilgilenmem...




Çek git sen de...












Yalnızlık umur boyu...

Cumartesi, Temmuz 28, 2007

Gazetelere dergilere çıktım!


Onlar reklam almışlardı, ben bira aldım.

Cuma, Temmuz 27, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler 5

Hayatımdaki kadınların bana âşık olduklarını söylemesi sadece bir başlangıçtı. Kadının kendini feda etmesi gerekiyordu. Ama benim için değil, bana doğru, ama benim için değil. Kendi için. İnsan olabilmek için... Önce bana bir peygambere tutulur gibi tutulması sonra da bir peygamberi izler gibi izlemesi gerekiyordu. İlk aşama neredeyse her zaman gerçekleşti ama ikinci aşama... Bu benim henüz olmadığımı gösteriyordu...

-Tüm çevremde ben her zaman el üstünde tutuldum, hep bir numara, her zaman en iyi bilen bendim. Senin yanında tam tersi oluyor, diyordu bir kadın, tüm diğer kadınların yanımdaki hallerini açık yüreklilikle, ama yine de kızgın, dile getiriyordu. O güne kadar yaşadığı derya bir su birikintisi gibi kalıyordu benim yanımda, yine de suyuna gitmemi istiyordu.

Gerçeğin peşindeydim ben, kadınların değil. Çünkü gerçek kadınlara çıkmıyordu.

Aşkı anlayıp hayatı anlamadan kalırsanız, şaşkınlaşırdınız; ama hayatı anlarsanız aşkı aşar, aşkınlaşırdınız.

“Cennet Adamı” adlı bir kitap okumuştum yıllar önce. Giriş sayfasında şu yazıyordu; “O bir erkekti, kadınlar için yaşadı ve kadınlar onu bu yüzden sevdiler...” O zamanlar bu cümle beni anlatıyor, anlatacak diye düşünmüştüm. Oysa şimdi düşününce: Hiçbir zaman kadınlar için yaşamadım. Tabii o zamanlar yazarlık söz konusu değildi hayatımda. Kendimi kadınlara beğendirebilmek için her şeyi yapacaktım demek ki az kaldı, konu mankeni gibi. Diğer erkekler gibi...

Kendi çaplarında dört usta kişi birlikte yolculuk yapıyorlarmış. Konakladıkları yerde ağaç ustası gece nöbet tutarken vakit geçsin diye bir kız resmi çizmiş ağaca. Terzi ustası nöbeti sırasında “Bu şimdi sabah bunla övünür.” diye bir elbise dikmiş kıza... Kuyumcu ustası takı takmış nöbeti sırasında. Dördüncü aşçıymış, ne yapacağını bilememiş, Tanrıya yalvarmış: “Tanrım bu kıza can ver, beni küçük düşürme...”

Sabah hepsi hak iddia etmiş ve kendilerine almaya çalışmışlar kızı... Kralın oğlu geçiyormuş o sırada oradan, önce onları ayırmak istemiş ama kızı görünce o da hak iddia etmiş (ne güzel anlatıyor erkekleri)... Hakime gitmişler, onun da kızda gözü kalmış ve hak iddia etmeye başlamış o da... (oh oh)

Hikayenin sonunda kız usanıp tekrar ağaca girmiş. (Hikaye yazarı erkek değilmiş demek.) Laz atasözü oradan çıkmış: “Ağaç kesersen, ağaçtan akan su o kızın gözyaşıdır...”

Nasıl harcanmış güzelim fikir: Hikayenin sonundan önce ben girerim... “Gönlü kimi seçerse kız onun olsun.” derim... Hem akıllı, hem güzelim. Kız beni seçer.

Burada kız benim hak iddia ettiğim hikayeye girer ve haklı olarak hak iddia eder, bana şöyle sorar:
-Seni seçeceğimi nereden biliyorsun?
-Akıllı bir kıza benziyorsun.
Hem doğruyu söylemek ve kızdan yana olmak, hem kazanmak benim tılsımımdır...

Kıza güzel bir kız olduğunu söylemem.

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler 4

Netteki bir profilde kadın şöyle diyordu: “Beni anlayacak bir kişi yeterli. Gerisi mesaj atmasın lütfen. Ukalaları sevmem. Çünkü ben öyle değilim. Yalancı olmamalı. Ben yalan sevmem. Duygusal olmalı. Romantik olmalı. Çünkü ben pek değilim, bana öğretsin. İşi gücü iyi olmalı. Çünkü benimki iyi, eşit olmalıyız. İstediğini bilmeli ve almalı. Ne de olsa erkek. E başka ne isterim bilmem ki? Şişşt belanı mı demeyin sakın!”

Profile bakın: İsteyen ama ne vereceğini asla söylemeyen bir profil.

Duygusal olmalı çünkü ben değilim bana öğretir diyor. Ukala olmamalı çünkü ben değilim diyor; alçakgönüllü olmayı ona öğretirim demiyor, uğraşamaz bununla, doğrudan ukala olmayacak adam. İşi iyi olmalı çünkü benimki iyi, eşit olmalıyız diye de ekliyor. İşi iyi olmasa da olur, neyse ki benimki iyi ben ona bakarım çok seversem demiyor. Ne istediğini bilmeli ve almalı: Ne olsa erkek!

İstediğini bilmeli ve almalı!.. Oysa hayatta istediğini bilmek es geçiliyor ve almak yüceltiliyor. Böylece ne istediğini bilen değil ama birşeyler alan, almayı bilen, karakterli, ünlemli, dolu erkeğe rastlıyoruz. Aldıkları şey, istedikleri mi gerçekten? Ne önemi var, aldılar ya. Almak çok önemli. Almak! Onu istiyorum ve alacağım. Almak istediğim için istiyorum onu. Alınca daha iyi hissedeceğim için. Bu istek mi! Bu sevgi mi!

Birçok evlenme teklifi, teklifin kabul edilmesinden dolayı yaşanacak o üstünlük, hakimlik, becermişlik, isteğini onaylatmışlık, layık olduğu onaylanmışlık duygusuyla yapılır. Çoğu erkek, bu kadınla evlenmeli miyim? diye sormaz kendine. Bu kadınla evlenmeyi gerçekten istiyor muyum? Şu an yaşadığım hayatta en önemli amacım bu mu? Sormazlar erkekler böyle şeyleri kendilerine, onun yerine kadınlara sorarlar.

(Devam edecek)

Cumartesi, Temmuz 21, 2007

Her seçim bir kaybediştir!


Basılmamış romanımdan bölümler 3

Marquez, Tolstoy gibi bir erkek değildi, en azından Kolera Günlerinde Aşk’ta… İlginç bir karı koca anlaşmazlığıydı sözünü ettiği. Erkek bir haftadır sabunsuz yıkandığından yakınır banyodan çıktığında. Kadın hatırlar, 3 gün önce sabun olmadığını fark etmiştir ama 3 gün boyunca koymayı ihmal etmiştir. Ama süre kocasının söylediği gibi 1 hafta değildir... “Ama bir haftadır ben her gün yıkanıyorum,” diye bağırdı kendinden geçerek, “sabun vardı.”

“Kocası onun savaş yöntemlerini çok iyi bildiği halde bu kez katlanamadı.”

Adam evde kalmamaya başlar, sadece giysisini değiştirmek için uğramaktadır... Kadın o geldiğinde işi varmış gibi yapmaktadır.

“Doktor Urbino, karısı banyoda sabun olmadığını itiraf etmedikçe eve dönmeye razı olmuyordu; karısı da ona eziyet olsun diye, bile bile yalan söylediğini kabul etmedikçe, onu eve almaya yanaşmıyordu.”

“Sonunda Doktor Urbino, başpiskoposa gidip birlikte günah çıkarmayı önerdi; çünkü banyodaki sabunlukta sabun olup olmadığına karar verecek son hakem Tanrıydı. O zaman, kendini tutmayı çok iyi bilen karısı, kendinden geçerek tarihsel bir çığlık attı:

“Başpiskoposun canı cehenneme!”


Tolstoy’unki gibi davranmayı çok denemiştim ama olmuyordu, kadın-erkek, yaşlı-genç ayırmayan o adalet duygumdan…

Mazoşizmi sadece yatakta sevebiliyor olmam gibi, kıç yalamayı da sadece yatakta ve kadınlar söz konusu olduğunda kendime yakıştırabiliyordum.

Marquez’in anlattığı erkek tavrı bile bana çok yakın değildi.

Benim tavrım tam olarak…

Ben hayvan gibi davranıyordum kadınlara...

Kundera’nın Şaka’sında sözünü ettiği türden bir hayvan gibi: “Kadın düşüncesini çekip çevirmenin sarsılmaz kuralları vardır; bir kadını inandırmayı, onun görüşlerini güçlü savlarla çürütmeyi aklına koyan bir erkeğin, bu amaca ulaşma şansı azdır. Kadının kendi hakkında, ilkeleri, inançları, idealleri konusunda vermek istediği imajı saptamak, sonra safsata yoluyla, bu söz konusu imajla, onun, bizim istediğimiz biçimde davranışı arasında uyumlu bir ilişki kurmayı denememiz çok daha yerinde olur. (...) Erkeğin bir kadından ne olursa olsun istemeye hakkı vardır ama, bir hayvan gibi davranmak istemiyorsa, öyle bir ortam hazırlamalıdır ki, kadın, en içten hayalleriyle uyum içinde davranabilsin.”

Şunu diyor bence: Kadına bir kraliçe gibi davran, senin krallığını kabul edene kadar; gerekirse bir soytarı gibi bile davranabilirsin. Bekle... Roller değişene kadar bekle ve o ne istiyorsa onu yap. O istediğini aldıktan sonra sen de istediğini alacaksın...

Bir kraliçe atayıp, onun da sizi kral seçmesi...

(Devam edecek)

Cuma, Temmuz 13, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler 2

“Erkekler sıkılıyorlar!” diye açıklamıştı yeni tanıdığım bir kadın eski sevgilisinin onu neden bırakıp gittiğini. Durup duruken sıkılıyor erkekler! Birkaç kişi evindeydik, iki olay hepimizin dikkatini çekti. Sehpanın üzerinde içecek altlıkları vardı ve aramızdan biri bu altlıklara değil de sehpanın üzerine bıraktı içkisini bir an; uyarı aldı, tatlı sert.

Bir ara yerdeki karoların üzerinde şöyle bir durdu ev sahibimiz mutfaktan dönerken, burayı kim çizdi? dedi. Ben yaptım her halde dedim; bir şey demedi.

Sonra bir gün kızgın olduğu eski sevgilisini, karşılaştıkları bir sırada çekmiş kenara ve, söyle bakalım, demiş, neden terk ettin beni? Adam geçen hafta bir parti verdiğinden söz etmiş evinde. Gayet keyifli bir şekilde sürmüş ve aynı keyifle bitmiş parti. Sen olsaydın, demiş adam, hep diken üstünde olacaktım.


Otobüste önümde iki genç sevgili oturuyor. Genç adam tamamen kıza yönelmiş, kız ara sıra dönüyor onla konuşuyor çoğu kez yola bakıyor. Bazen başını koyuyor omzuna genç adamın. Genelde kız konuşuyor genç adam dinliyor. Bir ara kız şöyle diyor:

-Saçlarını bir daha böyle kestirme.

Erkek bir şey demiyor. Sakin. Konu geçiyor. Kız erkeğin omzuna başını koyuyor bir süre sonra yine.


Tolstoy açıklıyordu yine bu durumu kendince: Levin “Kiti’nin kendini aynı anda hem kocasının karısı, hem evin hanımı olacağı, hem de çocuklarını karnında taşıyacağı, onları besleyeceği, yetiştireceği o sıkı devreye hazırlandığını bilmiyordu. Kiti’nin bunu içgüdüsüyle sezinlediğini, bu korkunç çalışmaya hazırlanırken, şimdi yuvasını neşe içinde örüyor, bir yandan da mutluluk dolu, kaygısız aşk dakikaları yaşıyorken buna hakkı olduğunu düşündüğünü anlayamıyordu.”

Kendisini anlattığı Levin karakterinde Tolsoy, zamanında hatalarını anlamadığı için günah çıkartıyordu!

Günah çıkarma, ortada bir günah yokken gerçekleşiyorsa, bu, insanın kendine karşı işlediği bir günah değil midir…

Kadının evini kurarken ve çocuk doğuracakken gireceği streslere karşılık, erkeğin üzerine yine ev, çocuk ve dışarıdaki hayatta girdiği stresler yetmezmiş gibi bir de âşık olduğu, evinin kraliçesi, çocuklarının annesi yapmaya çalıştığı kadın tarafından da stresler getirilmesi… Bu bahis geçiliyor, önemsenmiyordu...

Kimse erkeklerin duygularından söz etmiyor. Kendileri dahil. Erkek egemen bir toplumda yaşadığımız söylencesi erkeklerin ağzına bir parmak bal çalmak için söylenmiş bir yalan değil mi…

Zaten Levin’in böyle hep alttan alır şekilde davranmasını başta açıklıyordu Tolstoy: “O günden sonra Levin kendini daha az değer görmeye başlamıştı Kiti’ye, ruhsal yönden onun önünde daha çok eğilmeye, hakkı olmayan mutluluğunu gözünde daha yüceltmeye başlamıştı.”

Sizin kadınınızı yüceltme nedeniniz ne?

Levin’inki şuydu: Kiti başka bir erkekten etkilenirken, o erkek kendisiyle ilgilenmeyince Levin’i iyi bir eş olacağı için seçiyordu…

Cumartesi, Temmuz 07, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler 1

Sadomazoşist bir hayat yaşanıyordu. Hem de sandığım gibi sadece yatakta değil, sokakta, işte, her yerde. Acıtma ve acı çekme, hükmetme ve boyun eğme ilişkisi cinsellikte oluşmuyor, sosyalliğimizde oluşuyordu. Çıplakken değil sadece, giyinikken. Cinsel hale getirerek katlanılır kılıyorduk sadece… Acıt tatlım diyorduk yatakta, ama dışarıda saklıyorduk acıtılma isteğimizi. Düzmekten zevk alıyorduk yatakta, ama kaba bir insan değilimdir diyorduk dışarıda, kibar davrandığımız yalanını söylüyorduk. Hakkını vererek sevişemediğimiz için mi sokaklarda iş yerlerinde giriyorduk birbirimize, inceden inceye, erkek kadın fark etmeden…
Banaysa yatak haricinde hiçbir yerde zevk vermiyordu sadomazoşizm.

Tolstoy’un bu işi çözdüğünü düşünmüştüm bir an: Anna Karenina’da şöyle düşündürtüyordu Levin’e: “Karısına yanlış düşündüğünü kanıtlayacak değil, onu avutacak sözcükler bulmaya çalışarak konuşmaya başladı. Böylesine haksız bir suçlamanın altında kalmak acıydı, ama kendini temize çıkarıp ona acı çektirmek daha kötüydü.”
Barışıyorlardı Levin ve Kiti.
“Kiti kendi suçunu anlayınca –ama bunu belli etmemişti kocasına- Levin’e karşı daha bir sevecen davranmaya başladı...”
Ama sonra yine kavgalar ediyorlardı...
Böyle devam ediyordu… Kadının hırçınlığına adam hep katlanıyor ama kadın adamın ne kadar olgun ve sevgi dolu davrandığını gördüğünde, kendi hırçınlığını ve gereksiz suçlamalarını fark ettiğinde susuyordu sadece, adamdan özür dilemiyordu.

Gerçek hayatında Tolstoy, karısını, artık yeter, diye terk ediyordu hayatının son günü… Hayatının son gününde terk etmiyordu tabii, terk ettiği için hayatının son günleri oluyordu; bir tren istasyonunda donarak ölüyordu Tolstoy…

Pazar, Temmuz 01, 2007

Ona nasıl acı çektirebilirim?

"-Ona nasıl acı çektirebilirim?
-Ona acı çektiremezsin..."


Ona acı çektirmek istemenin nedeni ne?
Onun sana acı çektirmesi…

Öncelikle o sana bilerek acı çektirmedi...
Acı çekeceğini tahmin ediyordu ama özellikle acı çektirmek değildi amacı.
Sen şimdi bunu özellikle yapacaksın, kasıtlı davranacaksın.

Acı çektirmek için normalde yapmayacağın, karakterine uymayan bir şeyi yapacaksın,
bu sana daha fazla acı verebilir, öyle değil mi?
(Bir acı daha büyüğüyle mi unutulur?)

Sana acı çektirmesini onun yanına bırakmaman gerektiğini düşünüyorsun!
Bu senin kinci olduğunu gösterir. İkinci olarak, acıyı hazmedemediğini...

Tabii esas şu sorulmalı:
Gerçekten acı çektirmek mi istiyorsun ona, yoksa onun sana yaptığı tarzda bir son hamle yaparak kendini göstermek mi?
Ne kadar kin ve hatta nefret içerse de bu hamle, belki de bir aşk hamlesi…

“Ona nasıl acı çektirebilirim?” “Ona nasıl gösterebilirim kendimi?”
mi demek?
Böyleyse, acı çekmediğini gösterebilirsin...*
Ya da acı çektiğini...
Çektiysen gerçekten.
Acı çektiğini gösterirsen, bu onu sevindirebilir,
o zaman ya kötü bir insandır
ya da yine kötü bir insandır ama seni de seviyordur bir olasılık,
aşıklar bazen alçak olur (senin de olabileceğin gibi).
Acı çektiğini gösterirsen ve bu onu sevindirmezse,
iyi bir insandır, senin ona yapmaya çalıştığın hainliği hak etmiyordur.


*
Acı çekmediğini öğrendiğinde onu önemsemediğini düşünecektir,
ve eğer sana değer veriyorsa işte o zaman acı çekecektir.
Ya da acı çekmediğin için onun için de bir sorun kalmayacaktır, zaten değer vermediği için;
bu durumda daha önce de dediğimiz gibi,
senin şimdi ona yaptığın gibi kasıtlı bir şekilde acı çektirmeye çalışmamıştır sana.
Ama ne olursa olsun bir hareket bekliyorsun sen, tarafların geri çekilmesini değil.
Hoş, sana değer vermiyorsa, zaten ileri bir adım atmamış oluyor ya o,
sen kendi kendine gelin güvey oluyorsun.

Cumartesi, Haziran 30, 2007

Salı, Haziran 26, 2007

İş hikayesi!

“Ömrümüzün halihazırdaki bölümlenişi bize sanki sonsuza kadar değişmezmiş gibi gelmektedir, çünkü emekliliğin ve hafta sonu tatilinin ne kadar yeni düzenlemeler olduğu unutulmuştur. İngiltere dünyanın en güçlü sanayi ülkesidir diye İngiliz Haftası’nı taklit eden bütün dünya, bunun bir modadan başka bir şey olmadığını ve modaların değişebileceğini hatırlayabilir. Emeklilik süresi insanın meslek hayatının sonuna yekpare bir parça olarak sıkıştırılmak zorunda değildir. (…) Fransızlar 1971'den beri becerilerini geliştirmek yeni beceriler kazanmak veya sırf ufuklarını genişletmek üzere işlerinden bir yıl izin alma hakkına yasal olarak kavuşmuşlardır; ama bu haktan yararlanmayı talep eden pek az kişi vardır.”

İnsanlığın Mahrem Tarihi. Teodor Zeldin. Ayrıntı Yayınları.

Cumartesi, Haziran 16, 2007

Aşk hikayesi

Ben 9-6 çalışıyordum. O günde 8 saat. Hangi saatler arasında çalışacağını belirleyebilme hakkı vardı. Kesinlikle öğleden sonra olması gerektiğini düşünmüştü. Çünkü sabah saatlerini, ki günün bedenen ve zihnen en zinde olduğumuz saatleriydi bunlar (sanki ben bilmiyordum bunu) evet, sabah saatlerini özel hayatına ayırması gerekliydi. O yazardı. İş dışı böyle yoğun bir uğraşı olan birisi için biçilmiş kaftandı bu düzenleme. (İş yerindeki arkadaşlarından birisi –epeyce semirmiş bir bilgisayar uzmanı- öğleye kadar uyur ama sabahlara kadar gezerdi. Hayata yemek içmek ve uyumak için gelindiğine inanırdı. Ben oturduğu yerden ahkam kestiğini düşünürdüm! Tabii kıskanıyordum... Bayan patronları ise öğleye kadarki tüm vaktini kafelerde, alışveriş merkezlerinde dolaşıp alışveriş yaparak, dostlarıyla buluşarak geçirirdi.)

Çoğu kez benden bile önce, beni bırak güneşten bile önce kalkardı. (Günün bekareti bozulmadan! derdi. Akşam orospu mu oluyor o zaman? derdim, peki ertesi sabah nasıl bakire olarak doğabiliyor yine!.. İşte dediğin gibi, derdi, yeniden doğuyor...) Çalışma masasının başına geçer yazmaya başlardı. Sonra ben kalkardım. (Hiç de bakire gibi hissetmezdim. Tam tersi...) Beni geçirirken ne lanet bir sabah olduğu ve o gün ne kadar işim olduğuyla ilgili şikayetlerimi dinlemek zorunda kalırdı. Benim her sabah hissettiğim ölesiye yorgunluk hissini mahmurluk düzeyinde bile hissetmemesine nasıl anlam veremediğimi yüzüncü kez tekrarlardım. (Doğum günü bir Pazar sabahıydı.) Ben işlerle boğuşurken o öğleye kadar yazmaya devam ederdi.

En çalışkan günlerinde böyleydi, yani yılın 300 günü falan! Arada bir, o gün kaytardığından, geç kalktığından, ya da tekrar yatağa döndüğünden, tembellik hakkını kullandığından, tüm öğleden öncesini ‘harcadığından’ söz ederdi. Aylaklık ettiğinden daha fazla enerji depoladığını söylerdi ama, erken kalkıp birşeyler ‘ürettiğinde’. Yine de bana okuttuğu etkileyici metinlerden çok, tüm öğleden öncesini müzik dinleyerek, yürüyüş yaparak ya da ne bileyim sadece oturup hayaller kurarak, ‘harcayarak’ geçirmesinin akşam eve geldiğindeki etkisini, o dingin halini kıskanırdım. Sanki işten değil de eğlenceden geliyormuş gibi. Ya da Cuma akşamıymış gibi. Pazar sabahıymış gibi! Yarının Pazartesi olmadığı bir Pazar sabahı hem de. Her günün Pazar olduğu... (Düşünebiliyor musunuz böyle bir hayatı? Her gün gözlerinizin önünde gerçekleşirken sizin kıyısından köşesinden bile sebeplenemediğinizi düşünebiliyor musunuz? Neler hissettiğimi tahmin edebiliyor musunuz?)

Eğer sabah verimli geçmişse canla başla, geçmemişse nasılsa bir sonraki sabahın olacağını bilerek ve ondan sonrakinin, nispeten, bana nispeten canla başla başlardı öğleden sonraki ‘asıl’ işine. Günün yarısını çok sevdiği bir şeyi yaparak geçirmişti, mesleğini dinlenme, biraz uzaklaşma olarak bile görürdü, ki onu da çok severdi. Nasıl sevmesin, işine öğleden sonra başlıyordu ve benim de zaten çoğu kez yapılacaklar biriktiğinde ya da birilerinin gün içinde dalga geçmesi akşam ani bir iş olarak benim üzerime çöktüğünde çıktığım saatte çıkıyordu.

İşten erken (yani tam vaktinde) çıkmışsam eve gelip dinlenmeye çalışırdım. (O işten yarım saat önce çıkardı ki o saati eve gitmek için trafikte geçirebilsin. Patronu çalışanlarının işe gelmesi için harcadıkları sürenin onların suçu olmadığını söylerdi. Size ne diyorum, bunlar bu dünyada yaşamıyorlardı!) Geldiğinde ancak sakinleşmiş, üzerimdeki olumsuz elektriği atmış olurdum. Ortaya çıkmasına gün boyu izin vermediğim yorgunluğum kendini hissettirmeye başlardı. Beni dışarı çıkarmak ister, ben de ona uymayı istemekle birlikte daha çok uyumak isterdim... (O yorgun olmaz mıydı? Nasıl olmazdı? Sabah 6’da kalktıysa ve işten 10’da geldiğini düşünecek olursak 16 saat çalışmış olurdu! Ve gece takılmak istiyordu!) Bazı geceler yalnız çıkardı.

Çıkmadığı geceler hafta içi görüşebildiğimiz yegane zamanlardı veeee... kavga ederdik (bazen o kadar yorgunken bile neden çıkmak istediğini şimdi anlıyorum). Ben konuşmak isterdim, işteki sorunları anlatmak isterdim; o ise bunları iyimserlikle geçiştirmeye çalışır, ‘bulaşmak’ istemezdi. Bencil olduğunu, sadece kendisini düşündüğünü düşünürdüm. Ben üsteledikçe rahatsız olur ve beni eleştirmeye başlardı. Ben de sinirlenmeye başlar ve benim tarafımda olmadığı için ona kızardım. Böyle gecelerde ortamı terk etmek isterdi, her zamanki gibi kaçmak… Çünkü ona geçirdiğim olumsuz elektrikten rahatsız olduğunu söylerdi. Yanımda kalmasını, bu olayı ‘çözmemiz’ gerektiğini söylerdim. Biraz sonra bağırmaya başlardı, onu dinlemediğimden yakınır, sözünü kestiğimi söylerdi; gitseydim bunlar olmazdı der, buna izin vermediğim için bağırmasından beni suçlardı. Tüm günü çok verimli ve keyifli geçirdiği halde yarım saatte her şeyi nasıl değiştirebildiğime inanamadığını söylerdi.

O gün öğleye kadar yazmayıp da gezmiş ya da ‘dalga geçmişse’ o zaman akşam yazmaya vakit ayırmak isterdi, onun dışında evde işle ya da yazdıklarıyla ilgili çok şey konuşmaz, işteki ya da yazılarındaki sorunları çözdükten sonra bana anlatır, yazdıklarını okuturdu. Bu anlamda kapalıydı, onun deyimiyle kendine yeterdi. Ben de onun hayatından çok fazla söz açmaz, zaten bunu düşünecek fazla vakit bulamaz, işleri yolunda olduğu için de ilgisiz olduğumu düşünüp rahatsız olmazdım. Sabah verimli geçmişse akşam asla yazmazdı, buna gerek görmezdi. Bir hayatını diğerine karıştırmamaya özen gösterirdi. Günlük hayatı o kadar mükemmel düzenlenmişti, o kadar dengedeydi ki bunu bozmak saçmaydı. (Yaşayabileceğinden daha uzun yaşamak istemezdi, bundan bile sıkılacağını düşünür, düşüncesinden bile rahatsızlık duyardı. Sadece yaşayacağı süreyi verimli geçirmeye bakardı. Yazı zamanı yazı, iş zamanı iş ve gezme zamanı gezme...) Benim gibi birşeylerin gerisinde kalıyormuş duygusunu hiç yaşamazdı. Bu halinin ona has, kişiliğinden kaynaklanan bir şey olduğunu sanırdım...

İşi benim kadar saygı gördüğü ve yönetici konumunda olduğu bir iş değildi ama en azından özel hayatına tecavüz etmiyordu. Benim kadar para kazanmıyordu ama sabah işe geç kalma stresi yoktu, trafik sorunu da... Pazartesi Sabahı Stresi diye bir şey yoktu. Öğleden sonra işe gittiği için değil sadece, yorgunluk biriktirmediği için. Günlerin, haftaların, ayların yorgunluğunu atmak için akşamları erkenden yatmaya ya da hafta sonu tatillerini uyuyarak geçirmeye ihtiyacı yoktu, isterse günde on altı saat uyuması mümkündü. Bu yüzden de günlerin, haftaların, ayların yorgunluğu olmuyordu. (İlginç değil mi, benim de iş dışında o kadar boş vaktim vardı ama sanki onun günü 36 saat falandı.) Ne tüm gün büroya kapanmak ne de ‘güneşe çıkmak’ için hafta sonlarını beklemek zorundaydı. Benim iş hayatımla eğlence hayatımı zorlu yaşam şartları nedeniyle boşanmış bir karı-kocaya benzetirdi; ben otoriter ama paralı olduğundan babamın (işimin) yanında kaldığımdan beni her zaman eğlendiren, kucağında çocukluğuma dönebildiğim şefkatli annemi (özel hayatımı) sadece hafta sonları görebiliyordum.

Hafta sonları haricinde çok da görüşemiyorduk. Hafta sonları öğleye kadar uyumaya çalışırdım, onun için hafta sonu da çalışma günü gibiydi. (Hafta sonu diye bir şey yoktu. Cumartesi akşamları benim gecelerimdi, çünkü boş gecelerimdi ama onun en kötü geceleriydi, çünkü her taraf ‘insan kaynıyordu.’) Sabahları yine yazardı, ortalık kalabalıklaşmadan çıkıp şehri dolaşmayacaksa. Yazmaya bir gün bile ara verse tekrar girmesinin zor olduğunu söylerdi, Pazartesi Sabahı Stresine bizim hafta sonu işten ayrı geçirdiğimiz zamanın neden olduğunu söylerdi. Hafta sonlarından “iki günlük ateşkes” diye söz ederdi.

Evet bir sorun vardı biliyordum ama sorunun benim hayatımda olduğunu göremedim. Ne körlük! Tam olarak bilmiyordum ama biz evliydik ve iki ayrı hayat yaşıyorduk. Sanki ayrı şehirlerde yaşıyorduk da sadece hafta sonları görüşebiliyorduk. Belki haklıydım ama şehir değiştirmesi gereken o değildi. Onun yaşadığı şehir benimki kadar bunaltıcı bir yer değildi çünkü...

Ben yıllarımı kazandığım paranın birazını da biriktirmem gerekirken yorgunluklar biriktirerek geçirirken o işinden benim kadar kazanmasa da (hatta yazılarından aldığı az parayı buna katsa da...) daha fazlasına ihtiyacı olmayan bir insan gibi yaşardı. (Roman yazıp voliyi vurmayı bekliyordu. Beklemiyor muydu?) Ama daha iyi bir eve taşınsak fena mıydı? Arabamızı yenilesek? Tatillerimizi yurt dışında geçirsek, hafta sonlarında şehirden uzaklaşabilsek? Daha fazla kazansa fena mıydı? Artık yan işini bırakıp adam gibi bir işte çalışsa iyi olmaz mıydı? Bir statüsü olurdu. (En azından çok para kazandığı için bir statüsü olurdu.) Şu an komik geliyor. Bu itirafları her şey için çok geç olduktan sonra yapabiliyorum ancak.

Bir çocuğumuz olmayacak mıydı? Uzunca bir süre çalışmasam da çocuğumuzu büyütsem istemez miydi? O zaman onun şu an kazandığıyla geçinebilecek miydik? (Edebiyattan para kazanmayı daha ne kadar hayal edecektik?) Üniversite yıllarındaki gibi yaşamaya dönebilir miydik? O dönerdi de ya ben? Ya ben? Evet, işte bu: Ya ben?

Ya o? Evet benden daha keyifli bir hayatı olduğu tartışılmazdı. Ama ben sorunlarıma ortak olmasını istedim ondan. Bu kadar rahat olmasını kendime haksızlık gibi görmeye başlamıştım. Onu daha fazla görmek istiyordum, belki sabahları benim gibi işe gitmesini istiyordum. Onu kıskanmak istemiyordum.

Benimki gibi saatleri olan bir işe geçti. Normal saatleri olan bir işe! Eski hayatına alıştığı için başta zor olacağını tahmin etmiştim ama bu kadarını tahmin etmemiştim. Yo, yeni hayatına alışmak için çok çaba harcadı ama keşke itiraz etseydi, bana karşı koysaydı. O kadar iyimser ve güçlüydü ki bunu başaracağına inanıyordu. Ama o bile başaramazdı. Kimse başaramazdı. Ne büyük bir mengenenin içine girdiğini tahmin edemedi. Sabah erken kalkmaya zaten alışıktı ama bunu zorunluluktan yapmaya başladı benim gibi, o yüzden de kalkamamaya başladı. Uyum sağlamayı hiçbir zaman başaramadı (hangimiz başarabildik ki!) ama para kazanma işini gayet güzel halletti. Fazla kazanmaya başladıkça daha da kazanması gerekti, daha fazla kazanmıyorsan daha az kazanıyorsundur ya. (Oyun gibi görürdü bunu; banka defterlerindeki rakamın büyümesini. Şaşırdığı, her şeyin sanal bir şekilde oluvermesiydi: Bankadaki paramız bir rakamdı sadece, bir şey aldığımızda o rakam biraz düşüyordu, maaşlar yattığında artıyordu, para denen şeyi elimize almıyorduk bile, her şey bir şaka gibi geliyordu ona bazen. Onu heyecanlandıran da buydu zaten. Bir oyun gibi başladı her şey onun için. Ama değildi.) İşleri çoğalmaya başladı. Artık işten benim gibi yorgun çıktığından ve tüm gündüz saatleri geçip gittiğinden, yarın da erken kalkması gerekeceğinden eve gelince çok da verimli olamıyordu yazılarında. Yazılarında verimli olmaya çalıştıkça sosyal hayat aksadı, beni oralara buralara götüren insan uyku düşkünü biri olmuş çıkmıştı (benimki gibi düşlemek anlamında değil düşmek anlamında düşkün). Sosyal hayata vakit ayırdığında bunu yazılarına ayırdığı vakitten kırparak yaptığından içinde hep bir huzursuzluk oluyordu. İş hayatı tüm yaşamını kıstırmıştı. Neredeyse tümüyle bıraktı yazmayı. Belki bazı hafta sonları... Bir süre katlanacağız diyorduk. Emekli olunca yazacak bol bol vakti olacaktı nasılsa. Nasılsa? Hem böyle giderse kendini işini kurduktan sonra daha çok zaman ayrılabilirdi de, daha erken, yaşlanmayı beklemeden, heyecanını kaybetmeden... Yükselen hayat standartımız buna izin verecekti sanki. (Eski evimizin önünden geçtik trafikten kurtulmak için ara sokaklara saptığımız bir gün. Bakamadı bile. Başını çevirdiğinde gözlerinin sulandığını fark ettim. Ben de başımı çevirdiğimde gördüm: Eski çalışma odasından görülen bostana inşaat dikiyorlardı... Bir hafta sonu yıllar önce kullandığı arabasını gördü bir ara sokakta, terk edilmiş ilk göz ağrısı. Alalım mı? dedim, toplatırsın. Unutmak daha iyi değil mi? dedi.)

Bana yapılanı ona yapılırken gördüğümde bana ne yapıldığını daha iyi anladım. Ve ona ne yaptığımı...

Yaşayan değil çalışan insanlardık, yaşamaya çalışan. Değişimi nasıl fark edemedik? Hayattan daha fazla şey isteyen ve bunun için daha fazla kazanması gereken ve doğal olarak da daha fazla çalışması gereken insanlar olarak bulduk sanki kendimizi bir sabah kalktığımızda. Ama asıl sorun şuydu ki günün yanlış saatlerinde çalışıyorduk. Daha doğrusu en doğru saatlerinde çalışıyorduk, günün yaşamak için en doğru saatlerinde. En zinde olduğumuz saatleri çalışarak harcıyorduk. “Önce derslerini bitir sonra oynarsın...” Daha çocuktan böyle alıştırılmıştık. Oynamak dersleri bitirmenin bir ödülüydü. Oynamak bir ödül olabilir mi? Yaşamak bir ödül olabilir mi? Bütün önemli ödüller gibi zordu ona ulaşmak. Eğlenmek, dinlenmek lüks bir şey olarak algılanıyordu artık. İşten çıkışlarımızda yaptığımız şeyin tatil olması mümkün değildi, sadece yarınki çalışmaya hazırlanmak için dinlenmekle geçiriyorduk vaktimizi.

İnsanların becerilerini geliştirmek, yeni beceriler kazanmak ya da sırf ufkunu genişletmek üzere işlerinden bir yıl izin alma hakkına resmen kavuşmuş modern ülkelerden söz etmişti. İşin ilginci bu haktan yararlanmayı talep edenler çok azmış. Gerçekten dinlenmek için emekliliğimizi bekliyorduk. Ama hiçbir becerimiz, iş dışında vaktimizi geçirebileceğimiz hiçbir uğraşımız kalmadığı için bu süreyi de sıkıntıyla geçirmeyecek miydik? Ölümü beklemekten ne farkı vardı bu tür bir emekliliğin?

Vaktimiz olmadığından doğal olarak okuyamıyorduk. Oysa insanlar yazıyorlardı bunları: “Tarih boyunca yaptıkları gibi, bugün de bizi -üstelik daha sinsi çevrelere başvurarak-, yaşamımızı ömrümüzün zamanına yaymaktan, bugünlerimizi kendi dünlerimizin ve kendimize kurgulamak istediğimiz yarınlarımızın ekseninde yaşamaktan alıkoymak peşindeler. Bugün bizden hemen her konuda “güncel” olmamız istenirken, bunun altında yatan amaç, günü ve yaşadığımız zamanı kaçırmayıp ona tanık olmamızı sağlamak değil, fakat bizi aslında bir nehir-roman gibi algılanması gereken insan yaşamının “gün” diye adlandırılan parçacıkları içerisine hapsetmek. İstiyorlar ki, sınırlılığı içerisinde sınırsızlığa uzanabilen tek canlı türü olan insan, böylece hep birbirinden bağımsız gün parçacıkları boyunca ilerlesin ve sonunda “bir gün” o yaşamı, neye yaşanmış olduğunu düşünmeye bile fırsat bulamadan tüketiversin!”

Onun bir zamanlar çalıştığı saatlere bakın, bir an siz de o saatlerde çalıştığınızı düşünün, hayatınıza ne kadar uygun olduklarını göreceksiniz. Ve işte ben onu bu hayatından ayırmıştım. Aramız her zamankinden fazla gergindi artık. Önceleri benim gerginliğim için paratoner görevi görürken şimdi benden de gergin biri oluvermişti. Çünkü benim gibi bu hayata alışık değildi, ‘özgürlüğünü’ sonradan yitirmişti. Bu şartlarda kavgalarımız, soğukluklarımız büyüdü ve ikimiz de mutsuz olduk. Daha önce en azından o mutluydu.

Çocuk kendimi gerçekleştirmeme çok yardımcı oldu. Hayata tutunmama. O ise doğmamış romanıyla yaşıyordu... Çocuğumu ona borçluyum. Onsuz asla doğru yetiştiremezdim. Bir iş adamı olarak otoriterdi ama baba olarak insancıldı. Eve asla iş getirmedi, yani kavga gürültü riyakar ilişki getirmedi. Çok çalışan tüm babalar gibi çocuğumuza yeterli vakit ayıramıyordu. Ama yine yanılıyordum. Bunu yapabilecekken de yapmıyordu. Benim ona bir süre önce yaptıklarımı çocuğumuza yapmamak için...

Daha sonra sadece yarım günlük işlerde ya da hayır işlerinde çalıştım. Kendini tatmin için insana bu kadarı yetiyor. Yanıla yanıla yaşayarak bu kadar iyi bir yaşam kurmam büyük şanstı. İnsanın şansını bazen başkaları yaratıyor! Rollerimiz tersine dönebilir miydi? Yani tarihsel, geleneksel rollerimiz. Ben kazanıp ona baksaydım... O doğurabilseydi ancak olabilirdi bu. (Romanından söz etmiyorum!.. Bunu o söylemişti.)

Kendimi onun için feda etseydim, paratonerimi korusaydım, paratonerimin paratoneri olsaydım? Romanını yazması için ona destek olsaydım? (Çocuğumu unutacaktım, ya da erteleyecektim.) Bunu ona da söyledim. Ama bunu benden isteyemezdi. Tek istediği vardı; benim için yaptığı fedakarlıkları artık yapmamak. Başarısız olduğunu falan düşünmeyin. Mesleğinin bir numarası oldu. Öyle gerekiyordu. Bir yerlerde bir numara olmak için de bu lazım zaten: Başka bir yerlerde bir ezikliğinin olması.

Çocuğumuz belli bir yaşa geldikten sonra ayrıldık. Artık kendi hayatını kurmak istemesinin yanında bana bir ceza verme isteği de vardı bu kararında. Beni hiç parasız bırakmadı. Beni hiç affetmedi! Çocuğumu aldırsaydım benim de onu affetmeyeceğim gibi... Çocuğumuzu giderek daha fazla görmeye başladı. Yazabildiği içindi bu sanıyorum.

Suçlu muyum? Çocuk doğurmak bir eser dünyaya getirmekten daha mı önemli... Beni affettikten sonra açıklayabilirim ancak aslında suçun bende de olmadığını. Ben de bekleyebilirim. Ben de sabredebilirim. Belki bunun romanının bile yazarım... Ne diyorum? Hala onu kıskanıyor muyum? Bir roman yazarsam beni asla affetmez. Hem belki o yazıyordur bunu... (İlk kitabı için, haliyle bana adarsın artık, demiştim. Sanırım bunun da bana yetmeyeceğini biliyor! Beni kitabının başına değil içine koyacak...)

Çocuğumuz kız... Geleceğinde kendisi için fedakarlık edecek bir erkek bulduğunda onunla sorumlulukları paylaşacak kadar güçlü olması gerekiyor...

Neden bu devirde o eski aşklar yaşanmıyor diye soruyor musunuz? Bana sormayın. Çünkü ben cevabı biliyorum. Neden büyüdükçe bilgeleşen insanlara değil de aksine çocuklaşan yaşlılara rastladığımızın cevabını da biliyorum. Aşk hikayemde neden romantik şeylerden bahsetmediğimi de biliyorum. Ama bildiğimi söyleyebilecek cesaretim yok. Değiştirecek cesaretim kaldı mı? Vaktim kaldı mı? Ya sizin vaktiniz var mı? Yaşamak için vaktiniz var mı? Hayat için...

Cumartesi, Haziran 09, 2007

Kadın dünyasının sonsuz çeşitliliği *

Denizaslanlarıyla
kılıçbalıkları
tabii ki birbirinden farklıdır.
Köpekbalıklarıyla
piranhalar
hem benzer hem benzemez...
Yunuslar sadece kendilerine benzer.
Soldan bir kartal girer sahneye
balık avlamak istiyordur
ıslanmadan.



*Milan Kundera

Çarşamba, Haziran 06, 2007

Olduğundan daha iyi görün, sonra göründüğün gibi ol

“Ben kendi payıma hep insanın neyse o olduğunu ve olduğundan başka türlü gözükmemesi gerektiğini söylemişimdir. Oysa Oliver bana bu konuda hep karşı çıkmış ve insanın kim olduğunu iddia ediyorsa o kişi olduğunu söylemiştir.” (Julian Barnes - Seni sevmiyorum)

"Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil! Çünkü her yalan bir yaratış." diye farklı bir açıdan yaklaşmış konuya Cemil Meriç.

Orijinali olan “Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol.” yerine “olduğundan daha iyi görün, sonra göründüğün gibi ol.” diye yazmıştım ben de. Bunu da “gelişme” denilebileceğini düşünmüştüm. Tabii olduğundan daha iyi görünmek kendine güveni getirebileceği gibi, ukalalığı da getirebilir, temelsiz bir ukalalığı, nedensiz bir kendini beğenmişliği. O zaman da sadece olduğundan daha iyi görünmeye devam eder insan, göründüğü gibi olmadan. Rol yapar, oynar, miş gibi yapar. Kendisiyle önceden gururlanıp gururlandığı şeyleri gerçekleştirmeyi başaramazsa, onların altında kalırsa kibre dönüşebilir gururu…

Sartre söyle diyor: “İnsanın kendisiyle kibirlenmesi için zeki, güzel ya da güçlü olduğunu sanması gerekmez. İnsan hem aptal olduğuna inanıp hem de kendisiyle kibirlenebilir. Kibir kendi kendini besleyen bir eğilimdir. Fakat kayda değer bir zihinsel inançla desteklenmeyen kibir, alınganlık, çekingenlik, kötülük verir.”

Bu durumda insanın ne yapacağını da Nietzche söylüyor: “Ben yaptım bunu der belleğim. Bunu ben yapmış olamam der gururum ve ayak direr. Sonunda bellek kaybeder.” Schopenheur buradaki gurura kibir denmesi gerektiğini söyleyerek düzeltiyor, haklı olarak…

Cumartesi, Mayıs 26, 2007

Çapkınlığın Dayanılmaz Ağırlığı

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde iki tür çapkından söz edildiğini söyler Milan Kundera: “Lirik çapkınlar (her kadında kendi ideallerini ararlar) ve epik çapkınlar (kadınlarda kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini ararlar.)”

Epik çapkının tek bir kadın yönelmiş halini düşünelim... Kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini tek bir kadında arıyordur bu adam. Montaigne’in “Bir insanda insanlığın tüm halleri mevcuttur” lafından hareketle böyle yapıyordur herhalde ve doğru yerde, insan ırkının ruh çeşitliliği konusundaki en verimli örneğinde dolaşıyordur. Seçtiği kadının o balta girmemiş (ya da girmiş) ruhunda bir gezgin, bir kaşif gibi ilerliyor, farklı (t)avlama yöntemleri geliştirerek kendi avcı ruhunu da tatmin ediyordur… Bu tarz bir çapkınlık kadınlar için tapılası bir şeydir herhalde. “Kadınlığımın en gizemli taraflarını ortaya çıkartıyor…”

Ama olmayabilir de… Kadının değişik ruh durumlarının ortaya çıkarılması ve farklı hayat olasılıklarının keşfedilmesi, bir hazinenin gün ışığına kavuşturulması olarak önce çekici gelecektir, evet; ama kadının bir zamandır, belki bir hayattır kafasında oluşturduğu belli bir kadın tipi vardır, ya da adamın ortaya çıkarttıklarından birine daha fazla yakınlık hissetmiştir… İdeal bir kadınlık durumu olmayabilir bu, ama kadının “ben buyum” dediği bir durumdur. Seçimidir kadının. Seçen cins olduğundan, seçimlerinde daha inatçıdır kadın; değişmez, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemezdir seçimleri, anayasadır… Bundan uzaklaşılmasını, farklı olasılıkların araştırılmasını hakaret kabul edecektir…

Başka birine kur yapılmasına nasıl çapkınlık deniyorsa, seçtiği ruh halinden başka bir haline kur yapılmasına da çapkınlık diyecektir kadın.

Şeytani şımarık…

Yani bu derinlemesine çapkın, ruh gezgini, karakter kaşifi… de mutlu etmeyecektir kadını.

Şu metin şimdi buraya uyar:

Her seferinde yeniden kur yapıp
her seferinde yeniden tavladığım
her seferinde farklı taktikler uyguladığım halde
hep aynı şekilde teslim oluyordu.

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

Sen onu uyurken seyrettin mi hiç?

Usulca yaklaştım yanına. Kışın bile çıplak yatardı, ama yazın bile yorganla... Yorgana sarılır sevişirdi sanki. Pike vereyim derdim sıcak yaz gecelerinde, terlersin. İstemezdi. İç gıcıklayıcı bulduğunu söylemişti terlemeyi. Sevişmeyi hatırlatırmış. O en anlaşılmaz, en yoğun, akıl çelici heyecanı. Ruhun kokusuymuş ter. Sarılıp yastığından alırdım kokusunu gelmediği geceler. Yorganı yalnız yatardı.

Gecenin bir saati. Konu komşunun sabah olunca onu böyle mal meydanda uyuyor görebilecek olmalarına aldırmayarak gün ışığıyla uyanmak için perdelerini örttürmediği pencereden girip sırtına vuran dolunay ışığının altında benimle değil de yorganıyla sevişmiş de rahatlamış uyuyor. Poposuna bakıyorum... İki yuvarlak et parçacığı... Tam avuçlarıma göre. Gidip geliyorlar. Bana zevk vermek için uğraşıyorlar. Bize demeliyim! Diğerleri nasıl avuçluyordur acaba? Diğerlerininkini nasıl avuçluyordur?

- Havanda değilsin?
- Başka biriyle seviştiğini düşündüm bir an...
- Yapmaa...

Poposundaki elimi çekmemden anlardı. Yine de işine devam eder, rahatlardı boşalarak... Belki de o anlarda, boşalmasını sağlayabilmek için kurardı diğerlerinin hayalini... Belki en başından beri...

- Sen benim için bir şey yap!
- Söyle nedir?
- Başka birisiyle seviştiğimi düşün.
- Bunu düşünmediğimi mi sanıyorsun?
- Peki? Ne hissediyorsun?
- Tahrik oluyorum... Bazen, havamda olmadığımda, böyle tahrik oluyorum...

Gülen suratına bakardım. Dalga geçip geçmediği belli olmazdı hiç. Ya duygularını çok iyi saklardı ya da duygusuzun tekiydi tek kelimeyle... Ama tam ona hissettiklerimi anlatacağım bir yol bulduğumda böyle sıyrılması beni deli ederdi...

Sonra sırtındaki yara izine kaydı gözüm. Eski bir sevgilisinin yaptığını söylemişti.

- Nasıl?
- Nasıl olsun, bıçakla...
- Hayır, niye yaptı?

Kötü bir anıyı değil de bir başarısını anlatacakmış gibi duruyordu...

- Onu aldattığın için mi?
- Yok canım! Bir tartışmaydı sanırım. Basit bir şey!

O basit şeyi tahmin edebiliyordum... Haksız olduğu ender durumlarda bile yine kendini haklı çıkaran mantıklı söylemleriyle kadını çileden çıkarttığı bir an... Doğru gözüken ama duygudan uzak, aşağılayıcı, size bir sinek kadar bile değeriniz olmadığını hissettiren sözlerini akıtmış, karşı koymaya çalışmanıza aldırmayarak arkasını dönüp gitmeye kalkmıştır. İşte tam o sırada... arkadan, sırtına! Helal olsun kadına... Bıçağın sadece ucu girmiş olmalı, çok büyük bir yaraya benzemiyor. (Ay ışığının altında çok etkileyici duruyor. Ondan bu yüzden de nefret ediyorum. Yarayı bile kendine yakıştıran adam!) Eminim o acıyla geri dönüp kadına haddini bildirmiş olmalı. Bir tokat... Ve kadını kendine bir kat daha âşık etmiştir, bilmeden. Bilmeden âşık eder. Anlamazsınız bile ne olduğunu. Aşkın özelliği değil bu, onun özelliği. Bir erkek hem şefkat hem saygınlığı nasıl uyandırır bir arada... Hem çocuğunuz hem babanız nasıl olur aynı anda... Ona bu yüzden mi kızamıyorum? Ona bu yüzden mi kızamıyoruz?

Sonra yaranın ameliyatla alınmış önemsiz bir çıban olduğunu söyleyip katıla katıla gülüyor; kaleciyi ters köşeye yatırmış futbolcu gibi seviniyor...

- Yine de iyiydi senaryon...

Yine de bilemezsiniz hangisinin gerçekten yaşandığını, hangisini o an kurduğunu... Bu belirsizlikte saklanıyor işte... Elde edilemezliğinin, tahmin bile edilemezliğinin kalesi bu belirsizlik... Dokunulmazlığı onun...

- Ne çok benin var.
- Sen onlara ‘sen’ demelisin!

Ben dokunacağım ama ona! Öncekilerden daha derine hem de... Kalbine! Arkadan bıçaklayamam onu, hayır... Bu hainlik olur.

- Seni hiç aldatmadım!

Doğruydu bu. (Onu haklı bulmaktan nefret ediyorum!) Gerçek her zaman gözümün önündeydi. Ne yalan söyledi, ne saklamaya çalıştı. Doğruyu söyledi her zaman; ama arada, doğru olmayanlarla birlikte. Çoktan seçmeli bir sınav gibi. (Beni sınama hakkını ona kim verdi?)

Ama o bir hain değil... Duygularıma istediğim gibi karşılık vermemesi onu bir hain yapmaz. Kendi hayatını yaşaması onu bir hain yapmaz.

Ve ben de hain değilim... Ben de kendi hayatımı yaşadım. Onun sadece benim olması için çalıştım... Bunun için her şeyi yaparım... Evet her şeyi... Kendi hayatımı yaşamaya çalıştığım için de ona ihanet etmiş sayılmam...

Hain olmam... Eğer onu sırtından değil de kalbinden bıçaklarsam tabii...

******

İnanabiliyor musun? Onu öldürecektim... Ona sahip olabilmek için onu öldürecektim... Aşkımı öldürecektim... Dünyadaki biricik aşkımı... Ama ölmemesi gerekiyordu. O kadar çok yapacak şeyi var ki! Onu öldürseydim beni asla affetmezdi! (Onun gibi konuşuyorum değil mi?) Katil olmayı umursadığım yoktu ama ona kötülük yapmış olacaktım...

Neden fikir değiştirdiğimi de biliyorum. Çünkü yüzünü döndü! Hayır hayır, uyandığından değil, uykunun arasında öyle öbür yana dönmüştü, benden yana, ay ışığından yana... Onu kalbinden bıçaklamak istediğim için bana yardımcı olmaya çalışıyordu sanki. O mu yardımcı olmaya çalışıyordu, yoksa Tanrı mı? Tanrı bir insana katil olması için yardım eder mi? Biliyorum, ona sorsan, eder, derdi... Katil olmak kötü bir şey değil, derdi... Kötü dediğimiz şey kötü bir şey değil, derdi... Kötü, bir sıfat sadece, derdi, iyi’den hiçbir farkı yok. Tek farkı daha az tercih ediliyor olması...

O zaman benim yapacağım şey de kötülük değildi! Onu öldürdüğüm için beni kötü olarak göremezdi... Görüyor musun, onun tezini ilk defa ona karşı kullanabileceğim bir yerdeydim, ama ölüm döşeğinde! Bunu söylesem mi diye bile düşündüm uyandırıp... Öyle elimde ekmek bıçağıyla... Gülmeme bakma, delirmiş falan değilim... Gerçekten! O olsa, delirmek sarhoşluğa benzer bir açıdan, derdi, kimse deli ya da sarhoş olduğunu söylemez... Bir iş yaparken, ya da düşünürken bile, kendine dışardan baktığını, sadece düşünmediğini, düşündüğünü düşündüğünü, bu yüzden kendi kendini engellediğini, bu yüzden bazen deli ya da sarhoş olmazsa çalışamadığını da söylerdi... Şuraya baksana... Onun felsefeleri gelmiş aklıma. Ölen o, hayatı film şeridi gibi gözleri önünden geçen benim! Delirmeyeceksek içelim, derdi o yüzden... İntihar etmeyeceksek sarhoş olalım... O yüzden içiyorum işte, delirmemek için. Yoksa intihar etmemek için mi? Öyle elimde ekmek bıçağıyla arkamdan ay ışığı vururken gölgem sevgilimin üzerine düşmüş... Üzerine serilmiş... uzanmış... yatmış... Onunla sevişmek istedim... Boşalırken suratındaki o ifade... Benim orgazmım da bu işte... Böyle uyuyan bir insanı nasıl!!! Küçük burnu, kocaman kafası, çenesi, o harika profili... Öyle güzel ki... Öyle mutlu... Melek gibi... Sen onu uyurken seyrettin mi hiç?

Hiç uyudun mu onunla!?

Herkes uyurken melek gibi midir böyle... Bebek gibi... Bebeğim gibi... Nasıl yaparım... Nasıl yapabilirdim...

Onu öldüreceksen, bak söylüyorum, kesinlikle arkadan vuracaksın... Hain desinler... Yılan karı desinler... Ne derlerse desinler... Yüzünü dönmesini beklemeyeceksin. Kesinlikle arkadan... Hain olmadan ona zarar veremezsin çünkü!

Ha şunu da söyleyeyim, tavsiye verir gibi konuşmama bakma, böyle bir şey yaparsan, benim için en büyük hainsin... Gözümü kırpmam...

Onun kılına dokunursan... Anladın mı!

Pazar, Mayıs 06, 2007

Aptallar ve âşıklar

Bir zamanlar birbirleri için çarpan yürekler vardı ama hiçbiri diğeriyle aynı hızda çarpmazdı.
O zamanlar rasgele dolaşan iki insan -biri erkek biri kadındı- bu yüreklerden ikisine rastladı.
İkisi de rasgele birisini aldı.
Artık yürekliydiler, o yüzden aşka cesaret edebildiler.

Bir süre mutlu yaşadılar.
Sonra biri, yüreğinin daha hızlı çarptığını fark etti ve daha fazla âşık olduğunu anladı.
O günden sonra da elinde bile olmadan, tamamen yüreğinin dikine, her şeyi diğerinden daha fazla yapmaya başladı:
Tüm fedakarlıkları, tüm ince düşünceli hareketleri, tüm iyilik ve güzellikleri...
Diğeri durumdan hoşnuttu.
Keyfine baktı.

O günden sonra herkes bu keyfi yaşamaya çalıştı.
İnsanlar hep az sayıda üretilen, o daha hızlı çarpan yüreklerin sahiplerini aradılar.
Yeri geldiğinde yüreklerini daha az hızlı çarpan bir başkasıyla değiştirmeye çalıştılar.
Seninkinden daha hızlı çarpan bir yüreğin sahibini bulmak aşktı, sana olunan aşk.
Yüreğini daha az hızlı çarpan bir başkasıyla değiştirmek ise olgunlaşma…
O günlerden bugüne hiç aptal âşık kalmadı.
Herkes âşık, kimse aptal değil…

(Devam edebilir...)

Cumartesi, Nisan 28, 2007

Basılmamış romanımdan aforizmalar 3

*
Sadece dünyanın kendi etrafında dönmesini istemiyor, bu basit bir egoistlik; o benim dünyamın da onun etrafında dönmesini istiyor, bu diktatörlük.


*
Günah çıkarma, ortada bir günah yokken gerçekleşiyorsa, bu, insanın kendine karşı işlediği bir günah değil midir…


*
Birçok evlenme teklifi, teklifin kabul edilmesinden dolayı yaşanacak o üstünlük, hakimlik, becermişlik, isteğini onaylatmışlık, layık olduğu onaylanmışlık duygusuyla yapılır. Çoğu erkek, bu kadınla evlenmeli miyim? diye sormaz kendine. Bu kadınla evlenmeyi gerçekten istiyor muyum? Şu an yaşadığım hayatta en önemli amacım bu mu? Sormazlar erkekler böyle şeyleri kendilerine, onun yerine kadınlara sorarlar.


*
Gerçeğin peşindeydim ben, kadınların değil. Çünkü gerçek kadınlara çıkmıyordu.


*
Aşkı anlayıp hayatı anlamadan kalırsanız, şaşkınlaşırdınız; ama hayatı anlarsanız aşkı aşar, aşkınlaşırdınız.


*
-Neden beraber intihar etmiyoruz, sen de her şeyi göze al.
-Yukarı atlayacaksak gelirim.

*
-Bir adam bu kadar uzaktayken bile canımı acıtabiliyorsa ben onun için her şeyi yaparım.
-Ben acıtmıyorumdur belki de, sen acıyorsundur.

*
İyi bir kitabın yazarına kitabın etiket fiyatından daha fazlasını borçlusunuz.

*
Ayda su bulan bir astronot gibi; dünyada insan bulmuşum... Ya da; hey dünyalı biz dostuz diyor, bir uzaylı, ve cidden dost çıkıyor, acı değil mi, tek dostunuz bir uzaylı...


*
Erkekler kaba değil çok kibar aslında. Yalancı kibarlık. İşte bu kaba.


*
-İnsanları olduğu gibi kabul etmiyorsun.
-Sen de şu an beni olduğum gibi kabul etmiyorsun.


*
-Beni tahrik edebilir misin?
-Beni tahrik edebilen her kadını edebilirim.

Pazar, Nisan 01, 2007

Yalnızca deniyordum

Aniden gelmem Aysel'i neden bu kadar rahatsız etti ki... Kapıyı uzun süre açmadı, açtığında da adeta panik halindeydi. Belki de başka planları vardı. Salona geçip konuşmaya başladığımızda da kekeliyordu devamlı. Ne yapacaktı acaba? Ay çok merak ettim şimdi... Neyse onu sonra öğreniriz. Üzerimi değiştirme bahanesiyle odasına girip, yalnız kalabildim sonunda. Neden diğer odada giyinmem için o kadar ısrar etti, anlayamadım.

Ama üsteledim:
“Beni odana sokmak istemiyorsun demek. Yoksa gizlediğin bir şey mi var?” deyince yumuşadı da izin verdi girmeme. Diğer odada giyinecek kadar enayi miyim ben güzelim... Orada gardırobun yok ki... Bu kısa sürede gardırobunun her tarafını iyice inceler, yeni neler almışsın görürüm. Senin giymeni bekleseydim, çatlardım doğrusu...

Eveet.... Hemen işe başlayalım, vaktimiz az. Ooo epey de giysisi varmış. Bunu biliyorum... bunu biliyorum... Bak bunu hiç görmemiştim. Amaan, çok rüküş bi’şey! Ya şu etek... Bu güzel işte. Tanrım, şunu denemeden yapamayacağım. Neyse ki soyunmuştum, hemen üzerime geçireyim... Nefis oldu. Şu en beğendiğim ayakkabılarını da ayağıma giyeyim, rengi uyar bu eteğe. Eminim onun üzerinde bu kadar iyi durmuyordur. Bir de şunu deneyeyim, yoksa içimde kalır. Bu da hiç fena değil. Haspa!... Bu yaz çok seksi olacak. Görenleri kıskandıracak. Hii!.. kapıya geldi.

“Yok yok gelme, soyunuğum. Pazarda alışveriş yaparken epey terlemişim. Biraz terimi siliyorum, sonra giyineceğim. Ay bekle canım biraz, patlamadın ya...”

Aman neyse gitti. Bu kız herhalde bir yere çıkacaktı. O yüzden bu kadar rahatsız oldu. Yoksa giysilerini denediğimi anladı mı? Canım nerden anlayacak, ben de fazla şüpheleniyorum. Neyse birkaçına daha bakayım da çıkayım artık. Şu da çok güzel, denesem mi? Neyse artık başka sefer. Gardırobun köşesindeki şu boşlukta ne var öyle? Sanki bilerek boş bırakılmış gibi. Ne olabilir ki, çok merak ettim...

Aman Allahım...! İşte şimdi bizim kızın çekingenliğinin nedeni anlaşıldı. En nadide parçayı buraya koymuş. Eh Aysel... demek bunu saklıyordun benden. Ulan orospu... bunu da üzerimde denemezsem bana da Maydonoz Naciye demesinler..!

.....

Naciye, Aysel'e, onun sevgilisiyle, onun yatağında çıplak yakalandığında, o her zamanki umursamaz tavrıyla şunları söyledi:

“Şey Aysel... yanlış anlama. Yalnızca deniyordum...”

Perşembe, Mart 29, 2007

Kötü tohum

Nick Cave & The Bad Seeds'den hareketle...

- Ne iş yaparsın?
- Çalarım.
- Barlarda mı?
- Marketlerde.
- İlginç! Alternatif mi?
- Yoo... Kendisi.
- Neyin kendisi?
- Hayatın.
- Eğlenceli olmalı.
- Çaldıktan sonra öyle.
- Ya çalarken?
- Zevkimden çalmıyorum.
- Para mı?
- Her şey... Karnımı doyuracak.
- Ya sanat?
- !!!!
- Zor tabii sizin için de. Yine de dolu insan özeniyor ama.
- Büyüklere özenilir. Küçüklere...
- Büyük olmak zor tabii.
- ....
- Duygusal bir iş.
- Yo! Duygu yok! Yoksa çalamazsın.
- Ben sanırdım ki...
- Öyle.
- Anlıyorum... Birilerinin önünde...
- Ne kadar az olursa o kadar iyi.
- Yoklarmış gibi.
- Mümkünse.
- Eğitim peki?
- Sokaktan. Çala çala.
- En zor yanı ne?
- Her şey... Polisler.
- Ruhsat muhsat. İzbe yerlerde. Sizin de başınız belaya girer.
- Ruhsat? Bilmem o işleri.
- Bir tarzın var mı peki?
- Yooo. İçimden geldiği gibi.
- Doğaçlama...
- ....
- Neyse ben şu taksiye bineyim.
- Cüzdanını kontrol et. Buraları tehlikelidir.

Çarşamba, Mart 14, 2007

Küçük bir yardım adam

Minibüs. Kadının yanına oturan herif. Yan göz herif. Omzunu herif. Bacağını herif. Yavaştan herif. Uzak elini saçlarına götüren kadın. Gayri ihtiyari kadın. Endişeyle kadın. Hemen arkasında oturan adam. Güzel elli kadın, hoş saçlı kadın, güzel bir elle karıştırılan saçlar adam. Kadın. Adam. Elini uzatan adam, eline dokunulan kadın. Eli tutulan kadın. Yavaşça kadın. Fark eden herif. Tüm dikkat toplanmışken herif. Artık bir şey olacakken herif. Toparlanan herif. Başka tarafa bakmaya başlayan herif. İnen herif. Kadının elini hemen bırakmayan adam. Sonra yavaşça bırakan adam. Eli boşlukta öylece kalan kadın. Kucağına inen el kadın. Cam tarafından arkaya çevrilen baş kadın. Aniden kapı tarafına kadın... İnerkenki sırtı görünen adam.

Çarşamba, Mart 07, 2007

Yasal aşk

-Amansız bir hastalığa yakalandım. En az altı, en çok on iki ay yaşarım. Hastalığımın ne olduğunu açıklayıp, benim bile hâlâ tam olarak anlayamadığım tıbbi terimlerle canını sıkmak istemiyorum. Önemli olan tek şey var zaten: Ölüyorum...

Bu gerçek, daha önce hiç mi hiç üzerinde durmadığım bir düşüncenin zihnimde şekillenmesine neden oldu: Ben öldükten sonra ne olacak?

Ruhuma ne olacağıyla ilgili hayal dünyam yeterince meşgul. Cennet cehennem işte, anlarsın ya... Ama zihnimi asıl meşgul eden ben öldükten sonra geridekilere ne olacağı?

Ne yalan söyleyeyim, dünyanın ya da ülkemin ne olacağı beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Bu konuda yapabileceğim bir şeyler olduğunu yaşarken bile düşünmezdim zaten, öldükten sonra neden düşüneyim. O işi politikacılara bırakıyorum.

"Geridekiler" lafının altını dolduracak "Ben öldükten sonra bari onlar rahat etsin..." diyebileceğim bir ailem de yok. Hoş, olsa ne yazar, bende metelik yok. Hiçbir zaman da olmadı. 42 yaşındayım, tek sahibi olduğum şey kitaplarım. Yazdığım birkaç tane, okuduğum bir sürü. İşte mal varlığımın tümü. Oturduğum ev bile kira. Arabamı yıllar önce külüstür fiyatına sattım. Para bankada. Hiç dokunmuyorum. Faizi eklenince ne kadar oldu, onu da bilmiyorum. Kefen parasını karşılar mı acaba?

Ben öldükten sonra ne olacağı konusunda uzun uzun düşündüm. Ve bir karara vardım. Geriye beni anımsayacak birkaç kişi bırakmak istiyorum. Arkadaşlarım beni anımsayacaklardır... Eski karılarım da öyle... Ama ben, başka kişiler de planladım.

Hayatım boyunca sevdiğim bir kadın var. Onu aradım. Önümüzdeki günlerde beni ziyarete gelecek. Ondan bir şey isteyeceğim, ilk ve son kez. Yakında ölecek bir adamın son isteği bu, ama kolayca kabul edilecek bir şey de değil... Bakalım ne diyecek teklifime?

Onunla bir süre beraber olduk, beraber yaşadık. Karım olmasını istemedim ondan, çünkü onu kaybetmekten korktum. Bu düşüncem hâlâ doğru geliyor bana. Evlilik aşkı öldürüyor. Evlendiğim iki kadın, kendilerine âşık olmasam da yanlarında mutlu olduğum sorunsuz insanlardı. Onlarla evlendiğim için pişman değilim, çok güzel günler geçirdik. Ama onlara âşık değildim.

Hayatımın her döneminde sadece o kadına âşıktım. Onu tanımadan önce bile onun gibi birini kurardım kafamda. Onu tanıdıktan sonra da, bunun aşk olduğuna iyice emin olduktan sonra artık aşkı aramaz oldum, bu da çok rahatlattı beni. Ama ben onun kalbindeki yerimi başkalarıyla paylaşıyor muyum, bilmiyorum. Zaten bunun önemi yok artık. Geçmiş geçmişte kalır. Şu an yaptıklarımız da geçmişe kalacak. Ve ben artık ölecek bir insan olarak geçmişe kalacak bir şey yapmak istiyorum.

Bir çocuğum olsun istiyorum. Aşık olduğum kadından, bana benzeyecek bir çocuğum olsun. Annesinin ona beni anlatacağı, beni tanımayı isteyecek bir çocuk. Babasının kitaplarını okuyacak bir çocuk istiyorum. Kitaplar gibi durağan şeyler değil zaman içinde kendi aklını kullanarak, içgüdülerinin peşinden giderek değişecek bir insan bırakmak istiyorum arkamda.

Kadın için zor bir durum değil mi... Önümüzdeki günlerde bana geldiğinde ona teklifimi yapacağım. Ne diyeceğini bilemiyorum. Seni çağırmamım nedeni bu. Dostumsun. Her zaman, her durumda yanımdaydın. Söyle bana! Ona böyle bir teklif getirmekle acaba doğru mu yapıyorum? Onun bana olan duygularını bilemiyorum. Bilseydim bile, o da benzer duygular içindeyse bile ondan böyle bir şeyi istemeye hakkım var mı acaba? Sonuçta gelecek yıldan sonra bir daha dünya üzerinde olmayacak bir adamım. Bu fikri kafamdan silsem mi yoksa. Ne dersin? Hı! Ne dersin?
- Bu zor bir soru. Biliyorsun; beni gerçek dostun olarak kabul ettiğin günden beri hep ben olsam nasıl hissedeceğimi söyleyerek öğüt verdim sana. Böylece sen kafana uygun bir insana göre davranabiliyordun. Bunun dışındakilerin de senin için önemi yoktu zaten, olmamalıydı da. Şimdi de öyle yapacağım. Ama o kadın, kim bilmiyorum, kafaca uygun musunuz bilmiyorum, benim kadar sana yakın, seni gerçekten tanıyan biri mi bilmiyorum.
- Endişelenme! Sen sadece benim yerimde olsan ne yapardın, onun yerinde olsan ne yapardın diye düşün. Öyle yanıtla beni.
- O zaman söyleyeyim. Bence bu düşüncen çok güzel. Onun yerinde ben olsam bu teklifinden onur duyardım, ama değilim!
- Beni yüreklendirdin, teşekkür ederim. Artık hayatım boyunca âşık olduğum tek kadına teklifimi yapabilirim. İşte söylüyorum... Benim çocuğumu doğurur musun?
- Ne... ben mi?
- Evet sen...
- Ama, ama... şey! Sanmıştım ki...
- Biliyorum başka bir kadın sandın.
- Değil mi? Ben miyim?
- Sana o meçhul kadından bahsederken yüz şeklinin değiştiğini, bozulduğunu ama belli etmemeye çalıştığını gördüm.
- Yo! Aslında...
- Tabii ki bu beni sevindirdi. Ama kıskançlık belirtileri gibi gözüken bu hareketlerin teklifimi kabul edeceğin anlamına gelmediğini de gayet iyi biliyorum.
- E belki de...
- Henüz şaşkınsın. Kararını hemen verme, bekleyebilirim...
- Evet şaşkınım! Hem de çok şaşkınım. Demek bunca yıldır... Neyse. Diyeceğim... Beklemene gerek yok, ben kararımı çoktan verdim. Vermiştim!
- Nedir peki?
- Evlenmeden olmaz...

Pazartesi, Şubat 26, 2007

Yaş'lı

Üst kattan çamaşır makinesinin sesi.
Her gün.
Kim yıkıyor her gün bu kadar çamaşırı.
Her gün bayrak gibi dalgalanan çamaşırlar.
Ya manzaramı kapatıyor ya da balkonumu ıslatıyor, camımı, çamaşırlarımı.
Sonra, koluma damlıyor.
Bazen cama tak tak,
noluyor allah allah,
çamaşırlar, haa
alışana kadar hep açıp bakıyordum.

Sonra annem dedi,
üst kattaki, yaşlı o kadın,
altına kaçırıyor her halde.
Temizliğe gelen kadın yıkıyor her gün.

Tutamıyor!
Yaşlanınca hep böyle mi oluyor?
Bir gün sevişirken aklımıza geliyor,
belki de gençliğinde...
Fazladan…
Arkadan…

Bir gün yok makine sesi.
Sessizlikten fark ediyorum.
Hah diyorum.
Bokunu tutmasını öğrendi sonunda.

Annem gelince ona da diyorum.
Annem bakıyor.
Bu yaşta!
Bir şey demiyor.

Pazar, Şubat 18, 2007

Adam olacak yazar

Gode'den ayrılış ilanım oldu, hayırlı olsun...
Gode de 2 ay içinde Mavi gibi olacaktır diye düşünüyorum; bensiz...
Allaha emanetler bırakıyorum hep...

Pazar, Şubat 11, 2007

Gönderilmedi

Sanırım yapacak tek bir şeyiniz kaldı kayda değer olarak.

Ölmek...

Gerçekleri yaşarken anlayamayacağınıza artık emin oldum; gönderdiğiniz o hakaretlerle dolu mektup son şansınızdı...

Öleceksiniz... Bunu bilmek için Tanrı olmak gerekmiyor...

Ama ben Tanrı’yım! Bunu anlamadınız değil mi?

İşte bunun için bir an önce ölmeniz iyi olacak. Bir an önce Tanrı’nın yanına gitmelisiniz. Çünkü dünyada, yaşarken kimse, hiçbir insanoğlu size laf anlatamaz. Tanrı’nın görevlendirdiği ben bile beceremedim bunu baksanıza... Bir an önce ölmelisiniz. Bir an önce gerçeklerle buluşmalısınız çünkü... Ölümden kötü yaşamlar var!

Tanrı’nın yanına gittiğinizde ne olacağını size söyleyeyim. Benim, içimdeki gururu, büyüklenmemi sizin elinizi kolunuzu hak ettiğiniz kadar hak ettiğimi anlayacaksınız. “Senden büyük Allah var.” diyorsunuz. Benden büyük bir Tanrı’nın olmadığını anlayacaksınız. Benden büyük bir babanın, benden büyük bir insanın, benden büyük kimsenin olmadığını anlayacaksınız. En büyüğün BEN olduğumu anlayacaksınız. Ve Tanrı’nın da benimle aynı fikirde olduğunu anlayacaksınız...

Bunun nasıl olacağını da söyleyeyim hatta. Tanrı bir gün yanınıza gelecek, kolunu omzunuza dayayacak, siz yeryüzüne doğru bakmakta olacaksınız o sırada. Orada, yukarıda, yeni olduğunuzdan daha, her şeyi tam olarak kavramış olmadığınızdan size açıklamaya çalışacak Tanrı. Bak, diyecek, şurada yaşarken, iki bedenken, birbirine bu kadar yakın iki insanken tanımadığın, anlamaya çalışmadığın insan senin oğlundu. Senden olmuştu ama senin değildi. Sen öyle sandın. Malın, erin, işçin sandın. Halbuki bak... Şu insana bak, insan olmayı bile beceremediğini düşündüğün şu insana... Ona kim sahip olabilir? O en üst insanlık aşamasına ulaşmaya çalışıyor. Ona hangi canlı söz geçirebilir? Tanrı olduğunu bilen, BEN olduğunu bilen şu insana bak. Kim onun bana, senden daha yakın olmadığını söyleyebilir? Ama sen söylemeye cesaret ettin... Bu da sana verdiğim hayatı yaşama tarzın. Bu hayatında gerçekleri görmen için sana bir fırsat verdim, oğlunu verdim sana... O beğenmediğin, asi ilan ettiğin oğlunu... Onu kibirlilikle suçladın! Ne için? Sadece sana uymadığı için. Sen ona uymadığın için kibirli olduğunu bir an bile düşündün mü? Yoluna çıkardığım işareti anlamak için bir an düşündün mü? Oğlunu dinlemeyi reddettiğinde, beni dinlemeyi reddettiğini bir an düşündün mü? Oğlunun Tanrın olabileceğini bir an düşündün mü?

Bunları söyleyecek size ve siz şaşırarak dönüp bakacaksınız ona.

Benim Tanrı olduğumu söyleyene bakacaksınız.

Ve benim Tanrı olduğumu söyleyenin, BEN olduğumu göreceksiniz...

Çünkü insan öldüğünde en sevdiğiyle ya da/yani en nefret ettiğiyle buluşur, Tanrı diye.

Ama siz yine inanmayacaksınız.

Oğlunuza inanmayacaksınız.

Tanrınıza inanmayacaksınız.

Ölmeniz bile bir işe yaramayacak...

O zaman... Size daha çoook uzun ömürler diliyorum. Ve ben çekiliyorum. Yapabileceklerim buraya kadardı...


Tanrı’ya emanetsiniz...

Pazar, Şubat 04, 2007

Deneme, yanılma! (2)

Hayatdökümü

“Hayat insanlara göre kuruluyor,
oysa insanlar hayata göre yaşamalılar.”

Bu öykü tamamen hayal ürünü değildir. Kahramanlarının gerçek kişilerle benzerlikleri vardır ama bu kişilerin adları açıklanmayacaktır. Yazar bir gün bir hayalden yola çıkarak bir kente varmış ve hayalindeki mekana benzettiği bir mekanda bir insana rastlamıştır. Ve bu insanın, daha önceden bir parçasını kendi hayal ettiği, bir yazısını kurgularken tasarladığı hayatını ondan dinleme şansına erişmiştir.

Yazarın kahramanlarını daha yakından tanıma isteği vardır, zaten bu amaçla yazı masasının başından kalkarak hayata dalıvermiştir. Yazar hayale gerçekten daha fazla önem verir, daha fazla anlam yükler; kahramanlarını yaşamış insanlardan bire bir seçmez de kendi gösterişsiz tahtında kendi çapında bir Tanrı olarak yeniden yaratır, tabii her zaman etkilenmelere açıktır ve gerçek dünyanın da en az hayal dünyası kadar ilgi çekici olaylara sahne olduğunu bilir. Bu düşüncelerin etkisiyle bir yazısında tamamen hayalinde yarattığı iki kahramanın ilişkilerinin tümüyle kendi uydurması olup olmadığını sorgular. Gerçek hayattaki insanların arasında da böyle âşık olanlar, yıllarca bekleyenler, reddedenler, kabul edenler, haksızlığa uğrayanlar, tam da hayal ettiği gibi yaşayanlar var mıdır? Bunu sorgular, araştırır ve böylece hayal kişiliklerinin insansı bir temelden yükselip yükselmediğini denetlemiş olur. Bunu istemekte, şart koşmakta haklı olduğunu düşünür, çünkü sonuçta yaşanan ve hayal edilen her şey, gerçekleştirilen ya da kaçınılan her olay insana özgüdür. (“Tanrı görür ama karışmaz. Karışamaz çünkü kendi böyle yaratmıştır.” Calvino) Böylece yazar, yaşananların kendi hayal dünyasına etki edeceğini öngörmektedir. Ve tabii içten içe, tamamen ve yalnızca yazarlık tutkularıyla açıklanabilecek bir düşünceyle, hayal ettiklerinin de yaşananlara etki edeceğini hayal eder.

Yazar, metninde incinmiş bir karakteri anlatmaya başlamıştır ve artık ruhundaki incilerin pırıltısı incinmişliğin kara bulutuyla gölgelenen o karakter, hayatını kendi başına sürdürmeye devam edecektir. Yazara düşen -gerçek ya da hayal- tanık olduklarını yazmaktır. Kahraman, yazara hayatını dikte ettirir; böylece hayatını gerçekleştirir, bir sona ulaştırır, ruhunu huzura kavuşturur. Yazar da yazmasına neden olan tutkularının tatminine doğru yelken açar, ulaşır ya da ulaşamaz, bu kahramanı ilgilendirmez; ama kahramanının tutarlılığı yazarı ilgilendirmelidir. Kağıt üzerindeki mürekkep haricinde bir gerçekliği olmayan bu hayal dünyasının dışındaki gerçek dünyada -ya da hayal evreninin bir sistemini oluşturan gerçek dünyada- hayal dünyası sakinleriyle (kahramanlar), gerçek dünya sakinlerinin (insanlar) hayatları eş mantıklı bir gelişim izler görünür. (Yazı, insanları kahraman yapar; hayat, kahramanları insan...) Oysa tek ve çok önemli bir farkla birbirinden ayrılıyordur: Kahraman kendi hayatını sürdüğü -hayatını kendi sürdüğü- bilgisine sahiptir ve bu bilgiyi kullanmakta, böyle nefes almakta ve özgürlüğünü böyle korumaktadır. Bu bilgi yazar tarafından verilmiş ve kullanması için ön ayak olunmuştur, zaten kahraman, var oluşunun anlamının bu bilgiyi kullanmak olduğunu, kullanmazsa yazıdan, yazarın hayal dünyasından atılacağını bilir. Oysa ki bu gerçek, insan için her zaman geçerli değildir. Tüm insanlar da bu bilgiye sahiptir, hepsi bu bilgiyi kullanma içgüdüsüyle doğmuşlardır ama hepsi bunu yapmazlar, dahası bu bilgiye sahip olduklarını bile fark etmezler. Bu yüzden her iki hayatın da, hayal dünyası ile gerçek dünyanın da, kahramanların dünyası ile insanların dünyasının da, yazı ile hayatın da, ebedi sanat ile hayat sanatının da eş mantıklılıkları bozulmuş ve önemli bir ayrım doğmuştur:

Yazı hatasız olmalıdır, insan ise hatalarıyla insandır.

Yazı hatalarından arındığı sürece doğmayı, ortaya çıkmayı ve her iki dünyada da sonsuza dek var olmayı hak eder; insan ise hatalarından arındığı sürece yok olmayı, ölmeyi.

Yazı ölümsüzlüğü başarmalıdır, insan ise ölümü...

Ve tam da böyle olur.

Hayatı planlamaya teşebbüs edebilmiş bir insanın öyküsü bu. Baba asker. Yazar bu bilgiyle babanın oğlunu otoriter bir bakışla yetiştirmiş olabileceği düşüncesini vermeyi amaçlar. İngilizce’de Author (Yazar) ve Authority (Otorite) sözcüklerinin benzerliğinden yola çıkarak, “babanın, çocuğunun hayatının yazarı olmaya kalkıştığı” şeklinde bir otorite açıklaması getirmeye çalışır. Sonuçta yazarın, öznel olmadığını düşündüğü bir inancı vardır: Baba denen şey müthiş bir buluştur! Sanki hayatlarımızı romanlaştırmak için yaratılmışlardır.
Burada yazar, yazar kimliğiyle “kahramanlarının-hayatının yazarı” (ve kahramanlarının hayatının-yazarı) olmaya kalkıştığını düşünür, yazar/kahraman ve baba/oğul ilişkisini karşılaştırmayı başka bir yazıya bırakma düşüncesiyle savaşır ama yenilir. Böylece asıl konuya bir parantez ile ara vermek ister, konudan tam da kopamayarak şöyle bir monolog yazar:
“Geleceğim (göreceli de olsa) garantide. Çünkü her şeyim, tüm hareketlerim ve uzun vadeli planlarım (deneyimsiz bir yaşımda saptadığım) bu gelecek için seferber. Hiçbir şey (değişim bile, duygularımın, isteklerimin, çevremin, hayatın, doğruların değişimi bile) beni yolumdan döndüremez. (Temelinin sağlamlığını kontrol etmediğim, üzerine kurulabilecekleri gözden geçirmediğim) ideallerim doğrultusunda, ne olursa olsun (hatalı olduğumu anlasam bile) ilerleyeceğim.”

Yazar buradan şuraya gitmek istemektedir: Bir babanın otoritesi ile bir yazarın otoritesi ne kadar farklıdır? Parantez içleri okunmadan söylenen bu iç ses bir hayatın/yazının başlangıcındaki oğlanın/kahramanın monologudur. Baba, eğer hayatı boyunca bir yazıya konu olabilecek bir dönüşüme uğramayacaksa, oğluna -belki varlıklarını ve doğruluklarını kendine de itiraf etmediği- parantez içlerini okutmamaya çalışır, yazar ise okutmaya. Sonuçta başka hayatları çok farklı yerlere sürüklüyor gözükseler de, baba da yazar da otoriter değil midir? Peki, babanın otoritesine bağlı olarak açıklamaya çalıştığımız için yazarın otoritesini acaba yanlış mı yorumluyoruz? Çünkü burada bir otoriteden söz edilecekse yazarın otoritesi midir bu? Öncelikle yazar, dönüşüme uğramamış hayatları yazmaz, bu, yazının konusu olamaz. Yazı, konu seçiminde belli ettiği bu otoritesini konunun işlenişinde de belli eder. İyi ya da kötü, yazının konusu olabilecek dilediğiniz kahramanı anlatmakta özgürsünüz ama art arda sıraladığınız özelliklerle tutarlı bir hayat yaratmak zorunda değil misiniz? Bu açıdan bakıldığında babanın otoritesi ile karşılaştırılanın yazarınki değil yazınınki olduğunu söylemek yerinde olur. Yazının otoritesi dediğimizde de zaten, bunu sağlayan hayatın otoritesinden söz etmek zorunluluktur. Hayatın otoritesi, dendiği andan itibaren de... artık bir otoriteden söz edilemez. (Yazar, hayatın, insanın üzerinde otorite kurmak için değil, insanın otoritesini kursun diye kurulduğuna inanır. Ama insan, otoritesini, başkalarının hayatları üzerinde değil kendi hayatı üzerinde kuracaktır. Burada yazar, “otorite” sözcüğünün, yerini, gönül rahatlığıyla ve büyük bir istekle “otokontrol” sözcüğüne bırakacağının görülmesini bekler.)

Ah parantez denen şu müthiş buluş! Yazar, yazı içindeki parantez açmaların, yazanın “açmazsa delireceği” o gerekli seviye ile okuyanın “kapanmazsa delireceği” o yeterli seviye arasında bir yerlerde belirlenme zorunluluğunu bilir; yazının, otoritesini bazen “okuyanın otoritesi” şeklinde kullandığını da...

Ah idealizm denen şu müthiş buluş! Oğlan hayatının ileriki yıllarında kendi idealleri olarak belirlediği babasının görüşlerini ya da babasının etkisiyle belirlediği kendine uymayan idealleri sorgulamaya başlayabilir, parantez içlerini okumayı başarabilir, başaramayabilir. Oysa yazının ideali, kahramanına önünde sonunda parantez içlerini okutabileceği bir gelişimdir.

Yazımızın kahramanı çocukluğunda ona dikte edilen hayat formuna göre planlar yapıp hareket ediyor. Belki geçim sıkıntısıyla hareket ediyor belki de birşeyleri kanıtlama ihtiyacı, daha üstün olma ihtiyacı, başarmış görüntüsü verme ihtiyacı gibi tamamen duygusal nedenlerle. Hayatın zor olduğuna inanıyor ve zor olmasının kötü olduğuna. Hiçbir şeyin garantisi olmadığına inanıyor ve bunun hayatı yaşanamaz ve umutsuz kıldığına. Kimsenin ona yardım etmeyeceğine ve tek başına ayakta durabilmek zorunda olduğuna. Böylece ideallerini hayatta kalma idealine indirgiyor, doğada insan dışındaki diğer canlıların yaptığı gibi. Burada tuzağa giriyor: Kendi olmaktan çıkıp başkalarının istediği, öngördüğü, planladığı ve zorladığı kişi olmaya doğru ilk adımını atmış oluyor. Üzerinde otorite kurulmasına engel olamadığı için otokontrolünü kullanamıyor.

Parantezlerin içini fark etmiyor. Otoriteden doğan rahatsızlığa karşı -gördüğünü öğrendiği ve uyguladığı için- kendi içindeki otorite mekanizmasını harekete geçiriyor ve ruh kuruluyor. Zembereğinden boşalan ruh onu bir yere kadar götürecektir: Daha gençken karar verdiği bir mesleğin eğitimi. İş hayatı. Yükseliş. Üst düzey bir kariyer. Oysa yıllar sonra geldiği yerde, mesleğiyle ilgili hiçbir şey yapmayan bir insan.

Kariyeri, terk edilmiş hain bir sevgili gibi alıyor intikamını, hayatında kendisi olmayacaksa başkalarının da olmamasına neden olacak bir iz bırakarak çekiliyor hayatından, endişe, stres hasta ediyor onu. Zaten özel hayat ihmal edilmiş; o yönde bir yükleme olmadığı için, bir robot, âşık olması, aşka yönelik birşeyler yapması için programlanamadığı için. Şimdi ise: zembereğinden boşalmış ama özgürlüğü tanımayan; eski büyük planlarının etkisi ve amaçsızlık arasında bocalayan; kültürle, eğitimle, insanlarla ve hayatla yakından ilgilenen ama duygusal ilişkilerden uzak duran ve hayatı ne fiziksel, ne de duygusal anlamda tümüyle kavrayabilen; zanaat ile sanat arasında kalmış; işlevsellik ve estetizm arasında bocalayan ve ikisinin bileşimlerini bulamayan; dünyevi ve dünyevi olamayan, materyalist bir hümanist...
Planları sanki onu planlarının dışına atmak için çalıştı. Hedeflerine bu kadar bağlı olması sanki hedeflerinden tamamen kopmasını sağladı. İşte hayatın otoritesi.

Tam burada hayatın ve yazının isteklerinin birbirinden nasıl ayrıldığını görebiliriz. Hayata göre bu hayat başarılı sayılmayabilir, insanını mutsuz ettiği için. Oysa mutsuzluk en büyük yazı konusudur. Hayat mutluluğu hedefler, yazı, mutluluğu hedefleyen hayatları... Yazının hedef aldığı hayatta o yüzden mutsuzluklar da mutluluklar kadar, iyilikler de kötülükler kadar kayda değerdir. Çünkü yazı hayatın kurgusudur, hayatı insanın kurgusu. Gerçek olan hayattır ama hayat hayalcidir, hayal olan yazı ise gerçekçidir.

Burada yazar “İnsan Yanılsamasının Temeli” diye -daha şimdi- adlandırdığı bir felsefeyi açıklamayı deneyecektir: Hayatı başarmak, ölmeyi başarmak demektir. Sanıldığının aksine ölüm bir ceza ya da “bazen bir cinayet” değil bir ödüldür, hayat bursunun karşılığıdır. Hayatı başaramayan, ölümü ceza olarak algılar. “En iyi şey bile bitmeye mahkumdur” tümcesinin doğrusu “en iyi şey bile bitmekle ödüllendirilir”dir, “sıkıcılığa düşmeden sona ermekle”. Asıl yaşamaya mahkum edilen şey, kötünün kötü olduğunu savunan mantıktır. Kötünün kötülüğünü reddeden, onu kabul edip anlamlandırmaya çalışan, bu anlama ulaştığında onu reddedemeyeceğini, reddettiği her kötülük için bir iyiliği de reddettiğini fark eder. Çünkü nasıl suyun bileşiminden hidrojeni çıkarırsanız kalana su denmez, hayattan da kötülüğü çıkardığınızda kalan iyi bir hayat olmaz, çünkü o, hayat olamaz. Kötüyü çıkarırsanız, hayat kalmaz. (Kabul edilmesi zor, ama bu onun doğruluğuna etki etmez.)

Bir hayat... Bir yazı... Hayat yazılmaya epeyce yatkın. Yazı ise hayatı yazmayı başka bir zamana bırakacak. Bu tespitlerin, çıkarımların ve bilgilerin ışığında, bunları özümseyip tamamen kendi dünyasını yaratmak üzere gelecek bir zamana. Şu anda okuyup bitirmek üzere olduğunuz bu yazı, hayatın gerçekliği ağır bastığından kendi hayal dünyasını kuramadı, kurmayı denemedi. (Deneseydi hedef aldığı, incelemeye giriştiği hayatının bire bir aktarılmasından ileriye gidemeyebilir, hayattaki insanı yazının kahramanı yapmayı başaramayabilirdi. Bu durum da, yazarlık başarısızlığı dışında bir takım başka tehlikeleri getirebilirdi: Örneğin konu edilen insan, hayatının ve duygularının yazıya dökülmesini, “yerlere dökülmesi” olarak yorumlayabilirdi.) Yazı, yazarın bir çeşit felsefi günlüğü olmaktan öteye geçmeyi planlamadı. Tek bir insanı değil, İnsan’ı irdelemeyi denedi. İleride belki bir uzun öykü ya da romanın felsefi alt yapı denemesi olarak değerlendirilir.

Yazar hayatını ve yazılarını kendi planlamayı seven biridir. Bu planlarına planlamamayı dahil etme hakkını ise her zaman saklı tutar, planlarının elini kolunu bağlamasına engel olmak için. Kafasında bir plan varsa bile bunu açıklamaya, değerini kaybedeceği korkusuyla isteksiz gözükür. Planlarını kendine bile açıklamama hakkını kullanır.

Yazar şimdi o hakkını kullanıyor...

(5 Aralık 1999)