Cumartesi, Şubat 23, 2008

Al Kocayı Vur Sopayı


1. Kitabın Tanıtımı

AL KOCAYI VUR SOPAYI Sevenler arası şiddet

Ayşe Kudat, Doğan Kitap, 2007, 229 sayfa, 13 YTL

İnsanlık tarihi boyunca şiddete uğramış kişileri çeşitli sınıflandırmalara tabi tutarsak, yakınları tarafından dövülen, hakaret gören, cinsel saldırıya uğrayanların savaşlarda, sokak kavgalarında veya terör olaylarında yaralanan veya ölenlerden çok daha fazla olduğunu görürüz. Aile içi şiddet, çağımızda neredeyse her iki kadından birinin, belki her çocuğun ve önemli oranda erkeğin her gün, her hafta, her ay, sürekli olarak maruz kaldığı bir olgudur ve BM dahil uluslararası kuruluşlar ve ulusal sivil toplum kuruluşları konuya sahip çıkmaya başlamıştır. Bu kitap, erkeğin maruz kaldığı şiddeti gözler önüne seren Türkiye’deki ilk kitaptır ve birçok erkeğin eşi veya sevgilisinden şiddet gördüğünü belgeleme amacı gütmektedir... Erkekler yalnız kadın değil erkek sevdiklerinden de şiddet görmektedir. Erkeklerin pısırık görünmemek için gizlemeleri sonucu bir türlü açığa çıkarılamayan bu konu Batı toplumlarında yavaş yavaş incelenmeye başlanmıştır.Bu kitap sevgi ilişkileri çerçevesinde erkeklere yöneltilen şiddet konusu üstünde durmayı amaçlıyor ve erkeklerin eşlerinden, kadın ve erkek sevgililerinden çektiklerini dile getiriyor.




2. Kitap üzerine Radikal Kitap’ta çıkan “inceleme” yazısı.


Kadın dediğin döver!

Kitabın adı 'Al Kocayı Vur Sopayı' gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor

DİLAY YALÇIN

Ayşe Kudat, Al Kocayı Vur Sopayı'da şiddetin toplum, tarih, insan psikolojisi ve insan ilişkilerindeki yerini anlatıyor. Ancak kitabın isminden de anlaşılabileceği gibi, bunu, insanın insana uyguladığı şiddetten ziyade, kadının erkeğe uyguladığı şiddet konusuna bir giriş olarak anlatıyor... Ne var ki, kitabın adı Al Kocayı Vur Sopayı gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor. Ayşe Kudat da okuyucusunu buna inandırmakta zorlanması, hatta kitapta birkaç defa, kendisini de buna inandırmak istercesine, bu kitabı yazarken dünyada kadına uygulanan şiddeti görmezden gelmediğini belirtme ihtiyacı duyması normal karşılanabilir.

Gerçekten de, okuyucu olarak kadının erkeğe nasıl bir şiddet uygulayabileceğini hayal etmek kuvvetli bir hayalgücü gerektiren bir mesele. Kadın deyince akla, ilk insandan bugüne kadar (ya da Athena'nın Apollo'yla bir olup da, annenin çocuğuyla kan bağı taşımadığına karar verdiği günden bugüne kadar) hep ezilmiş, erkeğe göre özellikle de fiziksel anlamda hep zayıf olmuş bir varlık geliyor.

Şiddet konuşulmalı

Bu elbette ki, kadının erkeğe uyguladığı şiddetin konuşulması gerekmeyen bir konu olduğu anlamına gelmiyor. Kitabın adı sözlü veya psikolojik şiddetten ziyade, fiziksel şiddeti çağrıştırdığından, okurun, sopa vurulan erkeklerin sopa vurulan kadınlara oranını merak etmesi kaçınılmaz. Ayşe Kudat bu oranları şöyle anlatıyor: (B.J. Morse'un 1976 yılından başlayarak yirmi yıla yakın süre gözlemlediği 1725 evli çift üstüneden) "Örneğin, 1986'da kocaların eşlerine gösterdiği şiddet oranı yüzde 9,4 iken, kadınların kocalarına yönelttiği aşırı şiddet oranının yüzde 22,8 olduğu görülmüştür." R.J.H. Russell ve B. Hulson'un İngiltere'de yaptığı araştırmaya göreyse, 1992 yılında, İngiltere'de erkeklerin yüzde 5,8'i karılarına, kadınlarınsa yüzde 11,3'ünün kocalarına aşırı şiddet göstermiş. Bu sayılar şaşırtıcı olsa da, her zaman erkeğe kıyasla fiziksel olarak zayıf olduğunu söylediğimiz kadının erkeğe uyguladığı şiddetin açıklaması ise kitapta şöyle yapılıyor: (Alman Hükümeti'nin yaptırdığı bir araştırmaya göre) "... bir kadınla sevgili ya da eş olarak yaşamış erkeklerin yüzde 25'i şiddet görmüş ve bunların çoğu da birçok kez bu şiddeti yaşamıştır. Her altı erkekten birinin sevdiği kadın tarafından sert bir şekilde itiştirilip kakıştırıldığı da ortaya çıkmıştır. Ayrıca, erkekler yüzde 5-10 oranda da ısırıldıklarını, tırmalandıklarını, acı çektirici biçimde tekmelendiklerini ya da fırlatılan eşyalardan yaralandıklarını söylemişlerdir. Benzer bir orandaki erkek de, yaralandıklarını ve yaşamlarını yitireceklerinden korktuklarını dile getirmişlerdir."
Ayşe Kudat'ın, kadının erkeğe uyguladığı şiddetin oranını, 'kadın sevgililerinden veya eşlerinden hayatlarında en az bir defa fiziksel şiddete uğramış olanlar' üstünden değerlendirmesi gibi detaylar, okuyucuya bu kitabın yazılmasını kabullendirebilecek cinsten değil. Çünkü hayatı boyunca bir defa dayak yemiş bir kadın bile hayatının sonuna kadar bir daha dayak yiyeceği korkusuyla yaşamaya terk edildiği gibi, bir defa dayak yemiş kadınların çoğu hayatları boyunca dayak yemeye devam ediyor.

Kitabın daha en başlarında, Kudat'ın, Inter Amerikan Kalkınma Bankası'nın yaptığı araştırmayla belirlediği 'şiddetin devletlere maliyeti' konulu paragrafa girmesi, erkeğin akşam eve geldiğinde önüne düzgün yemek konmamasını kadının uyguladığı şiddetin bir örneği olarak göstermesi, genlerin de şiddet eğliminde payı olduğunu belirtmek için zencilerin şiddete genetik olarak daha yatkın olduğuyla ilgili bir giriş yapması ve onlarca ayrı araştırmanın adı geçmesine rağmen, konu 'kadının erkeğe sopa vurması'na gelince hiçbir sayısal bilgiyi net olarak vermemesi, ne zaten önyargılı olan okura ne de elinde ikna etmesi çok güç bir argüman olan Ayşe Kudat'a yardımcı oluyor.

AL KOCAYI VUR SOPAYI Ayşe Kudat, Doğan Kitap, 2007, 229 sayfa, 13 YTL



3. Benim yazım


Karşınızda her şeyden önce şiddet var!

Yakında yayınlatmayı düşündüğüm muhtemelen “roman” türüne girecek kitabımda sergilediğim bazı hayatlar, dünya çapında şiddet üzerine akademik araştırmalar yapan bir bayan arkadaşım tarafından “Tüm dünyada sadece kadına ve çocuğa yönelik şiddet örnekleri incelenmiş, senin kitabındaki gibi sözel, psikolojik ve benzeri şiddet örnekleri düşünüldüğünde dünyanın bu konuya bakışındaki eksik yön ortaya çıkıyor ve konu çok daha kapsamlı hale geliyor.” diye değerlendirilmişti.

Bu tespiti, belgelerle destekleyen bir ilk kitap çıkmış, Doğan Kitap’tan, Ayşe Kudat’ın “Al Kocayı Vur Sopayı” adlı eseri.

Ama bu metni yazma nedenim, kitabın kendisi değil, 1 Şubat 2008 tarihli Radikal Kitap’ta Dilay Yalçın’ın kitabı tanıtan yazısı.

“Gerçekten de, okuyucu olarak kadının erkeğe nasıl bir şiddet uygulayabileceğini hayal etmek kuvvetli bir hayal gücü gerektiren bir mesele.” diyerek kitabın hayal gücüne yer bırakmadan araştırma kanıtları ve günlük hayattan örneklerle açıkladığı konuya önyargılı bakışını belli ediyor Dilay Yalçın. Üstelik kısa inceleme yazısında üç kez (alt başlığı da sayarsak dört kez) “ima edilen” şey dikkat çekmeyecek gibi değil (italikler benim. MS):

“…kitabın adı Al Kocayı Vur Sopayı gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor.”

“…kadının erkeğe uyguladığı şiddetin oranını, 'kadın sevgililerinden veya eşlerinden hayatlarında en az bir defa fiziksel şiddete uğramış olanlar' üstünden değerlendirmesi gibi detaylar, okuyucuya bu kitabın yazılmasını kabullendirebilecek cinsten değil.”

“….ne zaten önyargılı olan okura ne de elinde ikna etmesi çok güç bir argüman olan Ayşe Kudat'a yardımcı oluyor.”

Bilemiyorum Aşye Kudat, konunun işlenişini, örneklerin konuyu nasıl desteklediğini ve benzeri konuları incelemeyi aşıp konunun kendisinin anlamsız, gereksiz vs olduğu yolundaki “eleştiri” hakkında ne düşünür; ama ben bu romanımda olmasa da -çünkü içinde yeterince kadın şiddeti örneği var- belki bir sonrakinde Dilay Yalçın’ın “şu konuda kitap yazılamaz” şeklindeki yaklaşımını bir şiddet örneği olarak gönül rahatlıyla işleyip tespit edebilirim.

Hatta Ayşe Kudat’ın, “erkeğe yönelik şiddet” konulu eserinin amacının, erkeğin kadına yönelik şiddetini görmezden gelmek değil, kadına uygulanan şiddetle birlikte ve şiddet başlığı altından “artık” incelenmesi gereken bir konuya dikkat çekmek olduğunu defalarca belirtmesindeki inceliği, Dilay Yalçın’ın tam tersinden alıp, üzerine kitap yazılabilecek bir konuda kitap yazdığına, yazarın kendisini de inandırma çabası olarak aşırı yorumlamasını, bir “bel altına vurma hadisesi” olarak romanımda kullanabilirim.

Bakın işte buldum; romanımda, şiddet üzerine bir kitap ve onu eleştiren bir inceleme yazısı kurgulayıp, inceleme yazısının kendisinin, kitabın ikinci basımına şiddet örneği olarak eklendiğini anlatarak bunları yapabilirim.

Bu yazımı, Ayşe Kudat’ın kitabının ana fikri ve yazılış amacı olabilecek başlığımı da açıklayacak bir sözle bitirmek istiyorum; bir tartışma sırasında her hangi bir kabalaşma söz konusu değilken bir kadının söylediği şu söz: “Sözlerinize dikkat edin, karşınızda her şeyden önce bir kadın var!”

Murat Sohtorik


Not: Radikal Kitap yazımı, bırakın yayınlamayı, alıp almadığını bile bildirmeye tenezzül etmedi!

amınıza koyim

Bana amına koyarım dedi bana nasıl der ben de amına korum dedim. Onun adamı var korumaları benim de var korumalarım. Benim üzerime gelmesin yoksa dağılır oralar. Bana amına koyarım dedi ben onun amına korum. Eğer kavga edersem abi ben cinayet işlerim. Kafalarımız gözlerimiz kopacak. Görsen o gün birbirimizle nasıl kavga ediyoruz. Şişeler kırıyoruz kafalarda. O bana vuruyor ben kafasında şişeler kırıyorum o benim gözüme parmağını sokuyor. Bana amına koyarım dedi bana nasıl der ya ben de amına korum dedim. Abime söyle benim üstüme yürümesin. Ben cinayet işlerim. Orası camekan dağılır orası. Bana amına koyarım dedi ben de amına korum dedim.

Sen bilmiyorsun kavgamızı o benim parmağıma gözünü sokuyor ben onun kafasında şişe kırıyorum. Bana amına koyim diyor. Ben senin amına koyim.

(Yukarıdaki muhabbet Gümüşlük’de hemen deniz kenarındaki pansiyonumun balkonunda notlar alırken tam şu anda şahit olduğum ve birebir aktarmaya çalıştığım bir konuşma. Bir iki dakikalık bir konuşma sadece ama amına koyimler cidden 10 kez falan tekrar etti. Cinsel organ sizi yanıltmasın ikisi de erkek. Parmak kafa-şişe mevzu da rahat bir 5 kez. En fazla 5 cümleyle konuşuyordu adam. Ama 60 70 cümle etmiştir herhalde.

İnsanoğlu hiçbir yerde huzur bulamayacak. Huzur falan aradığı yok çünkü...

Cuma, Şubat 22, 2008

Pazar, Şubat 17, 2008

Mor ve Gerisi

"Morun ötesini yapmak için moru bilmeli önce." Atasözü


İngilizce, Türkçe veya Sanskritçe şarkı olmaz,
şarkı şarkıdır...
Siz burada yaparsınız, iyiyse eskimo bile anlar.
Eskimolara ayıp olmasın...

Enstrümantal müzik diye bir tanımlama vardı, bilmiyorum kaldı mı?
Sanki enstrüman olmadan müzik olabilirmiş gibi.
İnsan sesi de müzikte bir enstrümandır,
anlamlı laf etsin ya da etmesin,
o dilden ya da bu dilden.

Anlatmış işte adam resminde,
bir pipo çizmiş,
altına da yazmış (resmin içine)
bu bir pipo değildir diye.

Resmedilmiş bir cümle, edebiyattaki anlamıyla bir cümle değildir artık, resimdir.
Ve o yüzden, resimde, bu bir pipo değildir yazıyorsa, hatta ben de bir cümle değilim yazıyorsa, doğru söylüyordur, değildir.

Anlamdan bağımsız (anlamsız dememek için böyle diyorum) bir cümle de edebiyatta, sırf tınısı var olduğu için orada olan bir cümle, edebiyat değildir, çünkü o bir cümle bile değildir.

Bakıyorsun,
metnini senfoni yapmaya çalışıyor biri
melodidense söz yazıyor diğeri.
Edebiyatçısı müzisyen, müzisyeni edebiyatçı olmaya özeniyor!
Biraz akıllıları varsa ressamlarından çıkıyor,
anlamla, mantıkla en az işi olabileceklerinden.

Suzanne Vega yaparken bir albüm bebeği doğduktan sonra,
bakar, anlamaz bebeği, dinlemez, ilgisini çekmez şarkılar.
Çünkü Leonard Cohen tarzı,
bizdeki Bülent Ortaçgil tarzı*
“sözel” “anlatan” “konuşan” bir müzisyendir Suzanne Vega.
Ne anlasın bebek konuşan vegadan, susan vega ister o.**

Melodik bir albüm çıkar sonra Suzanne Vega’dan,
bebeğinin de anlayıp zevk alacağı.
İşte o benim dediğim Eskimo faktörü.


*Sıkı müzisyenlerle çalıştığından en müzikal ve bu yüzden en beğendiğim Ortaçgil albümünün adı bile şudur: "Bu şarkılar adam olmaz."
**Espri Tansu Gülaydın’ınkinden dönüştürülmüştür.

Cumartesi, Şubat 16, 2008

Salı, Şubat 12, 2008

Sakal var, mantık var!


Sakalım olduğu için
komünüst diye
üniversiteye alınmamış,
kahvede (Cunda Taşkahvede)
efkarla çay içer fotom
(temsili).

Salı, Şubat 05, 2008

Politika fasa, sanat fiso

“Benim tezim şu ki; edebiyatçı iktidarla yakın ilişkiler içinde olmamalıdır. Eğer ben onun yemeğine gidersem, partisine gidersem, o zaman onu rahat rahat eleştirmek ve yaptıklarına karşı çıkmak hakkını kaybederim, diye düşünüyorum.” Pınar Kür


Bu, insanın tanıdığını, yakın olduğunu, giderek dostunu eleştirememesi anlayışından kaynaklanıyor. Yani ya giderim ve eleştirmemeyi kabul ederim, ya gitmem ve eleştiri hakkımı korurum arası bir denge hali, yaşanamıyor. Karakterler farklı olabilir, ama doğru karakter bu örnekteki gibi görülür çoğu kez.

Politikacıyı sanatçıdan üstün bir yere koymak saçmadır, tarih bilmemektir bu, ki bir yeniyetmeyi 1 saat tarihe baktırsanız görülür bu, ama daha üst düzeyde, politika fasa, sanat fiso. Bu hayatın her zaman adama ihtiyacı oldu, oluyor, olacak. Olmak ya da olmamak derken, bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin, demiş Şekspir. Tersine çevrilerek, Olmamak ya da olmak, denebilir bu konuda. Olmamayı bırak bir olmak bul, bak burada olmak budur: Adam olmak… Bunun çevresinde dolanır, sadece buna yaklaşan politikacı sanatçıdan üstündür, buna yaklaşamayan sanatçı, politika yapıyordur.

Demiş işte diyeceğini adam olan, Çetin Altan: “Cumhurbaşkanı gelmez mi yazarın evine?..”

“Politika gelir geçer, sanatçı kalır.” da demiş ama yukarıdaki soru, onikiden…


Orhan Pamuk'la ilgili bir tartışmada demiştim: Bir tarafta bir yazar diğer tarafta bir hükümet, devlet... Hiç düşünmeden paranızı, değer verdiğiniz şeyi, yazara yatırabilirsiniz...

Şimdi de ekliyorum:

Yine de en çok parayı kasa kazanır...


Şunları da ekleyelim Çetin Altan’dan, bulunsun:

İktisat Fakültesi’ni kuran bir iktisatçı vardı, o demişti ki; “Sizde değerliler önemli değil, önemliler de değerli değil.”

“Sen de cevher var imiş/ Bunu alem ne bilsin?/ Süslü bir dairede/ Müdür bile değilsin”...

Pazartesi, Şubat 04, 2008

Çarşamba, Ocak 30, 2008

Figüran

"Doğal olun, kameraya bakmayın!"

Cumartesi, Ocak 26, 2008

1900’deki sigara sahnesi

Yaşlı yazar, ölmüş bir yazar üzerine yazdığı kitaba çalışmak üzere arkadaşlarının sakin bir yerdeki evine çekilir. Gece uyurken tıkırtılar duyar, hırsızdan şüphelenir, korkar, bir süre sonra da hırsızı odasında bulur. Yaşlı yazarın kalın camlı gözlüğünü pencereden fırlatan, suratına bir kadın çorabı geçirmiş hırsız, yazara zarar vermeyeceği, hırsızlığının kendince haklı sebepleri gibi konularda yazarla sohbet ederek evi soymaya devam eder. Gerçekten de iyi davranmaktadır, yazarın cüzdanındaki paraların birazını geri bırakır, yazarı bağladıktan sonra sabaha polisi arayacağını söyler, gözlüğünü attığı yerden bulup masaya bırakır, ısıtıcıyı açmayı sorar. Bağırsam da kimse duymaz, ağzımı bağlama diyen yazara üzgün olduğunu söyleyip yapması gerekeni yaparken burnundan nefes alıp almadığını kontrol eder…

Ona kızmakla kızmamak arasında gidip gelirken yazar, kararını vermesine neden olacak bir şey yapar hırsız: Yazarın varlığını sanki unutmuşçasına şömineyi yakar, yazarın üzerinde çalıştığı kitabın yüklüce notlarını, yazarın bazen yazmaktan daha fazla zaman aldığını söylediği araştırma notları ve kitaplarını, ne varsa, teker teker…

Onu ne olursa olsun bulmaya çalışacağına yemin eder yazar, içinden.

Öğlen gerçekten de kurtarılır. Olayı anlatır, sonra da düşünmeye başlar.

Neden?

Neden!

Neden…

Edebiyatta ucu açık metin takıntısıyla ilgili yazdıklarımın hiçbirini yazmayıp, John Fowles’un yeni çıkan Abanoz Kule adlı kitabındaki Zavallı Koko adlı bu anlatısını örnek gösterebilirdim.

Açık ucu yanlış tamamlayan örneklerin boşluğunu, ucu tamamlayıp metnin işinin bitmesi, metnin tüketilmiş sayılması çekincesinin gereksizliği, muammanın üzerinde düşünmeyi metne dahil etmenin nasıl zekice zevkli bir eser oluşturacağını, metnin anlamını ve değerini 10’a katladığını vs vs…

Duygusal insanlar genelde mantıktan, zekadan sıkılır, mantıklı-zeki kişileri küçümsemeye(!) yönelirler, Ali Nesin’in duygusal zekanın zekalarını yeterince geliştirememiş olanların uydurması olduğunu söylediğindeki gibi, zeki yazar duygusuz yazar değildir.

Ama duygulu yazar, duygulu yazardır.


NOT 1: Fowles’un harika romanı Koleksiyoncu’yla benzer konulu (o, bundan çıkmış sanırım) Zavallı Koko’dan şunu da öğreniyoruz: İlkel kabilelerle iletişim kurmak için 32 dişini göstererek yaklaşan misyoneri öldüren “vahşileri” kim suçlayabilir; dişlerini apaçık gösterip düşmanlığını ilan eden misyoner değil miydi…

NOT 2: Bu yazı 1900'deki sigara sahnesi sırasında yazılmıştır. O sahneyle ilgili diyeceğim bir şey yoktur.

Cuma, Ocak 25, 2008

Tolstoy’u karısı

“Eğer bu adam kadınları yazdığı kadar iyi tanısaydı onunla çok mutlu olurduk.” demiş Tolstoy’un karısı.

Bunun üzerine “Yazarken bildiği birçok şeyi insan yaşarken unutabiliyor.” diye bir yorum yapmış Ahmet Altan.

Tolstoy’un kadınlarla ilgili bildiği de nedir, ben size söyleyeyim.

Anna Karenina romanına bakıyoruz. Ama ne Anna’ya ne Karenina’ya. İkincil karakterler olan Levin ve Kiti’ye bakıyoruz. Çok rahatlıkla Kadın ve Erkek olarak genelleyebiliriz, başı sonu ortası kıyısı köşesi haricinde temelde aynı yaşanıyor.

Kadın Adamı haksız yere suçlar.

Adam da Kadına kızacaktır.

“Ama Kadına kızamayacağını çünkü onunla kendinin aynı kişi olduğunu anlamakta gecikmedi. O zaman, arkasından şiddetli bir darbe yiyen bir insanın öfkeyle, öcünü almak amacıyla dönüp de, kafasını kendisinin bilmeden çarptığını, kızacağı bir kimsenin bulunmadığını, acısına katlanmaktan, sızısını dindirmekten başka yapacak bir şeyi olmadığını gördüğünde hissettiği şeyi hissetti.

(…) Doğal bir duygu kendini temize çıkarmasını, Kadına haksız olduğunu göstermesini istiyordu. Oysa Kadına suçlu olduğunu göstermek, onun sinirlerini daha da bozmak, onun üzüntüsünün kaynağı olan ikiye bölünmeyi daha da güçlendirecekti...

Böylesine haksız bir suçlamanın altında kalmak acıydı, ama kendini temize çıkarıp, ona acı çektirmek daha kötüydü.”

Çok güzel düşünceler değil mi… Ama tek taraflı, ve Erkekten Kadına…

“Barıştılar. Kadın kendi suçunu anlayınca –ama bunu belli etmemişti kocasına- Erkeğe karşı daha bir sevecen davranmaya başladı...”

Ama bunu belli etmemişti kocasına.

Harika bir tespit… Erkek kadına anaç davranırken, kadın erkeğe hizmetçisiymiş gibi davranıyor!


Sonra yine benzer nedenlerden kavgalar ederler...

Kadın hep kavga çıkarır, adam hep düşünür.

“Karısına yanlış düşündüğünü kanıtlayacak değil, onu avutacak sözcükler bulmaya çalışarak konuşmaya başladı.”

Yine harika, ama yine tek taraflı…

Karısının bu kavgalara neden olan düşüncesizlikleri için Erkeği bir de şöyle yargılar Tolstoy: “Kadının kendini aynı anda hem kocasının karısı, hem evin hanımı olacağı, hem de çocuklarını karnında taşıyacağı, onları besleyeceği, yetiştireceği o sıkı devreye hazırlandığını bilmiyordu. Kiti’nin bunu içgüdüsüyle sezinlediğini, bu korkunç çalışmaya hazırlanırken, şimdi yuvasını neşe içinde örüyor, bir yandan da mutluluk dolu, kaygısız aşk dakikaları yaşıyorken buna hakkı olduğunu düşündüğünü anlayamıyordu.”

Eh, herkes ister vallahi, saçma, özensiz, sevgisiz ve insanlık dışı davranıp, ben ne “korkunç” bir çalışmaya hazırlanıyorum ve zaten bunun için doğdum diye duygu sömürüsü yapmaya bile gerek kalmadan haklı çıkmayı, çünkü zaten adam böyle düşünerek haklı bulmalı kadını! Kadından daha çok kadıncı olmak, deyimi eklensin dilimize…

Hem neden araba kullanmak için bile ehliyet varken, çocuk doğurmak için yok.

Bedeni çocuk doğurabiliyor diye çocuk doğurmaya odaklanmış kadınlara karşı, bedeni yılda 300 kadını dölleyebileceği için bunu yapmaya odaklanmış erkekler: Tencere kapak, neyin savaşını yapıyorlar ki… Alan razı, veren Rıza.

Erkeğin, bu kadın anlayışsızlığına katlanmadaki kendi salaklığının intikamını kadından alması başka bir yazının konusu; aldatarak (ne demekse aldatmak), terk ederek (Tolstoy da karısını terk etmiştir “sonunda”), kadınları ikinci sınıf yaratık olarak görmeye kendilerini zorlayarak…


Bir de gerçekten kadının ne olduğunu bilen erkekler var. Saçmalamaları dahil, muayyen günlerini tüm aya yayma ve bundan ceza indirimi alma düşünceleri dahil, ne korkunç şeyler yaşadıklarını, birinci sınıf yaratıklar oldukları halde erkeklerin onlara değil onların kendilerine nasıl ikinci sınıf yaratıklar gibi davrandıklarını gerçekten bilen, bu nedenle de böyle kadın tavlayıcı ne yazan ne de davranan, kadını ne melek ne de şeytan gibi davranan.

Ama kadınlar kendilerine düşkün-aslında düşmüş- oldukları sürece o erkekleri asla tanıyamayacaklar –doğuracakları çocuklara düşkün olacaklar ki bu da kendine düşkün olmak demektir, ve ailenin, yeni neslin düşmüş olması sonucunu doğurur.


Erkek taraf adam olmaya çalışırken, kadın taraf da ana değil anaç olmaya çalışsa…

Ben iyi insan olmak istemiyorum ben çocuk doğurmak istiyorum, diye bağıran bir kadın hatırlıyorum…

Perşembe, Ocak 24, 2008

Tutunamayanlara tutunamayanlara

İlk 100 sayfa vasattı.
Sonraki 50 sayfa ilginç bir şiir(imsi)den oluşuyordu.
İlk 100’ün sıkıcılığına tepkiyle okusam da fena değildi, ironi-kara mizah dedikleri şeyi burada yapıyordu işte.
Ama ilk 100 sayfada basit espriler!
Hani “ooo biz onları üniversitede yaptık bitirdik” dediğimiz türden, Amerikan esprisi dediklerimizden, bir edebiyat eserine yakışmıyordu. (Belki o kadar basit-vasat yaparak, bu vasatlığı yeriyordu da ben anlamadım!)

Sonraki 100 sayfa şiirimsinin apayrantılı bir açıklamasıydı, tek başına bölük pörçük konulu metinler ilginç olabilse de bütün içindeki yeri neydi?

Bıraktım, bağışlanacak kitaplar bölümüne.

250 sayfadan sonrasına birkaç gün sonra bir daha döndüm ve bitireyim yahu şunu dedim, çünkü John Fowles bu yazıyı yazmaya beni zorlayacaktı görünen o ki. ‘Büyücü’nün son sözü hayatımda okuduğum en gerekli son sözlerden biriydi. Fowles burada kitabını gereksiz ayrıntılarla fazlaca yorduğu, konuyu fazlaca dağıttığı vs gibi eleştirilere katıldığını söyleyerek özeleştiri yapıyordu, ki on yıldan fazla bir zaman sonra gözden geçirdiği basımının çevirisiydi okuduğum.

Tutunamayanlara da böyle bir son söz eklenemez miydi, ben bilemezdim, çünkü 250’den sonra kitaba devam etme çabam yine işe yaramamıştı. (İlk seferi de seneler önceydi. 10 senede bir deniyorum demek ki ben.)

Kısa Çöp’teki parantez içleri için konudan fazla koparıyor diyenlere ama ben öyle istiyorum demiş, sonradan pişman olurusun diye ekleyenlere de, ben bu konuda da başka yazarlara benzemem, zamanla görürsünüz, demiştim… Anlamamışlardır. Olsun, bir yazar kayda geçsin diye konuşur.

Daha sonraları yazdığım romanımı yazmaya oturmak için Celine okurdum, geveze-dedikoducu bir adamın bu harika zırvalamaları, konudan konuya atlamaları arayıp da bulduğum şeydi romanımın dilinde, parantez içleri yaramış, yarasın.

Yazdıklarımdan şüpheye düştüğümde başka bir yazarı açar okurum ve endişelenecek hiçbir şey olmadığını anlarım, demiş Bukovs2…

Yeni başladığım romandaki bir bölüme böylece şunlardan birini koyacağım ad diye:
“Tutunamayanlara tutunamayan”
“Tutunamayanlara tutunamayan beyan”
“Tutunabilen”

“Tutunulamayan” da olabilir.

Topik


Topik adlı meze geliyor masaya, hemen bitiyor, ütopik oluyor.

-Neden yazıyorsun.
-Zekiyim… Dünya aptal…
-Saçma.
-Evet, öyle gözükür.

Salı, Ocak 22, 2008

Yazıt kutuplar

“Sevgilimin favori ülkesi İspanya, benimki İtalya.” (Bir İngiliz, aslında iki)

“Eşim Küba gibi bir yerde yaşamak istiyor, ben Fransa’da.” (İspanyolun çifti)

“Fransız edebiyatını, müziğini ve Paris’i çok seviyorum.” (Nereli? Daha doğrusu nereli değil?)

“Belçika’da kime sorduysam Brel’den hazzetmediğini söyledi.” (Yukarıdaki Amerikalı)



“Eğer şu yeryüzünde rahat ediyorsam bunun nedeni yalnızca var olmak yoluyla burada bulunmaya alışmamdır. Oysa ben başka bir yere ait olduğumu sanıyorum. Nereye olduğunu bilsem her şey düzelecekti ama bu soru nasıl cevaplandırılabilir göremiyorum. İnsanın anlaşılmaz bir özlemle dolu olması olgusu bir “başka-yer”in varlığına işaret sanki.”

Yukarıdaki vasat zihin örneklerine entelektüel bir katkıdan daha ileri gitmeyebilecekken Eugene Ionesco, Yalnız Adam adlı romanının kahramanına şunları da söyleterek kurtulur:

“Bu ‘başka-yer’ benim bulmayı beceremediğim bir ‘burası’ olabilir.”

Bu cümleyle bir anda umutsuzluktan özeleştiriye sapar, tek taraflılıktan kurtulur, olasılık denen o üst yaratımla taçlandırır mantığını. Hala mutsuz olabilir, ama buradan sonrası bizi ilgilendirmez, buradan öncesi hem ilgilendirir hem bilgilendirirken…

“Olabilir…” Robert Musil’in benzer adlı eserindeki olasılık durumuna girmeyeceğim, şöyle devam eder Ionesco:

“Daha şimdiden bir çelişmeye düştüğümüz sezmiş olmalısınız. Bu acaba bu çelişmeye mi yoksa genellikle bütün çelişmelere bir düzen getiremediğimden mi böyle oluyor? Birbiriyle çelişen birçok bilinç düzeylerinde birden yaşamamızdan mı ileri geliyor? Gene iki olabilirliğin de doğruluğuna inanıyorum.”

Olabilirlik…

Bundan sonrasını Nasrettin Hoca’ya soracağım huzurlarınızda, bakalım sonrasında kim bulabilecek…

Yani huzur…

Cumartesi, Ocak 19, 2008

Babil (Karışıklık)

"Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimse kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley (anlamsız M.S.) şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu.

… 1984’te insanlar acı çekerek denetlenirken, Cesur Yeni Dünya’da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkuyordu."

(Televizyon: Öldüren eğlence / Neil Postman)

Cuma, Ocak 18, 2008

Takiye

“Dahinin zamanın yüz yıl ilerisinde olduğu söylenmemeliydi. Bu insanları dahiden uzaklaştırdı. Üstelik bu söz kısmen yanlış: İnsanların ortalamasının zamanın yüz yıl gerisinde olduğunu söylemek herhalde daha doğru ve eğitici.” B.B.

Laptoplu Mağara Adamları

Termometres’de şuraya geldik: "Anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır."

Daha “bilimsel” konuşalım: “Amerika'da 1950'lerden, Avrupa'da 1970'lerden sonra genel olarak edebiyatın, ''yol göstericilik'' gibi bir görevi olamayacağı kanısı başgösterir. Gerçeklerle uğraşmak bilimin işidir artık, edebiyat ise müzik gibi, resim gibi bir sanat dalıdır, ölçütü doğruluk değil güzelliktir. Güzel ise görecedir, yargı algılayan kişiye göre değişir.” Prof. Dr. Gürsel Aytaç

Bu anlayışın, edebiyatı -belki tam da yol göstericilik yaptığı, doğası gereği yapabileceği için- atıl bir noktaya sürüklemeyi amaçlamış olup olmadığı düşünülmeye değer; ama benim esas sorunum hayatla doğrudan ilgili şu durum:

“Yargı, algılayan kişiye göre değişir.”

Bir yazar yazdığı eserin algısını bu kadar çok okuyana nasıl bırakır!

Söylediğinin her anlama çekilmesinden kim mutlu olur!


Bu görelilik anlayışına nasıl gelindi?

Bülent Somay’ın “Bir şeyler eksik” adlı kitabına bakabiliriz:

“20 yüzyılın ortalarında hüküm süren aydınlanmacı inanç sistemleri bize nesnel olarak belirlenebilen tekil bir hakikat vazedegelmişlerdi, postmodern inanç sistemleri buna karşı çıkarak hakikati görelileştirdiler. Nesnel ve mutlak bir hakikat yerine her düşünce sisteminin, her yöntemin ve giderek her bireyin kendi başına ulaşabileceği göreli, çoğul ve sonsuz bir hakikatler dizisinden bahseder oldular. Ortak hareket biçimleri ise bu sonsuz sayıdaki hakikat arasından tartışma ya da pazarlık yoluyla varılabilecek mutabakatların bir ürünüydü. Böylece metaların, daha sonra düşünce, duygu ve inançların daha sonra da sanatın ardından en nihayet hakikat de serbest piyasa ekonomisinin bir parçası haline geldi.

Postmodernizm hakikati mutlak konumundan kurtardı kurtarmasına ama metalaştırdı, bir pazarlık ve alım satım nesnesi haline getirdi. Kapitalizm Avrupalı iken mutlak ve evrensel bir hakikate ihtiyaç duymuştu, küreselleşince çok kültürlü çok hakikatli olması gerektiğini fark etti ve postmodernizmin hakikati öznelleştirip dağıtan dinamiğini benimsedi.”

Bunları okuduğumuzda öznelliğimizin ihya edildiğini değil de birileri tarafından ihya yalanıyla kullanıldığımızı; “istediğinizi düşünebilir, istediğinizi doğru olarak savunabilirsiniz, sizin hakikatiniz hakikattir, her şey “size göre”dir” diyen birileri tarafından özgür kılındığımızı, demokratik bir toplumda yaşadığımızı, fikir özgürlüğüne falan sahip olduğumuzu değil de her kafadan bir sesin çıktığı bir karmaşalar toplumunda yaşadığımızı düşünebilmemiz gerekiyor.

Duygu, düşünce ve inançlarında özgür olmamak değil söylemeye çalıştığım. Ama duygu, düşünce ve inançlarımızı edinebileceğimiz, gözden geçirebileceğimiz hiçbir sağlam kaynak kalmadığında nasıl gerçekten güvenilir duygu, düşünce ve inançlarımız olabileceğini sormak… Olamayacağını söylemek.

(Bilmediği bir konuda ansiklopedik bilgiyi araştıranla ekşi sözlüğü araştıranların oranı nedir? Dedikoduysa çağın bilgisi, kocakarılardır en bilgelerimiz!)

Bülent Somay “Psikanaliz Adam Philips’in dediği gibi aydınlanmanın evrenselciliği ile postmodernist göreliliğin tam arasında bir yerde durur.” diyor ve bize bakabileceğimiz bir öğreti veriyor.

Ama hemen sonra da şunları diyebiliyor, ben mi yanlış anlıyorum diye birkaç kez okudum:

“O yüzden bir filmin yazarı yönetmeni tarafından nasıl anlamlandırıldığı bizim onu anlamlandırma çabamızda önemli bir yer tutmaz, bizim aradığımız şey o metnin hakikati değil kendi hakikatimiz…”

Görelilik tuzağına mı düşmüş acaba Bülent Somay?

“Pratikte bir anlamı olan hakikatler, vahiyler ve tebliğler ya da üstün yetenekli dahi ermiş bireylerin zihinlerinde değil bireyler arasındaki etkileşim alanından doğar ve anlaşılır.”

Size bir soru: Tek bir jüri tarafından yargılanacaksınız, jürinizi sözgelimi Çetin Altan’ın oluşturmasını mı yoksa halktan seçilmiş birinin oluşturmasını mı tercih edersiniz?

Çetin Altan’ı seçse de onun kararına itiraz edecek ve gücünü de “yaşadığımız çağın anlayışı”ndan alacak; insanlığın sorunlarının Socrates devrinde cevaplanmış olduğunu söyleyen, “ben Türkiye’den bahsetmem” diyen ve kıstası Kosmos olan bir üstada bile “neye göre, kime göre” diye ciddi ciddi soracak insanlar giderek çoğalıyor.

“Özneler öncesinde ve onlar olmasa da var olacak bir hakikat tabii ki vardır ama bu, insanların dil olarak, dil yoluyla kurdukları düzenin terimleriyle algılanabilir anlaşılabilir değildir.” dedikten sonra şöyle bitiriyor metnini Bülent Somay:

“Hakikate ulaşabilirsiniz ama onu kimseye anlatamazsınız…”

İşte bu da, hakikatin göreli olduğunu değil, onu anlatacak dili, iletişimi geliştiremediğimizi gösterir. Hakikate laf etmemek gerek, her zaman olduğu gibi insanlığımıza laf etmeli, onunla uğraşmalıyız… Ki, bir dil geliştirememe nedenimiz, herkesin kendi ayrı dilini, hakikatini dayatmaya çalışması, çünkü hakikat görelidir mantığının olumlanması değil midir…

Onca yıllık tarihimiz var, edebiyatta söylenmemiş söz kalmadığı düşüncesi var, tarihin sonuna geldiğimiz bile söyleniyor... Artık bir insanlık anayasası hazırlanması beklenir değil mi! Hayır! “Hakikat görelidir” gibi ilkel bir mantıktan söz ediyoruz hala…

Kutsal kitaplar var, edebiyatta “kutsal kitaplar” var, ama hala deneme yanılma yöntemiyle öğreniyoruz! Yazarların, filozofların kendisi “felsefe yapmaktan”, “edebiyat yapmaktan” fazlasını beceremiyor… Örneğin, yaşam anlamsızdır, diyen biri filozoftan sayılabiliyor. En önemli yazarlarımızdan biri, kendini böceğe dönüştürmeyi hayal eden biri.

İnsan ırkının zaafları, hala bir hakmış, doğallıkmış gibi görülebiliyor; orta yaşa geldiğinde olgunlaşmış olmak, yaşlandığında bilgeleşmiş olmak kıstas değil artık.


Ali Nesin şöyle diyor:
“Gelişmiş ülkelerde insanlar aptallıklarını gösterme özgürlüğüne sahip değil. Oturmuş bir sistem var buna izin vermiyor. Oysa Türkiye’de trafiği tıkayabiliyorsun, birisini ezip gidebiliyorsun. Bir yaptırım olmadığı için de bunları yapmaya devam edebiliyorsun.”

Dünya, gelişmemiş bir ülke gibi. Tüm dünya, bir üçüncü dünya ülkesi…

İnsanın olabildiği de, laptoplu bir mağara adamına denk düşüyor…


“Evlenmeden önce insanın yakın tarihini öğrenin.” diyor Ünsal Oskay.

Ama aileden sorunlu devlet bakanımız Hülya Avşar’dan öğrenmeyi tercih ediyor herkes.

Peki ne yapacak, Anna Karenina’yı mı okusun!

Pek tavsiye etmem, Anna Karenina’nın “esas” hikayesini bir kenara bırakırsak, Tolstoy’un romanında ikincil kahramanlardan Levin ve Kiti’nin hikayesinden evlilikte kadın egemenliği metni çıkar sadece, görebilene; gerçek mutlu ilişki ipuçları çıkmaz, yazarı mutluluğa inanmadığı için.

Edebiyatın (felsefenin) mutluluk diye bir şeye inanmaması, acıdan beslenmesi, tarihin bir yerlerinde acıdan beslenmeye başlaması ve böylece devam etmesinden midir… Hazdan da beslenerek başlasaydı sanıyorum bugünkü estetik açıdan etkileyici denebilecek ama felsefi açıdan hatalı, olumsuz ve umutsuz eserler bu kadar verilemez, edebiyat artık neredeyse tümüyle bunlara dayanmazdı.

Bir deli bir taş atmış bin akıllı çıkaramamış, mantığıyla mı ilerliyor edebiyat. Yanlış yol mu gösteriyor…

“Böylece bendeki duyarlı adam yavaş yavaş silinerek, yerini güzel konuşmasını bilen adama bıraktı.” der Oyunculuk Üzerine Aykırı Düşüncelerde, Diderot.

Edebiyat bazen bana sadece güzel konuşan birinin konuşmaları gibi geliyor. Hayran oluyor ama peşinden gitmiyorsunuz, yani ben gitmiyorum… Güzel ama aptal bir kadının peşinden gitmediğim gibi…

Acıya duyarlılık, hakiki duyarlılık olarak alınıyor, ama tek yöne duyarlı olmak, yarı yarıya duyarsız olmak demektir.

Hasan Ali Toptaş’ın kitabından çıktı tüm bu metinler, en iyi örneklerden birini de yine o kitabında veriyor:

“Cioran okumak her daim iyidir çünkü insana kendini kötü hissettirir.”

Günümüzde biraz edebiyattan anlayan hiç kimse Toptaş’a sormaz, neden kötü hissetmeye bu kadar düşkünsünüz diye, kimse bunu açıklamasını beklemez, doğal hal budur, onlara göre…

Bunun nedeni, küçük yaşlardan okumaya başlamak olabilir mi…

Böyle doğmuş olmayabilir her yazar, ama çoğu erken yaşlardan beri okumaya başladıklarından böyle olmuş olabilirler…

Mutluluk bir hal, bir durum değil bir karakterdir demişti, sanırım Ahmet İnam. Edebiyatın karakteri mutsuzluk mu, yoksa çevrenin kötü etkisinden söz edilebilir mi, okuduklarının kötü etkisinden…

Böylece “hayatı karşılayan eser” “insanın ve yaşamın gerçekliğine yönelik eser”
takıntısını da açık edebilirim burada. Nedense sadece bunalımlı, karamsar eserler bu kategoriye sokulur, ama dediğim gibi bu bir kategoridir, felsefi anlamda hayatın sadece bir yönünü karşılıyordur bu eser… Ben, örneğin, hayatımı karşılayan bir eser bulamadığımdan oturdum kendi hayatımı yazdım, yazıyorum. Neden mi? Çünkü mutluyum! Kendimle özdeşleşebileceğim o kadar az yazar var ki!

Sorunlara karşın mükemmel bir basitlikteki güce inanıyorum: Nefes almaya… Bu basit gücün bugüne kadar gelmiş geçmiş düşünürlerin en az yarısını üfürecek bir güç olduğuna inanıyorum.

Ölüme karşı doğuma inanıyorum. (Ölüme karşı yaşama inanmak, diye bir söyleyişimiz var, ama ölüm yaşamın karşıtı olduğundan değil bu. Ölüm doğumun karşıtıdır çünkü. Socrates bile düşmüştür bu yanılgıya.)

Planlayarak doğduğumuza inanıyorum...

Kafka’ya ise inanmıyorum…

Onu diğer yarım olarak görüyorum, ama çürük yarım, işte bu da, diyorum, benim mutsuzluğum!

Yüzücü olmak isteyen, ona da gerek yok, ilk kulaçlarını atmasını yeni öğrenen bir çocuk şu metnini kazayla okusa ne hisseder bir düşünün:

“Ben de başkaları gibi yüzebiliyorum, yalnız benim, başkalarınkinden daha iyi bir hafızam var. Eskiden yüzmeyi beceremediğimi unutmuş değilim. Ama işte bunu unutmadığım için de, yüzme becerim hiçbir işe yaramıyor ve sonuçta yüzemiyorum.”

Algının yaşamı karartması…

Böylece “20’li Yaşlarına Gelmeden Çocuğumu Asla Sokmayacağım Pasajlar” adlı seri yazılara başlamış oluyorum. Hadi hayırlı tıraşlar…

“Bu sabah banyodayken, radyodan bir gökbilimcinin yüz milyonlarca güneşten söz ettiğini duydum. Tıraş olmayı hemen kestim: Artık tıraş olmak neye yarardı.” (Cioran)

Çarşamba, Ocak 16, 2008

Temel


“Güzelliğin temeli orantı ya da simetri
zarafetin temeli ise adalettir.”
Johann Heinrich Fussli

Cuma, Ocak 11, 2008

Ağız payı

-Neden kadın hakları için yeterince mücadele etmiyorsunuz?

-Ben bir anneyim. Bir oğlum ve bir kızım var. Hangisi için mücadele etmemi isterdiniz. Ben ikisi için de mücadele ediyorum. (Patti Smith)

Cumartesi, Ocak 05, 2008

Termometres

-Bazen cidden beni sevdiğini düşünüyorum.
-Ben giderek severim, zamanla ya da uzaklaşarak…



-Ne güzel bir yazı yukarıdaki, ama soruyu soranın kafasını daha da karıştırır. Evet veya hayır diye sade bir cevap verseymiş ya.
Evet, cidden seviyorum, hayır, yanlış anlamışsın, gibi ama o zaman böyle esrarlı bir cevap olmazmış tabi.
Neyse, görünce yazıyı güzel buldum, söyleyeyim dedim.

-Sağ ol.
Güzel buldum ama olmamış diyene de ilk defa rastladım:)

-Yani demeye çalışmıştım ki, cevabı veren öyle bir şey söylemiş ki zamanla seni daha çok seveceğim mi demek istiyor, zamanla senden uzaklaşsam da sevmeye devam edeceğim mi demek istiyor, anlamaya olanak yok.
İlk yorumu yapan, bekleyip görecek.

-Cevap veren biri yok orada... Bir de böyle bak bakalım.

-Halbuki yalın bir cevap verseydi de, içi rahatlasaydı ne güzel olurdu.

-Güzel olmazdı öyle... Çünkü hiç olmazdı. Var olmazdı.

-Şöyle düşündüm, ben birine "beni cidden sevdiğini düşünüyorum" deseydim ve diğer cümleyi cevap olarak alsaydım, ben artarak severim mi demek istedi, ben gitsem de severim mi demek istedi, ikisini de mi demek istedi, mahvolurdum.

-“Bazen” i atlamasak aslında.
Sonra da:
Artarak severim diye bir anlam yok ama orada.
Gitsem de severim diye bir anlam da ancak belki var...

-Var: Yağmur giderek çoğalacak cümlesi gibi, ben giderek severim, sevgim birden büyümez, giderek büyür.

-Giderek büyür, giderek çoğalacak ve giderek severim’deki giderekler ilk ikisinde aynı sadece.

-Ben öyle de anlamışım en azından, biz öğrencilerle çalışırken veya velilerle, şöyle bakarız "anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır"

-Yanlış anlamışsın ama öyle bir anlam yok ki.

-Neyse, ben kendimce farklı anlamışım demek ki.

-Giderek severim ile giderek daha fazla severim aynı şey değil.

-Severim fiil, büyür fiil, severim yerine büyürü koy. Sel giderek büyür. Ben bu cümle gibi anlamıştım.
Demek ki anlamamışım veya farklı anlamışım.

-Büyür fiili olmadan sevmek nasıl büyüyor. “Giderek” tek başına büyüme anlamını verir mi…

-Neyse, bu konu GİDEREK çığırından çıkıyor.

-Yani henüz çıkmadı.

-Ben bu durumu msn'den GİDEREK çözeyim bari.

-Bence blogumda yayınlanacak kadar güzel bir tartışma oldu
İzin verir misin.

-2’de toplantım vardı geç bile kaldım, bye.
Olur.

-Şu çığırından giderek çıkan, ve giderek daha fazla çıkan "anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır" anlayışının da iyi bir eleştirisi olacak.


Bu konuşma buraya kadar.

Şimdi:

“-Giderek büyür, giderek çoğalacak ve giderek severim’deki giderekler ilk ikisinde aynı sadece.”

Yanlış bir cümle bu benimki, tabii ki. Tam anlatamamışım orada.
Neyse…

Yazıştığım arkadaşın kötü bir niyeti yok tabii, onun sadece acelesi var. Ben de peşini bırakmadığım için biraz hararetleniyor, belki sinirleniyor, bir ölçüde savunmaya geçiyor, ama savunma bile doğru cümlelerle olmalı.

“Ben öyle de anlamışım en azından.” diyor.
“Yanlış anlamışsın ama öyle bir anlam yok ki.” Dememe, yanlışa dikkat çekmeme rağmen
“Neyse, ben kendimce farklı anlamışım demek ki.” diyor.

Ancak sonra “Demek ki anlamamışım veya farklı anlamışım.” diyor.

Yani anlamamış olduğunu ilk defa aklına getiriyor ama aslında hala farklı anladığını düşünüyor.

Ben de böyle durumlarda ısrar etmekten geri durmuyorum asla.

Yazdığınız bir metnin farklı anlamlara çekilmesi hatta sizin bile düşünmediğiniz anlamlara götürülmesi hoş bir şeydir; ama yanlış anlamlara çekilmesi değil.

Tabii, benim metnimin anlamıyla da değil derdim, konuşmanın anlamıyla, konuşmada yakaladığım anlamla derdim.

Buradaki ısrarımın nedeni belli, ama altını çizmek istiyorum:
“Yanlış” ve “farklı”, farklı sözcükler.
“Yanlış anlamışım” yerine “farklı anlamışım” dediğinizde, farklı olmuyor sadece, yanlış oluyor.

Farklı anlayış ve yanlış anlayış arasındaki sınır kalkmamalı, bu ikisi aynı yerde yaşamamalı…

"Anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır." cümlesiyle arkası desteklenen bir anlayış, belki iletişimdeki belli durumlarda işe yarayabilir ama abartılıp tüm hayata yayıldığında altını kazmaya kadar gidiyor “anlam” denen şeyin.

Böylece “anlam” söylenenden çıkıyor ve -ne derler- topluma mal oluyor!

Mal cidden, tüketilecek bir ürün!

Reklamı yapılabilir ve giderek değerinden kat kat daha değerliymiş gibi gösterilebilir, giderek değerliymiş gibi gösterilir.

Artık anlatılmak isteneni, onu anlama konumunda olan insan, alıyor ve giderek “senin verdiğin anlam değil benim anladığım anlam daha doğrudur” noktasına taşıyor. Anlaması beklenen, mesajın gönderildiği kişi, anlamı sahipleniyor, üstelik yanlış sahiplenmiş olamayacağı konusunda sizinle, mesajın sahibiyle tartışmaya giriyor, aynen yukarıda olduğu gibi. Ve tırnak içindeki cümleyi de koz olarak kullanıyor.

Bu inanç, çağımızın en büyük özelliği (sorunu):
Her şey, ama her şey görecelidir!
O da öyle düşünüyordur!

Hava ona göre soğuksa soğuktur, değilse değildir, termometre de nedir!

Edebiyatın termometresi olmaz, ama olmaz olur mu…


Ucu açık metinler eleştirim, edebiyatın bu konuda her hangi bir koruyuculuk yapmadığı, göreceliliğin, herkesin kendi doğrusu vardır saçma fikrinin, saçmanın, safsatanın yayılmasına engel oluşturmadığı, tam tersi sadece ucu açık metinler edebiyattır, anlam edebiyat için önemli değildir, yazı bir anlam değil tını işidir, ve benzeri takıntılarla kendi içinde bile bu tehlikeyi göremediği üzerinedir…

Edebiyata Tüneyen Haydut adlı dizi metinlerimin (TV dizisi değil), sonucunda varmak istediğim eleştiri, budur.

Böylece belli kalıp cümleleri kullanarak, en iyi niyetle onlara sığınarak, en kötü niyetle de demagoji yaparak ya da safsata salatası ile kafa karıştırarak, düşünmeden konuşuyor, konuşurken düşünüyoruz; yazmak daha kontrollü bir süreç olmasına rağmen düşünmeden konuşma hastalığı ona da bulaşıyor ve artık düşünmeden yazıyor, yazarken düşünüyoruz…


Güzel bir safsata örneği daha var:

İki kardeş annelerinden konuşuyorlar. Anneleri oruçlu, hasta, ayakta durmaması lazım. Onu korumak için, ev yiyecekle dolu olduğundan küçük kardeş “Tatlı yapmasına gerek yok annemin.”diyor.
Abla şöyle yanıtlıyor onu:
-Olunca yiyorsun ama!

“Olunca yiyorsun ama!”

İlk başta ya da kendi başına haklı gibi gözüken bir laf değil mi?

Küçük kardeş, olunca yemese, tatlıyı sevmese, annesini düşündüğünü kesinleyemeyiz, ama tam da olunca yediği, sevdiği için bu durumda annesini düşündüğü kesin. Yani “olunca yiyorsun ama” lafı bir safsata.

Böylece blogumda bir halk hizmeti daha gerçekleştirebilir ve böyle safsataları zaman zaman yazma işine girebilirim.



Tam bu aşamada başka birisi bana yazdı ve…

…..
-Sevdiği zaman giden bir grup vardır bazen yanlıştır sevmek onu o zaman giderler değil mi.
Sevdiği zaman tam olarak ben gitmeyip kalanlardanım modası geçmiş olsa da sen neden gidiyorsun peki sevdiğin zaman?

-Sevdiğim zaman gitmiyorum, sevebilmek için gidiyorum.

-"Ben giderek severim" diyorsun ya ondan öyle düşündüm.

-Evet “giderek severim” diyorum, “severek giderim” demiyorum ki…

-Tamam şimdi daha anlaşılır oldu.

-Ama zaten öyleydi.

-Tamam belki de öyleydi, ben farklı algıladım

-Birisi daha, farklı algıladığını söyledi. Ama farklı değil de yanlış algıladığını zor anlatabildim ona... Tabii şikayetçi değilim, böylece güzel bir farklılık-yanlışlık farkı metni çıktı ortaya.

-Benle uğraşman gerekmedi.


Her uğraştığıma alışsalar.

Çarşamba, Ocak 02, 2008

Giderek

-Bazen cidden beni sevdiğini düşünüyorum.
-Ben giderek severim, zamanla ya da uzaklaşarak…

Perşembe, Aralık 27, 2007

Kastettin Hoca

“X filozofu okudum ama tam anlayamadım.”

“Y filozofu okumak için zorladım kendimi.”

Bunlar normal, okumuş, belki biraz ya da epeyce de zeki ve entelektüel insan lafları…

Böyle diyenlere, özellikle belli bir yetersizlik hissi ve aşağılık kompleksiyle bunları söyleyenlere; felsefe eğitimi görmüş, hatta profesör olmuş ya da sıkı bir okur olan yazarların söyleyişlerini yetiştiririm hemen:

“X filozofu anlayabildiğim kadarıyla…..”

“Y filozofun çetrefil metnine benim yorumum…..”

“Z filozofun orda kastettiği, bence…..”


Bunun en son örneğini geçen hafta Pazar günü (23 Aralık 2007) Milliyet Pazar ekinde yakaladım. Hepsinden daha ilginçti…

Efsanevi felsefeci olarak bilindiği söylenen Prof. Dr. İoanna Kuçuradi:
“Gündelik hayatta felsefenin boş laf kalabalığı olarak nitelenmesinin (“felsefe yapma”) nedeni biraz da anlaşılmaz bir dille konuşan yazan felsefeciler. Bir şeyi anlaşılmaz bir dille söylediklerinde felsefe yaptıklarını sanıyorlar. Oysa çok daha yalın bir dille de söyleyebilirsiniz.”

Ama bu cümlelerden birkaç santim aşağıda:

“Mesela Etik kitabımın çok zor olduğunu söylüyorlar ama ben aynı konuyu ders verirken çok yalın bir dille anlatabiliyorum. Başka filozofları anlatırken de bunu yapıyorum. Örneğin, Kant’ın Kesin Buyruğunu anlattığımda, bu muydu hocam? diyorlar…”


Bağışladığım bazı kitaplar için beni bağışlayın, kimsenin akıl sağlığına kastetmek istememiştim…

Hamurabi

Kitap almamaya, sadece yemin etmemiştim.

Adam Philips’in son kitabını heyecanla aldım, birkaç kitabını sevmiştim…

“Vaat hep vaat”

Hem kitabın adı, hem de benim kitapla ilgili duygularımın!

Yazarın suçu yok tabi, o, bana bir vaatte bulunmamış...

Ama yine aynı duygu: Ben buradayım sevgili yazarım, sen neredesin…


Giderek, atlaya atlaya okumaya başladım.

“Edebiyat ve psikanaliz üzerine denemeler” alt başlığı çok şey vaat ediyordu halbuki bana.

Tam şu sıralarda yazdığım Edebiyata Tüneyen Haydut metinlerimi (Hz Muammametin ve Hz Asi, şimdi Hamurabi, yakında Kastettin Hoca) birisiyle konuşmuş olurum diyordum.

Hem de bir yazarla değil bir psikanalistle.


İlk deneme: Şiir ve psikanaliz.

Tam istediğim şeyi soruyor: “Sözcüklerle ilgilenip anlamla ilgilenmemek nasıl bir şeydir?”

Ama bu soru cümlesi upuzun metnin sonunda yer alıyor!

“Sözcükleri bilgiden çok musiki gibi düşünmek nasıl bir şeydir?”

Daha ne isterim, tam da edebiyat takıntılarının bu tarzıyla ilgili düşünüyorum bugünlerde…

Ama yine metnin sonunda ve bir soru cümlesi!

Sonra da “Büyük Amerikan şairi James Wright” dediği birinden bir alıntı yapıp, tüm metinden bana elle tutulur gelen tek fikri veriyor: “Yalnızca dille fiyaka yapmaktansa insanca önemli bir şey söylemek isterim.”

Güzel.

Güzel, çünkü genelde zekasıyla fiyaka yapmak eleştirilir…

Ali Nesin’in bir “fiyakası” geldi aklıma:
“EQ (Duygusal Zeka), IQ’ları eksik olanlar tarafından uyduruldu, hiç değilse EQ’muz yüksek diyebilsinler diye. Ama aklın yolu birdir…”

Bence de, ikisi bir fidanın güller açan dalıdır.

Zaten şöyle bitiriyor denemesini Adam Philips: “Psikanaliz tasarısı bu ayrım hakkında, böyle bir ayrım olup olmadığı hakkında düşünmek olmalıdır.”

E düşünsene be Adam…

Tüm kitapta bu konuda düşünüleduracağını, pek bir sonuca varılmadan düşünülüp durulacağını tahmin ediyorum, yüzde yetmişi bittiğinden, şimdiden. (Ama orası “ceza” sahası, girmeyelim, diyen bir futbolcu geldi aklıma.)

Böylece “edebiyat sorular sorar, cevaplar vermez” takıntısının, psikanalistlere de bulaşmış olduğunu düşündürüyor Adam Philips…

Düşünmek, bunlar için, sadece sorular sormak demek.


Kitap sıktı.

Hava kapalı ama çok güzeldi.

Nasıl olur! Edebiyatta, bunalımlı havayı tasvir ettiğinizde karakterinizin sıkıntılı ruh durumunu tasvir etmiş olursunuz!

İşte bir edebiyat takıntısı daha…

Böylece, hava kapalı ama çok güzeldi, deyişimi de kanıt yaparsak, ben asla bu edebiyatçılarla aynı hamurdan yapılmamış oluyorum.


En önemlisi de, şu “acı” konusunda asla anlaşamıyor olmamız.

“Acıdan geçmemiş insanlar biraz eksiktir” mi diyordu Sezen Aksu, şarkısında…

Ama “Deneyim didaktik değildir” yazıyor Adam Philips, kitabında.

Deneyim öğretmez.

Edebiyat öğretmez.

İnsan (insana) öğretmez.

Hoş geldin M.S. 2008!

Edebiyat, kendisini sevdiğim halde eleştirmekten başka çare bırakmayan bir sevgili gibi… Edebiyat buysa çünkü (tümü değil, biliyorum), insanları eleştirmenin bir anlamı yok: Hepsi haklı çünkü, tüm insanlar. Ben sizin edebiyatınızdan bir şey anlamıyorum, derken bir yerde ne kadar haklılar…

“Edebiyat yapma!” derken ne kadar haklılar? (Soru cümlesi!)


Aynı hamurdan yaratılmama durumuna bir örnek daha vereyim: Hasan Ali Toptaş’ın bu bağlamdaki önceki yazılarımda değindiğim, bu konularda yazmama vesile olan kitabını da bir eleştirmenimiz şiirsel dili mi, üslup özelliklerinin güzelliği mi, diye birkaç açıdan övmüştü… Allah Allah demiştim! Herkesin yazabileceği bir üslupta yazılmış Hasan Ali Toptaş deneyimleriydi çünkü kitap. Toptaş’ın bazılarını okuduğum romanlarıyla da bence üslup açısından bir alaka kurulamayacak metinlerdi…

İşte, orada duruyor kitap, ne var ki…

Diyorum, hep diyorum, herhalde ben anlamıyorum, ben edebiyattan falan anlamıyorum…


Neyse eve geldim. İnternet bağlantısını beceremiyorum. 2 gündür geceli gündüzlü uğraşıyorum, küçük bir şeyi kaçırıyorum, olmuyor, keçileri kaçırıyorum…

Havadandır!!!!

Ya da burcuma baksaydım keşke sabahtan, söylüyordur olacağı!

Bu günnnn insanlarla iletişimdeeeee ve kendinizi ifade etmekteeee sorunlarlarlar yaşayacaksınızzzz.

İnternetten mi diyorsun abla…


5 6 kitap alıp yatağıma uzanıyorum. Hepsi daha önceden okuduğum, baktığım, şimdi hangilerini bağışlamayacağıma bakacağım…

John Lukacs / Yirminci Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu
Woody Allen / Espri Kitabı (Arasında Muzır Etkilerden bir bölümün fotokopisi, Atatürk Kütüphanesi günlerinden kalma)
Bertolt Brecht / Me-ti’nin Özdeyişler Kitabı
Borges / Borges ve Ben
Kadri Öztopçu / Yanlış Hikayeler

Bir hikaye arıyorum, seçiyorum, doğru çıkıyor:
“Bırakılmış Eylül.”

Öykü yazmaya özendirdi beni.

Bitimine bir not yazdım, ama sır, kendimle aramda, Kadri Beye bile söylemeyeceğim, kendisi Reklam Yazarlığından ustam olur…

Başka bir öyküye geçmek istemiyorum. Öyküyü düşünüyorum…

Öyküyü düşünmüyorum…

Öykü kitaplarının içindeki öykülerin bir bütünlük oluşturması takıntısı geliyor aklıma, onu düşünüyorum.

Sanki öyle olmayınca, kitap, kitap olmuyormuş, bir eksikliği oluyormuş…

Roman değil ki ama bu…

İlk kitabımdaki öyküleri iki yazar olan editörlerimle sıraladığımız günü hatırlıyorum… Biri, şu ve sonra şu, arkasından da şu gelsin, diyor diğeri onaylıyor ya da itiraz edip başka bir tane öneriyor, önce şu, sonra şu, arkasından da senin dediğin gelsin…

Ben hepsini onaylıyorum…

Binbir şekilde dizilebilirdi bence, neden öyle değil de böyle ya da şöyle dizildiğini anlamıyor, içten içe gülüyorum -Ali Nesin’e sorulabilir, permütasyon muydu, kombinasyon muydu, kombinezon da olabilir.

Yanlış Hikayeler’deki öyküyü de sayfaları çevirip, başlık ve ilk paragraf denetiminden sonra bulmam ve sonra onun bana verdiği hoş duygudan uzaklaştırmasın diye başka bir öykü okumamam gibi… Budur bir öykü kitabının sevdiğim özelliği…


Borges ve Ben’e geçtim. 98 de okumuşum… 1900…

Bana bu metni yazdıran da biraz o oldu. Çevirmen Celal Üster’in giriş yazısında Borges’in de katılıp katılmadığı tam anlaşılmayan bir mantık:

“Kendi istemi dışında geldiği ve kendi istemi dışında çekip gideceği bir dünyada……”

İşte onulmaz acı…

Hiçbir yere konulmaz…

“Dünya” sözcüğünü çıkarsak, “Kendi istemi dışında geldiği ve kendi istemi dışında çekip gideceği…” desek ne düşünürsünüz…

Tatil…

İş yeri…

Başka bir şehir…

Dünya…

Başka bir dünya…

Hahaha

Her halde, ölüm hariç, ben bu dünyadan başka bir dünyaya gitmek istemezdim, aynen bu kentten başka bir kente de gitmek istemediğim gibi…


Metnin şu aşağıdaki son bölümünü önce yazmıştım, buraya bağladım. Şiirsel olmadı belki! Üsluptan da emin değilim! Ama derdini anlatıyor…

“Bu dünyaya kendi isteğimiz dışında geldik.”

Diyen kişi gerçekten de dünyaya isteği dışında gelmiş olmalı.

Çünkü Tanrı ile Sohbet adlı o harika kitabın birincisinde şöyle der:
“Ruh, büyük politik ve ekonomik zorluklar altında yaşayan bastırılmış bir toplumda, yapmaya ihtiyaç duyduğu şeyleri başarabilmek için özürlü bir bedende yaşamayı seçebilir.”

Çoğu düşünürün, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissedeceği bir laf. (Amma saçmaladım, onlar her şeyde böyle hissederler, onlar için yeni bir şey değil…)

Ama bu kaynar su da onları uyandırmaz, hayattaki esas “acı”yı fark edemezler: Tanrıyla Sohbet’teki bu laftan sonra, artık kimse sorumluluktan kaçamaz…

İntihar etmiyorsa…

Bir de, tabii, hayata kendi isteği dışında gelmeyi planlayabiliyorsa…

Cumartesi, Aralık 22, 2007

He kurban

-ii bayramlarrrrr

-sana da
da ne bayramı

-nasi yani
bugun bayramya

-ciddi mi
resmi mi yani

-abi kurban bayrami ya dunden beri

-biliyordum
evet
dünden beri bir değişiklik vardı insanlarda
fazla kibar
iyi-kötü giyimli
biliyordum

hahaha
biliyordum gerçekten
ama bilmeyebilirdim de
alışasın diye öyle söyledim

Pazartesi, Aralık 17, 2007

Parantitez

Bana her gün yaz diyen eski ama eskimemiş bir dostumu düşünerek yazıyorum bu metni. (Yine de kendimi, şey gibi hissettim, hani bir gün bir tanıdığınızı gazetede köşe yazarı olarak görürsünüz… Ne alakası var yahu bunun yazarlıkla dersiniz… Ama tanıdıkları, yaz yahu sen demişlerdir, çok ısrar etmişlerdir de o yüzden yazıyordur ya…)
Bu bir medya eleştirisiydi, senin üzerinden oldu dostum, ne olur kızma, sağ ol…

Son zamanlarda oluşan, her gün yazma düşüncemi, çok fazla kurmadan, çok fazla kasmadan, kısa kısa da olsa yazma düşüncemi, yazmayı düşündüklerimi yazmadan önce buraya yazma düşüncemi, farkında bile olmadan desteklediğin için…

Hafta sonu Cem Mumcu söyleşisi bir gazetede.

Parantez:
Neredeyse 10 gazete eki okurum hafta sonu. Gazete düzeyinin üstünde yazılara rastlanır çünkü… Çünkü güncel, ama güncele o kadar da batmamış yazılara rastlanır. Yani rastlanırdı… Eskiden...

Parantitez:
Eskiden...
Eskiye özlem duyan bir orta yaşlı mı oldum ben… Siz karar verin, yazdıklarımdan...

21. yüzyılı tahmin etmek benim işim değil diyor bir yazar… İnsan neden yazar olur, bunu yapmayı kafasının bir yerinde düşünmediyse...

Ben çiçek yetiştirmeyi düşünmüyorum, kendi halimde bir saksıyım işte... Evet, içime biraz toprak ekiyorum, ektiriyorum.. Ama o kadar...

Paran(kadar)tez:
Bazen sadece ben büyüyormuşum herkes yerinde sayıyormuş gibi geliyor. Neyse, ukalalığımı (ve dayanaklarını) satır aralarında, üstü kapalı, “edebiyat” metinlerimde yeterince dile getiriyorum… Doğrudan dile getirmeyeyim bu kadar, biraz ben de herkes gibi takiye yapmasını öğreneyim… (Takiye + TDK = Olduğundan farklı görünme)

Para-sentez:
Kötü başlıyor Cem Mumcu, sonra iyi devam ettiğinden, iyi kısımlarından başlayayım, çünkü esas konu kötü kısmı, esas konu sıkı adamların bile nasıl böyle olabildiği, o nedenle önce sıkı adamlığını tespit edelim.

"Terapist oyun bozandır" diyor.
http://www.ucnokta.com/ adresinde yeni yayınladığım metinleri okuyun, PSİ’leri de konu ettiğim (psikolog, psikiyatrist, psikanalist vs), onları biraz küçümsediğim (yine) bir metnim…

Cem Mumcu içimi rahatlatıyor, "oyun bozanız" diyerek, kimselerin hastalarına söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylüyorum diyerek. Onları sarstığını söyleyerek.

Güzel de örnekliyor: Uzun zamandır gelmeyen bir hastasına, “Neredesin?” diye sormasına hastasının cevabı: “O kadar çok sorunum vardı ki bir de seninle uğraşamayacaktım."

Paratonertez:
"Bugüne kadar, tüm tanıdıklarımın psikoloğu oldum" demem, hayatımdaki en önemli tespitlerden biridir. Onları hayatlarındaki herkesten fazla tanıdım. Bu, ancak, Cem Mumcu’nun şu yukarıda söylediği şekilde olur. Sevgi budur. ucnokta’daki yazımın devamında alıntılayacağım gibi: “Bir insanı olduğu gibi kabul etmek, olabileceği insandan nefret etmektendir…”

Sonra, Cem Mumcu, ona şaşırtıcı ölçüde iyi davranan bir taksicinin 4 eski sevgilisi tarafından aldatılmış olduğunu tamamen sezgisel şekilde, bildiğini anlatıyor, iyi davranışlı, hizmetkar bir insan olduğu için taksici… Olay, psikolog koltuğunda değil takside gerçekleşiyor. Çok güzel bir hikaye Cem Mumcununki… Okumanız lazım… Bakayım, Hürriyet, 9 Aralık 2007 Pazar. Nette bulursunuz, bulunuyorsa. Böylece şu sıralar yazmayı düşündüğüm bir edebiyat eleştirisine de çanak tuttu, “öykü anlatılmamalıdır” tarzı bir edebiyatçı saplantısı ile ilgili…

Evet, esas duruma gelelim, bu metni o durum için yazmaya oturmuştum.

Paraboltez:
Ben eleştirirken rahatsız edici olabilsem de, ki bu umurumda değil, her insanda insanlığın tüm halleri mevcuttur diyen Montaigne’den hareketle, o insanı, içindeki, mesela, o küçük faşist, o küçük özensiz, o küçük yalancı vs için uyarmaya çalışarak, ona iyilik ettiğimi, o anlamasa bile, düşünmekten başka bir şey … böyle işte…

Paranormaltez:
İşte böyle bir metindir BAP, o an ne hissediliyorsa onun yazıldığı bir metin…
Şöyle bir cümle vardır mesela:
“Off sıkıldım yazmak istemiyorum…”
Sonra 3 sayfa ara verilir.

Sağol ya Dostum…
Adama cümleleri sıkıcı olabilir, yazdığının içine koymalısın adadığını, bunu biliyordum da gösterebildim şimdi. Bir sevgilim vardı, kitabım yayınlanmak üzereyken, onla hiçbir ilgisi yokken, “e artık bana adarsın” demişti…

Sonrası benim için konik, onun için trafik…

Neyse Cem Mumcu’ya gelelim: Evi, arabası, bankada parası olmadığını söylüyor. Zaten neredeyse yarı zamanlı çalışıyormuş, öyle zengin olayım diye de çalışmıyormuş. Güzel…

Bazen korkuyormuş, onun ya da karısının işle ilgili bir sorunu olursa ne olacak diye. Hadi bu da olabilir diyelim…

Ama, sadece 2 ay idare edebilirmiş!!

Bu tuhaf… 2 ay…

Hiç kimse darılmasın, memur falan değilseniz, işinizi bırakınca 2 ay idare edemiyorsanız, hemen bırakın bence o işi boşa çalışıyorsunuz… Ya da bırakmadan biraz mesai yapın, düşünün, ben nerde hata yapıyorum diye…

Ama yanlış anlaşılmasın, diyor Cem Mumcu, yaşam standartlarımız iyi… Tayland’a, oradan bilmem nereye gidebiliyoruz!!!!! (Ünlemler benim…)

Ünlemler benim… Ünlüler sizin… sizin olsun…

Bu da zeki bir adamın aptal cümlesi olarak tarihe geçsin…

Ben kimseyi birey olarak eleştirmem, bir şey olarak eleştirmem.

O kişide, çoğu kişide rastlanan bir durum varsa eleştiririm. Eleştirdiğim İnsandır, o insan değil…

Şu yukarıda anlattığıma benzer 2000’li yılların başlarından bir örnek daha vereyim.

Türkiye’nin en eski reklam ajansı krizden dolayı boşaltılıyor. Ajanstan krizin başlama gününden bir gün önce ayrılmışım, müthiş bir öngörüm olduğundan, atılmaktansa gururla çıkayım dediğimden… Tabii ki değil…

Müthiş bir öngörüm olduğundan, birine “çünkü hayat kısa” dediğimden… senin ajansta keyfin, durumun, pozisyonun iyiydi, neden çıkıyorsun diyen birine…

Biriktirdiğim parayla uzun bir okuma-yazma tatili yapıyorum; her zaman en basit insan zevklerimin başkalarına nasıl lüks geldiğini görüp şaşmışımdır…

Sonraki aylarda hemen herkesin atılışına uzak-yakın tanık oluyorum… Onlardan bir arkadaş, bir grup toplantısında şöyle diyor: “Ya Murat işimden atılsam ne yaparım bilmiyorum birikmiş param yok…”

Üzüldüm diyorum üzülmediğimi belli etmeden, çünkü belli etsem şöyle diyeceğim: Abi ya, sen değil misin 1 sene içinde 3 tane lüks ev değiştiren, yahu sadece taşınma paralarıyla aylarca geçinirdin işsiz, tabi işsiz olmanın bilincinde, ne hata yaptığının bilincinde olarak aylarca…

Çocukken, hafta sonları, boğaz dönüşü, arabadan inerdik evimize girerdik, ellerimizde balık, midye, rastgele küçük alışverişler… Alışveriş merkezleri yoktu, kent dışındaki fabrikalardan giyecek alırdık, arabamız vardı… Bagajı açar taşırdık aldıklarımızı eve… Utanırdık göstermeye, herkes bize bakar gibi gelirdi, bakarlardı da… Hayatımın en paranoyak hatıralarıdır… Paranoyak olmanız, izlenmediğiniz anlamına gelmez...

Anlayamıyorum… Nasıl büyüttünüz gözünüzde halkım, alışveriş yapmasını… Gezmesini… Harcamasını… Bir de bunları göstermesini... Nasıl… Aklım almıyor…

Bir halkın tümü birden “görmemiş” olabilir mi… Bir “sonradan görme” ne kadar sonradan “görmemiş” sayılır, “görmemiş” sıfatını hak eder…

Bari Tayland’da gördüklerinizi anlatın, yediğiniz içtiğiniz sizin olsun…

Daha sert olayım mı, ben gülüyor olabilirim, okuyan herkes gülmesin: Bir bayan dostuma söylemiştim, borcu olan, ailesinden yardım almak istemeyen, ama Taylander hayatından da vazgeçmeyen:

“Büyünce bir kız, kadın çıkar. Büyüyünce bir borç, kız, adın çıkar…”

Pazar, Aralık 16, 2007

Şehir efsanesi

1.
“Kadınlar erkeklerden daha kararlıdır. Karar verirler ve arkalarına bile bakmazlar…”

2.
“Benim hislerim çok gelişmiştir.” (Bir kadın.)

İkinciden başlayarak açıklayayım: Daha doğrusu, bir kadından duymuşum gibi yazdığım bu lafı, binbir kadından duyduğumu ve bu kadınların hepsinin de gerçekten hislerinin çok gelişkin olduğuna inandıklarını söyleyeyim…

Böyle bir şey mümkün olabilir mi…

Böylece, birinci laf da açıklanmış oluyor bir ölçüde: Bir kararın arkasında gerçekten durabilmek için, karar verdikten sonra (aslında karar vermeden önce) arkasına bakmak gerekir… Hisleri gerçekten gelişmiş insan sayısının tüm nüfusun küçük bir bölümünü oluşturacağını biraz düşünsek bulur, etrafımıza baksak görürüz. Böylece “1 numaralı cümlenin” doğrusunun şu olduğunu görebiliriz:

“Kadınlar erkeklerden daha yalancıdır. Kendilerine yalan söylerler ve arkalarına bile bakmazlar…”

Karar vermek önemlidir. Doğru karar vermek daha önemlidir.


Ayrıntılar için bakınız: http://www.ucnokta.com/ adresindeki son yazım: Satürn’e haksızlık…

Bu konuya, bireyi, kadını bir kenara bırakarak edebiyat (ve düşünce) tarihi özelindeki yaklaşımımın ilk metinlerini, belki sonradan Edebiyata Tüneyen Haydut başlığı altında toplayabileceğim Hz. Muammametin ve diğer Hazretler yazılarımda bulabileceğiz, beraber…

Hz. Asi

(Hz. Muammametin yazısının devamı)

“Ben buradayım sevgili okur, peki sen neredesin acaba?”

Çok tekrarlanan bir Oğuz Atay cümlesinin tam tersi bir his: “Ben buradayım sevgili yazar, peki sen neredesin acaba?”

Ucu açık tarzda bazı metinlerin bana hissettirdiği bu.

Anlattıkları kadar anlatmadıklarıyla da var olan metinlere sözüm olamaz, ama giderek… Giderek, Hasan Ali Toptaş’ın yine aynı kitabındaki, arka kapağa da alınmış şu anlayışı hakim kılınıyor:

“Doğrusu, hiçbir şey anlatmamış olmayı çok isterdim. Her şeyi ancak o zaman anlatmış olurdum çünkü.”

İlk cümle bir tercihi belirtir, yanlış ya da doğru diyemeyiz, iyi ya da kötü yapıp yapmadığına bakılabilir. Ama ikinci cümleyle edebiyatçı, bir felsefi görüşe gitmek istemiş sanıyorum, belki de farkında olmadan: Hayat anlamsızdır… Ya da bu tarz edebiyatın diliyle söylersek: Hayat hiçbir şey anlatmaz…

Bu felsefi görüşün, eserde nasıl işlendiğinden bağımsız olarak, yanlış olduğunu söyleyebilirim. Hayatın anlamının olmadığı söylenemez, insanın onu bulamadığı söylenebilir… Hayatın anlattığını insanın okuyamadığı söylenebilir…

Hiçbir şey anlatmayan bir edebiyat olabilir, anlam aramayan bir edebiyat da olabilir, ya da harika nihilistik bir eser verilebilir (verilmiştir, benim bile helal olsun dediğim), ama tüm bir edebiyat tek bir yöne doğru götürülmek isteniyorsa, bir metnin sadece kendilerinin uygun gördüğü ve beğendikleri şekilde yazılabileceğini düşünen insanlar çoğalıyorsa, bu “Tek tip” edebiyat takıntısına dikkat etmek gerekir.

Necati Tosuner de bu kanıda: “Yazarlardan türlerle ilgili bir tanımlama istendiğinde çoğunlukla kendi ürünlerine, anlayışlarına yaslanan bir tanımlama koyuyorlar ortaya.” diyor.

Yıldız Ecevit’in yıllar önce bir eleştirisi vardı, edebiyatta eserini realist olduğu için göklere çıkarmanın anlamı yoktur diyordu, realizm bir tarzdır, o tarzı nasıl kullanıldığı incelenmelidir, ve bunun karşıtı, romantik bir eserle karşılaşıldığında da, realist yapıda olmadığı için o esere değersiz denmemelidir…

5-10 yıl kadar önce de, öyküyle ilgili şöyle bir görüş abartılarak, tek doğru diye konulmaya çalışılmıştı. Anlatılabilinen, özetlenebilen öykü iyi eser değildir, o öykü bile değildir, öykü bir başkasına anlatılamamalıdır!!!

Anlatılabilen, özetlenebilen, ve artık okumanız gerekmeyeceği, fıkra gibi öykülerin değersiz olduğu düşüncesine karşı geliştirilmiş, yine onun kadar aşırı ve yanlış bir uç görüştü. Oysa, öykü anlatıldı ve özetlendi diye değerini yitirmeyebilir, “anlattım ama bir de okumanız lazım” denilebilir…

Calvino’nun o güzelim Görünmez Kentler’i kesinlikle anlatılamaz, Tatar Çölü anlatılır, ama sonunda herkes kendi tatar çölünü aramaya gider, Suç ve Ceza’yı anlatırsınız ama okumadan olmaz, kimse bana onu neden bu kadar sevdiğini bugüne kadar anlatamamıştır, ben de Kundera’nın Ayrılık Valsi’ni Suç ve Ceza’dan daha çok sevilesi olduğunu bilmem kime anlatabilirim, ki içinde Raskalnikof da anılarak, ondan daha ilginç bir katil bulunur, Anna Karenina’yı da anlatacağım başka bir yazımda, sanırım kimsenin anlatmadığı gibi, bu size belki de Anna Karenina’yı başka türlü okutacak, ve belki birisi filmini başka türlü çekecek. (Oooo uçtum.)


Bir de şöyle bir sav hatırlıyorum:
“Bittikten sonra metinden konuşmak, iyi yazılmadığını, yetersizliğini gösterir.”

E göstersin.

Beckett gibi yazarlar “metnime ekleyecek bir şeyim yok, onu özetlemem gerekse, satır satır aynı metni tekrar yazmam gerekirdi” diyebilir (bu kişi Tolstoy da olabilir, bunun da ucu açık kalmıştır!). Beckett’e karşın, her yeni basımında metnini değiştiren usta yazarlar olduğu hatırlatılabilir…

Zaten Hasan Ali Toptaş’ın kitaptaki başka denemelerinde 2 örnek var, ikisi de aynı denemede yan yana konulmuş, ama bence onlardan çıkabilecek şeyler pek yan yana konulmamış…

“Çehov’un tüfeği” adıyla anılan bir sav vardır: Bir eserin bir yerinde örneğin duvara asılı bir tüfek bulunuyorsa, eserin içinde bir yerlerde o tüfek mutlaka patlamalıdır. Yani bir ayrıntı verirseniz, bunun bir işlevi olmalıdır. Böyle dendi, böyle kabul edildi yıllarca, ama daha sonraları, şimdi, bu görüşün aşılmış olduğu söyleniyor, hayatta da gereksiz ayrıntılar çoktur, ve bir eser de bunları konu edebilir… Bence de çok doğru.

İkinci örnek ise: Buzdağının 9’da birinin su yüzünde olması gibi, eserin de 9’da biri görülür olmalıdır, “derinnn” eser ancak böyle olur…

Bakalım salt böyle eser verileceği görüşü ne zaman aşılacak…

En az bir metin daha yazacağım bu konularda. Ve esas derdim yine edebiyat değil, ne anlarım ben edebiyattan. Derdim hayat… "Edebiyat metni anlama dayanmamalıdır" denilmesi zerre kadar umurumda olmazdı; edebiyatın, resimle, müzikle karıştırılmış olduğunu düşünür geçerdim, ama edebiyat sözle ilgilidir, herkes resimden ya da müzikten anlamayabilir, ya da anlamasa da zevkini aldığını düşünür, ama herkes yazıdan anlamak ister, anlamaması edebiyattan uzaklaşmasına da neden olabilir ki bu da birincil derdim değil…

Derdim ne…

Yavaş yavaş anlatmak, anlatırken kafamda toparlamak... Anlatacağım şeyi toparlamak değil ama, o yıllardır kafamda, nasıl anlatacağımı toparlamak…

Yoksa, becerebilsem, resmini yapardım, ya da müziğini bestelerdim…

Ama bu belki de ancak yazının başarabileceği bir şey…

Derdim bu…

(Alman subay Guernika’ya bakmış ve “bunu neden yaptınız?” demiş.
“Bunu siz yaptınız!” demiş Picasso. Bunu söylemek zorunda kalmış…)

Cumartesi, Aralık 08, 2007

Hz. Muammametin

Pers Kralı, kendine esir düşen Mısır Firavununu aşağılamak için bir plan yapar. Zafer alayını izleyecektir Firavun.
Firavun önce kızını hizmetçi olarak, elinde testiyle kuyuya doğru giderken görür.
Bu manzara karşısında tüm Mısırlılar dövünüp ağlarken Firavun kılını bile kıpırdatmadan taş gibi öylece durur.
Derken cellatlar tarafından idam sehpasına götürülen oğlunu görür ve yine tepki göstermez.
Oysa tüm bunlardan sonra esirler arasında itilip kakılan yaşlı hizmetkarını görünce Firavun kendini tutamaz ve birdenbire ağlamaya başlar…

Neden?

Bilinmiyormuş!

Walter Benjamin’in Heredotos’tan alıntıladığı bu hikayede Firavunun davranışının nedeni esas metinde yokmuş ve bu “ucu açık” metin bugüne kadar yorumlanagelmiş.

Montaigne hikayenin yazılışından 2000 yıl sonra, durumu şöyle açıklamış:
“O kadar kederliymiş ki kederindeki ufacık bir artış, duygularını zapt edememesine yetmiştir.”

Ondan 400 yıl sonra Benjamin, birkaç farklı açıklama getirmiş:
“Kendi sorundan olayların yazgısı firavunu etkilemez, çünkü bu onun kendi yazgısıdır.”

“Gerçek hayatta kayıtsız kaldığımız şeyleri sahnede görmek etkiler bizi. Firavun için hizmetkarı yalnızca bir oyuncudur.”

“Kaderin büyüklüğü tıkar insanı ve ancak bir gevşemeyle birlikte dışa vurulabilir. Hizmetkarın görülmesi, bu gevşeme anıdır.”

60 yıl sonra bugünlerde (2007) şu yorumların eklenebileceğini söylüyor Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar adlı denemeler kitabında, kendi deyişiyle “olaya değişik açılardan bakarak”:

“Firavunu en çok kendi yaşına yakın olan insanın düştüğü durum etkilemiştir.”

“Gözlerinin önünde cereyan eden bu dehşet verici görüntüler yüzünden firavun aklını yitirme noktansa gelmiştir de, son bir gayretle aslında gördüklerinin hepsine birden ağlamıştır”

“İtilip kakılan yaşlı hizmetkarının görüntüsünde kendi geleceğinin siluetini görmüştür de o sırada hizmetkarı için değil de düpedüz kendisi için ağlamıştır.”

“Böylece” diyor Toptaş, “Heredotos’un yazmadığı bir cümle karşılığında 2460 yıl sonra birçok cümle yazılmış olur.”


İşte edebiyatta ucu açık metin takıntısı…

Muammametin hazretleri…

“Ucundan accık” olsa sorun değil, ucu açık metin yazmak bir tarzdır dense sorun değil, ama ucu açık olmayan metin yazılamazmış, ucu açık olmayan metin edebiyat olmazmış noktasına getiriliyor, edebiyattaki diğer birçok takıntı gibi.

Yukarıdaki hikayede, doğru yorumun hangisi olduğu bence bellidir.
O kadar belli ki söylemeye gerek bile duymuyorum. (Böylece ben de metnimin ucunu açık bırakıyorum!)
Heredotos hikayesinin ucunu açık bırakmasa da açıklama yapsaydı, metnin önünü kapamış olmazdı bence, çünkü her şekilde etkileyici bir hikaye ve etkileyici bir son. Bugüne kadar taşınmasının nedeni taşınsın diye bir şeyinin gizlenmiş olması mı, yoksa sağlam hikayesi mi…

Montaigne’in yorumu da düşünülebilir aslında, ama, ikinci ve üçüncü sıralar boş bırakılarak, dördüncü sırada falan…

Firavunun ağlamaya başlaması için başka birini değil de hizmetkarını görmesi, bizi hikayenin “gizine” taşıyacak ipucudur çünkü. Yoksa şöyle de olabilirdi: Firavun oğlunu 20 kırbaç yerken seyredebilir ve hiçbir keder belirtisi göstermezdi yine. Kırbaçlanma bittiğinde seyircilerden belki bir çocuğun yerden bir taş alarak oğlunun sırtına fırlatması, Montaigne’in sözünü ettiği o “kederdeki ufacık artış” durumun gerçekleştirebilir ve o zaman ağlayabilirdi Firavun, çünkü kendini 20 kırbaca hazırlamıştı, o taş bardağı taşırmıştı.

Benjamin’in diğer iki yorumu ve Hasan Ali Toptaş’ın yaşlılıkla ilgili, aklını yitirmekle ilgili, egoizmle ilgili yorumları “aşırı yorum”dur bence.

Katil bellidir, ipucu ortadadır, yazar, katili açıkça söylememiştir sadece, ama işgüzar bazı dedektifler, başkalarının da katil olabileceğini ileri sürerek olayı gereksiz yere faili meçhul durumuna getirmeye çalışmışlar.

Böyle yaparak, edebiyatçının başka bir takıntısını daha sergiledikleri söylenebilir: “Edebiyat cevaplar vermez, hep sorular sorar” takıntısı…

O da başka bir yazının konusu…

Bu yazı, B. S. Johnson adlı yazardan şu alıntı ile bitebilir: “Ben fikirlerimin yoruma en az fırsat kalacak biçimde dile getirilmesini isterim. Gerçekte daha da ileri giderek diyebilirim ki, bir okur kendi imgelemini benim sözcüklerime ne kadar dayatabiliyorsa, o yazı o derece başarısız olmuştur. Kendi imgeleminden çıkardığı şeyi değil, benim görümü görmesini isterim onun. Başkalarının fikirlerini kabul etmedikçe ilerleme nasıl düşünülebilir. Kendi imgelemini dayatmak istiyorsa o zaman otursun kendi kitabını yazsın. Okur karşıtı bir şey olduğu düşünülebilir bunun; fakat biraz daha düşünülürse gerçekte benim yaptığım şey okuru kendi varlığını elle tutulur biçimde kanıtlamaya çağırmaktır, ben yazarak kendi varlığımı nasıl kanıtlıyorsam.”

Çarşamba, Kasım 28, 2007

Utanç

Elias Canetti yazıyor.
Konu: Robert Musil.

“Musil, parayı düşünmeyi reddederdi, para düşüncesi canını sıkar ve rahatsız ederdi… Karısının parayı sinek kovar gibi onun çevresinden kovması, Musil’e tümüyle uygun düşen bir tutumdu. Enflasyon nedeniyle her şeyini yitirmişti ve çok zor bir durumdaydı. Giriştiği işin (Niteliksiz Adam’ın) uzunluğu ile bunun için gerekli parasal olanaklar arasında çarpıcı bir karşıtlık vardı.

Viyana’ya geri döndüğünde, dostları bir Musil derneği kurdular; dernek üyeleri Musil’in Niteliksiz Adam’a ilişkin çalışmalarını sürdürmesini güvence altına alabilmek için her ay belli bir katkı payı ödeme yükümlülüğünün altına girmişlerdi. Musil bu kişilerin listesini biliyordu ve katkılarını düzenli ödeyip ödemedikleri konusunda da rapor alıyordu.”

Sonra da beni düşündürmeden önce güldüren şu cümleyi kuruyor Canetti:

“Bu derneğin varlığı nedeniyle utanmış olabileceğini sanmıyorum.”

Hayatımın her halde son on beş yılında, yani 20’li yaşlarımın başlarından beri, yetiştiriliş tarzımla tamamen tezat bir düşüncedeydim:
Bana yapmak istediklerim için para mı vermek istiyorsunuz…
Size teşekkür etmem…
Sizi takdir ederim…

Musil’e yapılana “katkı” diyor Canetti. Bana yapılan iki katkıyı hatırlıyorum, her halde biraz daha düşünsem en fazla 3’e çıkar bu katkılar:
1. Çok yıllar önce: Sen hiç çalışma kartında düşünür yazsın, diyen bir uzak sevgili. Daha yeni işe başladığımız, yeni yeni kartvizitlerimiz olduğu bir yaşta.
2. Uzun bir aradan sonra işe başlayacağım sırada: Şimdi sen de mi çalışacaksın, herkes gibi sabahları işe gideceksin, ne güzeldin halbuki böyle ya, diyen bir yakın sevgili, kendisi de çalışmamayı amaçlıyordu ve benim çalışmamamı, her ne kadar sevgilisi olarak kendi kişisel çıkarları için hiç uygun olmasa da, ideal olarak çok beğeniyordu.


Cannetti’den devam edelim.
“Bu derneğin varlığı nedeniyle utanmış olabileceğini sanmıyorum.”

Canetti mantık düzlemine oturtmaya çalışıyor:
“Çünkü bu adamların neyin söz konusu olduğunu bildikleri gibi doğru bir düşünceye sahipti. Bir esere katkıda bulunmalarına izin verilmesi, onlar için bir ayrıcalıktı.”

Sponsor kelimesi henüz yoktu tedavülde o zaman, ama başkaları vardı. Hamiler mesela. Musil derneği de bunun güzel bir örneği. Ama sponsorların adının, evet belli bir reklam kaygısıyla da ama aslında bir çeşit gururla söylendiği günümüz magazinel işleriyle karşılaştırıldığında, benim teşekkür etmemem, takdir etmem, sağlam bir felsefedir.
Zaten siz de fark ettiniz, Musil’e yapılan “katkı” konusunda utanan Musil değil Canetti’dir.

Canetti devam ediyor: “Her zaman Musil’in bu Musil derneğine bir tür tarikat olarak baktığından kuşkulanmışımdır. Derneğe alınmak büyük bir onurdu ve ben hep acaba Musil değersiz kişileri derneğin dışında bırakır mıydı diye düşünmüşümdür.”

Bu günümüzdeki sponsor mantığını iyi açıklıyor. Eskiden parasız ama değerli insanların değeri bilinirdi, çünkü para sizin değerli olmanızı doğal olarak getiren bir şey değildi. Günümüzde sponsor olmak için paralı olmak yeterlidir. Hatta böylece değerinizi de artırmış olursunuz…

İşte Hülya Avşar belirliyor: Ona göre devlet sanatçılığının kıstası: Devlete ne kadar vergi verdiğin.

Canetti: “Böyle koşullarda Niteliksiz Adam üzerinde çalışmayı sürdürebilmek parayı soylu bir biçimde küçümsemeyi koşut kılıyordu…”

Günümüzde soyluluk diye bir şey kalmadığından, parayı soylu bir biçimde küçümseyemezsiniz, bunun için önce zengin olmanız gerekir…

“Yaşamının İsviçre’de bütünüyle parasız geçirdiği son yıllarında Musil, paraya değer vermemiş olmasının bedelini çok acı ödedi.”

İnsanlığın dramının ekmek parasını kazanmak dramına indirgenmesi, edebiyatın ve felsefenin bile buna alet olması, sonra da edebiyattan felsefeden anlamayan bir halktan şikayet etmek… İşte üst düzeyin üst düzeyi bir insanlık dramı… Aslında tek dram budur belki de…

Tam kabus

Dün akşam bir arkadaşımda kaldım, şirketinden bir cep telefonu vermişler benimkinin eşi.
Salonda sızarken en son hatırladığım ikiz telefonlarımızın yan yana duruşuydu. Sabaha karıştırırmışız telefonları diye düşündüğümü de hatırlıyorum.
Sabah o iş giderken, benim telefondan arıyorlar onu, abi nerdesin, arjantin bardağını soğutuyorum, hadi gel diye çağırıyorlar, sık gittiğim bir Beyoğlu kafesine.
Beni de onun telefonundan arıyorlar ve toplantıya geç kaldığımı, herkesin beni beklediğini bildiriyorlar.
Tam kabus...

Pazartesi, Kasım 26, 2007

Bıçaksırtı

"Kendimi sana emanet edebileceğimi biliyorum.
Aşk bu."

Otosiklet

Biraz önce bir kadın şoför gördüm,
arabasında yalnız,
sağ şeride geçmek için yoğun trafikte
sağ kolunu dimdik uzattı sağına doğru.
Yol alamayınca da kornaya asıldı...

1 11 21 1211 111221 312211 13112221 1113213211

Siz yukarıdaki dizinin, nasıl devam edeceğini düşünedurun (Tv dizisi olmasa da) ben size matematikle olan ilgimi anlatayım...

Lisedeki hocamı severdim, o da beni. İyi de eğitmişti, ya da bende vardı yetenek bilmiyorum.
Murat, derdi gülerek, cevap vermeden önce soruyu bitirmemi bekle...
Herkes kağıt üzerinde yazarak çözmeye çalışırken ben aklımdan çözerdim.
Tahtaya kalkıp cevabı yazmıyorsam, hoca cevabı yazarken tamamlardım defterimde...

(Sonra, bir öğrencinin babasından onu sınıf geçirmek için para aldığı söylendi hocamın.)

Neyse, bende vardı herhalde yetenek, çünkü üniversite hazırlık sınıfındaki hocam, tam bir dahi kılığındaydı, ama o da, dur yahu, soruyu bitirmemi bekle der gibi bakardı memnun...
Bazı arkadaşlarım da o kadar heyecanlanıp, ve yavaş yavaş olayı kavrayıp, öğrenmiş olurdu da çözmeyi, ben arada hızlı çözmekten yanlış yapınca, kendileri doğru cevabı söylediği halde, ama Murat başka söyledi diye, kendilerininkinin doğru olmayabileceğini söylerlerdi…
Kurstaki hocam, farklı renkli tebeşirlerle yazardı soruları cevapları tahtaya. Tuhaf hareketler yapardı anlatırken konuyu, benim şu an, yazarken evde yaptığım gibi hareketler, deli denir ya görülse sokaktan, sinek filmindeki sinek olan adama benzerdi, o zaman seyretmemiştim daha...

O para almamıştı eminim kimseden, belki özel dershanede çalıştığından, ailelerimizden aldığından...


Ali Nesin'in Matematik ve Korku kitabından yukarıdaki soru.

Okunmalı bu kitap.

Çocuğumuza okutmalıyız, hem de okuldan önce okutmalıyız...

Giriş bölümündeki, Aziz Nesin-Ali Nesin yazışmaları da okunmalı, bana sonra yazışmalarının 4 kitabını da aldırdı, bir baba oğlun, bir baba-oğlun ve bir babaoğlun… Anlaşıldı mı…
Hepsini tam olarak hala okuyamadım, ama Özdemir Asaf'lar ve Montaigne gibi mesela, asla atılmayacaklar arasında yer verdim...

Ali Nesin, Türk tavla şampiyonunun “bizde her gün kavede tavla oynanır” diye güvenle Avrupa’ya gidip “ecnebilere” yenilmesini ve sonra da “adam bir zar atıyor 15 dakika düşünüyor kardeşim” diye yakınarak anlatmasını anlatıyor, tavlada olasılıkların önemine değiniyor.
Ama sadece değiyor.
“Baba yapma beni tavlada kimse yenemez” diyen bu sıkı matematikçinin, babası Aziz Nesin’e, onun Türk aklıyla nasıl yenilişini de anlatıyor.
Ve Aziz Nesin, sadece bazı yazarlarda olan bir ruhla şöyle diyor oğluna onu 5-0 yendikten sonra:
“Tavla ile ilgili yazın eksik olmuş. Bu oyunumuzla ilgili durumu da eklemezsen, karşı yazı yazarım, rezil olursun…”

Allah herkese bu tarz sert babalar nasip etsin…


Şununla bitireyim: Ali Nesin: "İnsan önce 2'yi sonra 1'i bulmuş olmalı. 2 bulunmamışsa 1'in gerekliliği kavranamaz. En azından bana öyle geliyor."

Bana da öyle geliyor. 2. Dünya Savaşı olmasaydı, birincisine 1. Dünya Savaşı der miydik…

Cumartesi, Kasım 24, 2007

Evlat edinmek istediğim kitaplar

Örnek Suçlar / Max Aub / Mitos Yayınları

*
Excelsior gazetesini istedim, Popular'ı getirdi. Delicado marka sigara ısmarladım. Bir paket Chesterfield getirdi. Bir şişe bira istedim, bir şişe siyah bira getirdi.Kan ile bira, beraber yerde güzel bir görünüm değil.

*
Konuştu ha konuştu ve konuştu ve konuştu babam bre konuştu ha konuştu. Ve konuştu!

Ben evimin kadınıyım ama bu şişman hizmetçi ha babam konuşmak ve konuşmak dışında bir şey yapmıyordu. Neredeysem oraya gelip konuşuyordu. Kapıdan girer girmez başlıyordu konuşmaya. Her şey hakkında ve her şey üstüne konuşuyordu. Hiçbir şeye torpil geçmeden. Neden mi kovmadım onu? Üç aylığını ödemek zorunda kalacaktım o zaman. Ayrıca kemgöze inanırım ben. Bana nazarı değebilirdi. Banyoda bile ondan, bundan, şundan konuşmayı sürdürdü. Susturmak için havluyu ağzına tıktım. Hayır, bundan ötürü ölmedi, konuşamadığı için öldü: Sözcükler içinde infilak etti.

*
O gol kaçmazdı! İmkanı yok yahu! Topa şöyle bir dokunacaktı, kale bomboştu. Topu üstten avuta attı. Gol girseydi maçı kazanacaktık. Çok önemliydi bu kaçan gol. Kazanacağımız maçı bu kancık çingenelere kaptırıvermiştik! Eğer ona attığım tekmeyle öbür dünyayı boyladıysa, Tanrının izniyle orada topa nasıl vurulacağını öğrenir artık.

*
Ayağım kaydı, düştüm. Bir portakal kabuğunun yüzünden. İnsanlar vardı etrafta. Herkes güldü. En çok da tezgahtar kız güldü. O hoşuma giden taze. Attığım taş, tam iki kaşının ortasında patladı. Oldum bittim iyi nişancıyımdır. Düştüğünde bacakları havaya dikildi, orkidesi ortaya çıktı.

*
Aptal olduğu için öldürdüm onu, kötü niyetli, cahil, salak olduğu için, kalınkafalı olduğu için, hıyarağası olduğu için, andavallı, ikiyüzlü, hırtın teki olduğu için, yalancı, kalpazan hıyarın biri olduğu için, cizvit olduğu için, siz seçin nedenini. Ama şunu unutmayın: Herhangi bir neden yeterli. İki tane gerekmez.

*
Top benimdi, yalnızca benim! Ustura benim değildi. Ama söz konusu olan toptu.

*
Canını sıkmamak için öldürdüm onu.

*
Mayısta yayınlayabileceğini söylemişti, sonra haziran dedi, sonra ekim. Kış geçti, ilkbahar geldi, kanım kaynadı. İkinci kitabımdı en önemlisi. Bu gerçeğin o genç yayıncı için önemli olup olmadığı beni ilgilendirmez, özür dilerim. Birçok insan bana teşekkür edecektir, biliyorum. Ayrıca elbet dikkati çekecek ve iyi reklam olacak.

*
Yahu aptalın tekiydi diyorum anlayın işte! Neymiş yeryüzünde değeri? Parası. Yalnızca parası! İşte para... orada duruyor. Ne olmuş yani…

*
Dördüncü cildi ödünç aldığını inkar ediyordu. Oysa kitaplığımın rafında dördüncü cildin yeri, boş bir mezar gibiydi.

*
Nefesi kokuyordu. Çare bulamadığını o bile kabullenmişti.

*
Bir oğlan istiyordum efendim. Dördüncü kızdan sonra ışını bitirdim.

*
Düşünüyorum öyleyse varım demiş o ünlü kişi. Bahçemdeki ağaçlar varlar, ama düşündüklerim sanmıyorum. (Ayrıca durum gösteriyor ki Bay Renato'nun aklı başında değildi ve bu herkesin başına gelebilirdi). Örneğin benim kayınpeder: Var ama düşünmüyor, ya da benim yayıncım... düşünüyor... ama yok. Tam tersi de doğru bunun. Düşündüğüm için var olmuyorum ya da var olduğum için düşünmüyorum. Aslolan düşüncedir. Varoluşsal bir masal, bir söylencedir. Var olmuyorum, paçamı kurtarıyorum.

Yaşamak (hayat dediğimiz şey) düşünmeyenler içindir yalnızca. Onlar, düşünceye dalanlar, yaşamıyorlar. Adaletsizlik bu, gün gibi ortada. Düşünmek, intihar için yeterlidir. Hayır Sayın Descartes: Yaşıyorum, demek ki düşünmüyorum, düşünürsem yaşayamam (var olamam). Bakın bundan güzel bir şarkı bile çıkar:
Düşünüyorum demek ki yaşamıyorum
Yaşasaydım düşünmezdim efendim
Vesaire vesaire...

Yaşamak için düşünmek gerekseydi, o zaman akıllı olurduk. Ama... sonunda siz inanıyorsanız bu işin böyle olduğuna... ben suçsuzum demektir. Tamamen suçsuz. Tümüyle masum! Çünkü ben ne düşünüyorum ne de düşünmek istiyorum. Düşünmüyorsam yokum demektir... yoksam... bu cinayetten nasıl sorumlu olabilirim?

Çarşamba, Kasım 21, 2007

"Nefret kutsaldır."

ı
would
not
piss
on
you
if
you
were
on
fire

Clash, bunu İngiltere Kraliçesi için yazmış, söylemiş.

Türkçe'de bir karşılığı varmış,
söyledi biri
ben ilk defa duyuyordum
ama şu anda hatırlamıyorum.

Şuna benzer:
Sidiğimin
tek
damlasını
bile
harcamam
sana
ateşler
içinde
yansan
da

Kimbilir kimi düşünerek
"Nefret Kutsaldır"
diyen Zola ile
aynı şeyleri hissetmiş Clash.

Aynı şeyleri hissediyorum.

Perşembe, Kasım 15, 2007

“Ama onlar Rum, Murat!”


“Kömür madenlerinde çalışan işçiler çalışmaları bittikten sonra yıkanıp temizlenirler ve zenci olmadıklarını görerek mutlu olurlar. Zenciler sabah uyanınca kömür madeni işçisi olmadıklarını anlayarak mutlu olurlar.” (Cavanna. Karşı Ansiklopedi)

Irkçılığın harika bir aşağılanması.

……..
Tanışıp konuştuğumuzda, Sohtorik soyadımın “saftirik ya da saftorik”ten geldiğini düşünenler çoğunlukta olur. Ama eminim, “saftirik” ya da “saf” sözcükleri 80 sene önce, şu günkü gibi “neredeyse aptal” anlamında kullanılmıyordu, “katışıksız, ari” anlamında kullanılıyordu.

Dedem, zamanında herkesin çok rağbet ettiği tarikatlara girmediği için “tarikatlardan ayrı” anlamında “saf tarik” demişler ona. Tarik ya da tarikat, yol demek. Saf tarik, saf yol anlamına da geliyor. (Dedemin huyu bana geçmiş, ben de bir yere ait olmayı sevemedim gittim.) Sohtorik, “saftarik”ten gelmeymiş.

Ama konumuz esas şu; gayrimüslim olduğumuzu düşünürler hep. Başlarda çok sorun etmezdim, Müslümanlıkla, dinle bir ilgim olmadığına göre, gayrisi olmakla da bir ilgim olamazdı. Ama insanlar böyle şeylere çok önem veriyorlardı. İlk, lisede, ne hocam olduğunu şimdi hatırlayamadığım hoş bir bayan “Ben seni Ermeni sanmıştım” demişti.

-Ben seni Ermeni sanmıştım.
-Eeeeee…

-Ben seni Kova sanmıştım.
-Eeeee… (Sensin kova!)

Farkı yok bence…

İnsanların burçlara önem verişinden farklı değil benim için birinin hangi coğrafyadan geldiğine önem vermek. Soy denen bir şey var ama bu dünyada. Şuralılar buralılar var.

-Siz nerelisiniz?
-Galatasaraylıyım, oldu mu…

Bir insan, Galatasaraylı ya da Fenerli olmasıyla nasıl açıklanamazsa, kimse de doğduğu ya da ailesinin doğduğu ya da ailesinin ailesinin doğduğu yerle açıklanamaz…

Bir insana nasıl seviştiğini sormanın tuhaf karşılanması gibi tuhaf karşılansa keşke bir insana nerelisin, nerdensin demek…

Irkçılığa darbe vurulmuş olurdu…


Toplumlarda ırkçılar, düşündüğümüzden de çok, az olduğunu düşünmemizin nedeni, az düşünmemiz…

"Ailem Karadenizli" dediğimde (ben İstanbulluyum), “Ama onlar Rum, Murat!” demişti biri.

Ama!

Geçen aylarda bir taksi şoförü de şöyle dedi: “Hrant Dink bile Orhan Pamuk’tan daha iyi…”

Bile!

Bu ikincisi en azından taksi şoförü lafıydı, yok, taksi şoförleri alınacak, her ne kadar hayatımda adam gibi konuşulacak en fazla 2 tane taksi şoförü görsem de, genelleme yapmayalım, şöyle diyelim, bu en azından cahil birinin lafıydı, ama “Karadenizliler Rum, Murat!” diyen… bir yazardı… Sıkı bir yazar oldu…

Bir taksici Nobelli bir yazarla ilgili konuşuyorsa… Böyle konuşabiliyorsa… Buna ifade özgürlüğü, demokrasi falan denmez, densizlik denir… Denmeli.

Ama esas: Bir yazar, bir taksiciyle aynı ırkçı bilince sahip olabiliyorsa…

O zaman o taksici ve o yazar…

Ne derler, aynı kefeye…

Durun, Bukovski’nin bir cümlesini hatırladım, o buraya gider. Bekleyin, bulayım… Değecek…

İnanmıyorum ya, ilk açtığım Bukovski dosyasının ilk satırında duruyordu, beni bekliyordu sanki…

KAPTAN YEMEĞE ÇIKTI VE TAYFALAR GEMİYİ ELE GEÇİRDİ’den:

“Değiş tokuş yapmalarında yarar olabilir. Beş saat boyu daktilo tuşlayan sabaha kadar düzüşsün, sabaha kadar düzüşen beş saat boyunca daktilo tuşlasın. Ya da başka biri daktilo tuşlarken birbirlerini düzsünler. Daktilo tuşlayan ben olmayayım ama lütfen. Kadına yaptırın. Varsa.”

Seviyorum bu adamı…

Seviyorum şu adımı…

Pazartesi, Kasım 12, 2007

2 reklam birden!

1.
Filmin yapımıyla ilgili dolu ayrıntı verilmiş de bir gazetede, ben de şu “küçük” ayrıntıya dikkat çekmek istedim.
“Ne eline batan diken, ne de söylenenler umurunda olmayacak.” diyor Atatürk (Haluk Bilginer) Türkiye gül Bankası reklamında.
Hatayı anlamak için cümleyi şöyle kuralım:
“Ne eline batan diken umurunda olmayacak, ne de söylenenler.”
Ama Türkçe’de ona öyle demezler, şöyle derler:
“Ne eline batan diken umurunda olacak, ne de söylenenler.”
Yani Atatürk’e Türkçe’yi yanlış kullandırmazlar ve şöyle dedirtirler:
“Ne eline batan diken, ne de söylenenler umurunda olacak.”
Türkçe’nin kolay gözüken zorluklarından biri,
yanılmak çok kolay, yanılanları anlıyorum, her zaman uyarmıyorum.
Ama bu kez Atatürk söz konusuydu… bana battı biraz…
(Neden gül bahçesi? Bana uzak geldi. Ama tabii, bu tartışılır. Sana Gül Bahçesi Vaat Etmedim adlı kitap geliyor aklıma!)


2.
Şu daha az tartışılır, hoş yapan yapmış, eminim eleştirilerden de geçmiştir. (Çok da emin değilim, ben mi daha fazla dikkat etmeye başladım da hatalar buluyorum, yoksa Türkiye gençlerinin-insanlarının -tabii ki çağa uygun olarak- mantıksızlaşması ve bunu kabul de etmeyip ukalalaşması türü bir saçmalık mı söz konusu, yine. Yine.)

T-box (yeni) mağazalar açmış. Onu anlatıyor. Çılgın(ımsı) bir ilan, metinler, ilgimi çekmez de bakıp geçerdim, ama bir de başlık:
"İçimize girmeyen kalmayacak!”
Çığır açmış sanılmış da yayınlanmış her halde, ama aslında çığırından çıkmış.
Bir erkek mi yazmış bıyık altından gülerek, ama onaylayanların arasında hiç mi bir kadın yokmuş…
“Orospu” başlıklı bir metin yazıyorum, günümüz kadınını anlatan... Ama onu ben yazıyorum. Bir yazar olarak. Bu reklam başlığını kim yazmış…
Türkiye reklamları bence reklamcılar tarafından değil sosyologlar ve psikologlar… hatta tarihçiler, yazarlar tarafından da incelenmeli. Ne hâle geldiğimizi görmek için… Hayır, bir reklamı eleştirirken benim hâlâ bir ürüne, hizmete ya da markaya falan gönderme yaptığımı sanan bazı reklamcılar var da…

Perşembe, Kasım 08, 2007

LITTLE big


Büyük yazar
büyük müzisyen
büyük ressam
büyük vs vs vs
var da neden
büyük karikatürist yok!
Borisiav Stankovic...

Perşembe, Kasım 01, 2007

Aşkyapıtım

1.
Bir şeyin karşıtını dile getiren adam sadece bir şeyin karşıtı dile getiriyordur daha fazlasını değil.
Yani yazı tarafını dile getiren adama karşı, tura tarafını dile getiren adam... Ama paradan hangisi söz ediyor?
Socrates bile düşmüştür bu yanılgıya: Ölümün karşıtının yaşam olduğunu kanıtlamış-gözükür. Bugüne kadar da gelmiş bu yanlış görüş. Ölüm tura tarafıdır, yaşam ise paradır oysa. Yazı tarafı nerde?
Yazı tarafı, doğumdur. (Edebiyatçılar şöyle der: Doğum tarafı, yazıdır.)
Doğumdan bahsettiğinizde, ki, sadece “doğum” deseniz bile yeterlidir… Çöker insanlığın bugüne kadar ulaşan (bulaşan) bir dolu felsefesi...


2.
Belki de erkek kendi doğurganlığını kendi yarattığı-kendini doğurduğu için daha doğurgan.


3.
Mutluluğundan mutlu olan adamın hikayesi: Başyapıtım…

Kafkagiller şöyle diyecektir bu yapıta: Mutluluğundan mutsuz olmayan adamın hikayesi…
Mutsuzluğundan mutsuz olanlar böyle diyecektir.