Pazartesi, Kasım 12, 2007

2 reklam birden!

1.
Filmin yapımıyla ilgili dolu ayrıntı verilmiş de bir gazetede, ben de şu “küçük” ayrıntıya dikkat çekmek istedim.
“Ne eline batan diken, ne de söylenenler umurunda olmayacak.” diyor Atatürk (Haluk Bilginer) Türkiye gül Bankası reklamında.
Hatayı anlamak için cümleyi şöyle kuralım:
“Ne eline batan diken umurunda olmayacak, ne de söylenenler.”
Ama Türkçe’de ona öyle demezler, şöyle derler:
“Ne eline batan diken umurunda olacak, ne de söylenenler.”
Yani Atatürk’e Türkçe’yi yanlış kullandırmazlar ve şöyle dedirtirler:
“Ne eline batan diken, ne de söylenenler umurunda olacak.”
Türkçe’nin kolay gözüken zorluklarından biri,
yanılmak çok kolay, yanılanları anlıyorum, her zaman uyarmıyorum.
Ama bu kez Atatürk söz konusuydu… bana battı biraz…
(Neden gül bahçesi? Bana uzak geldi. Ama tabii, bu tartışılır. Sana Gül Bahçesi Vaat Etmedim adlı kitap geliyor aklıma!)


2.
Şu daha az tartışılır, hoş yapan yapmış, eminim eleştirilerden de geçmiştir. (Çok da emin değilim, ben mi daha fazla dikkat etmeye başladım da hatalar buluyorum, yoksa Türkiye gençlerinin-insanlarının -tabii ki çağa uygun olarak- mantıksızlaşması ve bunu kabul de etmeyip ukalalaşması türü bir saçmalık mı söz konusu, yine. Yine.)

T-box (yeni) mağazalar açmış. Onu anlatıyor. Çılgın(ımsı) bir ilan, metinler, ilgimi çekmez de bakıp geçerdim, ama bir de başlık:
"İçimize girmeyen kalmayacak!”
Çığır açmış sanılmış da yayınlanmış her halde, ama aslında çığırından çıkmış.
Bir erkek mi yazmış bıyık altından gülerek, ama onaylayanların arasında hiç mi bir kadın yokmuş…
“Orospu” başlıklı bir metin yazıyorum, günümüz kadınını anlatan... Ama onu ben yazıyorum. Bir yazar olarak. Bu reklam başlığını kim yazmış…
Türkiye reklamları bence reklamcılar tarafından değil sosyologlar ve psikologlar… hatta tarihçiler, yazarlar tarafından da incelenmeli. Ne hâle geldiğimizi görmek için… Hayır, bir reklamı eleştirirken benim hâlâ bir ürüne, hizmete ya da markaya falan gönderme yaptığımı sanan bazı reklamcılar var da…

Perşembe, Kasım 08, 2007

LITTLE big


Büyük yazar
büyük müzisyen
büyük ressam
büyük vs vs vs
var da neden
büyük karikatürist yok!
Borisiav Stankovic...

Perşembe, Kasım 01, 2007

Aşkyapıtım

1.
Bir şeyin karşıtını dile getiren adam sadece bir şeyin karşıtı dile getiriyordur daha fazlasını değil.
Yani yazı tarafını dile getiren adama karşı, tura tarafını dile getiren adam... Ama paradan hangisi söz ediyor?
Socrates bile düşmüştür bu yanılgıya: Ölümün karşıtının yaşam olduğunu kanıtlamış-gözükür. Bugüne kadar da gelmiş bu yanlış görüş. Ölüm tura tarafıdır, yaşam ise paradır oysa. Yazı tarafı nerde?
Yazı tarafı, doğumdur. (Edebiyatçılar şöyle der: Doğum tarafı, yazıdır.)
Doğumdan bahsettiğinizde, ki, sadece “doğum” deseniz bile yeterlidir… Çöker insanlığın bugüne kadar ulaşan (bulaşan) bir dolu felsefesi...


2.
Belki de erkek kendi doğurganlığını kendi yarattığı-kendini doğurduğu için daha doğurgan.


3.
Mutluluğundan mutlu olan adamın hikayesi: Başyapıtım…

Kafkagiller şöyle diyecektir bu yapıta: Mutluluğundan mutsuz olmayan adamın hikayesi…
Mutsuzluğundan mutsuz olanlar böyle diyecektir.

Perşembe, Ekim 25, 2007

“Ben Türkiye’nin Yalancısıyım!”

Kadında güzellik önemlidir. Çok. O kadar çok ki, mesela 1 yıllık güzel sevgilimin gerçekten güzel olup olmadığını hala düşünebilirim. Her kadının bazı bakımsız halleri, zamanları olur, o güzel kadın nasıl da çirkin gözükür bir gün, çok kötü giyinir mesela bir gece, ya da, mesela ara sıra kadınsı da gözükmezse o çocuksu görüntüsünün bir çekiciliği kalmaz bazı çocuksu kadınların, (bir sevgilim, ona kadınsı olmamasıyla ilgili “güzel bir ders” verdikten kısa bir süre sonra göz göre göre kadınsılaşmış, yok şu daha doğru, içindeki kadını ortaya çıkartmıştı, “ben yaptım seni” derdim ona hep, ben yaptım seni, kaç erkek bu kadar “sahip” olmuştur bir kadına), kadınsı olanlar da abartır bazen, fazla makyaj, gereksiz erotizm ile, yatakta uyurken melek gibi gözükebilir bazıları, uyanınca geçebilir. Manken olacak tipteki kadınlar hiç ilgimi çekmez, sıskacık bacakları benimkinden güzel değildir, gay modacıların erkeklere kazığı diye düşünürüm bu kadınları, çoğu erkek bilmez zaten ne tür kadından hoşlandığını, başkasının da hoşlandığı kadınlardan hoşlanır erkek, işte gay modacıların aslında hoşlanmadıkları kadınlardan, bu zevk değil, kişisel değil çünkü, dolgun kadınlardan hoşlanan bir tarihimiz, ırkımız olduğunu unuturlar, ama içgüdüleri hatırlatır, yoklarlarsa… Tarihle, içgüdülerle ilgilenen varsa, kadın dediğin… sıska olmaz, en azından… Şu podyumdaki sıska ve yamuk bacaklarıyla sakatmış gibi yürüyen kadınlar mı kadın...

Asla tek tip kadını çekici bulmam, her tipin güzeli bulunur… Moda da inanılmazdır zaten, yıllardır söylerim, mesela, eteğin altına çizme giyme modası, modası geçmeyecek kadınlar gibi geçmeyecek bir tarzdır, arada giyilmelidir, her sene giyilmelidir, artık kadının tarzı olmalıdır, ama işte bu sene moda olmuş her halde ki herkes giyiyor görüyorum, e özelliği kalmadı, ama bende sağlam bir moda danışmanı olabilirmişim hissi, yok duygusu, yok düşüncesi uyandırdı... Bir de kocaman güneş gözlükleri moda şimdi, her kadın birbirine benziyor, yüzü kapatıyor çünkü, saçma, bu mu güzellik!!! Vs vs…

Yani yıllar sürebilir, aylar sürebilir bir güzelliği kesinlemem, “her halinle her şeyinle güzelsin” değil, gerçekten güzel olmalı, öyle aşık adamlık yoktur bende, aşkın mantığı dışlaması da felsefe efsanesidir, kadınları çözememiş böylece bağlayamamış yazar felsefesi, kadınlar karşısındaki aptallıklarını, adamların kendince açıklaması… Bense, son kararı çok sonra veririm, evet sen güzelsin diyebilirim mesela yüz güzeli seçilmiş bir kadına aylar sonra (ikinci kez aşık etmek, budur…) Aynen çıkma teklifini de bir yıl sonra yapabileceğim gibi, sevgiliyken bir yıl boyunca…

Bu kadar güzellikten fiziksellikten söz ettik, zekaya geçmek için… Güzelliklerini düşünmem kadınların, 1 dakikalıktır, zaten düşünmüş olduğum için 1 dakikalıktır, bir anlıktır, hemen bakalım da geçelim diye zekaya… Zekalarına karar vermem için de 1 dakika yetebilir…En güzelinin bile zekasına, hatta özellikle en güzellerinin… Ve ondan sonra güzelliklerine kimse ikna edemez beni, ilgi alanımdan çıkmışlardır artık…

Hülya Avşar’ın da güzelliği ilgi alanımdan çıkmış olmalı, zekasına çok önceden karar verdiğimden…

10 yıldır da düşünme yeteneğini geliştirememiş olduğu anlaşılıyor, fazla haklı bulunmaktan muhtemelen…

Derler ya,
bana bu konuyu aktaranların yalancısıyım,
şu haberin şu spikerin yalancısıyım,
Ahmet anlattı, ben onun yalancısıyım…

Biraz daha geniş bir anlam düzleminde Hülya Avşar da şöyle diyebilir, demelidir:
“Ben Türkiye’nin yalancısıyım…”

Onu inceleyerek Türkiye’yi görmüş gibi oluyorum… Hülya Avşar’la hayali bir Aziz Nesin diyaloğu… Harika olabilirdi…

….
Geçen akşam TV’deler… Hülya Avşar’ın konuğu Oray Eğin. Program yapıyormuş Avşar: Ciddi bir ortam yaratmaya çalışılmış, Avşar da ciddi polis sorgulayıcısı gibi bir tavır takınmış, iyi polis kötü polis tiplemelerinden esinlenerek farklı bir tarz geliştirmiş, istemeden, planlamadan… Anlamaz gözüküp bu görüntüsüyle karşıdakinin tepesini attırmazsa konuşturan polis tipi! Tabii rol yapmıyor Avşar, anlamaz gözükmüyor. O, neyse o!

TV’ye aptal kutusu denmesini,
insanı aptallaştırır anlamında alırdım bugüne kadar,
sanırım herkes gibi,
daha iyisini yeni okudum:
TV insanı aptallaştırmaz, aptallığını ortaya çıkartır…


İşte “Ben Türkiye’nin yalancısıyım!” diyebilecek kadından inciler…

Oray Eğin: Amerika’da bir komedyen şöyle bir espri yapıyor. “Ben küçükken aletlerin içinde küçük Japonlar olduğunu düşünürdüm…” Beraber seyrettiğim insanlar Türk olmasına rağmen ama Amerika’da yaşayan Türkler olduklarından bunu kötü bir espri olarak algıladılar… Irkçı bir espriydi onlar için…
AVŞAR: Neden olduğunu anlayamadım…

Oray Eğin: (Türbanla ilgili bir soru üzerine) Özgürlüğün sınırı yoktur
AVŞAR: Doğru

AVŞAR: Ben sinemacıyım diyorum…
Oray Eğin: En iyi yaptığınız iş o.

Esas şu:
AVŞAR: Devlet sanatçısı olmanın kıstası şudur: Devlete ne kadar vergi verdiğin.

Egoizm ve faşizm arasında ince bir sınır vardır, işte…

Vasat zekalılar için ürettiği işlerden kazandığı milyarlardan devletin aldığı verginin karşılığını devletten bekliyor: Devlet sanatçılığı!!!

….
Dün yazmış Hakkı Devrim:
Fahir Atakoğlu’na şunları sormuş Avşar:
-Mozart dinleyen çocuk matematiğe yatkın olurmuş, doğru mu?
-Sizce, Türk müziği diye bir şey var mı? Yani yok mu diyorsunuz? Fahir olsam ben bir Türk gamı çıkarırdım ortaya.
-Hangi enstrümanları kullanınca Türk müziği olur?
-Dünyanın, şöyle tüylerinizi ürperten müziği hangisidir? Benim için Godfather'dır mesela...
-Piyano çalan çocuğun, oradan darbukaya geçmesi bir ruh hastalığına işaret değildir, değil mi?

“Zavallı Fahir. Çok yorulmuş olmalı, ama hiç renk vermedi.” diye bitiriyor yazısını Hakkı Devrim.

….
Bugün yine rastladım: Armağan Çağlayan’a soruyor Hülya Avşar.

AVŞAR: İhtiyaçtan mı yoksa medeniyetten mi psikanaliste gittin?

A. Çağlayan: Yeni kuşağa göre ben demode olabilirim.
AVŞAR: O zaman hiçbir modacının kıyafetini giymemeliyiz. Bakarsan, hep eski modacıların kıyafetlerini giyiyoruz.

A. Çağlayan: (Popüler kültürle ilgili bir okulda ders vermesi üzerine) Öğrencilere popüler kültürü sevdirmeye çalışıyorum. Hülya Avşar ismiyle barışmalarını söylüyorum.
AVŞAR: Komplekslerini yenmelerini yani.

Evet, bende kesinlikle bir Hülya Avşar kompleksi var, Hakkı Devrim’de de olduğu görülüyor…

Sizde yok mu?


Son laf: “Sonra bendeki o duyarlı adam git gide kaybolarak yerini güzel konuşmasını bilen adama bıraktı…” (Diderot: Oyunculuk üzerine aykırı düşünceler)

Perşembe, Ekim 18, 2007

Bunlar martı

- Martılara bak. Çerçevesiz camekanın üzerinde sanki havadaymış gibi duruyorlar, uçmadan.
- Evet çok güzel.
- Hangisi erkek acaba?
- Ne fark eder ki?
- Ne mi fark eder? Bir hikayeleri olması gerek.
- Bunlar martı!
- Olsun... Duvara tünemiş iki liseli aşık gibiler bence.
- .....
- Hangisi erkek...
- Ne bileyim canım. Nasıl bilebiliriz ki...
- Sağ taraftaki, dengede duramayan. Habire ileri geri sallanan.
- Neden?
- Rüzgara, bacaklarına dikkat etmiyor. Dikkati başka yerde.
- Nerede peki?
- Dişisinin bacaklarında...

Profesyonel

sayın abilerim ablalarım... kocam sizlere ömür... ben kanser hastasıyım çalışamıyorum... çocuklarımı parasızlıktan okutamıyorum... yardımlarınıza ihtiyacım var... allah kimseye göstermesin... gönlünüzden ne koparsa... allah ne muradınız varsa versin...

sayınabilerimmmablalarımmmkocamsizlerrreömür...benkansehastasıyımmmçalışamıyooom... çocuklarımıparasızlıktaaanokutamıyorum... yardımlarınızaihtiyacımvar... allahhhhkimseyegöstermesininin... gönlünüzdennekopeyrrsa... allahhhhnemuradınızvarsa...

-Senden naber kız?

sayı-nabileri-mablalarım... şşşuelimde görmü-şolduğunuz asrımızın buluşu bir meyve - soyma - makinesidir.

- Çok mu abartılı oldu...
- Ben bile inanmadım...
- Ne gülüyorsun, yavaş yavaş öğrencez... Hem sen kendine bak ukela...

sayın abilerim ablalarım... sayın abilerim... ablalarım...

- Baştaki s’yi biraz uzat... Şşt dermiş gibi... Dikkat çekici olur... Herkesi susturur...

Sssayın abilerim... ablalarım...

- Böyle mi?
- Piyanist şantör gibi oldun...
- Daha iyi değil mi, bunlar sever piyanist şantörleri...
- Ama sen bir vapur satıcısısın, piyanist şantör görmedin ömründe... Bir lokma ekmek bulamadan geçirdiğin geceler oldu... Piyanist şantör olsan vapurlarda para dilenir miydin?

ssssayınabileriii mablalarım...

-Şart mı laan, sayın abilerim ablalarım?
-Herkes böyle başlıyor!
-Biz başlamayalım... Farklı gözüksün... Dikkat çeksin..
-O kadar da farklı gözükmemek lazım... Yabancı kalırsın sonra... Dolu tip var böyle bir girişe alışmış olan, dışına çıkarsak rahatsız olurlar... Kurgu gibi gelir kız... Şüphelenirler...
-Peki neden doğrudan söylemiyoruz... Neyse anlatalım... olsun bitsin... Biz bunları gerçekten yaşadık...
-Herkes böyle yapıyor demedim mi... Süslemen lazım ki gerçek gibi gelsin...

sayın abilerim ablarım... ablarım... çok pis ablarım... sayın abileyim abla-la-yım... yım yım yım

Cuma, Ekim 05, 2007

Ya da ve ama ile ise

YA DA VE AMA

Sevgi uğraşılarak kazanılan bir şey olabilir,
aşk piyango biletidir.

Ya da

Sevgiyle köşe başında çarpışmazsınız,
aşk düşmekte olan saksıdır.

Ama

Sevgi ağaçsa,
aşk sonbahar yaprağıdır.


93) (19




İSE


Her eser bir ağaçsa
her sanatsız bir çorak demek…
Bir de otlar var!

Her aşk bir sarhoşsa
her boş kalp bir ayık demek…
Bir de garsonlar var!

Her yaşam bir güneşse
her ölüm bir sönüş demek…
Bir de yıldızlar var!


93) (19

Çarşamba, Ekim 03, 2007

Hesse’s Dengeler



Geçen gün bir arkadaşıma
10 yıl sonra kitap okumayacağım bir hayata hazırlanıyorum,
kendimi hazırlamak değil ama, planlı değil,
ama işte “hazırlanıyorum”
dediğimde…
İnsan kitap okumadan nasıl durur yahu dedi…

İnsan kitap okumadan nasıl… durur…
E işte durur… Yanıt burada…

Başlar ve bitirir, sonra da durur, yeri geldiğinde… Yoksa tüm kitaplar okunup bittiğinde değil… Kitap okumaya, okumaya, gerek duymayacağın bir aşamaya gelmek mümkün değil mi… Sadece, her gün gazeteleri takip etmek yerine, haftada bir okumanın da sizi güncelden asla koparmayacağı gerçeğinin kitap okumaya uyarlanmasının çok doğru olacağı fikrinden de değil… Bir kitap yazdığınızda, bin kitap okumuş gibi olma hissinden, esas… İşte, bu ikincisinden.

Çetin Altan, dedim o arkadaşıma,
tanıyorum, dedi.
Yok, onu demiyorum, dedim.
Çetin Altan şunu diyor, gençten birinin hayatla ilgili soruları karşısında:
“Yani konuşalım ama, senin bu sordukların Sokrates devrinde falan (falan benim) cevaplanmış, çözülmüş…”

Genlerle, sadece bilgi aktarabiliyoruz.
Bilinç aktaramıyoruz.
Her doğan sıfırdan başlıyor, içi dolu bir 0 ama. (Bunu fark etmiyoruz ve kendimizce yönlendirmeye çalışıyoruz onu, o içi dolu 0’ı.)
İçi dolmadan bir 0, 1 olamaz… 2 olmaya yakın bir 1, artık 1’e benzemez…
Diye gider.
Doğru yönlendirilmediğinde,
sıfır olarak bitiriyor hayatını, insan.
İçi boş…
Doğduğundan da geriye düşmüş…
Hayat kırıklığından sonra hayat var mı…

Yaşama Düşkünler Evi, koymuştum bir kitabımın adını, (b)asılmamış.

Neyse konuya döneyim, sizin için konuya gelelim…

Çok okuyan bir insan, hatta yazıyorsa bir de.
Okuduklarını nasıl olur da bitiremez…
Okuyacaklarını…
Bitirmez derken azaltmaz demek istiyorum…

(Ara not: Secret okumayın, ben okumadan biliyorum ki, Tanrı ile Sohbet adlı kitaptan daha iyi değil, olamaz. Tanrı ile Sohbet’i okuduysanız, iyi okuduysanız, bir daha ömür boyu bu tür kitap okumayabilirsiniz.)

Yeni gelişmeleri takip etmek gerekir, denir, mesleğinin gerisinde kalmamak gerekir, denir, yazarlık için de geçerli mi, o kadar da…

Çetin Altan o kadar da geçerli değil diyor…
Çözüldü diyor, fi tarihinde, fi benim…

Yani iyi bir okurun giderek yazarın arkasındaki kütüphane nasıl gereksizleşmez zamanla…

Bir yerden bir yaştan sonra fotoğrafının fonundaki kütüphane manzarası yazarın ne anlama gelir.

Haha aklıma geldi diye sadece, görsel benzerlik diye sadece, bakın biz burada bulunduk diye poz veren turist gibi mi yazar… Bakın, ben bunları okudum…

Tüm yazarlar, ve yazdıkları, kendilerinden önceki yazarların oluşturdukları o gövdeye eklemlenir, diye bir düşünce var…

Romantik bir düşünce faşist de olabilir mi… Eklemlenmenin şart kılınması anlamında faşistçe, eklemlenilen gövde açısından da şöyle: Az ekledik uz ekledik ekleye ekleye bir arpa boyu yol gitmişiz, 50 cl arjantin. Zaman gibi, bu da döngüsel mi.

Hadi diyelim eklemlenir, ama bilgiye bilgi eklemlenmesi yerine bilince bilinç eklemlense, şu anda uzaya çıkmış olmaz mıydık, demeyeceğim, yaşamın dibine varmış olmaz mıydık…

Yok, varmadık, varamadık…

Buna itirazım…

Arkasında geyik, aslan, kaplan, ayı, kafaları “olduğu halde” poz veren bir avcı mı yazar…


Ben foto biriktiririm, kendimin, sevgililerimin, arkadaşlarımın fotoları. Tekrar tekrar bakarım onlara… Aynada suratıma hiç bakmam, gazete okumak gibi gelir… Bu gün nasılım! (İnsanlara bir gazete ya da dergi verseniz, hemen tarihine bakar, o günün, o haftanın ya da o ayın değilse okumaz… eskimiş bu!)

Bir daha asla yakalanamayacak bir anı fotolamak… (Ebelemek.)

CD’lerimi de atamıyorum… Tekrar tekrar dinlememek mümkün değil, Stone Roses, Kula Shaker… Hakan Kurşun.

Günlüklerimi de atamam. Değer kazandıklarını gördüm çünkü…

Ama kitaplar.
Neden onları bazen.
Onların bazılarını.
Ki bunların arasında en büyüklerin yazdıkları da var.
Gereksiz olarak niteliyorum…

Gereksiz kitap…
Okuyanlarına yetersiz faydası, dahası, yazanlarına yetersiz faydası, üzerine yazacağım metin duruyor hala… (Haalaa)

Deprem Duası adlı metnime kardeş bir metin olacak bu, soranlar için yazıyorum…

Artık diyeceğim: artık kitap okuyamıyorum.
Hiç değil elbet, eskisi kadar…
Belki eskiden de okuyamıyorumdur zaten, belki iyi bir okur değilim… Olmadım da, olmadım ya da olamadım…
Ama durumumu, bir bilincin başka bir bilince inme zorluğu, yok böyle olunca herkesi kapsadı, sıkı bir bilincin, diğer sıkı bir bilince bilincinde yer açma zorluğu ve hatta görece gereksizliği olarak açıklamak eğilimindeyim… (Kibar)

Kundera’nın diğer kitaplarını bağışladım da, Şaka’sını tutağım her halde, Tournier’in Çalı Horozu’nun ilk öyküsü -bitirdi beni derler ya- başlattı, yeni bir yazıya, adem ve havvayla ilgili, çıkar yakında… Onu tutacağım…

Kundera iyi örnek: İki tane deneme kitabını (Roman Sanatı ve, hımm Saptırılmış Vasiyetler sanırım) bayıla bayıla okuduktan bir-iki yıl sonra neresine bayılmışım bunların diye okudum. Tam o sırada bir deneme kitabı daha çıktı. Tahmin edeceğiniz gibi o da bir şey vermedi. İki mükemmel çocuğunuz var diyelim, ve üçüncüyü istiyorsunuz böylece, o da aynı mükemmellikte çıkıyor; yani sıkıcı... Ahmet Altan’ı aşmayı anlardım, ama Kundera’yı...

Duras’ın Yazmak’ını da bağışlarken vazgeçtim, fazla kişisel, ama dursun. Yazmak kişiseldir mi! Herkes aşağı yukarı aynı nedenle yazsa da mı…

Yani BAP’ın sonlarında vardı… Beyaz Atlı Prens adlı romanımın. BAP diyorum çünkü kutsal kitap da (hangisi) baplardan oluşur ya ve o da benim için bir çeşit kutsal kitaptır. Henüz sadece benim kutsal kitabım…

BAP’ın sonlarında vardı.
Her şeyi yaşamış, her şeyi okumuş gibi gelmek durumu… Hesse ile birlikte yazmıştık… Hesse’s dengeler, haha güzel… Başlık parasız.

Bilemiyorum kendimi atar mıyım bir yerlerden ama kitaplarımı atıyorum…
Kitaplarımı bağışlıyorum diyecektim ama bu fiil kitaplar için doğru olsa da, ben bağışlanacak bir şeyler yapmadım… (Akşamdan kalma ya da uykusuz olduğumda, şimdiki gibi, saçmaladığım, aklımın çalışmadığı olur, işte derim, çoğu insanın sık sık düştüğü durum. Akşamdan kalma olmadan. )

Bakalım…

Yani yeni odamdaki kitaplar da yavaş yavaş azalacak… sıfıra iner mi bilmiyorum… İçi dolu bir sıfır…

Portnoy’un feryadı. Philip Roth
Erkekliğin hikayesini anlatmış. Yazılmamış hikayesi…
Onu bulacağım.
Hesse’nin Kaplıcada Bir Konuk’unu da…
Hemen her Hesse’yi okudum ve bir yerden sonra biraz sıktığını söyleyebilirim…
Konuları hala (haalaa) aklımda olduğu için bir yakınlık hissetsem de, bu yüzden onları değerli bulma eğiliminde olsam da…
Daha güzel olsa idiler keşke… deme eğilimindeyim… (Kibar)
Dönem için güzel ve o yüzden abartılmış denilebilir belki…

Kaplıcada Bir Konuk’ta, rahatsız-sorunlu-gürültücü bir komşusunu anlamayla ilgili bir metin yazmış, Hesse.
Uyabilir…

Ama bu ikisini de örneğin Robinson kitapevinin üst katında uzunca bir karıştırdıktan sonra almalıyım, bana karşı suçları olmayan kitapları bağışlamamak için artık…

Robinson dedim de, Tournier’in bir de Robinson ve Cuma hikayesi var güzel…
2. hikaye, kitaptaki…
Ona bir yıldız atmışım yıllar önce, ama ilki olan Adem-Havva hikayesi daha çok ilgimi çekti şimdi.

Diğer kitaplarda da böyle olabilir, şu bağışladıklarımda da, diye düşünülebilir, okuyamadıklarımdaki anlamı sonradan bulabilirim, falan diye, düşünülebilir, tabii ki. Ben düşünmüyorum…

Sanmıyorum…

Artık okumadıklarımı okumaya yönelirim en fazla: Proust mesela…

(Celine. Gecenin Sonuna Yolculuk. Baştan bir yirmi sayfa okuyun, olayı anlayın, pek birolay da yok ya, sonra, her gün mesela, açın ve ortadan her hangi bir yerden çalakalem, çalagöz, gezdirin, tadını alırsınız, dedikoducu bir adamın gevelemeleri, çok güzel, ben hala okuyorumara ara, BAP’ı yazarken her sabah onu okuyarak başlardım işe. Olumlu örnekler yok değil canım, ama az.)

Tournier’in Robinson’u adasından kurtulduktan yıllar sonra, ki genç bir kadınla evlenmiştir, adasının hatırası haricinde mutludur, yerini haritada işaretlettiği adasına (asasına) özlem duyduğunu genç karısı fark eder, kabul etmez Robinson, “karısı onunla ilgili fedakarlıkları hep yapmıştır. Ölür.” gibi kısa iki cümleyle durumu anlatır Tournier, karısının kendi kendine ölümünden sonra döner Robi adasına ama bulamaz onu…

Bilge bir denizci der: Sen adanı gördün de tanımadın, e o da senin gibi yaşlandı, düşünmedin mi bunu, yaşlandığını…

Sonra da ekler: Bak şu aynaya bir… Önünden geçerken adan seni tanımış mıdır ki bir de.

Belki de ben, o kütüphanelerdeki kitapların arasında “benimki bu” diyebileceğim kitabı tanıyamıyorum… Ama bunun korkusuyla bir kütüphane biriktirmek anlamlı mı… Şöyle sormalıydım belki… Anlamlı ama yararlı mı…

Bana yararsız geliyor…

Karakterdeki elenmesi gereken fazlalıklar gibi…

Tek bir karakterle kalmak değil tabii, tek bir kitapla, o zaman kutsal kitap olmalı, ya da sizin bir kutsal kitabınız olmalı… Ama şudur şudur diyeceğiniz kendi karakter özellikleriniz gibi, şu şu diyeceğiniz küçük bir kitaplığınız olabilir…

Çok karakterli olmak iyi değil… Çok kitaplı olmak neden iyi olsun…

Hoş, şizofreni (çift kişilikli olmak olarak alınmış) zekadır, diyormuş Orhan Pamuk…

BAP’tan: Sanatçılık; zaafları sanata dönüştürme zanaatı…


Tam bitirirken şunla karşılaştım, tekrar:
“Hiçbir zaman sanata razı değilim, onun daha ötesinde bir şey istiyorum. Giderek daha az yazmak istiyorum. Hayatın kendisi bana daha çekici geliyor. Bodrum’da yaşayınca “yazmaya ne gerek var” duygusuna kapılıyor insan. Denize girmek, dağlarda gezmek, bitkilerle uğraşmak giderek daha anlamlı geliyor.” (Latife Tekin)

Sonra da ama: “Topluma ayak uydurmadığın, dünyevi olmadığın için, çoğunlukla derin bir yalnızlık duyarak, bir yenilmişlik noktasından başlayarak sanatçı oluyorsun. Bunun nesiyle övüneceksin? Aslolan hayata kapılarak, büyülenerek yaşamaktır. Eşekler ya da kuşlar gibi. Ben öyle yaşayabilenlere hep gıptayla baktım.”

Esas gıptayla bakılması gereken, hem hayattan büyülenenler, hem de bununla güzel bir şekilde övünebilenler (ironi). Onlar önce adam ama sonra belki sanatçı da olabiliyor (ikincil). Böylece topluma ayak uydurmadığını değil onların sana ayak uydurmadığını düşünüyorsun, çünkü dünyevi olmayanın sen değil onlar olduğunu biliyorsun, çoğunlukla derin bir yalnızlık duyarak hareket etmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını anlıyorsun (kitaplar da arkadaş oluyor işte, başkası yoksa). Bir yenilmişlik noktasından başlayarak sanatçı olmak diye bir şeyin olmadığını, ya da olsa da güzel olmadığını, böyle yapanların büyük sanatçı ve güdük insan olarak kaldıklarını görüyorsun...

Vesaire vesaire vesaire… Kral ve Ben’de bardı bu di mi… Hadi tekrar gidelim o bara… Bodrum’da olmasa da olur…

Şöyle bitirebiliriz yine Latife Tekin’den: “Orhan Pamuk’u soylu ve sıkıcı, Ahmet Altan’ı ise çok enerjik ama bayağı bulmakla birlikte, (bundan sonrası benim ilgi alanıma girmiyor) ikisinin de çok değerli yazarlar olduğunu düşünüyorum.”

Bence değerli ama yararsızlar. Altın gibi. Altın bunları kütüphanemden…

Cumartesi, Eylül 29, 2007

İlhan Uçkan kimdir

Pakize Suda, Hıncal Uluç, Reha Muhtar... Hepsi mantıksız! Ama aşık değil!
Aşk hakkında yazılanları okurken, hipotetik mantık mağduru olmayın! Mantıklı olun!



Aşk dediğimiz şey gayet hesaplı kitaplı bir iştir! Aşkın mantıksızlığı bir efsanedir, üstelik de çok işe yarar. Bütün efsanelerin yaradığı işe yarar. Sürünün, gözünü var olmayan bir yüceliğe çevirip o yücelikten ufacık bir pay almak çabasıyla güzelce güdülmesine yarar. İmkansız aşk, umutsuz aşk, öldüren aşk, mantıksız aşk...

Nereden mi icap etti? Son zamanlarda aşk yazarlarının mantıksızlığıyla çok eğleniyorum da ondan.

Hıncal Uluç "Aşkta mantık yoktur" klişesiyle yaşlı erkeklerin genç sevgili merakını meşrulaştırırken, "Peki ya kadınların hakkı yok mu?" diye meselenin üzerine atlayan Pakize Suda, Balçiçek Pamir gibi bazı kadın yazarlar da işi "mantıksızlık hakkı"na indirgeyiverdiler. Reha Muhtar başta olmak üzere adını hatırlayamadığım diğer aşk yazarlarından ve de "part time" aşk meşk yazanlardan özür dilerim... Hepsi "aşkın mantıksızlığını" baştan kabul ettikleri için ortaya bu kadar abuk sabuk sonuç çıkıyor.

Felsefe tarihinin başından beri insanları istediğiniz sonuca yöneltmenin en kolay yolu "hipotetik mantık"tır. Yani, son derece muğlak fakat artık gündelik dile sirayet etmiş, dolayısıyla insanların pek de sorgulamadığı bir cümleyi hipotez olarak ortaya sürersiniz, sonra da kabul ettirmek istediğiniz düşünceyi bu hipoteze bağlarsınız.

Bakın, mantık her yerde. Değil mi "Hıncal Abi"?

İşte Bilirkişi olarak yazıyorum:

Aşk hakkında yazılanları okurken, hipotetik mantık mağduru olmayın!
Aşkla ilgili bunca efsane, edebiyat, sanat eseri olması boşuna değil. Çünkü sanat "şeylerin hali"ne ters düşen, imkansızı mümkün kılan ve bunu yaparken de olabildiğince gerilim, çatışma, şiddet, kan ve gözyaşı saçan durumlara ihtiyaç duyar. Aşkın mantıksızlığı sanatın kullandığı bir "teknik"ten ibarettir. Doğru bakarsanız arkasındaki mantığı, yani hasedi, yetersizliği, eğretiliği, boşunalığı hemen ele verir. Ve işin kötüsü, genellikle tek kişiliktir. "Aşk yaşıyoruz" diyen çiftler eğer mutlularsa, aşkın primine ihtiyaç duymayan karşılıklı bir sevgi yaşıyorlardır. Popüler kültürün kurbanı olarak yaşadıklarını aşkla karıştırıyorlardır.
Mesela fazla Sezen Aksu dinliyorlardır.


Bugünkü yazımın ana fikri şu:
Aşk çok işe yarar elbette ama "yaşarken" değil de anlatırken... Sırtınızı efsanelerin efsununa, edebiyatın denenmiş başarılarına dayar, oradan aldığınız enerjiyi kablo gibi etrafa iletirken belki birilerini çarparsınız... Eğer köşe yazarıysanız daha da işe yarar, okuyucularınız artar.

Aşk olsun!

Aşk, ilişkinin tuzağıdır. Okura karşı biraz sorumluluk duyun. Ne de olsa, edebiyatçı, sinemacı ya da şarkıcı değilsiniz.

İyi oyunlar herkese...



İlhan Uçkan.
Milliyet’te yazıyor.
Bu yazısı beni kıskandırdı.
Şaşırdım.
Diğer yazılarını okuyamamıştım, tekrar mı denemeliyim…
Nedir…
Bilmiyorum…

Pazar, Eylül 23, 2007

Elinde kısa çöp



Diğer kibrit çöplerinden uzun tutulup gözünüze gözünüze sokulanı mı seçersiniz, yoksa arkalara saklanmış olanı mı, seçmeyesiniz diye?
Düzgün bir sırada duruyorlarsa sağdakini mi soldakini mi?
Rakibinize mi öncelik tanırsınız, kaderinizi onun ellerine teslim ettiğinizi bilerek?
Cesurca atılır mısınız yoksa, o kadar çöpün arasından bula bula kısasını bulabilecek olmanın enayiliğini de göze alarak?
Her defasında kısa çöpü çekecek kadar şanssızken, elde uzun çöpün belki de hiç olmadığından şüphelenmez misiniz?
Peki ya hep uzunlardan birini çeken ve güvenle devam eden biriyken, artık tüm olasılıkları tükettiğinizi, size uzatılan elde sadece tek bir çöp kaldığını, bir gün geç olsa da anladığınızda ne yaparsınız?
Ya da uzunu çeker sevinirsiniz; bir de bakarsınız, diğerlerinin hepsi kısadır, kaybetmişsinizdir.
Kısayı çekmek de hep kaybetmek demek değildir o zaman...
Belli mi olur, belki de siz kısa çöpü çekmek için yaşayanlardansınızdır...

Yani aslında hikaye daha yeni başlıyordur siz elinizde kısa çöpü tutuyorken... İşte şu an sizin başınıza gelen de bu...

Çarşamba, Eylül 19, 2007

Cumartesi, Eylül 15, 2007

Hitler’e çekmek!

(Romanımdan bir bölüm)

Hayatın kendisini, bilgeliği, olumlu olan her şeyi ortada, merkezde bir nokta olarak düşünün, kalın, yoğun bir nokta... Buradan ince çizgiler çıkıyor olsun milyarlarca her bir yana... Milyarlarca çünkü bunlar insanlar... Bunlar insanların hataları, zaaflı hareketleri... Çizgiler ince, çünkü henüz basit hatalar, karmaşıklaştıkça, ağırlaşıyor, yoğunlaşıyor ve uzaklaşıyorlar... (Neden uzaklaşıyorlar? Çünkü kötüler hep başkalarıdır!) Uzaklaşıyorlar çünkü diğer ucu, karşıt ucu oluşturacaklar... Yaşama karşıt ucu... O karşıt uçlardan birisi Hitler’e ulaşıyor... Ve neredeyse yaşam kadar yoğun bir nokta Hitler, ona uzanan çizgiler, birkaç, binkaç çizgi, inceden kalına yoğunlukları artarak Hitler yoğunluğunu, o karşıt yoğun noktayı oluşturuyorlar. Uzak ama görülmesi daha kolay, çünkü yoğun... İşte Hitler bu işe yarıyor hayatta... Onun o uzak yoğunluğu yaşama daha yakın noktalardaki insanların uzantısı, Hitler’in yoğunluğundan yaşama doğru geldiğimizde, kendimize yaklaşıyoruz, yaşama Hitler’den daha yakın olan çevremizdekilere yaklaşıyoruz, hatalarımız yoğunlaşsa nereye gidebilecek olduğunu görüyoruz. Yaşama yakın noktalarda minyatür Hitlerler görüyoruz... Çok yakınımızda olduğu halde, ve tam da çok yakınımızda olduğu için göremediğimiz hataları, en yoğun kötülükten kendimize çektiğimiz doğru üzerinde görebiliyoruz. Tüm zaaflarımız, hatalarımızla yaşama çekmekle Hitler’e çekmek arasında gidip geldiğimizi, dikkat etmezsek Hitlerleşebileceğimizi görüyoruz... Olacak o kadar’larımızın ne kadar olabileceğini görüyoruz...

Küçük bir zaafınızın 10 katı büyüdüğünde örneğin bir insanı sabun yapmaya eşdeğer bir seviyeye geldiğini gördüğümüzde korkar ve geri çekilirsiniz; arkanızdaki yaşama biraz daha yaklaşırsınız, diye düşünüyordum, Hitler’i yaşamın bu kadar içine sokarak.

Arkanızı yaşama dayayarak kötülüğe bakmak...

Deprem duası

Deprem sevinci...

Cuma, Eylül 14, 2007

Kısa'sa kısas

Bir filmi romanına tercih etmem...
Ama kısa filmse, öyküye beş basar;
romana on...

Pazartesi, Eylül 10, 2007

Sevgi Üstüne az İsa'nın Öldürülüşü!

Yıllar önce, 15-20 yıl falan, yani yıllar değil seneler önce artık, bir İkarus’un arkasında (belediye otobüsü olan İkarus) bir genç çocuğun bir kıza aşkla ilgili, sevgiyle ilgili nutuk çektiğini duymuştum. Felsefe işte, demiştim, bu da felsefe, en basitinden ama kimse felsefe olmadığını söyleyemez…

“Sevgi Üstüne” de felsefe sanırım, ama bu kadar da basitinden olmalı mı!
Abuk subukluklar, tutarsızlıklar, öznellikler…
Bunları önemsemeyip geçtim çünkü zeka yormayan, durdurmayan, yeni bir şey söylemeyen bir metine saçma deseniz ne çıkar…
Çok sıkıcı.
O İkarus’un arkasındaki çocuk belki bir şeyler bulur…

Ben kitap okuyamıyorum, ya kaçırdığım bir şeyler var…
Ya da bu Ortega Gaset’ler Maset’ler fena halde kaçırmışlar bir şeyleri.
Korkum; onlar kaçırmışsa, onları okuyanlar da...
Kitapların sessizliği değil de gereksizliği üzerine bir metin yazılmayı bekliyor...

Alın size bir tane daha…



Wilhelm Reich.
İsa’nın öldürülüşünün sıradışı bir yorumu.
Ama bir konu bu kadar mı uzatılır…
Amelie Nothomb'un Katilin Temizliği adlı kitabındaki yaşlı ve ukala yazar,
vaktini nasıl geçirdiğini soran gazeteciye,
"Klasiklerden gereksiz sayfaları ayırarak." diye cevap verir.

Böyle düşünsel kitaplardaki durum daha da düşündürücü.
Kapaktaki kadının durumu kelimelerden daha iyi açıklıyor her şeyi…
.......
“Bir hikayeyi dünyadaki bütün insanlar arasında sadece size göründüğü şekliyle anlatabilirseniz kaçınılmaz olarak özgünlük tohumları taşıyan bir eser yaratmış olursunuz. Bu, sıradan yazarların becerebileceği bir iş değildir, bunun 1. sebebi yazar olacak kimselerin okumaya başladıkları günden beri kendilerini başkalarının yazıları içine gömmüş olmaları ve acıdır ama dünyayı başkalarının gözüyle görme eğilimine girmiş olmalarıdır.” (Dorothea Brande)

Cuma, Eylül 07, 2007

"Sis"lerin içinden ca'anım, koşarak koşarak...

“Sanırım ben onu çoktan arıyordum. Ben onu arıya durayım, işte o kendisi çıkageldi karşıma. Bir keşif değil mi bu? Bir insan aradığı bir şeyle karşılaşırsa bu, o şeyin, bu arayışı hissederek o insana doğru ilerlemesi, gelmesi değil midir? Amerika, Columbus’u aramış olamaz mı? Sakın, Eugenia beni aramak için görünmüş olmasın?” (Unamuno : Sis)


Keşfedilmeyi beklemez gerçek bir kadın...
Çünkü bilir ki, beklerse, Amerika gibi, keşfeden Ameriga Vespucci olduğu ve ona adını verdiği halde, herkes Kristof Kolomb'u anacaktır, ona Hindistan’mış gibi davranan birini...
Gerçekte bir kadın, kendine davranılmasını istediği şekilde davranılmasını sağlayandır...
Erkeklerden üstün yanı, yani.

Pazartesi, Eylül 03, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler (Yazarlık) 3

Kitap değilse de belki insan becerebilir kutsal olmayı... Kitabı putlaştırmamak lazım, onlar mezar taşımızdır... Kitabı üstün olduğu için üstün bir insan olmaz yazar; eseri insanın sadece bir yönünü tanımlayabilir, duyumsama yeteneği; duyumsadığını aktarma yeteneği; dil yeteneği; vesaire yeteneği. Bravo!!!! Yaşama yeteneği olan insan kutsaldır ancak... En çok dahiye ihtiyacımızın olduğu sanat, yaşama sanatıdır.

Çoğu yazarın çıkmazı mükemmel bir şey görmemeleri. Bir umut görmemeleri. Hayatı kötü görmeleri... Böyle bir yazar neden yaratır? İntihar etmesin diye. İntihar etmesin diye yaratan biri insanlara ne öğretebilir...

Huzur onu deli eder, belki kaybedecek diye. Ve huzursuzluk da onu yazar yapar. Eseri sayesinde hayata katlanabilir, eseri sayesinde hayatta kalabilir. İşte “Yazmazsam çıldıracaktım.” durumu...

Tamam, peki! Yazarın kendi işine yaramasına tamam, bir kitabın bir insanın hayatını kurtarmasına peki. Ama bu eserler insanlara gerçekleri öğretebilir mi, öğretiyor mu… Yoksa gerçeklerden uzaklaştırıyor mu…

Tom Robbins, Parfümün Dansı’nda çok güzel tespit eder: “İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner, kendini çok ciddiye alır. Mutlular yani kendilerini gerçekten sevenlerse pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında istemez karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.”

Bu mutsuz yazar yaşamın acılardan oluştuğunu, acıların öğrettiğini söyleyecektir. Öğretenin merak olduğunu belki o da biliyordur ama mutlu insanın meraksız olduğu takıntısı vardır onda. Ve acının zararlarını da bilmiyordur: Acı, gerçeğin kavranmasını hızlandırabilir, ama gerçek gibi önemli bir şeye ulaşmak ve onu kavramak için hız, istenilebilecek en son, en tehlikeli şeydir. Gerçeğin kavranmasındaki bu hız, acı çekeni gerçekten uzaklaştırır, acıya yönlendirir, sadece acıya. Gerçeğin değil acının etrafında dönülmeye başlanır. Diğer tarafa, yaşamın diğer yarısında hüküm süren haz tarafına hiç geçilemeyebilir...

Düşünmeye başladığımda için için yenmeye başladığımı hissediyorum, dese düşünür, kişisel düşünceleri deyip itiraz edemeyebiliriz; ama “Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır.” demektedir. Kendisi Albert Camus’dür.

“Eskiden acı diye çektiğim duyguların, kendimi kandırmaktan başka bir şey olmadığını görüyorum. Fark ettim ki, acı çekerken, bilerek ve isteyerek yapıyormuşum. Onun beni yücelttiğini, farklı kıldığını düşünüyormuşum...” Bunları bana yazan kadın, muhtemelen adını kimsenin duymayacağı bir kadındır ama bu algısıyla, birçok filozoftan daha akıllı bir düşünürdür...

Pazar, Eylül 02, 2007

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler (yazarlık) 2

Milan Kundera “Roman Sanatı”nda Tolstoy’un Anna Karenina’yı ilk yazdığında Anna’nın trajik sonunu hak eden bir kadın olarak çizildiğinden söz eder. Ama romanın son hali bundan çok farklıdır. Anna o kadar antipatik değildir artık. Tolstoy’un roman yazma sürecinden ahlaksal düşüncelerini değiştirdiğini düşünmez Kundera. Daha çok yazma sürecinde kişisel ahlaksal inancından farklı bir sesi dinlediğini düşünmektedir. Bunu “roman bilgeliği” diye adlandırır: “Bu da büyük romanların her zaman yazarlarından daha akıllı olduğunu açıklar.”

Şimdi biraz ara verin...

Şimdi şunu okuyun.

Bu da işte, büyük yazarların çoğu kez eserleri kadar akıllı olamadıklarını açıklar.

Kundera beni duymamış gibi devam eder: “Yapıtlarından daha akıllı olan romancılar meslek değiştirmek zorundadırlar.”

Ona en iyi cevabı, Stefan Zweig, Tolstoy için şu dedikleriyle vermektedir: “Yaratmış olduğu kişilerden çok daha acıklı durumlara düşen yazarlar yaşamayı bırakabilirler...”

Şimdi Tolstoy ne yaratmış; hayatın tasarımını bulabileceğimiz bir eser; büyük eserler için böyle denebilir değil mi? Peki bu Tolstoy’un ne işine yaramış? Kendi yazdığı ve diyelim “roman bilgeliğine” eriştiği eseri Tolstoy’da birşeyler değiştirmediyse ne okumuza yaradı? Tek başına bir ok, sağlam, dengeli, usta işi; ama... yaysız.

“Roman bilgeliği”ne tamam ama hayat bilgeliği nerede? Hayat bilgeliğine yaramayan roman bilgeliği yaysız ok değil mi? Bir oku mızrak gibi atmaya çalışan bir insan değil mi “bilge” Tolstoy yaşamda.

Hayatın tasarımını yakaladıkları konusunda da şüphelerim var ya, neyse!

“Kendime rağmen bir yazı geliştirecek halim yok.” diyordu bir yazar. Hali yoksa bir şey denemez tabii ama tam da yazar hayatı budur; kendine rağmen bir yazı geliştirmek ve böylece kendini geliştirmek. Yazarlık yaparak kendini büyütmek.

Yazdığı eserin kurgusunu, dilini, vesairesini kusursuzlaştırmaya çalışıp kişiliğini kusursuzlaştırmaya çalışmayan, öyküsünden fazlalıkları atmaya uğraştığı halde zaaflarını azaltmaya çalışmayan insanın sadece ortalama bir değeri vardır. Edebiyat yazarlarının diğer meslektekilerden daha fazla şey biliyor olmalarının da çok önemi yoktur; eğer tümü de hayatın içinde birbirine benzer hatalar işliyor ve bunu da insanilikle açıklıyorlarsa... Kutsal olmaya çalışmak gerek, çünkü kutsal var...

Edebiyat, sanat müthiş bir anahtardır ama her kapıyı açmaz... Sanat hayat içindir. Asıl deha bunu başarabilmektir.

Yazarın eserini her şeyi gören bir Tanrı gözüyle anlatmasına bir anlatım tarzı olarak itiraz edilir. Tanrı yazar öldü, denir. Ama üslubu bir kenara bırakırsak ben şunu derim: Bir yazar Tanrı gibi düşünmeye çalışmıyorsa, yazar gibi de düşünmeye çalışmıyordur. Tabii derdimiz yazarlık olmadığından: Bir insan Tanrı gibi düşünmeye çalışmıyorsa, insan gibi de düşünmeye çalışmıyordur.

Oysa çoğu yazar kendi yazdığını bile düşünmez kendi kitaplarını, kahramanlar kendilerini yazdırmıştır yazara! İlham perisi girmiştir yazarın içine! Nerden biliyorsak peri olduğunu, ya şeytansa... Geçelim! Böylece bu yazar da kendinin değil yapıtının önemli olduğunu düşünecektir, gereksiz bir kendine güvensizlik ya da yapıştırma bir alçakgönüllülükle.

-Alçakgönüllülük insanı yüceltir ama!
-Yücelmek için mi alçakgönüllü davranıyorsun!

İlham perisinin içine girdiğini söyleyen yazar da aynını yapıyordur. Alçakgönüllü gibi gözükerek yüceltilme isteğini saklıyordur, ya da bu yolla ima ediyordur…

(Devam edecek)

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler (Yazarlık) 1

Yazar birşeyleri var etmek için yazar; kendini ya da yazarlığını. Yazarlığını var etmek için yazıyorsa ve başarısız olursa kendine dönebilir. Başarılı olması ise daha tehlikeli bir çıkmazdır. Tehlike kendini başarı maskesi altına gizlemiştir, olumlunun arkasına. Artık yazar olmak, kendi olmaktan baskın hale gelebilir. Birçok iyi yazarın çıkmazı bu olabilir...

Bir genç yazar şöyle demişti ilk kitabımdaki bir ressam karakteri ile ilgili olarak:
-Ressamda senin kişiliğin ortaya çıkıyor, “Ünü istemem, yan cebime koy.” diyor ya ressam!
Ne diyeceğimi bilememiştim...
-Beni yanlış okumuşsun, çünkü tam tersi karakterde biriyim; bu önemli olmasın diyeceğim; ama... Sen öykümü de yanlış okumuşsun! Çünkü ressam da tam tersi karakterde biri. Okuduğunu iyi okumadan yazar olmak tek şartla mümkün olabilir; insanları iyi okuyorsan. O yüzden beni yanlış okumana sitem etmeden edemeyeceğim; iyiliğin için. Umarım sadece benle ilgilidir, bana olan önyargınla. Korkma, önyargılı olmak sadece iyi insan olmaya engel, iyi yazar olabilirsin hâlâ. Hatta önyargının üzerine gidersen; çözmek için değil tabii ki daha da yoğunlaştırmak için, daha iyi bir yazar olma olasılığını da artırabilirsin. Tek riski var; insan olmaktan uzaklaşabilirsin; bazı iyi yazarlar gibi...

Bazı iyi yazarlar bu tavizi vermişler midir. Şeytanla mı anlaşmışlardı yoksa, bazı iyi yazarlar...

Tolstoy’a “Kardeşiniz de bir yazarı yazar yapan tüm erdemlere sahipti o neden yazar olmadı.” diye sormuşlar. “Haklısınız ama kardeşim bir yazarı yazar yapan zaaflara sahip değildi.” diye cevaplamış Tolstoy. Yorumcu şöyle diyor: “Tolstoy’un kastettiği yazarın bir zaaflar reçetesine gereksinim duyduğu değildir. Yazar kimliğini taşıyabilecek kişinin kendi kimliğine bütün artılarıyla ve eksileriyle sahip çıkabilecek kişi olabileceğini vurgulamaktır. Sanat tarihi kişiliğinde taşıdığı tüm zaaflara rağmen sanatçı olabilmiş büyük sanatçılarla doludur, ama kişiliğini yadsıyarak sanatçı olabilmiş kimseye sayfalarında yer vermemiştir.”

Güzel laflar, sanırım doğru laflar. Ama Tolstoy’un cevabından bir şey daha çıkıyor! Tolstoy tüm zaaflarına “rağmen” yazar olabilmekten söz etmiyor, tam da zaafları “sayesinde” yazar olabilmekten söz ediyor.

Zaaftan arınma düşüncesi yok. Zaaflardan arınmak ve daha iyi bir insan olmak için gereken çaba, yazma eylemine harcanan çabadan çok daha gerilerde kalmaya mahkum... İyi yazarların karakterli insanlar olamaması bundan değil mi?

Yazarın zaaflarıyla yazar olduğu düşüncesi, insanın zaaflarıyla insan olduğu düşüncesinin, bu gerici kabullenişin bir eşi...

(Devam edecek)

Salı, Ağustos 21, 2007

No fear, good year


Kaş'ta gördüm. Yıllar önce.
Üzerime olmadı.
Alacağım dedim, duvara asarım.
Kapıya astım güzel durdu.
Annem gelip bunun ne işi var burada diye sanırım, indirdi, ben yine astım.
Sonra kütüphanenin bir katına perde gibi koydum, üzerinde ağırlık olarak birkaç kitapla.
Arkasına bakıyordu millet oraya kitaplar sakladım diye.
Gizlenen kitaplar devrini yaşamadım ben, neyse.

(Bir foto fikri daha geldi aklıma kitapları işlevsel olarak kullandığım, onu da bir dahaki gönderiye koyayım.
Yani kitaplardan epeyce sıkılmışım görün, eşya niyetine kullanıyorum onları, artık dağıtıyorum dostlara.
Paul Auster'in bir romanında yatağı kitap yığınının üzerinde olan bir kahraman, belki kendisi, belki hayalindeki kendisi, vardı, hatırladım.
Benim fetişistliğim yok kitaplarla bu tarz, hatta küçümsüyorum onları, yazarları küçümsediğim kadar.)

Neyse konuya dönelim.

Tişörtte okuduğunuz cümlenin altında da şu yazıyor:
"Cause others have problem with loosing..."

Coco.
Çevirir misin.
Çevrilmiyorsa yeniden yazar mısın Türkçe'de...
Sana zahmet, bana konu…

Evde kitap

Ne zormuş kitap fotoğrafı çekmek. Fotoğraf makinem iyi değil tabii ama yine de sırtları okunacak şekilde çekerim diye düşünmüştüm. Fotoları kalırdı böylece hatıra. Bu kadar net çıkabiliyor anca.

Öndekiler kim?

Soldaki “saçma” saçlarını okşayınca dileğini gerçekleştiren cin…
Ortadaki “amca”, böyle bir bilgeliğe ulaşmamı dileyen bir arkadaşımın hediyesi…
Sağdaki “kardan adam” arkasında “seni yazar yapıcam sohtorik” yazılı bir başka hediye.
Başaramadı...

Pazartesi, Ağustos 20, 2007

Muradiye Kütüphanesi


Kitap bilincine sahip arkadaşlara 2 yıllığına kitap ödünç veriyorum. Hiç geri istemeyebilirim de. Not: Bu hizmet self-servistir.

Pazar, Temmuz 29, 2007

Yalnızlık umur boyu.

Barmenle ilgilenmem...










Kızla ilgilenmem...




Çek git sen de...












Yalnızlık umur boyu...

Cumartesi, Temmuz 28, 2007

Gazetelere dergilere çıktım!


Onlar reklam almışlardı, ben bira aldım.

Cuma, Temmuz 27, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler 5

Hayatımdaki kadınların bana âşık olduklarını söylemesi sadece bir başlangıçtı. Kadının kendini feda etmesi gerekiyordu. Ama benim için değil, bana doğru, ama benim için değil. Kendi için. İnsan olabilmek için... Önce bana bir peygambere tutulur gibi tutulması sonra da bir peygamberi izler gibi izlemesi gerekiyordu. İlk aşama neredeyse her zaman gerçekleşti ama ikinci aşama... Bu benim henüz olmadığımı gösteriyordu...

-Tüm çevremde ben her zaman el üstünde tutuldum, hep bir numara, her zaman en iyi bilen bendim. Senin yanında tam tersi oluyor, diyordu bir kadın, tüm diğer kadınların yanımdaki hallerini açık yüreklilikle, ama yine de kızgın, dile getiriyordu. O güne kadar yaşadığı derya bir su birikintisi gibi kalıyordu benim yanımda, yine de suyuna gitmemi istiyordu.

Gerçeğin peşindeydim ben, kadınların değil. Çünkü gerçek kadınlara çıkmıyordu.

Aşkı anlayıp hayatı anlamadan kalırsanız, şaşkınlaşırdınız; ama hayatı anlarsanız aşkı aşar, aşkınlaşırdınız.

“Cennet Adamı” adlı bir kitap okumuştum yıllar önce. Giriş sayfasında şu yazıyordu; “O bir erkekti, kadınlar için yaşadı ve kadınlar onu bu yüzden sevdiler...” O zamanlar bu cümle beni anlatıyor, anlatacak diye düşünmüştüm. Oysa şimdi düşününce: Hiçbir zaman kadınlar için yaşamadım. Tabii o zamanlar yazarlık söz konusu değildi hayatımda. Kendimi kadınlara beğendirebilmek için her şeyi yapacaktım demek ki az kaldı, konu mankeni gibi. Diğer erkekler gibi...

Kendi çaplarında dört usta kişi birlikte yolculuk yapıyorlarmış. Konakladıkları yerde ağaç ustası gece nöbet tutarken vakit geçsin diye bir kız resmi çizmiş ağaca. Terzi ustası nöbeti sırasında “Bu şimdi sabah bunla övünür.” diye bir elbise dikmiş kıza... Kuyumcu ustası takı takmış nöbeti sırasında. Dördüncü aşçıymış, ne yapacağını bilememiş, Tanrıya yalvarmış: “Tanrım bu kıza can ver, beni küçük düşürme...”

Sabah hepsi hak iddia etmiş ve kendilerine almaya çalışmışlar kızı... Kralın oğlu geçiyormuş o sırada oradan, önce onları ayırmak istemiş ama kızı görünce o da hak iddia etmiş (ne güzel anlatıyor erkekleri)... Hakime gitmişler, onun da kızda gözü kalmış ve hak iddia etmeye başlamış o da... (oh oh)

Hikayenin sonunda kız usanıp tekrar ağaca girmiş. (Hikaye yazarı erkek değilmiş demek.) Laz atasözü oradan çıkmış: “Ağaç kesersen, ağaçtan akan su o kızın gözyaşıdır...”

Nasıl harcanmış güzelim fikir: Hikayenin sonundan önce ben girerim... “Gönlü kimi seçerse kız onun olsun.” derim... Hem akıllı, hem güzelim. Kız beni seçer.

Burada kız benim hak iddia ettiğim hikayeye girer ve haklı olarak hak iddia eder, bana şöyle sorar:
-Seni seçeceğimi nereden biliyorsun?
-Akıllı bir kıza benziyorsun.
Hem doğruyu söylemek ve kızdan yana olmak, hem kazanmak benim tılsımımdır...

Kıza güzel bir kız olduğunu söylemem.

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler 4

Netteki bir profilde kadın şöyle diyordu: “Beni anlayacak bir kişi yeterli. Gerisi mesaj atmasın lütfen. Ukalaları sevmem. Çünkü ben öyle değilim. Yalancı olmamalı. Ben yalan sevmem. Duygusal olmalı. Romantik olmalı. Çünkü ben pek değilim, bana öğretsin. İşi gücü iyi olmalı. Çünkü benimki iyi, eşit olmalıyız. İstediğini bilmeli ve almalı. Ne de olsa erkek. E başka ne isterim bilmem ki? Şişşt belanı mı demeyin sakın!”

Profile bakın: İsteyen ama ne vereceğini asla söylemeyen bir profil.

Duygusal olmalı çünkü ben değilim bana öğretir diyor. Ukala olmamalı çünkü ben değilim diyor; alçakgönüllü olmayı ona öğretirim demiyor, uğraşamaz bununla, doğrudan ukala olmayacak adam. İşi iyi olmalı çünkü benimki iyi, eşit olmalıyız diye de ekliyor. İşi iyi olmasa da olur, neyse ki benimki iyi ben ona bakarım çok seversem demiyor. Ne istediğini bilmeli ve almalı: Ne olsa erkek!

İstediğini bilmeli ve almalı!.. Oysa hayatta istediğini bilmek es geçiliyor ve almak yüceltiliyor. Böylece ne istediğini bilen değil ama birşeyler alan, almayı bilen, karakterli, ünlemli, dolu erkeğe rastlıyoruz. Aldıkları şey, istedikleri mi gerçekten? Ne önemi var, aldılar ya. Almak çok önemli. Almak! Onu istiyorum ve alacağım. Almak istediğim için istiyorum onu. Alınca daha iyi hissedeceğim için. Bu istek mi! Bu sevgi mi!

Birçok evlenme teklifi, teklifin kabul edilmesinden dolayı yaşanacak o üstünlük, hakimlik, becermişlik, isteğini onaylatmışlık, layık olduğu onaylanmışlık duygusuyla yapılır. Çoğu erkek, bu kadınla evlenmeli miyim? diye sormaz kendine. Bu kadınla evlenmeyi gerçekten istiyor muyum? Şu an yaşadığım hayatta en önemli amacım bu mu? Sormazlar erkekler böyle şeyleri kendilerine, onun yerine kadınlara sorarlar.

(Devam edecek)

Cumartesi, Temmuz 21, 2007

Her seçim bir kaybediştir!


Basılmamış romanımdan bölümler 3

Marquez, Tolstoy gibi bir erkek değildi, en azından Kolera Günlerinde Aşk’ta… İlginç bir karı koca anlaşmazlığıydı sözünü ettiği. Erkek bir haftadır sabunsuz yıkandığından yakınır banyodan çıktığında. Kadın hatırlar, 3 gün önce sabun olmadığını fark etmiştir ama 3 gün boyunca koymayı ihmal etmiştir. Ama süre kocasının söylediği gibi 1 hafta değildir... “Ama bir haftadır ben her gün yıkanıyorum,” diye bağırdı kendinden geçerek, “sabun vardı.”

“Kocası onun savaş yöntemlerini çok iyi bildiği halde bu kez katlanamadı.”

Adam evde kalmamaya başlar, sadece giysisini değiştirmek için uğramaktadır... Kadın o geldiğinde işi varmış gibi yapmaktadır.

“Doktor Urbino, karısı banyoda sabun olmadığını itiraf etmedikçe eve dönmeye razı olmuyordu; karısı da ona eziyet olsun diye, bile bile yalan söylediğini kabul etmedikçe, onu eve almaya yanaşmıyordu.”

“Sonunda Doktor Urbino, başpiskoposa gidip birlikte günah çıkarmayı önerdi; çünkü banyodaki sabunlukta sabun olup olmadığına karar verecek son hakem Tanrıydı. O zaman, kendini tutmayı çok iyi bilen karısı, kendinden geçerek tarihsel bir çığlık attı:

“Başpiskoposun canı cehenneme!”


Tolstoy’unki gibi davranmayı çok denemiştim ama olmuyordu, kadın-erkek, yaşlı-genç ayırmayan o adalet duygumdan…

Mazoşizmi sadece yatakta sevebiliyor olmam gibi, kıç yalamayı da sadece yatakta ve kadınlar söz konusu olduğunda kendime yakıştırabiliyordum.

Marquez’in anlattığı erkek tavrı bile bana çok yakın değildi.

Benim tavrım tam olarak…

Ben hayvan gibi davranıyordum kadınlara...

Kundera’nın Şaka’sında sözünü ettiği türden bir hayvan gibi: “Kadın düşüncesini çekip çevirmenin sarsılmaz kuralları vardır; bir kadını inandırmayı, onun görüşlerini güçlü savlarla çürütmeyi aklına koyan bir erkeğin, bu amaca ulaşma şansı azdır. Kadının kendi hakkında, ilkeleri, inançları, idealleri konusunda vermek istediği imajı saptamak, sonra safsata yoluyla, bu söz konusu imajla, onun, bizim istediğimiz biçimde davranışı arasında uyumlu bir ilişki kurmayı denememiz çok daha yerinde olur. (...) Erkeğin bir kadından ne olursa olsun istemeye hakkı vardır ama, bir hayvan gibi davranmak istemiyorsa, öyle bir ortam hazırlamalıdır ki, kadın, en içten hayalleriyle uyum içinde davranabilsin.”

Şunu diyor bence: Kadına bir kraliçe gibi davran, senin krallığını kabul edene kadar; gerekirse bir soytarı gibi bile davranabilirsin. Bekle... Roller değişene kadar bekle ve o ne istiyorsa onu yap. O istediğini aldıktan sonra sen de istediğini alacaksın...

Bir kraliçe atayıp, onun da sizi kral seçmesi...

(Devam edecek)

Cuma, Temmuz 13, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler 2

“Erkekler sıkılıyorlar!” diye açıklamıştı yeni tanıdığım bir kadın eski sevgilisinin onu neden bırakıp gittiğini. Durup duruken sıkılıyor erkekler! Birkaç kişi evindeydik, iki olay hepimizin dikkatini çekti. Sehpanın üzerinde içecek altlıkları vardı ve aramızdan biri bu altlıklara değil de sehpanın üzerine bıraktı içkisini bir an; uyarı aldı, tatlı sert.

Bir ara yerdeki karoların üzerinde şöyle bir durdu ev sahibimiz mutfaktan dönerken, burayı kim çizdi? dedi. Ben yaptım her halde dedim; bir şey demedi.

Sonra bir gün kızgın olduğu eski sevgilisini, karşılaştıkları bir sırada çekmiş kenara ve, söyle bakalım, demiş, neden terk ettin beni? Adam geçen hafta bir parti verdiğinden söz etmiş evinde. Gayet keyifli bir şekilde sürmüş ve aynı keyifle bitmiş parti. Sen olsaydın, demiş adam, hep diken üstünde olacaktım.


Otobüste önümde iki genç sevgili oturuyor. Genç adam tamamen kıza yönelmiş, kız ara sıra dönüyor onla konuşuyor çoğu kez yola bakıyor. Bazen başını koyuyor omzuna genç adamın. Genelde kız konuşuyor genç adam dinliyor. Bir ara kız şöyle diyor:

-Saçlarını bir daha böyle kestirme.

Erkek bir şey demiyor. Sakin. Konu geçiyor. Kız erkeğin omzuna başını koyuyor bir süre sonra yine.


Tolstoy açıklıyordu yine bu durumu kendince: Levin “Kiti’nin kendini aynı anda hem kocasının karısı, hem evin hanımı olacağı, hem de çocuklarını karnında taşıyacağı, onları besleyeceği, yetiştireceği o sıkı devreye hazırlandığını bilmiyordu. Kiti’nin bunu içgüdüsüyle sezinlediğini, bu korkunç çalışmaya hazırlanırken, şimdi yuvasını neşe içinde örüyor, bir yandan da mutluluk dolu, kaygısız aşk dakikaları yaşıyorken buna hakkı olduğunu düşündüğünü anlayamıyordu.”

Kendisini anlattığı Levin karakterinde Tolsoy, zamanında hatalarını anlamadığı için günah çıkartıyordu!

Günah çıkarma, ortada bir günah yokken gerçekleşiyorsa, bu, insanın kendine karşı işlediği bir günah değil midir…

Kadının evini kurarken ve çocuk doğuracakken gireceği streslere karşılık, erkeğin üzerine yine ev, çocuk ve dışarıdaki hayatta girdiği stresler yetmezmiş gibi bir de âşık olduğu, evinin kraliçesi, çocuklarının annesi yapmaya çalıştığı kadın tarafından da stresler getirilmesi… Bu bahis geçiliyor, önemsenmiyordu...

Kimse erkeklerin duygularından söz etmiyor. Kendileri dahil. Erkek egemen bir toplumda yaşadığımız söylencesi erkeklerin ağzına bir parmak bal çalmak için söylenmiş bir yalan değil mi…

Zaten Levin’in böyle hep alttan alır şekilde davranmasını başta açıklıyordu Tolstoy: “O günden sonra Levin kendini daha az değer görmeye başlamıştı Kiti’ye, ruhsal yönden onun önünde daha çok eğilmeye, hakkı olmayan mutluluğunu gözünde daha yüceltmeye başlamıştı.”

Sizin kadınınızı yüceltme nedeniniz ne?

Levin’inki şuydu: Kiti başka bir erkekten etkilenirken, o erkek kendisiyle ilgilenmeyince Levin’i iyi bir eş olacağı için seçiyordu…

Cumartesi, Temmuz 07, 2007

Basılmamış romanımdan bölümler 1

Sadomazoşist bir hayat yaşanıyordu. Hem de sandığım gibi sadece yatakta değil, sokakta, işte, her yerde. Acıtma ve acı çekme, hükmetme ve boyun eğme ilişkisi cinsellikte oluşmuyor, sosyalliğimizde oluşuyordu. Çıplakken değil sadece, giyinikken. Cinsel hale getirerek katlanılır kılıyorduk sadece… Acıt tatlım diyorduk yatakta, ama dışarıda saklıyorduk acıtılma isteğimizi. Düzmekten zevk alıyorduk yatakta, ama kaba bir insan değilimdir diyorduk dışarıda, kibar davrandığımız yalanını söylüyorduk. Hakkını vererek sevişemediğimiz için mi sokaklarda iş yerlerinde giriyorduk birbirimize, inceden inceye, erkek kadın fark etmeden…
Banaysa yatak haricinde hiçbir yerde zevk vermiyordu sadomazoşizm.

Tolstoy’un bu işi çözdüğünü düşünmüştüm bir an: Anna Karenina’da şöyle düşündürtüyordu Levin’e: “Karısına yanlış düşündüğünü kanıtlayacak değil, onu avutacak sözcükler bulmaya çalışarak konuşmaya başladı. Böylesine haksız bir suçlamanın altında kalmak acıydı, ama kendini temize çıkarıp ona acı çektirmek daha kötüydü.”
Barışıyorlardı Levin ve Kiti.
“Kiti kendi suçunu anlayınca –ama bunu belli etmemişti kocasına- Levin’e karşı daha bir sevecen davranmaya başladı...”
Ama sonra yine kavgalar ediyorlardı...
Böyle devam ediyordu… Kadının hırçınlığına adam hep katlanıyor ama kadın adamın ne kadar olgun ve sevgi dolu davrandığını gördüğünde, kendi hırçınlığını ve gereksiz suçlamalarını fark ettiğinde susuyordu sadece, adamdan özür dilemiyordu.

Gerçek hayatında Tolstoy, karısını, artık yeter, diye terk ediyordu hayatının son günü… Hayatının son gününde terk etmiyordu tabii, terk ettiği için hayatının son günleri oluyordu; bir tren istasyonunda donarak ölüyordu Tolstoy…

Pazar, Temmuz 01, 2007

Ona nasıl acı çektirebilirim?

"-Ona nasıl acı çektirebilirim?
-Ona acı çektiremezsin..."


Ona acı çektirmek istemenin nedeni ne?
Onun sana acı çektirmesi…

Öncelikle o sana bilerek acı çektirmedi...
Acı çekeceğini tahmin ediyordu ama özellikle acı çektirmek değildi amacı.
Sen şimdi bunu özellikle yapacaksın, kasıtlı davranacaksın.

Acı çektirmek için normalde yapmayacağın, karakterine uymayan bir şeyi yapacaksın,
bu sana daha fazla acı verebilir, öyle değil mi?
(Bir acı daha büyüğüyle mi unutulur?)

Sana acı çektirmesini onun yanına bırakmaman gerektiğini düşünüyorsun!
Bu senin kinci olduğunu gösterir. İkinci olarak, acıyı hazmedemediğini...

Tabii esas şu sorulmalı:
Gerçekten acı çektirmek mi istiyorsun ona, yoksa onun sana yaptığı tarzda bir son hamle yaparak kendini göstermek mi?
Ne kadar kin ve hatta nefret içerse de bu hamle, belki de bir aşk hamlesi…

“Ona nasıl acı çektirebilirim?” “Ona nasıl gösterebilirim kendimi?”
mi demek?
Böyleyse, acı çekmediğini gösterebilirsin...*
Ya da acı çektiğini...
Çektiysen gerçekten.
Acı çektiğini gösterirsen, bu onu sevindirebilir,
o zaman ya kötü bir insandır
ya da yine kötü bir insandır ama seni de seviyordur bir olasılık,
aşıklar bazen alçak olur (senin de olabileceğin gibi).
Acı çektiğini gösterirsen ve bu onu sevindirmezse,
iyi bir insandır, senin ona yapmaya çalıştığın hainliği hak etmiyordur.


*
Acı çekmediğini öğrendiğinde onu önemsemediğini düşünecektir,
ve eğer sana değer veriyorsa işte o zaman acı çekecektir.
Ya da acı çekmediğin için onun için de bir sorun kalmayacaktır, zaten değer vermediği için;
bu durumda daha önce de dediğimiz gibi,
senin şimdi ona yaptığın gibi kasıtlı bir şekilde acı çektirmeye çalışmamıştır sana.
Ama ne olursa olsun bir hareket bekliyorsun sen, tarafların geri çekilmesini değil.
Hoş, sana değer vermiyorsa, zaten ileri bir adım atmamış oluyor ya o,
sen kendi kendine gelin güvey oluyorsun.

Cumartesi, Haziran 30, 2007

Salı, Haziran 26, 2007

İş hikayesi!

“Ömrümüzün halihazırdaki bölümlenişi bize sanki sonsuza kadar değişmezmiş gibi gelmektedir, çünkü emekliliğin ve hafta sonu tatilinin ne kadar yeni düzenlemeler olduğu unutulmuştur. İngiltere dünyanın en güçlü sanayi ülkesidir diye İngiliz Haftası’nı taklit eden bütün dünya, bunun bir modadan başka bir şey olmadığını ve modaların değişebileceğini hatırlayabilir. Emeklilik süresi insanın meslek hayatının sonuna yekpare bir parça olarak sıkıştırılmak zorunda değildir. (…) Fransızlar 1971'den beri becerilerini geliştirmek yeni beceriler kazanmak veya sırf ufuklarını genişletmek üzere işlerinden bir yıl izin alma hakkına yasal olarak kavuşmuşlardır; ama bu haktan yararlanmayı talep eden pek az kişi vardır.”

İnsanlığın Mahrem Tarihi. Teodor Zeldin. Ayrıntı Yayınları.

Cumartesi, Haziran 16, 2007

Aşk hikayesi

Ben 9-6 çalışıyordum. O günde 8 saat. Hangi saatler arasında çalışacağını belirleyebilme hakkı vardı. Kesinlikle öğleden sonra olması gerektiğini düşünmüştü. Çünkü sabah saatlerini, ki günün bedenen ve zihnen en zinde olduğumuz saatleriydi bunlar (sanki ben bilmiyordum bunu) evet, sabah saatlerini özel hayatına ayırması gerekliydi. O yazardı. İş dışı böyle yoğun bir uğraşı olan birisi için biçilmiş kaftandı bu düzenleme. (İş yerindeki arkadaşlarından birisi –epeyce semirmiş bir bilgisayar uzmanı- öğleye kadar uyur ama sabahlara kadar gezerdi. Hayata yemek içmek ve uyumak için gelindiğine inanırdı. Ben oturduğu yerden ahkam kestiğini düşünürdüm! Tabii kıskanıyordum... Bayan patronları ise öğleye kadarki tüm vaktini kafelerde, alışveriş merkezlerinde dolaşıp alışveriş yaparak, dostlarıyla buluşarak geçirirdi.)

Çoğu kez benden bile önce, beni bırak güneşten bile önce kalkardı. (Günün bekareti bozulmadan! derdi. Akşam orospu mu oluyor o zaman? derdim, peki ertesi sabah nasıl bakire olarak doğabiliyor yine!.. İşte dediğin gibi, derdi, yeniden doğuyor...) Çalışma masasının başına geçer yazmaya başlardı. Sonra ben kalkardım. (Hiç de bakire gibi hissetmezdim. Tam tersi...) Beni geçirirken ne lanet bir sabah olduğu ve o gün ne kadar işim olduğuyla ilgili şikayetlerimi dinlemek zorunda kalırdı. Benim her sabah hissettiğim ölesiye yorgunluk hissini mahmurluk düzeyinde bile hissetmemesine nasıl anlam veremediğimi yüzüncü kez tekrarlardım. (Doğum günü bir Pazar sabahıydı.) Ben işlerle boğuşurken o öğleye kadar yazmaya devam ederdi.

En çalışkan günlerinde böyleydi, yani yılın 300 günü falan! Arada bir, o gün kaytardığından, geç kalktığından, ya da tekrar yatağa döndüğünden, tembellik hakkını kullandığından, tüm öğleden öncesini ‘harcadığından’ söz ederdi. Aylaklık ettiğinden daha fazla enerji depoladığını söylerdi ama, erken kalkıp birşeyler ‘ürettiğinde’. Yine de bana okuttuğu etkileyici metinlerden çok, tüm öğleden öncesini müzik dinleyerek, yürüyüş yaparak ya da ne bileyim sadece oturup hayaller kurarak, ‘harcayarak’ geçirmesinin akşam eve geldiğindeki etkisini, o dingin halini kıskanırdım. Sanki işten değil de eğlenceden geliyormuş gibi. Ya da Cuma akşamıymış gibi. Pazar sabahıymış gibi! Yarının Pazartesi olmadığı bir Pazar sabahı hem de. Her günün Pazar olduğu... (Düşünebiliyor musunuz böyle bir hayatı? Her gün gözlerinizin önünde gerçekleşirken sizin kıyısından köşesinden bile sebeplenemediğinizi düşünebiliyor musunuz? Neler hissettiğimi tahmin edebiliyor musunuz?)

Eğer sabah verimli geçmişse canla başla, geçmemişse nasılsa bir sonraki sabahın olacağını bilerek ve ondan sonrakinin, nispeten, bana nispeten canla başla başlardı öğleden sonraki ‘asıl’ işine. Günün yarısını çok sevdiği bir şeyi yaparak geçirmişti, mesleğini dinlenme, biraz uzaklaşma olarak bile görürdü, ki onu da çok severdi. Nasıl sevmesin, işine öğleden sonra başlıyordu ve benim de zaten çoğu kez yapılacaklar biriktiğinde ya da birilerinin gün içinde dalga geçmesi akşam ani bir iş olarak benim üzerime çöktüğünde çıktığım saatte çıkıyordu.

İşten erken (yani tam vaktinde) çıkmışsam eve gelip dinlenmeye çalışırdım. (O işten yarım saat önce çıkardı ki o saati eve gitmek için trafikte geçirebilsin. Patronu çalışanlarının işe gelmesi için harcadıkları sürenin onların suçu olmadığını söylerdi. Size ne diyorum, bunlar bu dünyada yaşamıyorlardı!) Geldiğinde ancak sakinleşmiş, üzerimdeki olumsuz elektriği atmış olurdum. Ortaya çıkmasına gün boyu izin vermediğim yorgunluğum kendini hissettirmeye başlardı. Beni dışarı çıkarmak ister, ben de ona uymayı istemekle birlikte daha çok uyumak isterdim... (O yorgun olmaz mıydı? Nasıl olmazdı? Sabah 6’da kalktıysa ve işten 10’da geldiğini düşünecek olursak 16 saat çalışmış olurdu! Ve gece takılmak istiyordu!) Bazı geceler yalnız çıkardı.

Çıkmadığı geceler hafta içi görüşebildiğimiz yegane zamanlardı veeee... kavga ederdik (bazen o kadar yorgunken bile neden çıkmak istediğini şimdi anlıyorum). Ben konuşmak isterdim, işteki sorunları anlatmak isterdim; o ise bunları iyimserlikle geçiştirmeye çalışır, ‘bulaşmak’ istemezdi. Bencil olduğunu, sadece kendisini düşündüğünü düşünürdüm. Ben üsteledikçe rahatsız olur ve beni eleştirmeye başlardı. Ben de sinirlenmeye başlar ve benim tarafımda olmadığı için ona kızardım. Böyle gecelerde ortamı terk etmek isterdi, her zamanki gibi kaçmak… Çünkü ona geçirdiğim olumsuz elektrikten rahatsız olduğunu söylerdi. Yanımda kalmasını, bu olayı ‘çözmemiz’ gerektiğini söylerdim. Biraz sonra bağırmaya başlardı, onu dinlemediğimden yakınır, sözünü kestiğimi söylerdi; gitseydim bunlar olmazdı der, buna izin vermediğim için bağırmasından beni suçlardı. Tüm günü çok verimli ve keyifli geçirdiği halde yarım saatte her şeyi nasıl değiştirebildiğime inanamadığını söylerdi.

O gün öğleye kadar yazmayıp da gezmiş ya da ‘dalga geçmişse’ o zaman akşam yazmaya vakit ayırmak isterdi, onun dışında evde işle ya da yazdıklarıyla ilgili çok şey konuşmaz, işteki ya da yazılarındaki sorunları çözdükten sonra bana anlatır, yazdıklarını okuturdu. Bu anlamda kapalıydı, onun deyimiyle kendine yeterdi. Ben de onun hayatından çok fazla söz açmaz, zaten bunu düşünecek fazla vakit bulamaz, işleri yolunda olduğu için de ilgisiz olduğumu düşünüp rahatsız olmazdım. Sabah verimli geçmişse akşam asla yazmazdı, buna gerek görmezdi. Bir hayatını diğerine karıştırmamaya özen gösterirdi. Günlük hayatı o kadar mükemmel düzenlenmişti, o kadar dengedeydi ki bunu bozmak saçmaydı. (Yaşayabileceğinden daha uzun yaşamak istemezdi, bundan bile sıkılacağını düşünür, düşüncesinden bile rahatsızlık duyardı. Sadece yaşayacağı süreyi verimli geçirmeye bakardı. Yazı zamanı yazı, iş zamanı iş ve gezme zamanı gezme...) Benim gibi birşeylerin gerisinde kalıyormuş duygusunu hiç yaşamazdı. Bu halinin ona has, kişiliğinden kaynaklanan bir şey olduğunu sanırdım...

İşi benim kadar saygı gördüğü ve yönetici konumunda olduğu bir iş değildi ama en azından özel hayatına tecavüz etmiyordu. Benim kadar para kazanmıyordu ama sabah işe geç kalma stresi yoktu, trafik sorunu da... Pazartesi Sabahı Stresi diye bir şey yoktu. Öğleden sonra işe gittiği için değil sadece, yorgunluk biriktirmediği için. Günlerin, haftaların, ayların yorgunluğunu atmak için akşamları erkenden yatmaya ya da hafta sonu tatillerini uyuyarak geçirmeye ihtiyacı yoktu, isterse günde on altı saat uyuması mümkündü. Bu yüzden de günlerin, haftaların, ayların yorgunluğu olmuyordu. (İlginç değil mi, benim de iş dışında o kadar boş vaktim vardı ama sanki onun günü 36 saat falandı.) Ne tüm gün büroya kapanmak ne de ‘güneşe çıkmak’ için hafta sonlarını beklemek zorundaydı. Benim iş hayatımla eğlence hayatımı zorlu yaşam şartları nedeniyle boşanmış bir karı-kocaya benzetirdi; ben otoriter ama paralı olduğundan babamın (işimin) yanında kaldığımdan beni her zaman eğlendiren, kucağında çocukluğuma dönebildiğim şefkatli annemi (özel hayatımı) sadece hafta sonları görebiliyordum.

Hafta sonları haricinde çok da görüşemiyorduk. Hafta sonları öğleye kadar uyumaya çalışırdım, onun için hafta sonu da çalışma günü gibiydi. (Hafta sonu diye bir şey yoktu. Cumartesi akşamları benim gecelerimdi, çünkü boş gecelerimdi ama onun en kötü geceleriydi, çünkü her taraf ‘insan kaynıyordu.’) Sabahları yine yazardı, ortalık kalabalıklaşmadan çıkıp şehri dolaşmayacaksa. Yazmaya bir gün bile ara verse tekrar girmesinin zor olduğunu söylerdi, Pazartesi Sabahı Stresine bizim hafta sonu işten ayrı geçirdiğimiz zamanın neden olduğunu söylerdi. Hafta sonlarından “iki günlük ateşkes” diye söz ederdi.

Evet bir sorun vardı biliyordum ama sorunun benim hayatımda olduğunu göremedim. Ne körlük! Tam olarak bilmiyordum ama biz evliydik ve iki ayrı hayat yaşıyorduk. Sanki ayrı şehirlerde yaşıyorduk da sadece hafta sonları görüşebiliyorduk. Belki haklıydım ama şehir değiştirmesi gereken o değildi. Onun yaşadığı şehir benimki kadar bunaltıcı bir yer değildi çünkü...

Ben yıllarımı kazandığım paranın birazını da biriktirmem gerekirken yorgunluklar biriktirerek geçirirken o işinden benim kadar kazanmasa da (hatta yazılarından aldığı az parayı buna katsa da...) daha fazlasına ihtiyacı olmayan bir insan gibi yaşardı. (Roman yazıp voliyi vurmayı bekliyordu. Beklemiyor muydu?) Ama daha iyi bir eve taşınsak fena mıydı? Arabamızı yenilesek? Tatillerimizi yurt dışında geçirsek, hafta sonlarında şehirden uzaklaşabilsek? Daha fazla kazansa fena mıydı? Artık yan işini bırakıp adam gibi bir işte çalışsa iyi olmaz mıydı? Bir statüsü olurdu. (En azından çok para kazandığı için bir statüsü olurdu.) Şu an komik geliyor. Bu itirafları her şey için çok geç olduktan sonra yapabiliyorum ancak.

Bir çocuğumuz olmayacak mıydı? Uzunca bir süre çalışmasam da çocuğumuzu büyütsem istemez miydi? O zaman onun şu an kazandığıyla geçinebilecek miydik? (Edebiyattan para kazanmayı daha ne kadar hayal edecektik?) Üniversite yıllarındaki gibi yaşamaya dönebilir miydik? O dönerdi de ya ben? Ya ben? Evet, işte bu: Ya ben?

Ya o? Evet benden daha keyifli bir hayatı olduğu tartışılmazdı. Ama ben sorunlarıma ortak olmasını istedim ondan. Bu kadar rahat olmasını kendime haksızlık gibi görmeye başlamıştım. Onu daha fazla görmek istiyordum, belki sabahları benim gibi işe gitmesini istiyordum. Onu kıskanmak istemiyordum.

Benimki gibi saatleri olan bir işe geçti. Normal saatleri olan bir işe! Eski hayatına alıştığı için başta zor olacağını tahmin etmiştim ama bu kadarını tahmin etmemiştim. Yo, yeni hayatına alışmak için çok çaba harcadı ama keşke itiraz etseydi, bana karşı koysaydı. O kadar iyimser ve güçlüydü ki bunu başaracağına inanıyordu. Ama o bile başaramazdı. Kimse başaramazdı. Ne büyük bir mengenenin içine girdiğini tahmin edemedi. Sabah erken kalkmaya zaten alışıktı ama bunu zorunluluktan yapmaya başladı benim gibi, o yüzden de kalkamamaya başladı. Uyum sağlamayı hiçbir zaman başaramadı (hangimiz başarabildik ki!) ama para kazanma işini gayet güzel halletti. Fazla kazanmaya başladıkça daha da kazanması gerekti, daha fazla kazanmıyorsan daha az kazanıyorsundur ya. (Oyun gibi görürdü bunu; banka defterlerindeki rakamın büyümesini. Şaşırdığı, her şeyin sanal bir şekilde oluvermesiydi: Bankadaki paramız bir rakamdı sadece, bir şey aldığımızda o rakam biraz düşüyordu, maaşlar yattığında artıyordu, para denen şeyi elimize almıyorduk bile, her şey bir şaka gibi geliyordu ona bazen. Onu heyecanlandıran da buydu zaten. Bir oyun gibi başladı her şey onun için. Ama değildi.) İşleri çoğalmaya başladı. Artık işten benim gibi yorgun çıktığından ve tüm gündüz saatleri geçip gittiğinden, yarın da erken kalkması gerekeceğinden eve gelince çok da verimli olamıyordu yazılarında. Yazılarında verimli olmaya çalıştıkça sosyal hayat aksadı, beni oralara buralara götüren insan uyku düşkünü biri olmuş çıkmıştı (benimki gibi düşlemek anlamında değil düşmek anlamında düşkün). Sosyal hayata vakit ayırdığında bunu yazılarına ayırdığı vakitten kırparak yaptığından içinde hep bir huzursuzluk oluyordu. İş hayatı tüm yaşamını kıstırmıştı. Neredeyse tümüyle bıraktı yazmayı. Belki bazı hafta sonları... Bir süre katlanacağız diyorduk. Emekli olunca yazacak bol bol vakti olacaktı nasılsa. Nasılsa? Hem böyle giderse kendini işini kurduktan sonra daha çok zaman ayrılabilirdi de, daha erken, yaşlanmayı beklemeden, heyecanını kaybetmeden... Yükselen hayat standartımız buna izin verecekti sanki. (Eski evimizin önünden geçtik trafikten kurtulmak için ara sokaklara saptığımız bir gün. Bakamadı bile. Başını çevirdiğinde gözlerinin sulandığını fark ettim. Ben de başımı çevirdiğimde gördüm: Eski çalışma odasından görülen bostana inşaat dikiyorlardı... Bir hafta sonu yıllar önce kullandığı arabasını gördü bir ara sokakta, terk edilmiş ilk göz ağrısı. Alalım mı? dedim, toplatırsın. Unutmak daha iyi değil mi? dedi.)

Bana yapılanı ona yapılırken gördüğümde bana ne yapıldığını daha iyi anladım. Ve ona ne yaptığımı...

Yaşayan değil çalışan insanlardık, yaşamaya çalışan. Değişimi nasıl fark edemedik? Hayattan daha fazla şey isteyen ve bunun için daha fazla kazanması gereken ve doğal olarak da daha fazla çalışması gereken insanlar olarak bulduk sanki kendimizi bir sabah kalktığımızda. Ama asıl sorun şuydu ki günün yanlış saatlerinde çalışıyorduk. Daha doğrusu en doğru saatlerinde çalışıyorduk, günün yaşamak için en doğru saatlerinde. En zinde olduğumuz saatleri çalışarak harcıyorduk. “Önce derslerini bitir sonra oynarsın...” Daha çocuktan böyle alıştırılmıştık. Oynamak dersleri bitirmenin bir ödülüydü. Oynamak bir ödül olabilir mi? Yaşamak bir ödül olabilir mi? Bütün önemli ödüller gibi zordu ona ulaşmak. Eğlenmek, dinlenmek lüks bir şey olarak algılanıyordu artık. İşten çıkışlarımızda yaptığımız şeyin tatil olması mümkün değildi, sadece yarınki çalışmaya hazırlanmak için dinlenmekle geçiriyorduk vaktimizi.

İnsanların becerilerini geliştirmek, yeni beceriler kazanmak ya da sırf ufkunu genişletmek üzere işlerinden bir yıl izin alma hakkına resmen kavuşmuş modern ülkelerden söz etmişti. İşin ilginci bu haktan yararlanmayı talep edenler çok azmış. Gerçekten dinlenmek için emekliliğimizi bekliyorduk. Ama hiçbir becerimiz, iş dışında vaktimizi geçirebileceğimiz hiçbir uğraşımız kalmadığı için bu süreyi de sıkıntıyla geçirmeyecek miydik? Ölümü beklemekten ne farkı vardı bu tür bir emekliliğin?

Vaktimiz olmadığından doğal olarak okuyamıyorduk. Oysa insanlar yazıyorlardı bunları: “Tarih boyunca yaptıkları gibi, bugün de bizi -üstelik daha sinsi çevrelere başvurarak-, yaşamımızı ömrümüzün zamanına yaymaktan, bugünlerimizi kendi dünlerimizin ve kendimize kurgulamak istediğimiz yarınlarımızın ekseninde yaşamaktan alıkoymak peşindeler. Bugün bizden hemen her konuda “güncel” olmamız istenirken, bunun altında yatan amaç, günü ve yaşadığımız zamanı kaçırmayıp ona tanık olmamızı sağlamak değil, fakat bizi aslında bir nehir-roman gibi algılanması gereken insan yaşamının “gün” diye adlandırılan parçacıkları içerisine hapsetmek. İstiyorlar ki, sınırlılığı içerisinde sınırsızlığa uzanabilen tek canlı türü olan insan, böylece hep birbirinden bağımsız gün parçacıkları boyunca ilerlesin ve sonunda “bir gün” o yaşamı, neye yaşanmış olduğunu düşünmeye bile fırsat bulamadan tüketiversin!”

Onun bir zamanlar çalıştığı saatlere bakın, bir an siz de o saatlerde çalıştığınızı düşünün, hayatınıza ne kadar uygun olduklarını göreceksiniz. Ve işte ben onu bu hayatından ayırmıştım. Aramız her zamankinden fazla gergindi artık. Önceleri benim gerginliğim için paratoner görevi görürken şimdi benden de gergin biri oluvermişti. Çünkü benim gibi bu hayata alışık değildi, ‘özgürlüğünü’ sonradan yitirmişti. Bu şartlarda kavgalarımız, soğukluklarımız büyüdü ve ikimiz de mutsuz olduk. Daha önce en azından o mutluydu.

Çocuk kendimi gerçekleştirmeme çok yardımcı oldu. Hayata tutunmama. O ise doğmamış romanıyla yaşıyordu... Çocuğumu ona borçluyum. Onsuz asla doğru yetiştiremezdim. Bir iş adamı olarak otoriterdi ama baba olarak insancıldı. Eve asla iş getirmedi, yani kavga gürültü riyakar ilişki getirmedi. Çok çalışan tüm babalar gibi çocuğumuza yeterli vakit ayıramıyordu. Ama yine yanılıyordum. Bunu yapabilecekken de yapmıyordu. Benim ona bir süre önce yaptıklarımı çocuğumuza yapmamak için...

Daha sonra sadece yarım günlük işlerde ya da hayır işlerinde çalıştım. Kendini tatmin için insana bu kadarı yetiyor. Yanıla yanıla yaşayarak bu kadar iyi bir yaşam kurmam büyük şanstı. İnsanın şansını bazen başkaları yaratıyor! Rollerimiz tersine dönebilir miydi? Yani tarihsel, geleneksel rollerimiz. Ben kazanıp ona baksaydım... O doğurabilseydi ancak olabilirdi bu. (Romanından söz etmiyorum!.. Bunu o söylemişti.)

Kendimi onun için feda etseydim, paratonerimi korusaydım, paratonerimin paratoneri olsaydım? Romanını yazması için ona destek olsaydım? (Çocuğumu unutacaktım, ya da erteleyecektim.) Bunu ona da söyledim. Ama bunu benden isteyemezdi. Tek istediği vardı; benim için yaptığı fedakarlıkları artık yapmamak. Başarısız olduğunu falan düşünmeyin. Mesleğinin bir numarası oldu. Öyle gerekiyordu. Bir yerlerde bir numara olmak için de bu lazım zaten: Başka bir yerlerde bir ezikliğinin olması.

Çocuğumuz belli bir yaşa geldikten sonra ayrıldık. Artık kendi hayatını kurmak istemesinin yanında bana bir ceza verme isteği de vardı bu kararında. Beni hiç parasız bırakmadı. Beni hiç affetmedi! Çocuğumu aldırsaydım benim de onu affetmeyeceğim gibi... Çocuğumuzu giderek daha fazla görmeye başladı. Yazabildiği içindi bu sanıyorum.

Suçlu muyum? Çocuk doğurmak bir eser dünyaya getirmekten daha mı önemli... Beni affettikten sonra açıklayabilirim ancak aslında suçun bende de olmadığını. Ben de bekleyebilirim. Ben de sabredebilirim. Belki bunun romanının bile yazarım... Ne diyorum? Hala onu kıskanıyor muyum? Bir roman yazarsam beni asla affetmez. Hem belki o yazıyordur bunu... (İlk kitabı için, haliyle bana adarsın artık, demiştim. Sanırım bunun da bana yetmeyeceğini biliyor! Beni kitabının başına değil içine koyacak...)

Çocuğumuz kız... Geleceğinde kendisi için fedakarlık edecek bir erkek bulduğunda onunla sorumlulukları paylaşacak kadar güçlü olması gerekiyor...

Neden bu devirde o eski aşklar yaşanmıyor diye soruyor musunuz? Bana sormayın. Çünkü ben cevabı biliyorum. Neden büyüdükçe bilgeleşen insanlara değil de aksine çocuklaşan yaşlılara rastladığımızın cevabını da biliyorum. Aşk hikayemde neden romantik şeylerden bahsetmediğimi de biliyorum. Ama bildiğimi söyleyebilecek cesaretim yok. Değiştirecek cesaretim kaldı mı? Vaktim kaldı mı? Ya sizin vaktiniz var mı? Yaşamak için vaktiniz var mı? Hayat için...

Cumartesi, Haziran 09, 2007

Kadın dünyasının sonsuz çeşitliliği *

Denizaslanlarıyla
kılıçbalıkları
tabii ki birbirinden farklıdır.
Köpekbalıklarıyla
piranhalar
hem benzer hem benzemez...
Yunuslar sadece kendilerine benzer.
Soldan bir kartal girer sahneye
balık avlamak istiyordur
ıslanmadan.



*Milan Kundera

Çarşamba, Haziran 06, 2007

Olduğundan daha iyi görün, sonra göründüğün gibi ol

“Ben kendi payıma hep insanın neyse o olduğunu ve olduğundan başka türlü gözükmemesi gerektiğini söylemişimdir. Oysa Oliver bana bu konuda hep karşı çıkmış ve insanın kim olduğunu iddia ediyorsa o kişi olduğunu söylemiştir.” (Julian Barnes - Seni sevmiyorum)

"Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil! Çünkü her yalan bir yaratış." diye farklı bir açıdan yaklaşmış konuya Cemil Meriç.

Orijinali olan “Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol.” yerine “olduğundan daha iyi görün, sonra göründüğün gibi ol.” diye yazmıştım ben de. Bunu da “gelişme” denilebileceğini düşünmüştüm. Tabii olduğundan daha iyi görünmek kendine güveni getirebileceği gibi, ukalalığı da getirebilir, temelsiz bir ukalalığı, nedensiz bir kendini beğenmişliği. O zaman da sadece olduğundan daha iyi görünmeye devam eder insan, göründüğü gibi olmadan. Rol yapar, oynar, miş gibi yapar. Kendisiyle önceden gururlanıp gururlandığı şeyleri gerçekleştirmeyi başaramazsa, onların altında kalırsa kibre dönüşebilir gururu…

Sartre söyle diyor: “İnsanın kendisiyle kibirlenmesi için zeki, güzel ya da güçlü olduğunu sanması gerekmez. İnsan hem aptal olduğuna inanıp hem de kendisiyle kibirlenebilir. Kibir kendi kendini besleyen bir eğilimdir. Fakat kayda değer bir zihinsel inançla desteklenmeyen kibir, alınganlık, çekingenlik, kötülük verir.”

Bu durumda insanın ne yapacağını da Nietzche söylüyor: “Ben yaptım bunu der belleğim. Bunu ben yapmış olamam der gururum ve ayak direr. Sonunda bellek kaybeder.” Schopenheur buradaki gurura kibir denmesi gerektiğini söyleyerek düzeltiyor, haklı olarak…

Cumartesi, Mayıs 26, 2007

Çapkınlığın Dayanılmaz Ağırlığı

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde iki tür çapkından söz edildiğini söyler Milan Kundera: “Lirik çapkınlar (her kadında kendi ideallerini ararlar) ve epik çapkınlar (kadınlarda kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini ararlar.)”

Epik çapkının tek bir kadın yönelmiş halini düşünelim... Kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini tek bir kadında arıyordur bu adam. Montaigne’in “Bir insanda insanlığın tüm halleri mevcuttur” lafından hareketle böyle yapıyordur herhalde ve doğru yerde, insan ırkının ruh çeşitliliği konusundaki en verimli örneğinde dolaşıyordur. Seçtiği kadının o balta girmemiş (ya da girmiş) ruhunda bir gezgin, bir kaşif gibi ilerliyor, farklı (t)avlama yöntemleri geliştirerek kendi avcı ruhunu da tatmin ediyordur… Bu tarz bir çapkınlık kadınlar için tapılası bir şeydir herhalde. “Kadınlığımın en gizemli taraflarını ortaya çıkartıyor…”

Ama olmayabilir de… Kadının değişik ruh durumlarının ortaya çıkarılması ve farklı hayat olasılıklarının keşfedilmesi, bir hazinenin gün ışığına kavuşturulması olarak önce çekici gelecektir, evet; ama kadının bir zamandır, belki bir hayattır kafasında oluşturduğu belli bir kadın tipi vardır, ya da adamın ortaya çıkarttıklarından birine daha fazla yakınlık hissetmiştir… İdeal bir kadınlık durumu olmayabilir bu, ama kadının “ben buyum” dediği bir durumdur. Seçimidir kadının. Seçen cins olduğundan, seçimlerinde daha inatçıdır kadın; değişmez, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemezdir seçimleri, anayasadır… Bundan uzaklaşılmasını, farklı olasılıkların araştırılmasını hakaret kabul edecektir…

Başka birine kur yapılmasına nasıl çapkınlık deniyorsa, seçtiği ruh halinden başka bir haline kur yapılmasına da çapkınlık diyecektir kadın.

Şeytani şımarık…

Yani bu derinlemesine çapkın, ruh gezgini, karakter kaşifi… de mutlu etmeyecektir kadını.

Şu metin şimdi buraya uyar:

Her seferinde yeniden kur yapıp
her seferinde yeniden tavladığım
her seferinde farklı taktikler uyguladığım halde
hep aynı şekilde teslim oluyordu.

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

Sen onu uyurken seyrettin mi hiç?

Usulca yaklaştım yanına. Kışın bile çıplak yatardı, ama yazın bile yorganla... Yorgana sarılır sevişirdi sanki. Pike vereyim derdim sıcak yaz gecelerinde, terlersin. İstemezdi. İç gıcıklayıcı bulduğunu söylemişti terlemeyi. Sevişmeyi hatırlatırmış. O en anlaşılmaz, en yoğun, akıl çelici heyecanı. Ruhun kokusuymuş ter. Sarılıp yastığından alırdım kokusunu gelmediği geceler. Yorganı yalnız yatardı.

Gecenin bir saati. Konu komşunun sabah olunca onu böyle mal meydanda uyuyor görebilecek olmalarına aldırmayarak gün ışığıyla uyanmak için perdelerini örttürmediği pencereden girip sırtına vuran dolunay ışığının altında benimle değil de yorganıyla sevişmiş de rahatlamış uyuyor. Poposuna bakıyorum... İki yuvarlak et parçacığı... Tam avuçlarıma göre. Gidip geliyorlar. Bana zevk vermek için uğraşıyorlar. Bize demeliyim! Diğerleri nasıl avuçluyordur acaba? Diğerlerininkini nasıl avuçluyordur?

- Havanda değilsin?
- Başka biriyle seviştiğini düşündüm bir an...
- Yapmaa...

Poposundaki elimi çekmemden anlardı. Yine de işine devam eder, rahatlardı boşalarak... Belki de o anlarda, boşalmasını sağlayabilmek için kurardı diğerlerinin hayalini... Belki en başından beri...

- Sen benim için bir şey yap!
- Söyle nedir?
- Başka birisiyle seviştiğimi düşün.
- Bunu düşünmediğimi mi sanıyorsun?
- Peki? Ne hissediyorsun?
- Tahrik oluyorum... Bazen, havamda olmadığımda, böyle tahrik oluyorum...

Gülen suratına bakardım. Dalga geçip geçmediği belli olmazdı hiç. Ya duygularını çok iyi saklardı ya da duygusuzun tekiydi tek kelimeyle... Ama tam ona hissettiklerimi anlatacağım bir yol bulduğumda böyle sıyrılması beni deli ederdi...

Sonra sırtındaki yara izine kaydı gözüm. Eski bir sevgilisinin yaptığını söylemişti.

- Nasıl?
- Nasıl olsun, bıçakla...
- Hayır, niye yaptı?

Kötü bir anıyı değil de bir başarısını anlatacakmış gibi duruyordu...

- Onu aldattığın için mi?
- Yok canım! Bir tartışmaydı sanırım. Basit bir şey!

O basit şeyi tahmin edebiliyordum... Haksız olduğu ender durumlarda bile yine kendini haklı çıkaran mantıklı söylemleriyle kadını çileden çıkarttığı bir an... Doğru gözüken ama duygudan uzak, aşağılayıcı, size bir sinek kadar bile değeriniz olmadığını hissettiren sözlerini akıtmış, karşı koymaya çalışmanıza aldırmayarak arkasını dönüp gitmeye kalkmıştır. İşte tam o sırada... arkadan, sırtına! Helal olsun kadına... Bıçağın sadece ucu girmiş olmalı, çok büyük bir yaraya benzemiyor. (Ay ışığının altında çok etkileyici duruyor. Ondan bu yüzden de nefret ediyorum. Yarayı bile kendine yakıştıran adam!) Eminim o acıyla geri dönüp kadına haddini bildirmiş olmalı. Bir tokat... Ve kadını kendine bir kat daha âşık etmiştir, bilmeden. Bilmeden âşık eder. Anlamazsınız bile ne olduğunu. Aşkın özelliği değil bu, onun özelliği. Bir erkek hem şefkat hem saygınlığı nasıl uyandırır bir arada... Hem çocuğunuz hem babanız nasıl olur aynı anda... Ona bu yüzden mi kızamıyorum? Ona bu yüzden mi kızamıyoruz?

Sonra yaranın ameliyatla alınmış önemsiz bir çıban olduğunu söyleyip katıla katıla gülüyor; kaleciyi ters köşeye yatırmış futbolcu gibi seviniyor...

- Yine de iyiydi senaryon...

Yine de bilemezsiniz hangisinin gerçekten yaşandığını, hangisini o an kurduğunu... Bu belirsizlikte saklanıyor işte... Elde edilemezliğinin, tahmin bile edilemezliğinin kalesi bu belirsizlik... Dokunulmazlığı onun...

- Ne çok benin var.
- Sen onlara ‘sen’ demelisin!

Ben dokunacağım ama ona! Öncekilerden daha derine hem de... Kalbine! Arkadan bıçaklayamam onu, hayır... Bu hainlik olur.

- Seni hiç aldatmadım!

Doğruydu bu. (Onu haklı bulmaktan nefret ediyorum!) Gerçek her zaman gözümün önündeydi. Ne yalan söyledi, ne saklamaya çalıştı. Doğruyu söyledi her zaman; ama arada, doğru olmayanlarla birlikte. Çoktan seçmeli bir sınav gibi. (Beni sınama hakkını ona kim verdi?)

Ama o bir hain değil... Duygularıma istediğim gibi karşılık vermemesi onu bir hain yapmaz. Kendi hayatını yaşaması onu bir hain yapmaz.

Ve ben de hain değilim... Ben de kendi hayatımı yaşadım. Onun sadece benim olması için çalıştım... Bunun için her şeyi yaparım... Evet her şeyi... Kendi hayatımı yaşamaya çalıştığım için de ona ihanet etmiş sayılmam...

Hain olmam... Eğer onu sırtından değil de kalbinden bıçaklarsam tabii...

******

İnanabiliyor musun? Onu öldürecektim... Ona sahip olabilmek için onu öldürecektim... Aşkımı öldürecektim... Dünyadaki biricik aşkımı... Ama ölmemesi gerekiyordu. O kadar çok yapacak şeyi var ki! Onu öldürseydim beni asla affetmezdi! (Onun gibi konuşuyorum değil mi?) Katil olmayı umursadığım yoktu ama ona kötülük yapmış olacaktım...

Neden fikir değiştirdiğimi de biliyorum. Çünkü yüzünü döndü! Hayır hayır, uyandığından değil, uykunun arasında öyle öbür yana dönmüştü, benden yana, ay ışığından yana... Onu kalbinden bıçaklamak istediğim için bana yardımcı olmaya çalışıyordu sanki. O mu yardımcı olmaya çalışıyordu, yoksa Tanrı mı? Tanrı bir insana katil olması için yardım eder mi? Biliyorum, ona sorsan, eder, derdi... Katil olmak kötü bir şey değil, derdi... Kötü dediğimiz şey kötü bir şey değil, derdi... Kötü, bir sıfat sadece, derdi, iyi’den hiçbir farkı yok. Tek farkı daha az tercih ediliyor olması...

O zaman benim yapacağım şey de kötülük değildi! Onu öldürdüğüm için beni kötü olarak göremezdi... Görüyor musun, onun tezini ilk defa ona karşı kullanabileceğim bir yerdeydim, ama ölüm döşeğinde! Bunu söylesem mi diye bile düşündüm uyandırıp... Öyle elimde ekmek bıçağıyla... Gülmeme bakma, delirmiş falan değilim... Gerçekten! O olsa, delirmek sarhoşluğa benzer bir açıdan, derdi, kimse deli ya da sarhoş olduğunu söylemez... Bir iş yaparken, ya da düşünürken bile, kendine dışardan baktığını, sadece düşünmediğini, düşündüğünü düşündüğünü, bu yüzden kendi kendini engellediğini, bu yüzden bazen deli ya da sarhoş olmazsa çalışamadığını da söylerdi... Şuraya baksana... Onun felsefeleri gelmiş aklıma. Ölen o, hayatı film şeridi gibi gözleri önünden geçen benim! Delirmeyeceksek içelim, derdi o yüzden... İntihar etmeyeceksek sarhoş olalım... O yüzden içiyorum işte, delirmemek için. Yoksa intihar etmemek için mi? Öyle elimde ekmek bıçağıyla arkamdan ay ışığı vururken gölgem sevgilimin üzerine düşmüş... Üzerine serilmiş... uzanmış... yatmış... Onunla sevişmek istedim... Boşalırken suratındaki o ifade... Benim orgazmım da bu işte... Böyle uyuyan bir insanı nasıl!!! Küçük burnu, kocaman kafası, çenesi, o harika profili... Öyle güzel ki... Öyle mutlu... Melek gibi... Sen onu uyurken seyrettin mi hiç?

Hiç uyudun mu onunla!?

Herkes uyurken melek gibi midir böyle... Bebek gibi... Bebeğim gibi... Nasıl yaparım... Nasıl yapabilirdim...

Onu öldüreceksen, bak söylüyorum, kesinlikle arkadan vuracaksın... Hain desinler... Yılan karı desinler... Ne derlerse desinler... Yüzünü dönmesini beklemeyeceksin. Kesinlikle arkadan... Hain olmadan ona zarar veremezsin çünkü!

Ha şunu da söyleyeyim, tavsiye verir gibi konuşmama bakma, böyle bir şey yaparsan, benim için en büyük hainsin... Gözümü kırpmam...

Onun kılına dokunursan... Anladın mı!

Pazar, Mayıs 06, 2007

Aptallar ve âşıklar

Bir zamanlar birbirleri için çarpan yürekler vardı ama hiçbiri diğeriyle aynı hızda çarpmazdı.
O zamanlar rasgele dolaşan iki insan -biri erkek biri kadındı- bu yüreklerden ikisine rastladı.
İkisi de rasgele birisini aldı.
Artık yürekliydiler, o yüzden aşka cesaret edebildiler.

Bir süre mutlu yaşadılar.
Sonra biri, yüreğinin daha hızlı çarptığını fark etti ve daha fazla âşık olduğunu anladı.
O günden sonra da elinde bile olmadan, tamamen yüreğinin dikine, her şeyi diğerinden daha fazla yapmaya başladı:
Tüm fedakarlıkları, tüm ince düşünceli hareketleri, tüm iyilik ve güzellikleri...
Diğeri durumdan hoşnuttu.
Keyfine baktı.

O günden sonra herkes bu keyfi yaşamaya çalıştı.
İnsanlar hep az sayıda üretilen, o daha hızlı çarpan yüreklerin sahiplerini aradılar.
Yeri geldiğinde yüreklerini daha az hızlı çarpan bir başkasıyla değiştirmeye çalıştılar.
Seninkinden daha hızlı çarpan bir yüreğin sahibini bulmak aşktı, sana olunan aşk.
Yüreğini daha az hızlı çarpan bir başkasıyla değiştirmek ise olgunlaşma…
O günlerden bugüne hiç aptal âşık kalmadı.
Herkes âşık, kimse aptal değil…

(Devam edebilir...)