5 sayfa boş kaldı kitabın sonunda.
5 rakamını severim. Yukarısı erkeksi-sert, aşağısı kadınsı-yumuşak olan tek sayıdır benim gördüğüm.
“Erkkadın” başlığının sayısı gibidir.
Ama bu 5 boş sayfayı sevmedim. (Hoşbeş edemedik.)
Oraya eldeki yazılardan bir şeyler koyulabilirdi, dahası küçük bir bölüm eklenebilirdi. Mesela “Artık” adlı…
“Son ölüm” ya da.
“Ya da” ya da.
O boş beş sayfayı imzalarken kullanırım, hatta yeni aforizmalar karalarım oralara... İyi fikir. Devam kitabının, Absürtük Metinler 2’nin başlangıcı olur.
İlk kitabımı imzalarken güzel bir yöntem bulmuştum (çok sevmiyorum imzalamayı, beceremiyorum o saniye güzel-anlamlı bir cümle yazmayı), imzalayacağım insanın tanıyorsam tanıdığım, tanımıyorsam tahmini hayatı üzerine, kitabın içinden yarı rastgele bir cümle buluyor ve onu yazıyordum imzadan önceki cümle olarak…
Sonunda da “sayfa ?” yazıyordum.
Safta kaç?
İçerden bir cümle olduğu anlaşılsın istiyordum (bak sen, o an bulduğumun sanılmasını engelliyormuşum!)
Onu, ona yazdığım cümleyi, cümlesini, bulmak için okuyanlar oldu mu bilmem.
Unutup o cümleyi okuduğu öykünün arasında karşısına çıkanlar ne hissetti, bilmiyorum.
Bilmediğim neler oldu başka, bilemiyorum.
Absürtük Metinler, içinden böyle cümleleri kolayca seçebileceğim bir kitap.
********
Murat Sohtorik
ABS’le iştigal ediyor.
İşin kendi freni var.
İmzalamak gibi, tanıtımını kendi ellerimle yapmak da utandırıyor beni (ama yapıyorum). O nedenle şu yukarıdaki cümle çıktı.
ABS, Absürtük Metinler dosya adıydı. Abes’e ve Anti Breaking System’e de gönderme yakalandığından (kendi kendine) kaldı.
********
Bir dost “ama bana imzalamazsan alınırım” diyerek imzalamamın ukalalık olmadığını anlattı (ben anladım).
İlk kitabım çıktığında “kitabım çıktı” bile diyemiyordum, birilerine.
*****
O an, ayakta, sıkışık zamanda, sıkışık durumda, sıkışık, hiçşıkdeğil, hemen, bir şeyler yazma zorunluluğu klostrofobimi zıplatıyordu (zıplayıp kaçsa! Hayır üzerimde zıplıyordu!) Saçma metinler yazma olasılığım yüksek o yüzden kitabın üzerine, elle, tam oturmamış, ifade özürlü, gereksiz kibar, gereksiz dobra, yapay, uzak, yani ABeS… Haberiniz olsun…
Kapalı yerde kalma korkusu anlamında değil.
Elimin kolumun bağlı olmasından irkilme şeklinde bir klostrofobim var…
Ama o genel anlamında kullanarak şunu yazmıştım:
Yazarlık: Klostrohobi
Kendi içine kapanmak anlamını da düşünelim… (Hadi hep beraber.)
********
Bir bayan spirali hatırlattığını söylemiş kapaktaki figürün…
****
Kendi paramla bastırdığım için
(ve soyadımdan dolayı)
“zenginsiniz demek”
dendi.
Şuna vesile oldu:
Babalarımızın zamanında
(artık denilebilir ki: bizim zamanımızda)
“Zenginsiniz demek” demek olmazdı.
Çünkü kimse
Zenginiz
demezdi.
Böylece
şu benim için iki kat rahatsız edici cümlenin de denmesine gerek kalmazdı:
“Zengin değiliz.”
****
Hasan’a imzalarken (o yanımda yoktu)
bir imzalama fikri buldum, basit, aynen şöyle:
Kitabın ilk sayfasında, yukarıda ortalı olarak kitabın ve benim adım yazılı, onun altına, o fonta benzeterek yazmak ne yazılacaksa, imza hariç.
ABSÜRTÜK METİNLER
Murat Sohtorik
SEVGİLERİMLE SAYGILARIMLA
Ahmet Ölümlü’ye
İmza
Uzunsa yazılacak:
ABSÜRTÜK METİNLER
Murat Sohtorik
ÇOK SEVGİLİ HOCAM
Sizi Ne Kadar Sevdiğimi Anlatamam
BU KİTAP SİZİN
Sayenizde Çıktı.
İmza
*********
Bir arkadaşa vermek için gittiğimde,
arkadaşım toplantıda olduğundan görevli polise verdim kitabı.
Bir not kağıdı uzattı, notunuzu yazın diye, çok kibar.
Kitabın ilk sayfasını açıp yazmam şaşırttı polisi…
Ben gittikten sonra okumuştur yazdığımı kesin.
Kitaptakilere de bakmıştır kesin.
(Emanet edilen bir kitabı okumak hıyanete girer mi?)
Anlamış mıdır? Ne anlamıştır?
Taban tabana
farklı
iki soru
(Tavan tabana)
*******
Kısa Çöp'ü tekrar yayınlasana
dedi bir dost
şaşırdım
iyi bir kitap dediğini hatırlıyorum
(editörümdü)
ama dostumdu da
o nedenle övgüsündeki gerçeklik payını çok kestirememiştim.
Ama Onu
tekrar yayımlasana deyince.
Kanıttı bu.
Bazı öyküleri çıkarmalı belki,
yenilerini koymalı ha?
deyince.
Deneyince
onu bilinçsizce.
Sakın ha
dedi.
Bozma.
2001’de mi yayımlanmış,
ne kadar çabuk geçmiş zaman,
diye kendi yaşamına gidecek gibi gözükürken
haalaa yeni
dedi.
*****
Önceye koy bunu
Eski bir sevgilime benzer bir kız oturuyor önümde
O ikisinin benzerliğinden eski sevgilimi kime benzettiğimi buluyorum
Eski bir dansöz
İnce hatlı ama yine de seksi
Çok güzel kalçalı
Ki yazlıkta bikini ile görmüştüm
Absürtük Metinlere almadığım metinlerden:
Bir insanı alakasız gözüken bir şeye benzettiğimde
mesela bir kadını erkeğe zenciye hatta köpeğe,
Tanrıya göz kırpmış hissederim.
Denemeler:
Tanrının bana göz kırptığını görürüm.
Kırptığı gözünü görürüm (sadece onu) (kapalıdır) (o zaman nasıl?)
Bir gözün kırpıldığını diğer gözü görmeden anlayamazsın.
************
Önceye al
Önümde dergiler
alttan üste
büyükten küçüğe:
Roll
Notos Öykü
Kitap-lık (2 adet)
Eşik Cini
Üstlerinde kitaplar:
Unamuno / Günlükler / Sel
Behiç Ak / Uyku Şehir / İletişim
Murat Sohtorik / Absürtük Metinler / Cinius
Bu kitap-dergi yığını üzerinde (babil)
defterime yazarken
utanmaya gerek duymadan ileriki masadan dönüp dönüp bakıyordu bir kız,
Tünel Badehane’de,
arjantinle.
(RAjantin: Çok güzel bir nick)
(Şuna Türkçe bir ad bulalım, rumuz harici: Takmad)
Sonunda dayanamayıp sordu yan masadaki erkek
(aynı kızla kesişiyoruz sanıyordu, oysa kız tek erkeği kesiyordu)
-Yazar mısınız?
Kitabı uzattım.
(Behiç Ak’ınkini uzatsaydım!)
Şöyle özensiz baktı.
-Kadınlar şeytandır, üzerine yazın dedi…
Badehane bahaneleri
olabilir bunun adı.
Badehane Baudlaire’i
(ben de sanki)
******
Kitaptaki aforizmalar-kısa öyküler-metinler
Başlıksızdı.
Numara koyayım bir belirteçleri olsun dedim.
Üçüncüsü güzel
Yedincisi iğrenç
Yetmiş ikincisi fena değil densin istedim.
Kırk üçüncüsü
kırk ikincisinden sonra, densin…
Önce zorlama olur diye şüpheli yaklaştığım
ad koyma eylemi
deneyince harika gitti. (Özledim mektup attım.)
Başka açıdan
ya da oldukları açıya gerçekten
bakmamı sağladı.
Bazılarını yeni anladım.
Başka da anladım.
Hata da anladım.
Hatta da anladım...
Bir oyun yaptım (Şimdiye kadar iki kişi gördü, göremedi.)
Ama daha çok
Hilmi Yavuz’un
“Sezgi, şiirin yorumunu keşfe hacet kalmadan kavramaktır.”
dediğinin tersini
çaprazını ya da
kavramaktı:
Sezgiyi kavramak…
Benim kafam şair gibi çalışmaz…
Neyse, ad bulma yöntemini öneririm.
*******
Yine şaşırdım.
Artık öğrendim
Kitabı
yayınlamak değil
yayımlamak
gerekiyor…
****
Kafe’min estiği garsonuma Absürtük Metinleri göstermek saçma geldi.
Ama onun
“sadece futbol kitapları okuyabiliyorum”
demesinden değil…
Bir kağıda kitabın adını soyadını yazıp verdim.
*****
Yeni aforizmaları buraya yazmasam mı, çünkü çalarlar diye korkuyorum (bu ciddi bir espri). (Ciddi bir esprinin karşıtı var mı?)
küçük İskender’den neredeyse aşırmışım bir fikri… Hemen çıkardım.
Cihan Demirci ondan aşırmış olabileceğimi ima etti, bir kelime esprisini…
Aklın yolu 1
Aklın yolu 2
****
Ellerinde deri eldiven
Dizlerinde dizlikler
Kafalarında kafalık
Değil kasko
Yok, kask
Hepsi pahalı şeyler
Taytlar üzerlerinde
Hepsi pahalı şeyler
Demek ki zengin adamlar
Ama taksiye değil de
Bisiklete biniyorlar…
Cuma, Nisan 18, 2008
Cuma, Nisan 04, 2008
Pazartesi, Mart 31, 2008
Cuma, Mart 28, 2008
Aforizmir
İzmirliler neden bizi yazmıyorsun diye sitem ediyorlardı, alsınlar da görsünler günlerini.
*
Sadece İzmir’de vapurla
karşıyakadan karşıyakaya geçebilirsiniz.
*
Afrodizyaktım
gemileri İzmir’de.
*
İzmir’in kazları güzeldir.
Yok
İzmir’in yazları güzeldir.
Yok
İzmir’in kışları güzeldir.
Yok
İzmir’in kızları güzeldir.
Hah.
*
-Suç ve Ceza’nın özeti bir kitap var mı?
-Evet, ceza!
-A-ah, o repçi mi, aman kalsın!
*
İnsanoğlu çüş misali.
*
İstanbulizmir laf:
Karşımızda kız kulisi.
*
Sadece İzmir’de vapurla
karşıyakadan karşıyakaya geçebilirsiniz.
*
Afrodizyaktım
gemileri İzmir’de.
*
İzmir’in kazları güzeldir.
Yok
İzmir’in yazları güzeldir.
Yok
İzmir’in kışları güzeldir.
Yok
İzmir’in kızları güzeldir.
Hah.
*
-Suç ve Ceza’nın özeti bir kitap var mı?
-Evet, ceza!
-A-ah, o repçi mi, aman kalsın!
*
İnsanoğlu çüş misali.
*
İstanbulizmir laf:
Karşımızda kız kulisi.
Pazar, Mart 23, 2008
Rock Hardsın
"Rock alt yapılı şarkı!"
Mor ve ötesinin şarkısı için dendi demin.
Ne demek?
Rockımsı mı?
Rockımsıtrock…
The Black Crowes’un son albümleriyle ilgili Maxim dergisi yetersiz olduğuyla ilgili bir değerlendirme yapmış ve sıradan, eskiye benzer gibi nitelemeler kullanmış. Halbuki albüm daha çıkmamış ve basına da örnek gönderilmemiş.
Derginin editörlerinden biri kendilerini savunmuş. Özellikle içlerinde çok şarkı olan albümleri hemen dinleyip baskıya yetiştiremiyorlarmış. Hiç bahsetmemektense bir öngörü, tahmin yapıyorlarmış…
Caddebostan Maxim diye bir yer vardı, sanıyorum Zeki Mürenler falan da çıkardı. Kadınlar matinesi falan da oluyordur sanıyorum... Orada bile bu kadar iyi kıvırtılmamıştır her halde.
Caddebostan Maxim şu anda bir alışveriş merkezi. Maxim dergisi de mi öyle acaba.
….
Grup menajerinin müdahalesi üzerine dinlemeden yorum yazan freelance yazar özür dilemiş.
Savunan editör özür dilememiş mi, o yok haberde. Küçük yılan büyük yalan.
Yine de ortada bir özür olduğundan, bu olay iyi ki olmuş diyebiliyorsunuz, bize bir şey gösterdi çünkü.
Bunun da olmadığı durumlarda, özür beklenmenin artık geleneklerden çıkarıldığı bir ülkede… Ben bazı başka şeyler bekliyorum özür yerine, mesela deprem, hak ediyorlar, mesela darbe ya da parti kapatma, çünkü hak etmiyorlar…
Mor ve ötesinin şarkısı için dendi demin.
Ne demek?
Rockımsı mı?
Rockımsıtrock…
The Black Crowes’un son albümleriyle ilgili Maxim dergisi yetersiz olduğuyla ilgili bir değerlendirme yapmış ve sıradan, eskiye benzer gibi nitelemeler kullanmış. Halbuki albüm daha çıkmamış ve basına da örnek gönderilmemiş.
Derginin editörlerinden biri kendilerini savunmuş. Özellikle içlerinde çok şarkı olan albümleri hemen dinleyip baskıya yetiştiremiyorlarmış. Hiç bahsetmemektense bir öngörü, tahmin yapıyorlarmış…
Caddebostan Maxim diye bir yer vardı, sanıyorum Zeki Mürenler falan da çıkardı. Kadınlar matinesi falan da oluyordur sanıyorum... Orada bile bu kadar iyi kıvırtılmamıştır her halde.
Caddebostan Maxim şu anda bir alışveriş merkezi. Maxim dergisi de mi öyle acaba.
….
Grup menajerinin müdahalesi üzerine dinlemeden yorum yazan freelance yazar özür dilemiş.
Savunan editör özür dilememiş mi, o yok haberde. Küçük yılan büyük yalan.
Yine de ortada bir özür olduğundan, bu olay iyi ki olmuş diyebiliyorsunuz, bize bir şey gösterdi çünkü.
Bunun da olmadığı durumlarda, özür beklenmenin artık geleneklerden çıkarıldığı bir ülkede… Ben bazı başka şeyler bekliyorum özür yerine, mesela deprem, hak ediyorlar, mesela darbe ya da parti kapatma, çünkü hak etmiyorlar…
Cuma, Mart 21, 2008
Cevap verme!
Yeni çocuklar
bu konuda acilen eğitilmeli
-gençleri kaybettik...
-Cevap verme
derdi büyüklerimiz.
Anlamsızdı,
çünkü sadece büyüklerimiz olmalarıyla söylerlerdi bunu.
Bu saygı değildi.
Kravat ne kadar saygıysa o kadar saygıydı.
Bayardı.
Bugün
cevap verme
yeceğimiz insanları bulmalıyız.
Kendilerine asla cevap verilmeyecek insanları.
Büyükmüyük olduklarından değil
yaşça.
Öyle
herkesin
kendi mantığı
kendi düşüncesi
kendi fikri
vardır
diye bir şey
yoook.
Böyle...
Ne bu,
hayat mı,
han mı!
"Kendimin" diye övündükleri,
tek özelliği de kendilerinin olması
olan
mantıklarından
düşüncelerinden
fikirlerinden
kendilerinin ne mal olduğu ortaya çıkmıyor mu sanıyor
bunlar...
Söylüyorum, çıkıyor.
Söylesek de çıksa hep.
Söylüyorum.
Çetin Altanlar ve Ayşe Armanlar ayrılmalı
Altanlar ve Almanlar, pardon Armanlar…
(Hikayeyi bilenler bilmeyenlere anlatsın.)
Artık
bilmeyenler bilenlere anlatmasın.
Mesela
Mehmet Ali Kılıçbay
okumayan kalmasın.
bu konuda acilen eğitilmeli
-gençleri kaybettik...
-Cevap verme
derdi büyüklerimiz.
Anlamsızdı,
çünkü sadece büyüklerimiz olmalarıyla söylerlerdi bunu.
Bu saygı değildi.
Kravat ne kadar saygıysa o kadar saygıydı.
Bayardı.
Bugün
cevap verme
yeceğimiz insanları bulmalıyız.
Kendilerine asla cevap verilmeyecek insanları.
Büyükmüyük olduklarından değil
yaşça.
Öyle
herkesin
kendi mantığı
kendi düşüncesi
kendi fikri
vardır
diye bir şey
yoook.
Böyle...
Ne bu,
hayat mı,
han mı!
"Kendimin" diye övündükleri,
tek özelliği de kendilerinin olması
olan
mantıklarından
düşüncelerinden
fikirlerinden
kendilerinin ne mal olduğu ortaya çıkmıyor mu sanıyor
bunlar...
Söylüyorum, çıkıyor.
Söylesek de çıksa hep.
Söylüyorum.
Çetin Altanlar ve Ayşe Armanlar ayrılmalı
Altanlar ve Almanlar, pardon Armanlar…
(Hikayeyi bilenler bilmeyenlere anlatsın.)
Artık
bilmeyenler bilenlere anlatmasın.
Mesela
Mehmet Ali Kılıçbay
okumayan kalmasın.
Çarşamba, Mart 19, 2008
Sırılsıklambaç
Hz. Musa filmini seyrederken aklıma geldi -salak bir film bile akla yarıyor, işte bu, Tanrı:
Dünya
Tanrıya inanmayanlar
Ve ona
Sırılsıklam aşıklar arasında paylaşılmış.
Bu iki grup
Dünyayı paylaşmış
Ama Tanrıyı değil.
Dünya
Tanrıya inanmayanlar
Ve ona
Sırılsıklam aşıklar arasında paylaşılmış.
Bu iki grup
Dünyayı paylaşmış
Ama Tanrıyı değil.
Melih Cevdet Anday
1.
“I dont work after nature but before nature and with her.”
Picasso’nun olduğunu sandığı bu cümleyi şöyle çevirmiş Melih Cevdet Anday:
“Ben doğayla birlikte doğayı öncüllerim, doğayı taklit etmem.”
Ecnebicesi yerlisinden daha güzel,
daha “naturel”,
daha iyi anlatıyor diye düşünerek şunları yazdım:
Doğaya karışırım çünkü o bana karışır.
Sanıyorum, Halfeti’nin baraj sularının altında kalmasıyla ilgili yazdığımız öykülerden oluşan bir ortak kitabın adından kalmış aklımda; “Fırat’a Karışan Öyküler”di adı.
2.
“Oysa eşcinselliği savunanlar, karşılarındakileri gayri medeni bir durumda bırakmak istemektedirler.” diyor Melih Cevdet Anday.
Sık sık beni aralarına almak istediğini belli eden, açıkça söyleyen çok sempatik bir homoseksüel arkadaşımla şöyle bir konuşmamız olmuştu:
-Hiç gay'lere karşı bi’şi hissetmedin mi, ama hoş olanlara ben gibi.
-Hoş olmanızın önemi yok ki... Benim için bir kadından daha hoş olmazsınız...
-Senin düşüncen, saygı duyarım.
-Bence duymuyorsunuz! Amerika’yı keşfedip a-ah siz neden hâlâ Asya’da yaşıyor der gibisiniz. Halbuki biz Avrupa’da yaşıyoruz.
“I dont work after nature but before nature and with her.”
Picasso’nun olduğunu sandığı bu cümleyi şöyle çevirmiş Melih Cevdet Anday:
“Ben doğayla birlikte doğayı öncüllerim, doğayı taklit etmem.”
Ecnebicesi yerlisinden daha güzel,
daha “naturel”,
daha iyi anlatıyor diye düşünerek şunları yazdım:
Doğaya karışırım çünkü o bana karışır.
Sanıyorum, Halfeti’nin baraj sularının altında kalmasıyla ilgili yazdığımız öykülerden oluşan bir ortak kitabın adından kalmış aklımda; “Fırat’a Karışan Öyküler”di adı.
2.
“Oysa eşcinselliği savunanlar, karşılarındakileri gayri medeni bir durumda bırakmak istemektedirler.” diyor Melih Cevdet Anday.
Sık sık beni aralarına almak istediğini belli eden, açıkça söyleyen çok sempatik bir homoseksüel arkadaşımla şöyle bir konuşmamız olmuştu:
-Hiç gay'lere karşı bi’şi hissetmedin mi, ama hoş olanlara ben gibi.
-Hoş olmanızın önemi yok ki... Benim için bir kadından daha hoş olmazsınız...
-Senin düşüncen, saygı duyarım.
-Bence duymuyorsunuz! Amerika’yı keşfedip a-ah siz neden hâlâ Asya’da yaşıyor der gibisiniz. Halbuki biz Avrupa’da yaşıyoruz.
Pazartesi, Mart 17, 2008
Voliwood

İsa’dan önce 10.000
Ben filmlere gitmeye başladım, bütün filmler çirkin.
Hareme girsem ne olacak düşünün…
Bu kabile mamutları takım ruhuyla öldürürmüş…
Sonra bir ulvi iş için diğer kabileleri toplamaya giriştiklerinde, onlara katılmaya kararsız kalan kabile reisi, kahramanımıza şöyle diyor küçümseyerek:
“Sen daha çok küçükmüşsün ya!”
Kahraman da şöyle diyor:
“Göründüğümden daha büyüğümdür!”
Ünleme yazık bir cümle…
Şöyle bir şey demeliydi gibi geldi:
-Sen daha çok küçükmüşsün ya!
-Siz bana katılırsanız, daha da büyük görünürüm.
Filmin ana fikirlerinden birinin, filmin az sayıda “erkek” diyaloglarından en önemlilerinden birinde ifadesi.
Olurmuş…
Apokaliptika mıydı, Mel Gibson’ın filmi.
Onun ikizi neredeyse.
Ne iş.
Çok az film seyreden benim gibi biri bile yakaladıysa!
Ben filmlere gitmeye başladım, bütün filmler çirkin.
Hareme girsem ne olacak düşünün…
Bu kabile mamutları takım ruhuyla öldürürmüş…
Sonra bir ulvi iş için diğer kabileleri toplamaya giriştiklerinde, onlara katılmaya kararsız kalan kabile reisi, kahramanımıza şöyle diyor küçümseyerek:
“Sen daha çok küçükmüşsün ya!”
Kahraman da şöyle diyor:
“Göründüğümden daha büyüğümdür!”
Ünleme yazık bir cümle…
Şöyle bir şey demeliydi gibi geldi:
-Sen daha çok küçükmüşsün ya!
-Siz bana katılırsanız, daha da büyük görünürüm.
Filmin ana fikirlerinden birinin, filmin az sayıda “erkek” diyaloglarından en önemlilerinden birinde ifadesi.
Olurmuş…
Apokaliptika mıydı, Mel Gibson’ın filmi.
Onun ikizi neredeyse.
Ne iş.
Çok az film seyreden benim gibi biri bile yakaladıysa!
Cumartesi, Mart 15, 2008
Akıl oyunları
Akıl oyunları. Film.
"Seninle sevişmek istiyorum ama toplumsal durumlar sana kibar davranmamı ve konuyu ertelememi dolambaçlı anlatmamı öngörüyor ama ben yapamayacağım seni sikmek istiyorum... Şimdi beni tokatlayacak mısın."
Kız onu öpüyor falan filan...
Bundan daha aşağı bir teklif, sadece evlenme teklifidir.
Daha yazacaktım ama unuttum.
Siz hiç kordon boyunda oturdunuz mu izmirde.
Ama boyun sonunda bir gemi sizi beklerken kocaman.
Sizi istanbula götürecek. Gireceksiniz içine ve istanbuldasınız.
Salak bir işiniz yoksa
kesiyorum burda
"Seninle sevişmek istiyorum ama toplumsal durumlar sana kibar davranmamı ve konuyu ertelememi dolambaçlı anlatmamı öngörüyor ama ben yapamayacağım seni sikmek istiyorum... Şimdi beni tokatlayacak mısın."
Kız onu öpüyor falan filan...
Bundan daha aşağı bir teklif, sadece evlenme teklifidir.
Daha yazacaktım ama unuttum.
Siz hiç kordon boyunda oturdunuz mu izmirde.
Ama boyun sonunda bir gemi sizi beklerken kocaman.
Sizi istanbula götürecek. Gireceksiniz içine ve istanbuldasınız.
Salak bir işiniz yoksa
kesiyorum burda
Cuma, Mart 14, 2008
Alengir
Kitabımı bastırmayı becerebileceğim.
Kimsenin ayağına giderek, araya tanıdık falan koyarak değil de parayı vererek…
Ama satmam lazım. Son paramla “bastırıyorum”.
Facebook’ta grup kurdu bir arkadaşım…
Ne zormuş…
Herkesin haberi olsun, şanım olsun daha sonra yürüyecek diye düşünüyorsun ama amma aman alengirli. Evet alengir olsun başlık…
Şimdi bir daha, bin daha okudum.
Bir bölüm ekledim küçük…
Güzele benziyor…
Hep benzer.
Asla bilemezsin…
Alın bu kitabı dediğim insanlara seveceklerini garanti edemedikten sonra,.. sonrası yok.
Şimdi biri sordu işte, kitabın konusu nedir diye!
Her kitabın bir konusu olmayabilir dedim.
Absürt.
Sürtük.
Bu kelimeler geldi aklıma…
Küçük İskender yazmış, grubumun 2000 üyesi var neden 1000 satıyor kitabım diye…
Koca küçük İskender…
Bir arkadaşıma sitem etmişler arkadaşları, biz seni bir dolu yazara üye yapmaya çalıştık, tanınmış büyük yazarlar da vardı aralarında, buna niye üye oldun, seviyor musun tarzını ki, diye…
Hah tam şu anda: Cahilliğime ver dedi o kişi, kitabın konusunu soran, konusu olmayan bir kitap bilmiyormuş!
Sen söyle dedim, son okuduğun kitapların konusunu…
Bakalım ne cevap verecek.
Aynen şöyle diyor:
pekii
ırvın diyalom
yaşar kemal
tuna kiremitçi
karışık
Ben:
Bunlar konu değil ki
O:
yazarlar
bunlar
konular karışık
belli bi çizgim yok
konu ayırt etmem
o zaman ne konu soruyorsun diyeyim mi…
desem ne olacak!!!!
Ben:
O zaman ne konu soruyorsun.
O:
merak ettim
edemezmiyim
Dedi
konu dışına çıktı..
Biz devam edelim…
Bir sonraki yazıda.
Ama iyi giriş oldu.
Kimsenin ayağına giderek, araya tanıdık falan koyarak değil de parayı vererek…
Ama satmam lazım. Son paramla “bastırıyorum”.
Facebook’ta grup kurdu bir arkadaşım…
Ne zormuş…
Herkesin haberi olsun, şanım olsun daha sonra yürüyecek diye düşünüyorsun ama amma aman alengirli. Evet alengir olsun başlık…
Şimdi bir daha, bin daha okudum.
Bir bölüm ekledim küçük…
Güzele benziyor…
Hep benzer.
Asla bilemezsin…
Alın bu kitabı dediğim insanlara seveceklerini garanti edemedikten sonra,.. sonrası yok.
Şimdi biri sordu işte, kitabın konusu nedir diye!
Her kitabın bir konusu olmayabilir dedim.
Absürt.
Sürtük.
Bu kelimeler geldi aklıma…
Küçük İskender yazmış, grubumun 2000 üyesi var neden 1000 satıyor kitabım diye…
Koca küçük İskender…
Bir arkadaşıma sitem etmişler arkadaşları, biz seni bir dolu yazara üye yapmaya çalıştık, tanınmış büyük yazarlar da vardı aralarında, buna niye üye oldun, seviyor musun tarzını ki, diye…
Hah tam şu anda: Cahilliğime ver dedi o kişi, kitabın konusunu soran, konusu olmayan bir kitap bilmiyormuş!
Sen söyle dedim, son okuduğun kitapların konusunu…
Bakalım ne cevap verecek.
Aynen şöyle diyor:
pekii
ırvın diyalom
yaşar kemal
tuna kiremitçi
karışık
Ben:
Bunlar konu değil ki
O:
yazarlar
bunlar
konular karışık
belli bi çizgim yok
konu ayırt etmem
o zaman ne konu soruyorsun diyeyim mi…
desem ne olacak!!!!
Ben:
O zaman ne konu soruyorsun.
O:
merak ettim
edemezmiyim
Dedi
konu dışına çıktı..
Biz devam edelim…
Bir sonraki yazıda.
Ama iyi giriş oldu.
Perşembe, Mart 13, 2008
Kolera Günlerinde Aşk
Kitapta önemli bir kahraman olan kolera filmde yok.
Ama bu fena olmadı.
Okurken düşünmemiştim, kolera gibi öldürücü bir hastalığa karşı, aşkın bir hastalık olarak konumlanması, ama iyileştirici bir hastalık olarak…
İyileştirici bir hastalık ne demek, onu da okuyan-seyreden bilecek.
Hayat da iyileştirici bir hastalık. Umutsuzluk sınırı bu olmalı, illa hayata aşka falan hastalık diyecekse insan.
Marquez, kaç yaşında? Bu filmi nasıl beğenmiş!
2 saati boşa harcamak ya da 10 saat falan dolu dolu romanı okumak.
Arkamdaki kıro kadın ve adam rahatsız olduğumuzu belli ettiğimiz, uyardığımız halde susmamakta direndiler, inanılmazdı, sanki ilk defa sinemaya geliyorlar, bilmiyor gibiydiler, çok tuhaftı.
Bir ara döndüm yumruk atacaktım, ki bilmem atmasını, ya da defolun falan diyecektim, küfür etmesini de bilmezdim ama öğrendim, film bitince ya da arada kalkıp döneyim, diye düşündüm, ters ters bakayım suratlarına, suratıma iyi bakın, diyeyim, tanıyın beni, bir daha benimle aynı filme girerseniz… anlıyorsunuz değil mi, diyeyim diye düşünürken ağzım açıldı ve şu çıktı:
“Hanımefendi beyefendi lütfen.”
Yaşlanıyor muyum!
Çıkışta bakıyorum adamla kadına.
İnsan mı bunlar.
Nihat Genç’e rastlıyorum arada televizyonda…
Çividir bu adam diyorum arkadaşlarıma…
Sert olduğu için değil sadece, çivisi çıkmış dünyadaki çividir bu gibi adamlar…
Yer çekimidir bu adamlar, yoksa boşlukta kaybolup giderdik…
Yanımda bir Nihat Genç olsaydı bugün filmde, ben onun yanında kibar kalsaydım…
Ama bu fena olmadı.
Okurken düşünmemiştim, kolera gibi öldürücü bir hastalığa karşı, aşkın bir hastalık olarak konumlanması, ama iyileştirici bir hastalık olarak…
İyileştirici bir hastalık ne demek, onu da okuyan-seyreden bilecek.
Hayat da iyileştirici bir hastalık. Umutsuzluk sınırı bu olmalı, illa hayata aşka falan hastalık diyecekse insan.
Marquez, kaç yaşında? Bu filmi nasıl beğenmiş!
2 saati boşa harcamak ya da 10 saat falan dolu dolu romanı okumak.
Arkamdaki kıro kadın ve adam rahatsız olduğumuzu belli ettiğimiz, uyardığımız halde susmamakta direndiler, inanılmazdı, sanki ilk defa sinemaya geliyorlar, bilmiyor gibiydiler, çok tuhaftı.
Bir ara döndüm yumruk atacaktım, ki bilmem atmasını, ya da defolun falan diyecektim, küfür etmesini de bilmezdim ama öğrendim, film bitince ya da arada kalkıp döneyim, diye düşündüm, ters ters bakayım suratlarına, suratıma iyi bakın, diyeyim, tanıyın beni, bir daha benimle aynı filme girerseniz… anlıyorsunuz değil mi, diyeyim diye düşünürken ağzım açıldı ve şu çıktı:
“Hanımefendi beyefendi lütfen.”
Yaşlanıyor muyum!
Çıkışta bakıyorum adamla kadına.
İnsan mı bunlar.
Nihat Genç’e rastlıyorum arada televizyonda…
Çividir bu adam diyorum arkadaşlarıma…
Sert olduğu için değil sadece, çivisi çıkmış dünyadaki çividir bu gibi adamlar…
Yer çekimidir bu adamlar, yoksa boşlukta kaybolup giderdik…
Yanımda bir Nihat Genç olsaydı bugün filmde, ben onun yanında kibar kalsaydım…
Salı, Mart 11, 2008
Daha dünya
“La terre est une orange blue”
Dil, hangi Allahın kulunun buluşuysa…
Hangi Allahın kulu bana, est kelimesini, tere’yi benim niye anlamadığımı açıklayabilir, bakın yanlış da yazdım zaten, La ne demektir, une, one demektir her halde, orange neden orınç diye okunur, ki burada Fransızca, başka türlü okunuyordur, blue’yu kim bluemuş da ben kayblue…
Dünyanın en mantıklı komplo teorisidir her halde, Tanrının dillerimizi karıştırıp bizi anlaşamaz kıldığı düşüncesi; dünyanın en komple teorisi.
Neyse, geçelim.
Melih Cevdet Anday yazıyor:
“Dünya mavi bir portakaldır.”
“Mavi bir portakal olduğunu Eluard’dan duyduğum günden beri dünyamızı daha güzel buluyorum, daha seviyorum. Ama Aragon bakın ne yazdı da bu sevinci yarıda bıraktı. “Bu bir doğru sözdür” dedi. Çünkü portakal da yuvarlakmış, dünyamız da; sonra portakal hamken mavi olurmuş… Anlaşılmaz bir yanı yok diyordu Aragon bu dize için. Oysa bu dizenin doğru olup olmadığını araştırmak aklımın ucundan geçmemişti benim. Portakalın hamken mavi olduğunu bilmeden, düşünmeden de sevmiştim onu.”
Anday, sonra bir yanlışlık yaptığından söz ediyor: Eluard’ın dizesi de çevirisi de farklıymış. Doğrusu:
“Yeryüzü mavidir portakal gibi.”
Ben de bu çeviriyi biliyordum, ve bu bana daha şiirsel gelmişti -portakalın hamken mavi olduğunu bilmeden.
Dünya mavi bir portakaldır, demek, şeklen portakala benzeyen, ama mavi renkte olan bir şeyi tasvir ediyordu ve bu da çok özel durmuyordu.
Halbuki “Yeryüzü mavidir portakal gibi.” dendiğinde kafam alkol almışım sevişmişim çıplak yatıyormuşum ve bu ne yahu diye düşünüyormuşumdaki gibi oluyordu ve Eluard’ın -yani şair olarak kabul edilen birisinin- söylediği bir cümle olarak da kabul ettiğimden daha özel geliyordu bana.
Portakalın hamken mavi olduğunu da Anday’ı okurken öğrendiğimde, güzelliğin biraz yana çekilmiş, başka bir özelliği davet etmiş olduğunu düşünüyordum: Anlam...
Olmamıştır daha dünya, diyordur şair.
Güzel diyordu; doğruyu da kapsayan gerçek güzelden söz ediyorum.
Yani aslında Aragon’a katılıyordum, bu bir doğru sözdür diyen. Bazı şeylerin açıklanmasını sevmeyen şairlerin ve yazarların kadınsılıklarını düşünerek ve bunun da onların özelliği olduğunu unutmadan.
Deniz kabuğunu kulağımıza dayadığımızda duyduğumuz dalga seslerinin bedenimizdeki kan dolaşımının sesi olduğunu öğrendiğimde, dalgaları duyma mucizesinden birkaç kat daha müthiş bir mucizeyi duyduğumu düşündüğümü de asla unutamam.
Mantık, duyguların yokluğu değildir. Ne yazık ki bu ikisinin -mantığın ve duyguların- bir arada bulunmasına mucize olarak bakmaya “geriliyoruz” çoğu kez. Dünya mavi gerçekten de portakal gibi.
Dil, hangi Allahın kulunun buluşuysa…
Hangi Allahın kulu bana, est kelimesini, tere’yi benim niye anlamadığımı açıklayabilir, bakın yanlış da yazdım zaten, La ne demektir, une, one demektir her halde, orange neden orınç diye okunur, ki burada Fransızca, başka türlü okunuyordur, blue’yu kim bluemuş da ben kayblue…
Dünyanın en mantıklı komplo teorisidir her halde, Tanrının dillerimizi karıştırıp bizi anlaşamaz kıldığı düşüncesi; dünyanın en komple teorisi.
Neyse, geçelim.
Melih Cevdet Anday yazıyor:
“Dünya mavi bir portakaldır.”
“Mavi bir portakal olduğunu Eluard’dan duyduğum günden beri dünyamızı daha güzel buluyorum, daha seviyorum. Ama Aragon bakın ne yazdı da bu sevinci yarıda bıraktı. “Bu bir doğru sözdür” dedi. Çünkü portakal da yuvarlakmış, dünyamız da; sonra portakal hamken mavi olurmuş… Anlaşılmaz bir yanı yok diyordu Aragon bu dize için. Oysa bu dizenin doğru olup olmadığını araştırmak aklımın ucundan geçmemişti benim. Portakalın hamken mavi olduğunu bilmeden, düşünmeden de sevmiştim onu.”
Anday, sonra bir yanlışlık yaptığından söz ediyor: Eluard’ın dizesi de çevirisi de farklıymış. Doğrusu:
“Yeryüzü mavidir portakal gibi.”
Ben de bu çeviriyi biliyordum, ve bu bana daha şiirsel gelmişti -portakalın hamken mavi olduğunu bilmeden.
Dünya mavi bir portakaldır, demek, şeklen portakala benzeyen, ama mavi renkte olan bir şeyi tasvir ediyordu ve bu da çok özel durmuyordu.
Halbuki “Yeryüzü mavidir portakal gibi.” dendiğinde kafam alkol almışım sevişmişim çıplak yatıyormuşum ve bu ne yahu diye düşünüyormuşumdaki gibi oluyordu ve Eluard’ın -yani şair olarak kabul edilen birisinin- söylediği bir cümle olarak da kabul ettiğimden daha özel geliyordu bana.
Portakalın hamken mavi olduğunu da Anday’ı okurken öğrendiğimde, güzelliğin biraz yana çekilmiş, başka bir özelliği davet etmiş olduğunu düşünüyordum: Anlam...
Olmamıştır daha dünya, diyordur şair.
Güzel diyordu; doğruyu da kapsayan gerçek güzelden söz ediyorum.
Yani aslında Aragon’a katılıyordum, bu bir doğru sözdür diyen. Bazı şeylerin açıklanmasını sevmeyen şairlerin ve yazarların kadınsılıklarını düşünerek ve bunun da onların özelliği olduğunu unutmadan.
Deniz kabuğunu kulağımıza dayadığımızda duyduğumuz dalga seslerinin bedenimizdeki kan dolaşımının sesi olduğunu öğrendiğimde, dalgaları duyma mucizesinden birkaç kat daha müthiş bir mucizeyi duyduğumu düşündüğümü de asla unutamam.
Mantık, duyguların yokluğu değildir. Ne yazık ki bu ikisinin -mantığın ve duyguların- bir arada bulunmasına mucize olarak bakmaya “geriliyoruz” çoğu kez. Dünya mavi gerçekten de portakal gibi.
Cumartesi, Mart 08, 2008
Yanılıyor olabilirim
-Yanılıyor olabilirim.
-Sen de yanılıyor olabileceğini düşünüyorsun zaten, sorun yok.
-Sanki, yanılmış olduğumu düşünmüşüm gibi söyledin!
-E, değil mi!
-Sormuyorsun.
-Yo, soruyorum.
-Yo, sormuyorsun.
-Evet, tamam, yanıldığını düşündüğünü düşündüm.
-Yanılıyor olabilirim, diyorsam, bunun anlamı, yanılıyor olabilirimdir.
-Ama… genelde… insanlar arasında…
Lafı bağlamından koparıp kendi istedikleri tarafa çeken gazetecileri suçlayan kişiler bir kez daha düşünsün…
Bağlamından koparmaya bile gerek kalmadan bunu yapanlar…
-Sen de yanılıyor olabileceğini düşünüyorsun zaten, sorun yok.
-Sanki, yanılmış olduğumu düşünmüşüm gibi söyledin!
-E, değil mi!
-Sormuyorsun.
-Yo, soruyorum.
-Yo, sormuyorsun.
-Evet, tamam, yanıldığını düşündüğünü düşündüm.
-Yanılıyor olabilirim, diyorsam, bunun anlamı, yanılıyor olabilirimdir.
-Ama… genelde… insanlar arasında…
Lafı bağlamından koparıp kendi istedikleri tarafa çeken gazetecileri suçlayan kişiler bir kez daha düşünsün…
Bağlamından koparmaya bile gerek kalmadan bunu yapanlar…
Güzel yanlışlar söylemek
“Artık çalışma, evlen benimle, bu sıkıntılarının sonu olur.”
Bir iş sözleşmesinden kadını kurtarmak için ona bir evlilik sözleşmesi sunmak!
Aradaki aşk olsa da.
Erkek, kendisinin olması karşılığında sıkıntılarına son verecek kadının!
Bir patrondan kurtulup başka bir patrona kapılmak!
Aşkınızın bedelini ömür boyu birinin sahibiniz olmasıyla ödemek!
Amelie Nothomb’un ‘Ne Adem Ne Havva’ adlı romanındaki, çok kibar Japon erkeğin teklifi bu.
Kız -hiç kimsenin Havvası- özgür kalmak için kabul etmiyor teklifi.
Teklifteki çıkarcılığı fark ettiğinden değil…
Sevdiğim bir yazardı, sevdiğim bir kitabı daha oldu. Ama yazarların nasıl güzel yanlışlar söylediklerinin bir örneği olarak da okunabilmeli.
Bu yazıya hemen sanki onların tarafındaymışım gibi atlayacak kadınlar olacaktır. Sizin tarafınızdayım, hatta sizden de çok sizin tarafınızdayım, o nedenle siz bana kendi tarafınızdaymışsınız gibi gelmiyorsunuz. O nedenle, aman dikkat! Kadınlar gününde kadınlara vereceğim en iyi hediye, asla hemen hoşlarına gidecek benzerlerininki gibi bir şey olmayacaktır. İlk anda nefret edilen hediyeler veririm genelde!
Bunun dışında, yine de kutlu olsun. Nothomb’un kitabındaki Mişima’nın intiharıyla ilgili söylediği harika laf gibi (“ritüelik intihar”) bir şey yapayım ben de, yani, ritüelik kutlama.
Bir iş sözleşmesinden kadını kurtarmak için ona bir evlilik sözleşmesi sunmak!
Aradaki aşk olsa da.
Erkek, kendisinin olması karşılığında sıkıntılarına son verecek kadının!
Bir patrondan kurtulup başka bir patrona kapılmak!
Aşkınızın bedelini ömür boyu birinin sahibiniz olmasıyla ödemek!
Amelie Nothomb’un ‘Ne Adem Ne Havva’ adlı romanındaki, çok kibar Japon erkeğin teklifi bu.
Kız -hiç kimsenin Havvası- özgür kalmak için kabul etmiyor teklifi.
Teklifteki çıkarcılığı fark ettiğinden değil…
Sevdiğim bir yazardı, sevdiğim bir kitabı daha oldu. Ama yazarların nasıl güzel yanlışlar söylediklerinin bir örneği olarak da okunabilmeli.
Bu yazıya hemen sanki onların tarafındaymışım gibi atlayacak kadınlar olacaktır. Sizin tarafınızdayım, hatta sizden de çok sizin tarafınızdayım, o nedenle siz bana kendi tarafınızdaymışsınız gibi gelmiyorsunuz. O nedenle, aman dikkat! Kadınlar gününde kadınlara vereceğim en iyi hediye, asla hemen hoşlarına gidecek benzerlerininki gibi bir şey olmayacaktır. İlk anda nefret edilen hediyeler veririm genelde!
Bunun dışında, yine de kutlu olsun. Nothomb’un kitabındaki Mişima’nın intiharıyla ilgili söylediği harika laf gibi (“ritüelik intihar”) bir şey yapayım ben de, yani, ritüelik kutlama.
Çarşamba, Mart 05, 2008
Yazdı geçen gün
"-Söylenmesi benim üzerime düştüğün kani olduğum şeyleri söylemiş olmasından ötürü Macbeth’i hiç affetmeyeceğim.
-Burada artık haddinizi aşıyorsunuz.
-Sakin olun, göründüğümden çok daha mütevaziyim."
Sanıyorum Cioran idi, sakin olun, diyen. Ben olsam şöyle derdim:
-Burada artık haddinizi aşıyorsunuz.
-Birisinin haddini aştığına hükmetmektir haddini aşmak!
Ama Cioran’ınki toplumsal anlamda daha başarılı bir cevap. Nasıl güzel alttan alıyor, sakinleştiriyor gazeteciyi.
Cioran çok ilginç bir karakterdir. 20’li Yaşlarına Gelmeden Çocuğumu Asla Sokmayacağım Pasajlar dizisinin en azılı elemanı olacak yazdıklarıyla, ama, sohbetlerini okuduğunuzda, kişiliğini daha iyi tanırsınız, bir umut, hatta mutluluk bile verir size. Doğal bir uzantısıdır onun umutsuzluk, sağ koludur. Canım sıkılıyor demiştir gençken, daha çocukken annesine, annesi de keşke doğururken düşürseydim seni diye azarlamıştır, ama bu azar, tam tersi bir etkiyle, doğmuş olmayabileceğini düşündürttüğünden, bir çeşit arınma gibi gelmiştir ona, rahatlatmıştır, sanki aslında doğmamış gibi… Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine kitaplar yazmış olsa da, konuşmalarından anlarız ki, aslında abartıyordur.
Keyifli bir adam bile olabilir, Cioran.
Ama tabii buradaki konum, sohbeti “yönlendiren” gazetecinin tutumu!
(Bir arkadaşım, en sıkı okurlarımdan biri, “sanki kafanda söylemek istediğin çok şey var da hepsi karışıyor gibi, ya da oturmamış gibi, daldan dala akıyormuşsun gibi. Tam tarif edemiyorum. Her cümle başlı başına bir konu gibi. Çok yoğun yani.” yazdı geçen gün.
Tamamen haklıydı, bunu ona söyledim, ama şimdi başka bir şey daha söyleyeceğim:
-Demiştim ya kimseye yazmıyorum diye, ama inanmamıştın, işte.
)
“Birisinin haddini aştığına hükmetmektir haddini aşmak!”
Peki buna cevap verilemez mi?
-Burada artık haddinizi aşıyorsunuz.
-Birisinin haddini aştığına hükmetmektir haddini aşmak!
-Sizin şu anda yaptığınız gibi…
İşte, bu yüzden, “doğru adam” tanımı önemli. Başkası yapsa yanlış olacak şeyi yaptığında yanlış olmayan adamdır doğru adam.
Çetin Altan geldi gene aklıma, şu adamı gün aşırı konuştursalar, yazıları değil sadece, konuşmaları, saçmalamaları hatta, hakaretleri bile: Şuna benzer bir şey demişti: “Bir şeyi yapmanın doğru zamanı yapmayı istediğin andır, sonradan zamanıydı ya da değildi derler.”
-Burada artık haddinizi aşıyorsunuz.
-Sakin olun, göründüğümden çok daha mütevaziyim."
Sanıyorum Cioran idi, sakin olun, diyen. Ben olsam şöyle derdim:
-Burada artık haddinizi aşıyorsunuz.
-Birisinin haddini aştığına hükmetmektir haddini aşmak!
Ama Cioran’ınki toplumsal anlamda daha başarılı bir cevap. Nasıl güzel alttan alıyor, sakinleştiriyor gazeteciyi.
Cioran çok ilginç bir karakterdir. 20’li Yaşlarına Gelmeden Çocuğumu Asla Sokmayacağım Pasajlar dizisinin en azılı elemanı olacak yazdıklarıyla, ama, sohbetlerini okuduğunuzda, kişiliğini daha iyi tanırsınız, bir umut, hatta mutluluk bile verir size. Doğal bir uzantısıdır onun umutsuzluk, sağ koludur. Canım sıkılıyor demiştir gençken, daha çocukken annesine, annesi de keşke doğururken düşürseydim seni diye azarlamıştır, ama bu azar, tam tersi bir etkiyle, doğmuş olmayabileceğini düşündürttüğünden, bir çeşit arınma gibi gelmiştir ona, rahatlatmıştır, sanki aslında doğmamış gibi… Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine kitaplar yazmış olsa da, konuşmalarından anlarız ki, aslında abartıyordur.
Keyifli bir adam bile olabilir, Cioran.
Ama tabii buradaki konum, sohbeti “yönlendiren” gazetecinin tutumu!
(Bir arkadaşım, en sıkı okurlarımdan biri, “sanki kafanda söylemek istediğin çok şey var da hepsi karışıyor gibi, ya da oturmamış gibi, daldan dala akıyormuşsun gibi. Tam tarif edemiyorum. Her cümle başlı başına bir konu gibi. Çok yoğun yani.” yazdı geçen gün.
Tamamen haklıydı, bunu ona söyledim, ama şimdi başka bir şey daha söyleyeceğim:
-Demiştim ya kimseye yazmıyorum diye, ama inanmamıştın, işte.
)
“Birisinin haddini aştığına hükmetmektir haddini aşmak!”
Peki buna cevap verilemez mi?
-Burada artık haddinizi aşıyorsunuz.
-Birisinin haddini aştığına hükmetmektir haddini aşmak!
-Sizin şu anda yaptığınız gibi…
İşte, bu yüzden, “doğru adam” tanımı önemli. Başkası yapsa yanlış olacak şeyi yaptığında yanlış olmayan adamdır doğru adam.
Çetin Altan geldi gene aklıma, şu adamı gün aşırı konuştursalar, yazıları değil sadece, konuşmaları, saçmalamaları hatta, hakaretleri bile: Şuna benzer bir şey demişti: “Bir şeyi yapmanın doğru zamanı yapmayı istediğin andır, sonradan zamanıydı ya da değildi derler.”
Pazartesi, Mart 03, 2008
Ay hâli
Emlakçıya veriyoruz evi.
Evde çalıştığım için emlakçının getirdiklerini ben karşılayacağım.
Önceki mırın kırınlarıma sonra şaşırıyorum, evin hemen kiralanmasına üzülüyorum, sadece iki örnek kalıyor bana.
İlk gelen kadın, kapıdan girdiği anda:
-Ay halı hiç sevmem ben, parke severim.
İkinci gelen kız, annesiyle:
-Zevkliymişsiniz.
Baştan aşağı süzüyor, evi değil.
Kırıtarak dolaşıyor.
Arka odalara bakmaya gidiyorlar, yatak odasında bir sutyen duruyor.
Annesi birkaç soru daha soracakken kesiyor, apar topar çıkıp gidiyorlar.
Evde çalıştığım için emlakçının getirdiklerini ben karşılayacağım.
Önceki mırın kırınlarıma sonra şaşırıyorum, evin hemen kiralanmasına üzülüyorum, sadece iki örnek kalıyor bana.
İlk gelen kadın, kapıdan girdiği anda:
-Ay halı hiç sevmem ben, parke severim.
İkinci gelen kız, annesiyle:
-Zevkliymişsiniz.
Baştan aşağı süzüyor, evi değil.
Kırıtarak dolaşıyor.
Arka odalara bakmaya gidiyorlar, yatak odasında bir sutyen duruyor.
Annesi birkaç soru daha soracakken kesiyor, apar topar çıkıp gidiyorlar.
Peygamber
Şirkette çok da iyi müzik çalmayan bir arkadaşa benim çaldıklarımdan hoşlanan, “Murat çalsın ya” diye onu engellemeye çalışan bir başka arkadaş bir gün şaşırarak soruyor:
“Bu çaldığın kimin?”
Grubu soruyor belki, ama diğeri şöyle cevaplıyor:
"Murat’ın, onunki bazı Cd’leri çalmıyormuş da."
Böylece o kötü çalan arkadaş kötü çaldığında onunkiymiş, iyi çaldığında hep benimkiymiş sanılıyor. Yüzyıllar boyu.
“Bu çaldığın kimin?”
Grubu soruyor belki, ama diğeri şöyle cevaplıyor:
"Murat’ın, onunki bazı Cd’leri çalmıyormuş da."
Böylece o kötü çalan arkadaş kötü çaldığında onunkiymiş, iyi çaldığında hep benimkiymiş sanılıyor. Yüzyıllar boyu.
Alın
“Alıntılıyorum öyleyse düşünemiyorum” sloganlı bir internet sitesi var yanılmıyorsam.
Ben alıntılıyorum, çünkü onlar daha ünlü.
John Fowles / Büyücü
1
-Öyle bir adam ki sizden on frank ödünç alıp evine gidiyor ve bir gün on milyon frank edecek resimler çiziyordu.
-Zavallı adamcağız.
-O da aynısını bizim için düşünürdü. Daha haklı nedenlerle hem de.
2
“Eğer benimki gibi birçok değerli tablonuz varsa bir karar verirsiniz. Onlara ya oldukları gibi –boyanmış tuval kareleri olarak- ya da altın külçeleri gibi muamele edersiniz. Yani pencerelerinize demir taktırır, geceleri endişeden uyuyamazsınız. İşte.” Bronz heykelleri işaret etti. “İstiyorsan çal. Polise haber veririm, diğer yandan kaçmayı başarabilirsin de. Ama yapamayacağın bir şey varsa o da beni endişelendirmektir."
Ben alıntılıyorum, çünkü onlar daha ünlü.
John Fowles / Büyücü
1
-Öyle bir adam ki sizden on frank ödünç alıp evine gidiyor ve bir gün on milyon frank edecek resimler çiziyordu.
-Zavallı adamcağız.
-O da aynısını bizim için düşünürdü. Daha haklı nedenlerle hem de.
2
“Eğer benimki gibi birçok değerli tablonuz varsa bir karar verirsiniz. Onlara ya oldukları gibi –boyanmış tuval kareleri olarak- ya da altın külçeleri gibi muamele edersiniz. Yani pencerelerinize demir taktırır, geceleri endişeden uyuyamazsınız. İşte.” Bronz heykelleri işaret etti. “İstiyorsan çal. Polise haber veririm, diğer yandan kaçmayı başarabilirsin de. Ama yapamayacağın bir şey varsa o da beni endişelendirmektir."
Cumartesi, Mart 01, 2008
Hayatla beni
(20’li Yaşlarına Gelmeden Çocuğumu Asla Sokmayacağım Pasajlar 2)
“Dışarıya baktığımda daha baştan her yanda tartışma, çelişki, öfke, iftira, ve kötüleme görürüm. Gözümü içeri çevirdiğimde, kuşku ve bilgisizlikten başka birşey bulamam. Tüm dünya bana karşı çıkmak ve beni çürütmek için elbirliği yapar; ama öyle zayıfım ki, tüm görüşlerimin başkalaırnın onaylarıyla desteklenmedikleri zaman gevşeyip kendiliklerinden düştüklerini duyarım. Her adımı duraksayarak atarım, ve her yeni düşünce beni uslamlamamda bir yanılgı ve saçmalık korkusuna düşürür.” (David Hume)
İnsanın bu kadar yanlış yaşayıp tarihe geçmesi...
Önemli bir filozof olması.
Önemli bir filozof sayılması, diyelim.
Tüm güçsüzlükleri dengeleyen bir güç!
Tüm güçsüzlükleri dengeleyen bir güç!
Başarı olarak bile nitelenebilir.
Onun başarısı mı peki, felsefeci adamın yani?
Peki.
Her yerde hayatın mükemmelliğini görüyorum ben, ne çare!
Bunu unuttuğumda yapıyorum hataları!
Bunu unuttuğumda yapıyorum hataları!
“Hüznümüzünüz” geçiyormuş bir şiirinde Hilmi Yavuz’un…
“Birbirimiziniz” koymuştum
bir öykümün adını.
Bir kadını anlatır, kadınla beni.
Ama aslında, hayatla beni.
Hayatla beni.
bir öykümün adını.
Bir kadını anlatır, kadınla beni.
Ama aslında, hayatla beni.
Hayatla beni.
Cuma, Şubat 29, 2008
Perşembe, Şubat 28, 2008
Kendini andırmaya devam et!
1.
Yazışarak daha yeni tanışmaya başladığımız birine “yazarım” dediğimde “kardeşime söyledim yazar olduğunuzu ne var ben de yazarım diyor” yazması üzerine her ne kadar cümlesinin sonuna gülme işareti de koymuş olsa “siz kardeşinizle konuşun o zaman” diyerek kapatıyor, onu siliyor ve yasaklıyorum (internetin en parlak buluşu). Sonra bana bir mail atıyor.
“Suratıma kapatılmasından hiç hoşlanmam” cümlesiyle başlıyor mailine.
Kendini anlatıyor, önemli bir işi varmış vs
Ben karşı mailimde rahatsızlığımı dile getiriyorum.
Sonraki maili şöyle:
“Biz insanlarla dalga geçecek kadar seviyesiz insanlar değiliz beyefendi. Sadece moralim çok bozuktu, kardeşim de arada sırada yanıma gelip ne yaptığıma bakıp beni güldürmeye çalışıyordu. Burada bizi görmediğinize göre söylemeyebilirdim de. Ama sizi yakın hissetmek istedim belki de, ya da ihtiyacım vardı buna kardeşimin beni güldürmek için söylediği bir şeyi siz de gülersiniz belki diye paylaştım o kadar.”
Tek bir özür cümlesi yerine, basit bir kusura bakmayın demek yerine, bir paragraf kadar kendini, durumunu anlatmaya çalışmak! (Benim de gülmemi beklemesi konusuna hiç girmeyeceğim!)
Tüm bu mazeret cümlelerinin bir özür başlığı altında toplanmadan bir anlam ifade etmeyeceğini bilmeyen biri, “seviyesiz birisi değilimdir” dediğinde altını doldurabilir mi?
İnsanlar seviyesiz olmadıklarına nasıl karar veriyorlar?
40 kere falan seviyeliyiz demişlerde mi olmuşlar!
Seviye testi falan mı yaptırmışlar!
Bir kart falan mı almışlar benim bilmediğim!
Ya da babadan miras kalıyor her halde bu seviye denen şey, hayata böyle başlamışlar, kendilerini bildiler bileli seviyesiz insanlar değillermiş!
Aynen diplomanın, bir şey bildiğiniz için verilmemesi, diplomanız olduğu için bir şey bildiğinizin varsayılması gibi…
Bakalım neymiş:
“Evet ben de yazarım babam da yazar. Ama biz karşımızdakini incitmemek adına yazarız söyleyeceklerimizi o kadar.”
O kadar!
Evet babadan geçmiş olabilir bunların seviyesi, “İncitmemek adına yazar” bu aile!
“Şimdi beni silebilirsiniz. Yasaklamanıza gerek yok zahmet etmeyiniz. Biz gururumuz ve onurumuz için yaşayan insanlarız. Bin yıl geçse de size tek kelime yazmam..”
Anladım, bu insanlar bir kulübe üye ve üye kartları var: GururEkstra ve OnurPremium.
Ne derlerse desinler bana hissettirdikleri şu: Bu insanlar hayallerinde olmak istedikleri, olduklarını düşündükleri insana sadece benziyorlar; o kibar, doğru tavırlı insanı, hareketleri, duruşları ve öyle olma istekleriyle, diyeceğim ama değiştiriyorum, öyle görünme istekleriyle, sadece andırıyorlar… Bir an o zannedilebilir, ama gerçekte öyle olmadıklarından, bir hareket, bir duruş, bir laf… Yetiyor. Yok, değilmiş, sadece benzetmişiz, sadece andırıyor…
Bu özensizlikler zekalarıyla doğru orantılı mı, bilemeyeceğim ama şunları da belirtmeden geçemeyeceğim (uzun süre düşüncesiz davranış zeka geriliğine yol açabilir):
(Kardeşiyle yazarlık konusunda dalga geçmelerinden bana söz etmesini) “Söylemeseydim, ruhunuz bile duymazdı. Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlar.”
Düşünüyorum bu iki cümleyi nasıl art arda kurmuş olabilir: İlk cümledeki “söylemek” fiilinden bir deyim geliyor aklına, geldiği için de yazıyor, yoksa yazmasının orada bir anlamı, bir mantığı olduğundan değil.
“Basit bir şakayı bu kadar ancak bir Koç büyütebilir anlamadan dinlemeden.”
Koç! Evet, bravo, her şey açıklandı! Muhalif duruş, sert yazar, ödünsüz karakter… Hiç biri değilsin oğlum murat, her şey burcundan dolayı, doğdun öyleydin hiçbir şey katamadın üzerine, koç geldin koç gidiyorsun!
2.
-Evet sizi dinliyorum
-Ne anlamda
-Dün sohbet edemedik o anlamda
şu an müsaidim siz de müsaitseniz anlamında
şüpheci bir yaklaşım sergilemeyin
ben sizi tanımıyorum
unutmayın biraz yazıştık.
-Şu an siz şüpheci bir yaklaşım sergilediniz
-İyi
-…
-…
-Evet sizi dinliyorum
-İnanın aldığım elektrik size yazmamam gerektiğini söylüyor
kusura bakmayın lütfen
-Hanımefendi tuhaf bir cümleyle başladınız sonra da beni suçlamaya kalktınız, elektriğinizin beni neden ilgilendirdiğini düşünün, siz bana güzel elektrik vermiyorsunuz ve konu da budur...
-İyi çalışmalar.
-Elveda
Birisiye unutulmuş bir geçmiş sohbetin devamına “evet sizi dinliyorum” diye başladığınızda, karşınızdaki kişiye üstten baktığınız hissi uyandırırsınız, onca işinizin gücünüz ve güçsüzlüğünüzün arasında buna dikkat etmediyseniz, yine de geri adım atma hakkınız her zaman vardır.
Ama insan bunu anlayacak akla teorik olarak sahipken, bu aklıyla uyumlu bir özene sahip değil. Bir cümlenin doğru cümle, bir tavrın doğru tavır olması için tek neden yetiyor insana, kendi cümlesi, kendi tavrı olması!
Yoksa
“ne anlamda”
diye sormama
“dün sohbet edemedik o anlamda
şu an müsaidim siz de müsaitseniz anlamında”
diye bir cevap vermezdi.
O anlama zorla, uydurmadan getirmeye çalışmadan önce o anlama gelecek bir cümle kurmalı, ya da hatanın üzerini örtmeyecek bir cümle: “Kusura bakmayın biraz tuhaf oldu di mi öyle demem” gibi.
Oysa “şüpheci bir yaklaşım sergilemeyin” diye bir de suçlamaya yöneliyor. Yani en olumlu olasılıkla, ben tuhaf cümleler kurabilirim ama siz yine de şüphelenmeyin, demeye getiriyor.
Onu tanımıyorum, ama bunun önemi yok, onun beni tanımaması konumuz! Ha zaten “evet sizi dinliyorum” derken de kendimi tanıtmamı istemişti!
“Şu an siz şüpheci yaklaşım sergilediniz” demem, zekasını kullanamasa da zeka fark edebilme fırsatı sunuyor ona, ama zekaya zeka demez, zeka seni kayırmadıkça!
Ve ikinci zeka örneği de, bir süre iki taraf da durmuş yazmıyorken benden:
“Evet sizi dinliyorum.”
Kendi kullandığı özensiz cümlesinin kendine karşı haklı olarak kurulduğunu görmesi kendi haksızlığını görmeye yöneltebilir, cümle ve iki ayrı kullanılışı önünde, doğrusu ve yanlışı.
Ama: “İnanın aldığım elektrik size yazmamam gerektiğini söylüyor” diyor.
Hala sadece kendinde, yani aslında kendinde değil!
Baştan nerden aldığını bilemeyeceğim negatif elektriğini bana iletmesine ona karşı iletmekle cevap veriyorum ve hissettiği bu negatif elektriğin kendininki olduğunu anlamıyor. Halbuki hayata bakın, aynen böyle davranır o da size, yanlışınız size geri döner. Aynen bu sertlikte. (Anlamazsınız, ve hayat anlamsız dersiniz.)
Bir arkadaşım, kelimelere takılma Murat demişti…
Ben hemen kelimelere takılmayı bırakırım, hemen yazarlığımı da bırakırım, hatta diğer yazarların da bırakması için bir şeyler yapmaya çalışırım, nasılsa yazmak işlerine yaramıyor onların, ama kelimelere takılmayarak yapmayı önereceğiniz daha ileri ya da daha yerinde şey, telepati falan olacaksa olur ancak bu.
Başka birisi şöyle diyor sohbetin ortasında:
-Obsesif misiniz
-Biraz kaba olmadı mı
-Hayır sordum sadece
Tamam, kelimelere takılmıyoruz ya, ben de şöyle devam edeyim,
-Obsesif misiniz
-Biraz kaba olmadı mı
-Hayır sordum sadece
-Anlıyorum, bilmem belki de obsesifimdir, peki siz biraz aptal olabilir misiniz…
-Yoo değilim… zamanla anlarsınız… Anlayışınız kıt değilse, kıttır demedim, olasılık sadece sözünü ettiğim, alınmayın!
İki taraf da birbirini çarpa çarpa böyle devam eder bu!
Bence kelimelere takılalım, çünkü daha üst iletişimlere geçmek için kelimeler bizim zekamızı ve özenimizi gösteren, bunları geliştirmemizi sağlayan oyuncaklardır.
Yoksa herkes - seviyeli ya da seviyesiz- şu lafı kendisi için öne sürebilir:
“Benim bir sözümü duydunuz mu, benim söylediğimi bildirerek size bir şey söylediler mi, o sözü gönlünüz tasdik ederse, o söz kalbinizi yumuşatırsa, o sözü kendinize yakın bulur, benimserseniz, bilin ki, o söze sizden daha yakınım ben. Fakat size bir sözüm söylenince, gönlünüz inkar ederse o sözü, içinizden bir beğenmezlik, bir nefret duygusu uyanırsa, o sözü kendinizden uzak bulursanız, bilin ki, o söze sizden de uzağım ben.”
Ama bu laf sizin değil, Hz Muhammet’in! Yani ancak, peygamberlere layık…
Bir yazara soruyorlar: “Toplumun söylemekten çekindiği edebiyatın da dile getirirken estetize ettiği, yumuşattığı dili olabildiğince yalın ve sansürsüz kullanıyorsunuz. Bunu okuyucuyu sarsmak için mi yapıyorsunuz.”
Toplum söylemekten çekine çekine, adam gibi söylemesini unutmuş, giderek konuşmasını… Ya da herkes birbiriyle imalarla konuşuyor, tüm dünya bir toplantı masasında, politikacıların, iş adamlarının konuştuğu gibi konuşuyor. Aşırı "estetize", aşırı yumuşak, aşırı kibar...
Ya da sarhoş gibi konuşuyoruz, işte bu yazılarımda bunun örneklerini veriyorum. Sadece küfür yok, fazla yok, neden?
Çünkü kadınlar küfür etmez!
Bastıracağım romanımdaki dil, sert bir dil yer yer (güzel oldu: bastıracağım). Kabalık yapan bir kadına özellikle küfür etmeyi de içinde barındıran bir dil. Kadına küfür etmek erkeğe küfür etmekten daha kaba bir durum olarak alınır ya hala, ben kaba kadına küfür ettiğimde, bilinçli olarak yaptığımda bunu, onun kadınlığını tanımama hissini vermeye çalışıyorum, o kadını da bir erkek kabalığında gördüğümü söylemeye çalışıyorum, o bir kadın değil, o bir kaba.
Benim kaba olduğumu düşünenler olacaktır okuyanlardan, ama bakın ne diyeceğim, geçenlerde bir kadın “göt” dedi bana, o kadar güzel bir tepkiydi ki, yakıştı da ağzına, benim takındığım bir tavra karşı söylemişti muhtemelen ve bilemiyorum, benim hareketime de yakıştı belki. Romanımdaki de öyle, yakışıyor söyleyene ve üzerine söylenen tavra, diye düşünüyorum, ama zaten benimkiler espri değil, göte göt diyorum ben. Ara sıra bölümler okuduğumda yer yer ben de utanıyorum, yazar olarak değil insan olarak okuduğumda, kaba mı bu diyorum, terbiyesizce mi, günlük hayatımda küfür eden bir insan değilim çünkü, değildim diyelim, ama sonra yazar bakışıyla baktığımda bana cuk oturmuş geliyor, o zaman zaten yazar bakışımla insan bakışımın birbirinden farklı olmadığını, romanımı da bu bakışla yazdığımı bana hatırlatıyor, kanıtlıyor: Kadınlar böyle özensizleşip kabalaşıp erkeksileşirken, hala nasıl devam edebilirler o klasik, küfürden rahatsız olma tavırlarına…
3.
Bir cep mesajı geliyor:
-Slm nasılsın
-Sağ ol. Ama no’yu tanıyamadım.
-Kaydetmemişsin sanırım, X internet sitesinden Melike ben.
-Nick’in neydi?
-Neyse sorun değil ya, hoşça kal.
-Melike denince hatırlanacak yani, tuhaf!
-Tuhaf olan ne anlamadım. Mevcut bir nick’le de hatırlanmak tuhaf. Nickim falan yok Melike o kadar yani.
Nick’i Melike!
Nick ile hatırlanmak tuhaf o nedenle adını nick olarak almış!
Forest, sexygirl, total, kuzu, mandrake falan değil de Melike!
O tersini düşünüyor ama aslında Melike gibi bir nick, kadın olması haricinde hiçbir şey söylemezken, diğer nick’ler daha fazla şey söylerdi kendisiyle ilgili.
Diyorum ki:
-Nickinden girip profiline bakacaktım! Anlayışsız ve alıngan nicklerine baktım yok!
-Kabalaşma, sen de çok balık hafızaymışsın. Bu nasıl reklamcılık. 10 yıllık bir geçmişimiz yok ki hatırlamakta bu kadar zorlandın. Neyse uzatmayalım…
Anlayışsız ve alıngan davranıp beni rahatsız ediyor, bunu söylediğimde kabalaşmış oluyorum! Kabalaştığımı kesinledi ya, artık o da rahat davranabilir:
“Balık hafıza”
“Bu nasıl reklamcılık” (Bu ne alaka?)
Sonra da yetiyor bu kadarı ona, ferahlamış her halde, “uzatmayalım” diyor! Ama esas; 10 yıllık bir geçmişimizin olmamasıyla ilgili tespiti! Çünkü yarım saatlik bir geçmişimiz de yok!
-Zeka özürlüleri çabuk unuturum evet, diyorum.
Burada yasaklayacaktım, ama becerememişim iyi ki, bir numaralı “bayan” lafını bundan sonra etti.
-Adını sormadım. İnanılmaz kabasın. Her şeyden önce karşında bir bayan var. Lafını bil de konuş. Hakaret boyutuna taşıyorsun farkındaysan.
Lafını bilip de konuş diye suçlayan bu insankızı, 10 tane cümleden kendininki seç deseniz hemen seçer, hakaret boyutuna taşmayan onunkidir, kayıtlarla açıklasanız ki tam tersidir, inanmaz, böylece siz inanılmaz kaba olursunuz!
Şuraya geleceğim:
“Her şeyden önce karşında bir bayan var.”
Ağızdan kaçmış, ya da alışkanlıktan söylenen bir laf değil, kadının fikri bu!
Adının melike olduğunun doğrudan hatırlanmasını, ya da melike denince doğrudan kendisinin hatırlanmasını beklediği gibi bayan olduğu için de kendisinin doğrudan kabalaşmayacağını, bayan olduğu için onun hakaret etmesinin mümkün olmadığını, bayan olduğu için onun dilinin tavrının doğal olarak kibar olduğunu falan önceden kabul etmemi(zi) bekliyor.
Bu kadın kadınlığını bir orospununki gibi kullanmıyor mu, orospulara ayıp olmasın!
Hangi kadınlık-bayanlık özelliğini kullanmış da, ona bir kadın gibi davranmamı bekliyor? Herhangi bir kadınsal zeka (anaçlık, birleştiricilik, anlayış vs) kullanmamışken her şeyden önce bir bayan var karşında diyebiliyorsa… bana aynen yıllar önce diskoya bizimle girerken iki genç kızın söyledikleri şu sözü hatırlatıyor: “Bizim paramızı da biz mi vereceğiz.”
Bayan olduğu için parasını erkeklere ödeten bir kadınla erkekler ne yapmayı dünürlerse diskodan sonra; iki erkeğin kaba konuşmasından çok da farklı olmayan yukarıdaki gibi bir sohbette biri çıkıp da ben bayanım diyorsa, tek bir özelliğinden faydalanılabilir gibi geliyor bana, seksinden, çünkü başka bir kadınsılık “veremeyeceğini” zaten göstermiş.
Ona karşımda “her şeyden önce bir bayan var”mış gibi davranmadığım için bana teşekkür etmeli. Çünkü gerçek orospularla bile hiç işim olmadı bugüne kadar.
Yumuşak bir örnekle bitireyim, sizin için yumuşak, benim için farksız.
Lüks kahvecide oturuyorum Pazar sabahı. 5-10 gazete almışım. Üst üste koymuşum, en üste de Roll dergisini koymuşum, yarı bilinçli: Bu gazeteler müessesenin değil benim, deme Rollünü üstleniyor. Gazetelerin tekini bitiriyor yan taraf koyuyorum. Bir adam yaklaşıyor. O bıraktığım gazeteye bakıyor ama dağınık onlar biraz, beğenmiyor benimkilere doğru geliyor, anlıyor. Hafif gülüşüyoruz gidiyor. Sonra bir kadın geliyor, yandaki gazeteye yine şöyle bir bakıyor -Pazar sabahı bozulmamış gazete okunmalı!- yarı bodozlama benim gazetelere yöneliyor, fazla kaba değil ama hafif bir onun-gazeteleri-çekiştirmesi-benim-yarı-şaşkın-ne-yapıyorsunuz-hanımefendi-ne-istiyorsunuz-sorsanıza-bana bakış ve tavırlarımla “iletişim” kuruyoruz. Bir şeyler mırıldanıyor, işte sinemalar, ekler, hürriyet. Hürriyet yok diyorum, almadım. Bir gazete ekine baksak, falan diyor, bitirdiğim gazeteyi işaret ediyorum, onun eki olacaktı, oraya bakın. Bunları deminki erkek (aynı gruptanlar) hafif endişeli ama kibarca yarı uzaktan izliyor. Diğer gazeteden bakıyorlar sinemalara (yer göstericinin yerinde olmak istemezdim), ben yarı gergin, bana-laf-atmadı-ucuz-atlatıyorum-umarım-giderken-laf-sokmaz-ya-da-sinirli-sinirli-davranmaz, diye düşünerek gazetelerime gömülmeye çalışıyorum. Giderlerken kadın dağınık gazeteyi düzenleyip bırakıyor, teşekkürler diyor, sanıyorum gerçek bir teşekkür ve bir ölçüde yaptığını anlamış da neden olmasın, genelde izlemede kalan deminki adam daha sıcak bir teşekkür ediyor, belki biraz da özür gülümsemesi.
Mutlu son, hariç baktığınızda, burada erkek olan kadın, kadın olan erkek tavırları sergiliyor. Gazetelerimi, sormadığından ona sunmadığım için “Her şeyden önce bir kadın var karşınızda” deseydi bu kadın bana, “kadın olduğunuzu anlayabilmem için memelerinizi görebilir miyim” diyerek özellikle kaba olarak anılmak üzmezdi beni. Başbakan değilim çünkü ben.
Yazışarak daha yeni tanışmaya başladığımız birine “yazarım” dediğimde “kardeşime söyledim yazar olduğunuzu ne var ben de yazarım diyor” yazması üzerine her ne kadar cümlesinin sonuna gülme işareti de koymuş olsa “siz kardeşinizle konuşun o zaman” diyerek kapatıyor, onu siliyor ve yasaklıyorum (internetin en parlak buluşu). Sonra bana bir mail atıyor.
“Suratıma kapatılmasından hiç hoşlanmam” cümlesiyle başlıyor mailine.
Kendini anlatıyor, önemli bir işi varmış vs
Ben karşı mailimde rahatsızlığımı dile getiriyorum.
Sonraki maili şöyle:
“Biz insanlarla dalga geçecek kadar seviyesiz insanlar değiliz beyefendi. Sadece moralim çok bozuktu, kardeşim de arada sırada yanıma gelip ne yaptığıma bakıp beni güldürmeye çalışıyordu. Burada bizi görmediğinize göre söylemeyebilirdim de. Ama sizi yakın hissetmek istedim belki de, ya da ihtiyacım vardı buna kardeşimin beni güldürmek için söylediği bir şeyi siz de gülersiniz belki diye paylaştım o kadar.”
Tek bir özür cümlesi yerine, basit bir kusura bakmayın demek yerine, bir paragraf kadar kendini, durumunu anlatmaya çalışmak! (Benim de gülmemi beklemesi konusuna hiç girmeyeceğim!)
Tüm bu mazeret cümlelerinin bir özür başlığı altında toplanmadan bir anlam ifade etmeyeceğini bilmeyen biri, “seviyesiz birisi değilimdir” dediğinde altını doldurabilir mi?
İnsanlar seviyesiz olmadıklarına nasıl karar veriyorlar?
40 kere falan seviyeliyiz demişlerde mi olmuşlar!
Seviye testi falan mı yaptırmışlar!
Bir kart falan mı almışlar benim bilmediğim!
Ya da babadan miras kalıyor her halde bu seviye denen şey, hayata böyle başlamışlar, kendilerini bildiler bileli seviyesiz insanlar değillermiş!
Aynen diplomanın, bir şey bildiğiniz için verilmemesi, diplomanız olduğu için bir şey bildiğinizin varsayılması gibi…
Bakalım neymiş:
“Evet ben de yazarım babam da yazar. Ama biz karşımızdakini incitmemek adına yazarız söyleyeceklerimizi o kadar.”
O kadar!
Evet babadan geçmiş olabilir bunların seviyesi, “İncitmemek adına yazar” bu aile!
“Şimdi beni silebilirsiniz. Yasaklamanıza gerek yok zahmet etmeyiniz. Biz gururumuz ve onurumuz için yaşayan insanlarız. Bin yıl geçse de size tek kelime yazmam..”
Anladım, bu insanlar bir kulübe üye ve üye kartları var: GururEkstra ve OnurPremium.
Ne derlerse desinler bana hissettirdikleri şu: Bu insanlar hayallerinde olmak istedikleri, olduklarını düşündükleri insana sadece benziyorlar; o kibar, doğru tavırlı insanı, hareketleri, duruşları ve öyle olma istekleriyle, diyeceğim ama değiştiriyorum, öyle görünme istekleriyle, sadece andırıyorlar… Bir an o zannedilebilir, ama gerçekte öyle olmadıklarından, bir hareket, bir duruş, bir laf… Yetiyor. Yok, değilmiş, sadece benzetmişiz, sadece andırıyor…
Bu özensizlikler zekalarıyla doğru orantılı mı, bilemeyeceğim ama şunları da belirtmeden geçemeyeceğim (uzun süre düşüncesiz davranış zeka geriliğine yol açabilir):
(Kardeşiyle yazarlık konusunda dalga geçmelerinden bana söz etmesini) “Söylemeseydim, ruhunuz bile duymazdı. Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlar.”
Düşünüyorum bu iki cümleyi nasıl art arda kurmuş olabilir: İlk cümledeki “söylemek” fiilinden bir deyim geliyor aklına, geldiği için de yazıyor, yoksa yazmasının orada bir anlamı, bir mantığı olduğundan değil.
“Basit bir şakayı bu kadar ancak bir Koç büyütebilir anlamadan dinlemeden.”
Koç! Evet, bravo, her şey açıklandı! Muhalif duruş, sert yazar, ödünsüz karakter… Hiç biri değilsin oğlum murat, her şey burcundan dolayı, doğdun öyleydin hiçbir şey katamadın üzerine, koç geldin koç gidiyorsun!
2.
-Evet sizi dinliyorum
-Ne anlamda
-Dün sohbet edemedik o anlamda
şu an müsaidim siz de müsaitseniz anlamında
şüpheci bir yaklaşım sergilemeyin
ben sizi tanımıyorum
unutmayın biraz yazıştık.
-Şu an siz şüpheci bir yaklaşım sergilediniz
-İyi
-…
-…
-Evet sizi dinliyorum
-İnanın aldığım elektrik size yazmamam gerektiğini söylüyor
kusura bakmayın lütfen
-Hanımefendi tuhaf bir cümleyle başladınız sonra da beni suçlamaya kalktınız, elektriğinizin beni neden ilgilendirdiğini düşünün, siz bana güzel elektrik vermiyorsunuz ve konu da budur...
-İyi çalışmalar.
-Elveda
Birisiye unutulmuş bir geçmiş sohbetin devamına “evet sizi dinliyorum” diye başladığınızda, karşınızdaki kişiye üstten baktığınız hissi uyandırırsınız, onca işinizin gücünüz ve güçsüzlüğünüzün arasında buna dikkat etmediyseniz, yine de geri adım atma hakkınız her zaman vardır.
Ama insan bunu anlayacak akla teorik olarak sahipken, bu aklıyla uyumlu bir özene sahip değil. Bir cümlenin doğru cümle, bir tavrın doğru tavır olması için tek neden yetiyor insana, kendi cümlesi, kendi tavrı olması!
Yoksa
“ne anlamda”
diye sormama
“dün sohbet edemedik o anlamda
şu an müsaidim siz de müsaitseniz anlamında”
diye bir cevap vermezdi.
O anlama zorla, uydurmadan getirmeye çalışmadan önce o anlama gelecek bir cümle kurmalı, ya da hatanın üzerini örtmeyecek bir cümle: “Kusura bakmayın biraz tuhaf oldu di mi öyle demem” gibi.
Oysa “şüpheci bir yaklaşım sergilemeyin” diye bir de suçlamaya yöneliyor. Yani en olumlu olasılıkla, ben tuhaf cümleler kurabilirim ama siz yine de şüphelenmeyin, demeye getiriyor.
Onu tanımıyorum, ama bunun önemi yok, onun beni tanımaması konumuz! Ha zaten “evet sizi dinliyorum” derken de kendimi tanıtmamı istemişti!
“Şu an siz şüpheci yaklaşım sergilediniz” demem, zekasını kullanamasa da zeka fark edebilme fırsatı sunuyor ona, ama zekaya zeka demez, zeka seni kayırmadıkça!
Ve ikinci zeka örneği de, bir süre iki taraf da durmuş yazmıyorken benden:
“Evet sizi dinliyorum.”
Kendi kullandığı özensiz cümlesinin kendine karşı haklı olarak kurulduğunu görmesi kendi haksızlığını görmeye yöneltebilir, cümle ve iki ayrı kullanılışı önünde, doğrusu ve yanlışı.
Ama: “İnanın aldığım elektrik size yazmamam gerektiğini söylüyor” diyor.
Hala sadece kendinde, yani aslında kendinde değil!
Baştan nerden aldığını bilemeyeceğim negatif elektriğini bana iletmesine ona karşı iletmekle cevap veriyorum ve hissettiği bu negatif elektriğin kendininki olduğunu anlamıyor. Halbuki hayata bakın, aynen böyle davranır o da size, yanlışınız size geri döner. Aynen bu sertlikte. (Anlamazsınız, ve hayat anlamsız dersiniz.)
Bir arkadaşım, kelimelere takılma Murat demişti…
Ben hemen kelimelere takılmayı bırakırım, hemen yazarlığımı da bırakırım, hatta diğer yazarların da bırakması için bir şeyler yapmaya çalışırım, nasılsa yazmak işlerine yaramıyor onların, ama kelimelere takılmayarak yapmayı önereceğiniz daha ileri ya da daha yerinde şey, telepati falan olacaksa olur ancak bu.
Başka birisi şöyle diyor sohbetin ortasında:
-Obsesif misiniz
-Biraz kaba olmadı mı
-Hayır sordum sadece
Tamam, kelimelere takılmıyoruz ya, ben de şöyle devam edeyim,
-Obsesif misiniz
-Biraz kaba olmadı mı
-Hayır sordum sadece
-Anlıyorum, bilmem belki de obsesifimdir, peki siz biraz aptal olabilir misiniz…
-Yoo değilim… zamanla anlarsınız… Anlayışınız kıt değilse, kıttır demedim, olasılık sadece sözünü ettiğim, alınmayın!
İki taraf da birbirini çarpa çarpa böyle devam eder bu!
Bence kelimelere takılalım, çünkü daha üst iletişimlere geçmek için kelimeler bizim zekamızı ve özenimizi gösteren, bunları geliştirmemizi sağlayan oyuncaklardır.
Yoksa herkes - seviyeli ya da seviyesiz- şu lafı kendisi için öne sürebilir:
“Benim bir sözümü duydunuz mu, benim söylediğimi bildirerek size bir şey söylediler mi, o sözü gönlünüz tasdik ederse, o söz kalbinizi yumuşatırsa, o sözü kendinize yakın bulur, benimserseniz, bilin ki, o söze sizden daha yakınım ben. Fakat size bir sözüm söylenince, gönlünüz inkar ederse o sözü, içinizden bir beğenmezlik, bir nefret duygusu uyanırsa, o sözü kendinizden uzak bulursanız, bilin ki, o söze sizden de uzağım ben.”
Ama bu laf sizin değil, Hz Muhammet’in! Yani ancak, peygamberlere layık…
Bir yazara soruyorlar: “Toplumun söylemekten çekindiği edebiyatın da dile getirirken estetize ettiği, yumuşattığı dili olabildiğince yalın ve sansürsüz kullanıyorsunuz. Bunu okuyucuyu sarsmak için mi yapıyorsunuz.”
Toplum söylemekten çekine çekine, adam gibi söylemesini unutmuş, giderek konuşmasını… Ya da herkes birbiriyle imalarla konuşuyor, tüm dünya bir toplantı masasında, politikacıların, iş adamlarının konuştuğu gibi konuşuyor. Aşırı "estetize", aşırı yumuşak, aşırı kibar...
Ya da sarhoş gibi konuşuyoruz, işte bu yazılarımda bunun örneklerini veriyorum. Sadece küfür yok, fazla yok, neden?
Çünkü kadınlar küfür etmez!
Bastıracağım romanımdaki dil, sert bir dil yer yer (güzel oldu: bastıracağım). Kabalık yapan bir kadına özellikle küfür etmeyi de içinde barındıran bir dil. Kadına küfür etmek erkeğe küfür etmekten daha kaba bir durum olarak alınır ya hala, ben kaba kadına küfür ettiğimde, bilinçli olarak yaptığımda bunu, onun kadınlığını tanımama hissini vermeye çalışıyorum, o kadını da bir erkek kabalığında gördüğümü söylemeye çalışıyorum, o bir kadın değil, o bir kaba.
Benim kaba olduğumu düşünenler olacaktır okuyanlardan, ama bakın ne diyeceğim, geçenlerde bir kadın “göt” dedi bana, o kadar güzel bir tepkiydi ki, yakıştı da ağzına, benim takındığım bir tavra karşı söylemişti muhtemelen ve bilemiyorum, benim hareketime de yakıştı belki. Romanımdaki de öyle, yakışıyor söyleyene ve üzerine söylenen tavra, diye düşünüyorum, ama zaten benimkiler espri değil, göte göt diyorum ben. Ara sıra bölümler okuduğumda yer yer ben de utanıyorum, yazar olarak değil insan olarak okuduğumda, kaba mı bu diyorum, terbiyesizce mi, günlük hayatımda küfür eden bir insan değilim çünkü, değildim diyelim, ama sonra yazar bakışıyla baktığımda bana cuk oturmuş geliyor, o zaman zaten yazar bakışımla insan bakışımın birbirinden farklı olmadığını, romanımı da bu bakışla yazdığımı bana hatırlatıyor, kanıtlıyor: Kadınlar böyle özensizleşip kabalaşıp erkeksileşirken, hala nasıl devam edebilirler o klasik, küfürden rahatsız olma tavırlarına…
3.
Bir cep mesajı geliyor:
-Slm nasılsın
-Sağ ol. Ama no’yu tanıyamadım.
-Kaydetmemişsin sanırım, X internet sitesinden Melike ben.
-Nick’in neydi?
-Neyse sorun değil ya, hoşça kal.
-Melike denince hatırlanacak yani, tuhaf!
-Tuhaf olan ne anlamadım. Mevcut bir nick’le de hatırlanmak tuhaf. Nickim falan yok Melike o kadar yani.
Nick’i Melike!
Nick ile hatırlanmak tuhaf o nedenle adını nick olarak almış!
Forest, sexygirl, total, kuzu, mandrake falan değil de Melike!
O tersini düşünüyor ama aslında Melike gibi bir nick, kadın olması haricinde hiçbir şey söylemezken, diğer nick’ler daha fazla şey söylerdi kendisiyle ilgili.
Diyorum ki:
-Nickinden girip profiline bakacaktım! Anlayışsız ve alıngan nicklerine baktım yok!
-Kabalaşma, sen de çok balık hafızaymışsın. Bu nasıl reklamcılık. 10 yıllık bir geçmişimiz yok ki hatırlamakta bu kadar zorlandın. Neyse uzatmayalım…
Anlayışsız ve alıngan davranıp beni rahatsız ediyor, bunu söylediğimde kabalaşmış oluyorum! Kabalaştığımı kesinledi ya, artık o da rahat davranabilir:
“Balık hafıza”
“Bu nasıl reklamcılık” (Bu ne alaka?)
Sonra da yetiyor bu kadarı ona, ferahlamış her halde, “uzatmayalım” diyor! Ama esas; 10 yıllık bir geçmişimizin olmamasıyla ilgili tespiti! Çünkü yarım saatlik bir geçmişimiz de yok!
-Zeka özürlüleri çabuk unuturum evet, diyorum.
Burada yasaklayacaktım, ama becerememişim iyi ki, bir numaralı “bayan” lafını bundan sonra etti.
-Adını sormadım. İnanılmaz kabasın. Her şeyden önce karşında bir bayan var. Lafını bil de konuş. Hakaret boyutuna taşıyorsun farkındaysan.
Lafını bilip de konuş diye suçlayan bu insankızı, 10 tane cümleden kendininki seç deseniz hemen seçer, hakaret boyutuna taşmayan onunkidir, kayıtlarla açıklasanız ki tam tersidir, inanmaz, böylece siz inanılmaz kaba olursunuz!
Şuraya geleceğim:
“Her şeyden önce karşında bir bayan var.”
Ağızdan kaçmış, ya da alışkanlıktan söylenen bir laf değil, kadının fikri bu!
Adının melike olduğunun doğrudan hatırlanmasını, ya da melike denince doğrudan kendisinin hatırlanmasını beklediği gibi bayan olduğu için de kendisinin doğrudan kabalaşmayacağını, bayan olduğu için onun hakaret etmesinin mümkün olmadığını, bayan olduğu için onun dilinin tavrının doğal olarak kibar olduğunu falan önceden kabul etmemi(zi) bekliyor.
Bu kadın kadınlığını bir orospununki gibi kullanmıyor mu, orospulara ayıp olmasın!
Hangi kadınlık-bayanlık özelliğini kullanmış da, ona bir kadın gibi davranmamı bekliyor? Herhangi bir kadınsal zeka (anaçlık, birleştiricilik, anlayış vs) kullanmamışken her şeyden önce bir bayan var karşında diyebiliyorsa… bana aynen yıllar önce diskoya bizimle girerken iki genç kızın söyledikleri şu sözü hatırlatıyor: “Bizim paramızı da biz mi vereceğiz.”
Bayan olduğu için parasını erkeklere ödeten bir kadınla erkekler ne yapmayı dünürlerse diskodan sonra; iki erkeğin kaba konuşmasından çok da farklı olmayan yukarıdaki gibi bir sohbette biri çıkıp da ben bayanım diyorsa, tek bir özelliğinden faydalanılabilir gibi geliyor bana, seksinden, çünkü başka bir kadınsılık “veremeyeceğini” zaten göstermiş.
Ona karşımda “her şeyden önce bir bayan var”mış gibi davranmadığım için bana teşekkür etmeli. Çünkü gerçek orospularla bile hiç işim olmadı bugüne kadar.
Yumuşak bir örnekle bitireyim, sizin için yumuşak, benim için farksız.
Lüks kahvecide oturuyorum Pazar sabahı. 5-10 gazete almışım. Üst üste koymuşum, en üste de Roll dergisini koymuşum, yarı bilinçli: Bu gazeteler müessesenin değil benim, deme Rollünü üstleniyor. Gazetelerin tekini bitiriyor yan taraf koyuyorum. Bir adam yaklaşıyor. O bıraktığım gazeteye bakıyor ama dağınık onlar biraz, beğenmiyor benimkilere doğru geliyor, anlıyor. Hafif gülüşüyoruz gidiyor. Sonra bir kadın geliyor, yandaki gazeteye yine şöyle bir bakıyor -Pazar sabahı bozulmamış gazete okunmalı!- yarı bodozlama benim gazetelere yöneliyor, fazla kaba değil ama hafif bir onun-gazeteleri-çekiştirmesi-benim-yarı-şaşkın-ne-yapıyorsunuz-hanımefendi-ne-istiyorsunuz-sorsanıza-bana bakış ve tavırlarımla “iletişim” kuruyoruz. Bir şeyler mırıldanıyor, işte sinemalar, ekler, hürriyet. Hürriyet yok diyorum, almadım. Bir gazete ekine baksak, falan diyor, bitirdiğim gazeteyi işaret ediyorum, onun eki olacaktı, oraya bakın. Bunları deminki erkek (aynı gruptanlar) hafif endişeli ama kibarca yarı uzaktan izliyor. Diğer gazeteden bakıyorlar sinemalara (yer göstericinin yerinde olmak istemezdim), ben yarı gergin, bana-laf-atmadı-ucuz-atlatıyorum-umarım-giderken-laf-sokmaz-ya-da-sinirli-sinirli-davranmaz, diye düşünerek gazetelerime gömülmeye çalışıyorum. Giderlerken kadın dağınık gazeteyi düzenleyip bırakıyor, teşekkürler diyor, sanıyorum gerçek bir teşekkür ve bir ölçüde yaptığını anlamış da neden olmasın, genelde izlemede kalan deminki adam daha sıcak bir teşekkür ediyor, belki biraz da özür gülümsemesi.
Mutlu son, hariç baktığınızda, burada erkek olan kadın, kadın olan erkek tavırları sergiliyor. Gazetelerimi, sormadığından ona sunmadığım için “Her şeyden önce bir kadın var karşınızda” deseydi bu kadın bana, “kadın olduğunuzu anlayabilmem için memelerinizi görebilir miyim” diyerek özellikle kaba olarak anılmak üzmezdi beni. Başbakan değilim çünkü ben.
Salı, Şubat 26, 2008
"Babamı severim beni dövmez"(!)
Kafede yan masada oturan yaşlı adam:
-Şu müziği biraz kıssana, dedi garsona.
-Efendim, en kısığı bu, deyince garson
-O zaman bir süre kapat çok bağırıyor, dedi.
Buraya kadar yaşından dolayı doğal bir rahatsızlık ifadesi olarak algılanacak isteğin haklılığı, adamın şu cümlesiyle son buldu:
-Bunu dinleyen kimse var mı, yok…
-Şu müziği biraz kıssana, dedi garsona.
-Efendim, en kısığı bu, deyince garson
-O zaman bir süre kapat çok bağırıyor, dedi.
Buraya kadar yaşından dolayı doğal bir rahatsızlık ifadesi olarak algılanacak isteğin haklılığı, adamın şu cümlesiyle son buldu:
-Bunu dinleyen kimse var mı, yok…
Cumartesi, Şubat 23, 2008
Al Kocayı Vur Sopayı
1. Kitabın Tanıtımı
AL KOCAYI VUR SOPAYI Sevenler arası şiddet
Ayşe Kudat, Doğan Kitap, 2007, 229 sayfa, 13 YTL
İnsanlık tarihi boyunca şiddete uğramış kişileri çeşitli sınıflandırmalara tabi tutarsak, yakınları tarafından dövülen, hakaret gören, cinsel saldırıya uğrayanların savaşlarda, sokak kavgalarında veya terör olaylarında yaralanan veya ölenlerden çok daha fazla olduğunu görürüz. Aile içi şiddet, çağımızda neredeyse her iki kadından birinin, belki her çocuğun ve önemli oranda erkeğin her gün, her hafta, her ay, sürekli olarak maruz kaldığı bir olgudur ve BM dahil uluslararası kuruluşlar ve ulusal sivil toplum kuruluşları konuya sahip çıkmaya başlamıştır. Bu kitap, erkeğin maruz kaldığı şiddeti gözler önüne seren Türkiye’deki ilk kitaptır ve birçok erkeğin eşi veya sevgilisinden şiddet gördüğünü belgeleme amacı gütmektedir... Erkekler yalnız kadın değil erkek sevdiklerinden de şiddet görmektedir. Erkeklerin pısırık görünmemek için gizlemeleri sonucu bir türlü açığa çıkarılamayan bu konu Batı toplumlarında yavaş yavaş incelenmeye başlanmıştır.Bu kitap sevgi ilişkileri çerçevesinde erkeklere yöneltilen şiddet konusu üstünde durmayı amaçlıyor ve erkeklerin eşlerinden, kadın ve erkek sevgililerinden çektiklerini dile getiriyor.
2. Kitap üzerine Radikal Kitap’ta çıkan “inceleme” yazısı.
Kadın dediğin döver!
Kitabın adı 'Al Kocayı Vur Sopayı' gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor
DİLAY YALÇIN
Ayşe Kudat, Al Kocayı Vur Sopayı'da şiddetin toplum, tarih, insan psikolojisi ve insan ilişkilerindeki yerini anlatıyor. Ancak kitabın isminden de anlaşılabileceği gibi, bunu, insanın insana uyguladığı şiddetten ziyade, kadının erkeğe uyguladığı şiddet konusuna bir giriş olarak anlatıyor... Ne var ki, kitabın adı Al Kocayı Vur Sopayı gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor. Ayşe Kudat da okuyucusunu buna inandırmakta zorlanması, hatta kitapta birkaç defa, kendisini de buna inandırmak istercesine, bu kitabı yazarken dünyada kadına uygulanan şiddeti görmezden gelmediğini belirtme ihtiyacı duyması normal karşılanabilir.
Gerçekten de, okuyucu olarak kadının erkeğe nasıl bir şiddet uygulayabileceğini hayal etmek kuvvetli bir hayalgücü gerektiren bir mesele. Kadın deyince akla, ilk insandan bugüne kadar (ya da Athena'nın Apollo'yla bir olup da, annenin çocuğuyla kan bağı taşımadığına karar verdiği günden bugüne kadar) hep ezilmiş, erkeğe göre özellikle de fiziksel anlamda hep zayıf olmuş bir varlık geliyor.
Şiddet konuşulmalı
Bu elbette ki, kadının erkeğe uyguladığı şiddetin konuşulması gerekmeyen bir konu olduğu anlamına gelmiyor. Kitabın adı sözlü veya psikolojik şiddetten ziyade, fiziksel şiddeti çağrıştırdığından, okurun, sopa vurulan erkeklerin sopa vurulan kadınlara oranını merak etmesi kaçınılmaz. Ayşe Kudat bu oranları şöyle anlatıyor: (B.J. Morse'un 1976 yılından başlayarak yirmi yıla yakın süre gözlemlediği 1725 evli çift üstüneden) "Örneğin, 1986'da kocaların eşlerine gösterdiği şiddet oranı yüzde 9,4 iken, kadınların kocalarına yönelttiği aşırı şiddet oranının yüzde 22,8 olduğu görülmüştür." R.J.H. Russell ve B. Hulson'un İngiltere'de yaptığı araştırmaya göreyse, 1992 yılında, İngiltere'de erkeklerin yüzde 5,8'i karılarına, kadınlarınsa yüzde 11,3'ünün kocalarına aşırı şiddet göstermiş. Bu sayılar şaşırtıcı olsa da, her zaman erkeğe kıyasla fiziksel olarak zayıf olduğunu söylediğimiz kadının erkeğe uyguladığı şiddetin açıklaması ise kitapta şöyle yapılıyor: (Alman Hükümeti'nin yaptırdığı bir araştırmaya göre) "... bir kadınla sevgili ya da eş olarak yaşamış erkeklerin yüzde 25'i şiddet görmüş ve bunların çoğu da birçok kez bu şiddeti yaşamıştır. Her altı erkekten birinin sevdiği kadın tarafından sert bir şekilde itiştirilip kakıştırıldığı da ortaya çıkmıştır. Ayrıca, erkekler yüzde 5-10 oranda da ısırıldıklarını, tırmalandıklarını, acı çektirici biçimde tekmelendiklerini ya da fırlatılan eşyalardan yaralandıklarını söylemişlerdir. Benzer bir orandaki erkek de, yaralandıklarını ve yaşamlarını yitireceklerinden korktuklarını dile getirmişlerdir."
AL KOCAYI VUR SOPAYI Sevenler arası şiddet
Ayşe Kudat, Doğan Kitap, 2007, 229 sayfa, 13 YTL
İnsanlık tarihi boyunca şiddete uğramış kişileri çeşitli sınıflandırmalara tabi tutarsak, yakınları tarafından dövülen, hakaret gören, cinsel saldırıya uğrayanların savaşlarda, sokak kavgalarında veya terör olaylarında yaralanan veya ölenlerden çok daha fazla olduğunu görürüz. Aile içi şiddet, çağımızda neredeyse her iki kadından birinin, belki her çocuğun ve önemli oranda erkeğin her gün, her hafta, her ay, sürekli olarak maruz kaldığı bir olgudur ve BM dahil uluslararası kuruluşlar ve ulusal sivil toplum kuruluşları konuya sahip çıkmaya başlamıştır. Bu kitap, erkeğin maruz kaldığı şiddeti gözler önüne seren Türkiye’deki ilk kitaptır ve birçok erkeğin eşi veya sevgilisinden şiddet gördüğünü belgeleme amacı gütmektedir... Erkekler yalnız kadın değil erkek sevdiklerinden de şiddet görmektedir. Erkeklerin pısırık görünmemek için gizlemeleri sonucu bir türlü açığa çıkarılamayan bu konu Batı toplumlarında yavaş yavaş incelenmeye başlanmıştır.Bu kitap sevgi ilişkileri çerçevesinde erkeklere yöneltilen şiddet konusu üstünde durmayı amaçlıyor ve erkeklerin eşlerinden, kadın ve erkek sevgililerinden çektiklerini dile getiriyor.
2. Kitap üzerine Radikal Kitap’ta çıkan “inceleme” yazısı.
Kadın dediğin döver!
Kitabın adı 'Al Kocayı Vur Sopayı' gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor
DİLAY YALÇIN
Ayşe Kudat, Al Kocayı Vur Sopayı'da şiddetin toplum, tarih, insan psikolojisi ve insan ilişkilerindeki yerini anlatıyor. Ancak kitabın isminden de anlaşılabileceği gibi, bunu, insanın insana uyguladığı şiddetten ziyade, kadının erkeğe uyguladığı şiddet konusuna bir giriş olarak anlatıyor... Ne var ki, kitabın adı Al Kocayı Vur Sopayı gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor. Ayşe Kudat da okuyucusunu buna inandırmakta zorlanması, hatta kitapta birkaç defa, kendisini de buna inandırmak istercesine, bu kitabı yazarken dünyada kadına uygulanan şiddeti görmezden gelmediğini belirtme ihtiyacı duyması normal karşılanabilir.
Gerçekten de, okuyucu olarak kadının erkeğe nasıl bir şiddet uygulayabileceğini hayal etmek kuvvetli bir hayalgücü gerektiren bir mesele. Kadın deyince akla, ilk insandan bugüne kadar (ya da Athena'nın Apollo'yla bir olup da, annenin çocuğuyla kan bağı taşımadığına karar verdiği günden bugüne kadar) hep ezilmiş, erkeğe göre özellikle de fiziksel anlamda hep zayıf olmuş bir varlık geliyor.
Şiddet konuşulmalı
Bu elbette ki, kadının erkeğe uyguladığı şiddetin konuşulması gerekmeyen bir konu olduğu anlamına gelmiyor. Kitabın adı sözlü veya psikolojik şiddetten ziyade, fiziksel şiddeti çağrıştırdığından, okurun, sopa vurulan erkeklerin sopa vurulan kadınlara oranını merak etmesi kaçınılmaz. Ayşe Kudat bu oranları şöyle anlatıyor: (B.J. Morse'un 1976 yılından başlayarak yirmi yıla yakın süre gözlemlediği 1725 evli çift üstüneden) "Örneğin, 1986'da kocaların eşlerine gösterdiği şiddet oranı yüzde 9,4 iken, kadınların kocalarına yönelttiği aşırı şiddet oranının yüzde 22,8 olduğu görülmüştür." R.J.H. Russell ve B. Hulson'un İngiltere'de yaptığı araştırmaya göreyse, 1992 yılında, İngiltere'de erkeklerin yüzde 5,8'i karılarına, kadınlarınsa yüzde 11,3'ünün kocalarına aşırı şiddet göstermiş. Bu sayılar şaşırtıcı olsa da, her zaman erkeğe kıyasla fiziksel olarak zayıf olduğunu söylediğimiz kadının erkeğe uyguladığı şiddetin açıklaması ise kitapta şöyle yapılıyor: (Alman Hükümeti'nin yaptırdığı bir araştırmaya göre) "... bir kadınla sevgili ya da eş olarak yaşamış erkeklerin yüzde 25'i şiddet görmüş ve bunların çoğu da birçok kez bu şiddeti yaşamıştır. Her altı erkekten birinin sevdiği kadın tarafından sert bir şekilde itiştirilip kakıştırıldığı da ortaya çıkmıştır. Ayrıca, erkekler yüzde 5-10 oranda da ısırıldıklarını, tırmalandıklarını, acı çektirici biçimde tekmelendiklerini ya da fırlatılan eşyalardan yaralandıklarını söylemişlerdir. Benzer bir orandaki erkek de, yaralandıklarını ve yaşamlarını yitireceklerinden korktuklarını dile getirmişlerdir."
Ayşe Kudat'ın, kadının erkeğe uyguladığı şiddetin oranını, 'kadın sevgililerinden veya eşlerinden hayatlarında en az bir defa fiziksel şiddete uğramış olanlar' üstünden değerlendirmesi gibi detaylar, okuyucuya bu kitabın yazılmasını kabullendirebilecek cinsten değil. Çünkü hayatı boyunca bir defa dayak yemiş bir kadın bile hayatının sonuna kadar bir daha dayak yiyeceği korkusuyla yaşamaya terk edildiği gibi, bir defa dayak yemiş kadınların çoğu hayatları boyunca dayak yemeye devam ediyor.
Kitabın daha en başlarında, Kudat'ın, Inter Amerikan Kalkınma Bankası'nın yaptığı araştırmayla belirlediği 'şiddetin devletlere maliyeti' konulu paragrafa girmesi, erkeğin akşam eve geldiğinde önüne düzgün yemek konmamasını kadının uyguladığı şiddetin bir örneği olarak göstermesi, genlerin de şiddet eğliminde payı olduğunu belirtmek için zencilerin şiddete genetik olarak daha yatkın olduğuyla ilgili bir giriş yapması ve onlarca ayrı araştırmanın adı geçmesine rağmen, konu 'kadının erkeğe sopa vurması'na gelince hiçbir sayısal bilgiyi net olarak vermemesi, ne zaten önyargılı olan okura ne de elinde ikna etmesi çok güç bir argüman olan Ayşe Kudat'a yardımcı oluyor.
AL KOCAYI VUR SOPAYI Ayşe Kudat, Doğan Kitap, 2007, 229 sayfa, 13 YTL
3. Benim yazım
Karşınızda her şeyden önce şiddet var!
Yakında yayınlatmayı düşündüğüm muhtemelen “roman” türüne girecek kitabımda sergilediğim bazı hayatlar, dünya çapında şiddet üzerine akademik araştırmalar yapan bir bayan arkadaşım tarafından “Tüm dünyada sadece kadına ve çocuğa yönelik şiddet örnekleri incelenmiş, senin kitabındaki gibi sözel, psikolojik ve benzeri şiddet örnekleri düşünüldüğünde dünyanın bu konuya bakışındaki eksik yön ortaya çıkıyor ve konu çok daha kapsamlı hale geliyor.” diye değerlendirilmişti.
Bu tespiti, belgelerle destekleyen bir ilk kitap çıkmış, Doğan Kitap’tan, Ayşe Kudat’ın “Al Kocayı Vur Sopayı” adlı eseri.
Ama bu metni yazma nedenim, kitabın kendisi değil, 1 Şubat 2008 tarihli Radikal Kitap’ta Dilay Yalçın’ın kitabı tanıtan yazısı.
“Gerçekten de, okuyucu olarak kadının erkeğe nasıl bir şiddet uygulayabileceğini hayal etmek kuvvetli bir hayal gücü gerektiren bir mesele.” diyerek kitabın hayal gücüne yer bırakmadan araştırma kanıtları ve günlük hayattan örneklerle açıkladığı konuya önyargılı bakışını belli ediyor Dilay Yalçın. Üstelik kısa inceleme yazısında üç kez (alt başlığı da sayarsak dört kez) “ima edilen” şey dikkat çekmeyecek gibi değil (italikler benim. MS):
“…kitabın adı Al Kocayı Vur Sopayı gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor.”
“…kadının erkeğe uyguladığı şiddetin oranını, 'kadın sevgililerinden veya eşlerinden hayatlarında en az bir defa fiziksel şiddete uğramış olanlar' üstünden değerlendirmesi gibi detaylar, okuyucuya bu kitabın yazılmasını kabullendirebilecek cinsten değil.”
“….ne zaten önyargılı olan okura ne de elinde ikna etmesi çok güç bir argüman olan Ayşe Kudat'a yardımcı oluyor.”
Bilemiyorum Aşye Kudat, konunun işlenişini, örneklerin konuyu nasıl desteklediğini ve benzeri konuları incelemeyi aşıp konunun kendisinin anlamsız, gereksiz vs olduğu yolundaki “eleştiri” hakkında ne düşünür; ama ben bu romanımda olmasa da -çünkü içinde yeterince kadın şiddeti örneği var- belki bir sonrakinde Dilay Yalçın’ın “şu konuda kitap yazılamaz” şeklindeki yaklaşımını bir şiddet örneği olarak gönül rahatlıyla işleyip tespit edebilirim.
Hatta Ayşe Kudat’ın, “erkeğe yönelik şiddet” konulu eserinin amacının, erkeğin kadına yönelik şiddetini görmezden gelmek değil, kadına uygulanan şiddetle birlikte ve şiddet başlığı altından “artık” incelenmesi gereken bir konuya dikkat çekmek olduğunu defalarca belirtmesindeki inceliği, Dilay Yalçın’ın tam tersinden alıp, üzerine kitap yazılabilecek bir konuda kitap yazdığına, yazarın kendisini de inandırma çabası olarak aşırı yorumlamasını, bir “bel altına vurma hadisesi” olarak romanımda kullanabilirim.
Bakın işte buldum; romanımda, şiddet üzerine bir kitap ve onu eleştiren bir inceleme yazısı kurgulayıp, inceleme yazısının kendisinin, kitabın ikinci basımına şiddet örneği olarak eklendiğini anlatarak bunları yapabilirim.
Bu yazımı, Ayşe Kudat’ın kitabının ana fikri ve yazılış amacı olabilecek başlığımı da açıklayacak bir sözle bitirmek istiyorum; bir tartışma sırasında her hangi bir kabalaşma söz konusu değilken bir kadının söylediği şu söz: “Sözlerinize dikkat edin, karşınızda her şeyden önce bir kadın var!”
Murat Sohtorik
Not: Radikal Kitap yazımı, bırakın yayınlamayı, alıp almadığını bile bildirmeye tenezzül etmedi!
Kitabın daha en başlarında, Kudat'ın, Inter Amerikan Kalkınma Bankası'nın yaptığı araştırmayla belirlediği 'şiddetin devletlere maliyeti' konulu paragrafa girmesi, erkeğin akşam eve geldiğinde önüne düzgün yemek konmamasını kadının uyguladığı şiddetin bir örneği olarak göstermesi, genlerin de şiddet eğliminde payı olduğunu belirtmek için zencilerin şiddete genetik olarak daha yatkın olduğuyla ilgili bir giriş yapması ve onlarca ayrı araştırmanın adı geçmesine rağmen, konu 'kadının erkeğe sopa vurması'na gelince hiçbir sayısal bilgiyi net olarak vermemesi, ne zaten önyargılı olan okura ne de elinde ikna etmesi çok güç bir argüman olan Ayşe Kudat'a yardımcı oluyor.
AL KOCAYI VUR SOPAYI Ayşe Kudat, Doğan Kitap, 2007, 229 sayfa, 13 YTL
3. Benim yazım
Karşınızda her şeyden önce şiddet var!
Yakında yayınlatmayı düşündüğüm muhtemelen “roman” türüne girecek kitabımda sergilediğim bazı hayatlar, dünya çapında şiddet üzerine akademik araştırmalar yapan bir bayan arkadaşım tarafından “Tüm dünyada sadece kadına ve çocuğa yönelik şiddet örnekleri incelenmiş, senin kitabındaki gibi sözel, psikolojik ve benzeri şiddet örnekleri düşünüldüğünde dünyanın bu konuya bakışındaki eksik yön ortaya çıkıyor ve konu çok daha kapsamlı hale geliyor.” diye değerlendirilmişti.
Bu tespiti, belgelerle destekleyen bir ilk kitap çıkmış, Doğan Kitap’tan, Ayşe Kudat’ın “Al Kocayı Vur Sopayı” adlı eseri.
Ama bu metni yazma nedenim, kitabın kendisi değil, 1 Şubat 2008 tarihli Radikal Kitap’ta Dilay Yalçın’ın kitabı tanıtan yazısı.
“Gerçekten de, okuyucu olarak kadının erkeğe nasıl bir şiddet uygulayabileceğini hayal etmek kuvvetli bir hayal gücü gerektiren bir mesele.” diyerek kitabın hayal gücüne yer bırakmadan araştırma kanıtları ve günlük hayattan örneklerle açıkladığı konuya önyargılı bakışını belli ediyor Dilay Yalçın. Üstelik kısa inceleme yazısında üç kez (alt başlığı da sayarsak dört kez) “ima edilen” şey dikkat çekmeyecek gibi değil (italikler benim. MS):
“…kitabın adı Al Kocayı Vur Sopayı gibi 'kadının erkeğe uyguladığı fiziksel şiddet' çağrışımlı bir ad olunca, bunun, üstüne kitap yazılacak bir konu olduğuna inanmak hayli zor.”
“…kadının erkeğe uyguladığı şiddetin oranını, 'kadın sevgililerinden veya eşlerinden hayatlarında en az bir defa fiziksel şiddete uğramış olanlar' üstünden değerlendirmesi gibi detaylar, okuyucuya bu kitabın yazılmasını kabullendirebilecek cinsten değil.”
“….ne zaten önyargılı olan okura ne de elinde ikna etmesi çok güç bir argüman olan Ayşe Kudat'a yardımcı oluyor.”
Bilemiyorum Aşye Kudat, konunun işlenişini, örneklerin konuyu nasıl desteklediğini ve benzeri konuları incelemeyi aşıp konunun kendisinin anlamsız, gereksiz vs olduğu yolundaki “eleştiri” hakkında ne düşünür; ama ben bu romanımda olmasa da -çünkü içinde yeterince kadın şiddeti örneği var- belki bir sonrakinde Dilay Yalçın’ın “şu konuda kitap yazılamaz” şeklindeki yaklaşımını bir şiddet örneği olarak gönül rahatlıyla işleyip tespit edebilirim.
Hatta Ayşe Kudat’ın, “erkeğe yönelik şiddet” konulu eserinin amacının, erkeğin kadına yönelik şiddetini görmezden gelmek değil, kadına uygulanan şiddetle birlikte ve şiddet başlığı altından “artık” incelenmesi gereken bir konuya dikkat çekmek olduğunu defalarca belirtmesindeki inceliği, Dilay Yalçın’ın tam tersinden alıp, üzerine kitap yazılabilecek bir konuda kitap yazdığına, yazarın kendisini de inandırma çabası olarak aşırı yorumlamasını, bir “bel altına vurma hadisesi” olarak romanımda kullanabilirim.
Bakın işte buldum; romanımda, şiddet üzerine bir kitap ve onu eleştiren bir inceleme yazısı kurgulayıp, inceleme yazısının kendisinin, kitabın ikinci basımına şiddet örneği olarak eklendiğini anlatarak bunları yapabilirim.
Bu yazımı, Ayşe Kudat’ın kitabının ana fikri ve yazılış amacı olabilecek başlığımı da açıklayacak bir sözle bitirmek istiyorum; bir tartışma sırasında her hangi bir kabalaşma söz konusu değilken bir kadının söylediği şu söz: “Sözlerinize dikkat edin, karşınızda her şeyden önce bir kadın var!”
Murat Sohtorik
Not: Radikal Kitap yazımı, bırakın yayınlamayı, alıp almadığını bile bildirmeye tenezzül etmedi!
amınıza koyim
Bana amına koyarım dedi bana nasıl der ben de amına korum dedim. Onun adamı var korumaları benim de var korumalarım. Benim üzerime gelmesin yoksa dağılır oralar. Bana amına koyarım dedi ben onun amına korum. Eğer kavga edersem abi ben cinayet işlerim. Kafalarımız gözlerimiz kopacak. Görsen o gün birbirimizle nasıl kavga ediyoruz. Şişeler kırıyoruz kafalarda. O bana vuruyor ben kafasında şişeler kırıyorum o benim gözüme parmağını sokuyor. Bana amına koyarım dedi bana nasıl der ya ben de amına korum dedim. Abime söyle benim üstüme yürümesin. Ben cinayet işlerim. Orası camekan dağılır orası. Bana amına koyarım dedi ben de amına korum dedim.
Sen bilmiyorsun kavgamızı o benim parmağıma gözünü sokuyor ben onun kafasında şişe kırıyorum. Bana amına koyim diyor. Ben senin amına koyim.
(Yukarıdaki muhabbet Gümüşlük’de hemen deniz kenarındaki pansiyonumun balkonunda notlar alırken tam şu anda şahit olduğum ve birebir aktarmaya çalıştığım bir konuşma. Bir iki dakikalık bir konuşma sadece ama amına koyimler cidden 10 kez falan tekrar etti. Cinsel organ sizi yanıltmasın ikisi de erkek. Parmak kafa-şişe mevzu da rahat bir 5 kez. En fazla 5 cümleyle konuşuyordu adam. Ama 60 70 cümle etmiştir herhalde.
İnsanoğlu hiçbir yerde huzur bulamayacak. Huzur falan aradığı yok çünkü...
Sen bilmiyorsun kavgamızı o benim parmağıma gözünü sokuyor ben onun kafasında şişe kırıyorum. Bana amına koyim diyor. Ben senin amına koyim.
(Yukarıdaki muhabbet Gümüşlük’de hemen deniz kenarındaki pansiyonumun balkonunda notlar alırken tam şu anda şahit olduğum ve birebir aktarmaya çalıştığım bir konuşma. Bir iki dakikalık bir konuşma sadece ama amına koyimler cidden 10 kez falan tekrar etti. Cinsel organ sizi yanıltmasın ikisi de erkek. Parmak kafa-şişe mevzu da rahat bir 5 kez. En fazla 5 cümleyle konuşuyordu adam. Ama 60 70 cümle etmiştir herhalde.
İnsanoğlu hiçbir yerde huzur bulamayacak. Huzur falan aradığı yok çünkü...
Cuma, Şubat 22, 2008
Pazar, Şubat 17, 2008
Mor ve Gerisi
"Morun ötesini yapmak için moru bilmeli önce." Atasözü
İngilizce, Türkçe veya Sanskritçe şarkı olmaz,
şarkı şarkıdır...
Siz burada yaparsınız, iyiyse eskimo bile anlar.
Eskimolara ayıp olmasın...
Enstrümantal müzik diye bir tanımlama vardı, bilmiyorum kaldı mı?
Sanki enstrüman olmadan müzik olabilirmiş gibi.
İnsan sesi de müzikte bir enstrümandır,
anlamlı laf etsin ya da etmesin,
o dilden ya da bu dilden.
Anlatmış işte adam resminde,
bir pipo çizmiş,
altına da yazmış (resmin içine)
bu bir pipo değildir diye.
Resmedilmiş bir cümle, edebiyattaki anlamıyla bir cümle değildir artık, resimdir.
Ve o yüzden, resimde, bu bir pipo değildir yazıyorsa, hatta ben de bir cümle değilim yazıyorsa, doğru söylüyordur, değildir.
Anlamdan bağımsız (anlamsız dememek için böyle diyorum) bir cümle de edebiyatta, sırf tınısı var olduğu için orada olan bir cümle, edebiyat değildir, çünkü o bir cümle bile değildir.
Bakıyorsun,
metnini senfoni yapmaya çalışıyor biri
melodidense söz yazıyor diğeri.
Edebiyatçısı müzisyen, müzisyeni edebiyatçı olmaya özeniyor!
Biraz akıllıları varsa ressamlarından çıkıyor,
anlamla, mantıkla en az işi olabileceklerinden.
Suzanne Vega yaparken bir albüm bebeği doğduktan sonra,
bakar, anlamaz bebeği, dinlemez, ilgisini çekmez şarkılar.
Çünkü Leonard Cohen tarzı,
bizdeki Bülent Ortaçgil tarzı*
“sözel” “anlatan” “konuşan” bir müzisyendir Suzanne Vega.
Ne anlasın bebek konuşan vegadan, susan vega ister o.**
Melodik bir albüm çıkar sonra Suzanne Vega’dan,
bebeğinin de anlayıp zevk alacağı.
İşte o benim dediğim Eskimo faktörü.
*Sıkı müzisyenlerle çalıştığından en müzikal ve bu yüzden en beğendiğim Ortaçgil albümünün adı bile şudur: "Bu şarkılar adam olmaz."
**Espri Tansu Gülaydın’ınkinden dönüştürülmüştür.
İngilizce, Türkçe veya Sanskritçe şarkı olmaz,
şarkı şarkıdır...
Siz burada yaparsınız, iyiyse eskimo bile anlar.
Eskimolara ayıp olmasın...
Enstrümantal müzik diye bir tanımlama vardı, bilmiyorum kaldı mı?
Sanki enstrüman olmadan müzik olabilirmiş gibi.
İnsan sesi de müzikte bir enstrümandır,
anlamlı laf etsin ya da etmesin,
o dilden ya da bu dilden.
Anlatmış işte adam resminde,
bir pipo çizmiş,
altına da yazmış (resmin içine)
bu bir pipo değildir diye.
Resmedilmiş bir cümle, edebiyattaki anlamıyla bir cümle değildir artık, resimdir.
Ve o yüzden, resimde, bu bir pipo değildir yazıyorsa, hatta ben de bir cümle değilim yazıyorsa, doğru söylüyordur, değildir.
Anlamdan bağımsız (anlamsız dememek için böyle diyorum) bir cümle de edebiyatta, sırf tınısı var olduğu için orada olan bir cümle, edebiyat değildir, çünkü o bir cümle bile değildir.
Bakıyorsun,
metnini senfoni yapmaya çalışıyor biri
melodidense söz yazıyor diğeri.
Edebiyatçısı müzisyen, müzisyeni edebiyatçı olmaya özeniyor!
Biraz akıllıları varsa ressamlarından çıkıyor,
anlamla, mantıkla en az işi olabileceklerinden.
Suzanne Vega yaparken bir albüm bebeği doğduktan sonra,
bakar, anlamaz bebeği, dinlemez, ilgisini çekmez şarkılar.
Çünkü Leonard Cohen tarzı,
bizdeki Bülent Ortaçgil tarzı*
“sözel” “anlatan” “konuşan” bir müzisyendir Suzanne Vega.
Ne anlasın bebek konuşan vegadan, susan vega ister o.**
Melodik bir albüm çıkar sonra Suzanne Vega’dan,
bebeğinin de anlayıp zevk alacağı.
İşte o benim dediğim Eskimo faktörü.
*Sıkı müzisyenlerle çalıştığından en müzikal ve bu yüzden en beğendiğim Ortaçgil albümünün adı bile şudur: "Bu şarkılar adam olmaz."
**Espri Tansu Gülaydın’ınkinden dönüştürülmüştür.
Cumartesi, Şubat 16, 2008
Salı, Şubat 12, 2008
Sakal var, mantık var!
Salı, Şubat 05, 2008
Politika fasa, sanat fiso
“Benim tezim şu ki; edebiyatçı iktidarla yakın ilişkiler içinde olmamalıdır. Eğer ben onun yemeğine gidersem, partisine gidersem, o zaman onu rahat rahat eleştirmek ve yaptıklarına karşı çıkmak hakkını kaybederim, diye düşünüyorum.” Pınar Kür
Bu, insanın tanıdığını, yakın olduğunu, giderek dostunu eleştirememesi anlayışından kaynaklanıyor. Yani ya giderim ve eleştirmemeyi kabul ederim, ya gitmem ve eleştiri hakkımı korurum arası bir denge hali, yaşanamıyor. Karakterler farklı olabilir, ama doğru karakter bu örnekteki gibi görülür çoğu kez.
Politikacıyı sanatçıdan üstün bir yere koymak saçmadır, tarih bilmemektir bu, ki bir yeniyetmeyi 1 saat tarihe baktırsanız görülür bu, ama daha üst düzeyde, politika fasa, sanat fiso. Bu hayatın her zaman adama ihtiyacı oldu, oluyor, olacak. Olmak ya da olmamak derken, bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin, demiş Şekspir. Tersine çevrilerek, Olmamak ya da olmak, denebilir bu konuda. Olmamayı bırak bir olmak bul, bak burada olmak budur: Adam olmak… Bunun çevresinde dolanır, sadece buna yaklaşan politikacı sanatçıdan üstündür, buna yaklaşamayan sanatçı, politika yapıyordur.
Demiş işte diyeceğini adam olan, Çetin Altan: “Cumhurbaşkanı gelmez mi yazarın evine?..”
“Politika gelir geçer, sanatçı kalır.” da demiş ama yukarıdaki soru, onikiden…
Orhan Pamuk'la ilgili bir tartışmada demiştim: Bir tarafta bir yazar diğer tarafta bir hükümet, devlet... Hiç düşünmeden paranızı, değer verdiğiniz şeyi, yazara yatırabilirsiniz...
Şimdi de ekliyorum:
Yine de en çok parayı kasa kazanır...
Şunları da ekleyelim Çetin Altan’dan, bulunsun:
İktisat Fakültesi’ni kuran bir iktisatçı vardı, o demişti ki; “Sizde değerliler önemli değil, önemliler de değerli değil.”
“Sen de cevher var imiş/ Bunu alem ne bilsin?/ Süslü bir dairede/ Müdür bile değilsin”...
Bu, insanın tanıdığını, yakın olduğunu, giderek dostunu eleştirememesi anlayışından kaynaklanıyor. Yani ya giderim ve eleştirmemeyi kabul ederim, ya gitmem ve eleştiri hakkımı korurum arası bir denge hali, yaşanamıyor. Karakterler farklı olabilir, ama doğru karakter bu örnekteki gibi görülür çoğu kez.
Politikacıyı sanatçıdan üstün bir yere koymak saçmadır, tarih bilmemektir bu, ki bir yeniyetmeyi 1 saat tarihe baktırsanız görülür bu, ama daha üst düzeyde, politika fasa, sanat fiso. Bu hayatın her zaman adama ihtiyacı oldu, oluyor, olacak. Olmak ya da olmamak derken, bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin, demiş Şekspir. Tersine çevrilerek, Olmamak ya da olmak, denebilir bu konuda. Olmamayı bırak bir olmak bul, bak burada olmak budur: Adam olmak… Bunun çevresinde dolanır, sadece buna yaklaşan politikacı sanatçıdan üstündür, buna yaklaşamayan sanatçı, politika yapıyordur.
Demiş işte diyeceğini adam olan, Çetin Altan: “Cumhurbaşkanı gelmez mi yazarın evine?..”
“Politika gelir geçer, sanatçı kalır.” da demiş ama yukarıdaki soru, onikiden…
Orhan Pamuk'la ilgili bir tartışmada demiştim: Bir tarafta bir yazar diğer tarafta bir hükümet, devlet... Hiç düşünmeden paranızı, değer verdiğiniz şeyi, yazara yatırabilirsiniz...
Şimdi de ekliyorum:
Yine de en çok parayı kasa kazanır...
Şunları da ekleyelim Çetin Altan’dan, bulunsun:
İktisat Fakültesi’ni kuran bir iktisatçı vardı, o demişti ki; “Sizde değerliler önemli değil, önemliler de değerli değil.”
“Sen de cevher var imiş/ Bunu alem ne bilsin?/ Süslü bir dairede/ Müdür bile değilsin”...
Pazartesi, Şubat 04, 2008
Çarşamba, Ocak 30, 2008
Cumartesi, Ocak 26, 2008
1900’deki sigara sahnesi
Yaşlı yazar, ölmüş bir yazar üzerine yazdığı kitaba çalışmak üzere arkadaşlarının sakin bir yerdeki evine çekilir. Gece uyurken tıkırtılar duyar, hırsızdan şüphelenir, korkar, bir süre sonra da hırsızı odasında bulur. Yaşlı yazarın kalın camlı gözlüğünü pencereden fırlatan, suratına bir kadın çorabı geçirmiş hırsız, yazara zarar vermeyeceği, hırsızlığının kendince haklı sebepleri gibi konularda yazarla sohbet ederek evi soymaya devam eder. Gerçekten de iyi davranmaktadır, yazarın cüzdanındaki paraların birazını geri bırakır, yazarı bağladıktan sonra sabaha polisi arayacağını söyler, gözlüğünü attığı yerden bulup masaya bırakır, ısıtıcıyı açmayı sorar. Bağırsam da kimse duymaz, ağzımı bağlama diyen yazara üzgün olduğunu söyleyip yapması gerekeni yaparken burnundan nefes alıp almadığını kontrol eder…
Ona kızmakla kızmamak arasında gidip gelirken yazar, kararını vermesine neden olacak bir şey yapar hırsız: Yazarın varlığını sanki unutmuşçasına şömineyi yakar, yazarın üzerinde çalıştığı kitabın yüklüce notlarını, yazarın bazen yazmaktan daha fazla zaman aldığını söylediği araştırma notları ve kitaplarını, ne varsa, teker teker…
Onu ne olursa olsun bulmaya çalışacağına yemin eder yazar, içinden.
Öğlen gerçekten de kurtarılır. Olayı anlatır, sonra da düşünmeye başlar.
Neden?
Neden!
Neden…
Edebiyatta ucu açık metin takıntısıyla ilgili yazdıklarımın hiçbirini yazmayıp, John Fowles’un yeni çıkan Abanoz Kule adlı kitabındaki Zavallı Koko adlı bu anlatısını örnek gösterebilirdim.
Açık ucu yanlış tamamlayan örneklerin boşluğunu, ucu tamamlayıp metnin işinin bitmesi, metnin tüketilmiş sayılması çekincesinin gereksizliği, muammanın üzerinde düşünmeyi metne dahil etmenin nasıl zekice zevkli bir eser oluşturacağını, metnin anlamını ve değerini 10’a katladığını vs vs…
Duygusal insanlar genelde mantıktan, zekadan sıkılır, mantıklı-zeki kişileri küçümsemeye(!) yönelirler, Ali Nesin’in duygusal zekanın zekalarını yeterince geliştirememiş olanların uydurması olduğunu söylediğindeki gibi, zeki yazar duygusuz yazar değildir.
Ama duygulu yazar, duygulu yazardır.
NOT 1: Fowles’un harika romanı Koleksiyoncu’yla benzer konulu (o, bundan çıkmış sanırım) Zavallı Koko’dan şunu da öğreniyoruz: İlkel kabilelerle iletişim kurmak için 32 dişini göstererek yaklaşan misyoneri öldüren “vahşileri” kim suçlayabilir; dişlerini apaçık gösterip düşmanlığını ilan eden misyoner değil miydi…
NOT 2: Bu yazı 1900'deki sigara sahnesi sırasında yazılmıştır. O sahneyle ilgili diyeceğim bir şey yoktur.
Ona kızmakla kızmamak arasında gidip gelirken yazar, kararını vermesine neden olacak bir şey yapar hırsız: Yazarın varlığını sanki unutmuşçasına şömineyi yakar, yazarın üzerinde çalıştığı kitabın yüklüce notlarını, yazarın bazen yazmaktan daha fazla zaman aldığını söylediği araştırma notları ve kitaplarını, ne varsa, teker teker…
Onu ne olursa olsun bulmaya çalışacağına yemin eder yazar, içinden.
Öğlen gerçekten de kurtarılır. Olayı anlatır, sonra da düşünmeye başlar.
Neden?
Neden!
Neden…
Edebiyatta ucu açık metin takıntısıyla ilgili yazdıklarımın hiçbirini yazmayıp, John Fowles’un yeni çıkan Abanoz Kule adlı kitabındaki Zavallı Koko adlı bu anlatısını örnek gösterebilirdim.
Açık ucu yanlış tamamlayan örneklerin boşluğunu, ucu tamamlayıp metnin işinin bitmesi, metnin tüketilmiş sayılması çekincesinin gereksizliği, muammanın üzerinde düşünmeyi metne dahil etmenin nasıl zekice zevkli bir eser oluşturacağını, metnin anlamını ve değerini 10’a katladığını vs vs…
Duygusal insanlar genelde mantıktan, zekadan sıkılır, mantıklı-zeki kişileri küçümsemeye(!) yönelirler, Ali Nesin’in duygusal zekanın zekalarını yeterince geliştirememiş olanların uydurması olduğunu söylediğindeki gibi, zeki yazar duygusuz yazar değildir.
Ama duygulu yazar, duygulu yazardır.
NOT 1: Fowles’un harika romanı Koleksiyoncu’yla benzer konulu (o, bundan çıkmış sanırım) Zavallı Koko’dan şunu da öğreniyoruz: İlkel kabilelerle iletişim kurmak için 32 dişini göstererek yaklaşan misyoneri öldüren “vahşileri” kim suçlayabilir; dişlerini apaçık gösterip düşmanlığını ilan eden misyoner değil miydi…
NOT 2: Bu yazı 1900'deki sigara sahnesi sırasında yazılmıştır. O sahneyle ilgili diyeceğim bir şey yoktur.
Cuma, Ocak 25, 2008
Tolstoy’u karısı
“Eğer bu adam kadınları yazdığı kadar iyi tanısaydı onunla çok mutlu olurduk.” demiş Tolstoy’un karısı.
Bunun üzerine “Yazarken bildiği birçok şeyi insan yaşarken unutabiliyor.” diye bir yorum yapmış Ahmet Altan.
Tolstoy’un kadınlarla ilgili bildiği de nedir, ben size söyleyeyim.
Anna Karenina romanına bakıyoruz. Ama ne Anna’ya ne Karenina’ya. İkincil karakterler olan Levin ve Kiti’ye bakıyoruz. Çok rahatlıkla Kadın ve Erkek olarak genelleyebiliriz, başı sonu ortası kıyısı köşesi haricinde temelde aynı yaşanıyor.
Kadın Adamı haksız yere suçlar.
Adam da Kadına kızacaktır.
“Ama Kadına kızamayacağını çünkü onunla kendinin aynı kişi olduğunu anlamakta gecikmedi. O zaman, arkasından şiddetli bir darbe yiyen bir insanın öfkeyle, öcünü almak amacıyla dönüp de, kafasını kendisinin bilmeden çarptığını, kızacağı bir kimsenin bulunmadığını, acısına katlanmaktan, sızısını dindirmekten başka yapacak bir şeyi olmadığını gördüğünde hissettiği şeyi hissetti.
(…) Doğal bir duygu kendini temize çıkarmasını, Kadına haksız olduğunu göstermesini istiyordu. Oysa Kadına suçlu olduğunu göstermek, onun sinirlerini daha da bozmak, onun üzüntüsünün kaynağı olan ikiye bölünmeyi daha da güçlendirecekti...
Böylesine haksız bir suçlamanın altında kalmak acıydı, ama kendini temize çıkarıp, ona acı çektirmek daha kötüydü.”
Çok güzel düşünceler değil mi… Ama tek taraflı, ve Erkekten Kadına…
“Barıştılar. Kadın kendi suçunu anlayınca –ama bunu belli etmemişti kocasına- Erkeğe karşı daha bir sevecen davranmaya başladı...”
Ama bunu belli etmemişti kocasına.
Harika bir tespit… Erkek kadına anaç davranırken, kadın erkeğe hizmetçisiymiş gibi davranıyor!
Sonra yine benzer nedenlerden kavgalar ederler...
Kadın hep kavga çıkarır, adam hep düşünür.
“Karısına yanlış düşündüğünü kanıtlayacak değil, onu avutacak sözcükler bulmaya çalışarak konuşmaya başladı.”
Yine harika, ama yine tek taraflı…
Karısının bu kavgalara neden olan düşüncesizlikleri için Erkeği bir de şöyle yargılar Tolstoy: “Kadının kendini aynı anda hem kocasının karısı, hem evin hanımı olacağı, hem de çocuklarını karnında taşıyacağı, onları besleyeceği, yetiştireceği o sıkı devreye hazırlandığını bilmiyordu. Kiti’nin bunu içgüdüsüyle sezinlediğini, bu korkunç çalışmaya hazırlanırken, şimdi yuvasını neşe içinde örüyor, bir yandan da mutluluk dolu, kaygısız aşk dakikaları yaşıyorken buna hakkı olduğunu düşündüğünü anlayamıyordu.”
Eh, herkes ister vallahi, saçma, özensiz, sevgisiz ve insanlık dışı davranıp, ben ne “korkunç” bir çalışmaya hazırlanıyorum ve zaten bunun için doğdum diye duygu sömürüsü yapmaya bile gerek kalmadan haklı çıkmayı, çünkü zaten adam böyle düşünerek haklı bulmalı kadını! Kadından daha çok kadıncı olmak, deyimi eklensin dilimize…
Hem neden araba kullanmak için bile ehliyet varken, çocuk doğurmak için yok.
Bedeni çocuk doğurabiliyor diye çocuk doğurmaya odaklanmış kadınlara karşı, bedeni yılda 300 kadını dölleyebileceği için bunu yapmaya odaklanmış erkekler: Tencere kapak, neyin savaşını yapıyorlar ki… Alan razı, veren Rıza.
Erkeğin, bu kadın anlayışsızlığına katlanmadaki kendi salaklığının intikamını kadından alması başka bir yazının konusu; aldatarak (ne demekse aldatmak), terk ederek (Tolstoy da karısını terk etmiştir “sonunda”), kadınları ikinci sınıf yaratık olarak görmeye kendilerini zorlayarak…
Bir de gerçekten kadının ne olduğunu bilen erkekler var. Saçmalamaları dahil, muayyen günlerini tüm aya yayma ve bundan ceza indirimi alma düşünceleri dahil, ne korkunç şeyler yaşadıklarını, birinci sınıf yaratıklar oldukları halde erkeklerin onlara değil onların kendilerine nasıl ikinci sınıf yaratıklar gibi davrandıklarını gerçekten bilen, bu nedenle de böyle kadın tavlayıcı ne yazan ne de davranan, kadını ne melek ne de şeytan gibi davranan.
Ama kadınlar kendilerine düşkün-aslında düşmüş- oldukları sürece o erkekleri asla tanıyamayacaklar –doğuracakları çocuklara düşkün olacaklar ki bu da kendine düşkün olmak demektir, ve ailenin, yeni neslin düşmüş olması sonucunu doğurur.
Erkek taraf adam olmaya çalışırken, kadın taraf da ana değil anaç olmaya çalışsa…
Ben iyi insan olmak istemiyorum ben çocuk doğurmak istiyorum, diye bağıran bir kadın hatırlıyorum…
Bunun üzerine “Yazarken bildiği birçok şeyi insan yaşarken unutabiliyor.” diye bir yorum yapmış Ahmet Altan.
Tolstoy’un kadınlarla ilgili bildiği de nedir, ben size söyleyeyim.
Anna Karenina romanına bakıyoruz. Ama ne Anna’ya ne Karenina’ya. İkincil karakterler olan Levin ve Kiti’ye bakıyoruz. Çok rahatlıkla Kadın ve Erkek olarak genelleyebiliriz, başı sonu ortası kıyısı köşesi haricinde temelde aynı yaşanıyor.
Kadın Adamı haksız yere suçlar.
Adam da Kadına kızacaktır.
“Ama Kadına kızamayacağını çünkü onunla kendinin aynı kişi olduğunu anlamakta gecikmedi. O zaman, arkasından şiddetli bir darbe yiyen bir insanın öfkeyle, öcünü almak amacıyla dönüp de, kafasını kendisinin bilmeden çarptığını, kızacağı bir kimsenin bulunmadığını, acısına katlanmaktan, sızısını dindirmekten başka yapacak bir şeyi olmadığını gördüğünde hissettiği şeyi hissetti.
(…) Doğal bir duygu kendini temize çıkarmasını, Kadına haksız olduğunu göstermesini istiyordu. Oysa Kadına suçlu olduğunu göstermek, onun sinirlerini daha da bozmak, onun üzüntüsünün kaynağı olan ikiye bölünmeyi daha da güçlendirecekti...
Böylesine haksız bir suçlamanın altında kalmak acıydı, ama kendini temize çıkarıp, ona acı çektirmek daha kötüydü.”
Çok güzel düşünceler değil mi… Ama tek taraflı, ve Erkekten Kadına…
“Barıştılar. Kadın kendi suçunu anlayınca –ama bunu belli etmemişti kocasına- Erkeğe karşı daha bir sevecen davranmaya başladı...”
Ama bunu belli etmemişti kocasına.
Harika bir tespit… Erkek kadına anaç davranırken, kadın erkeğe hizmetçisiymiş gibi davranıyor!
Sonra yine benzer nedenlerden kavgalar ederler...
Kadın hep kavga çıkarır, adam hep düşünür.
“Karısına yanlış düşündüğünü kanıtlayacak değil, onu avutacak sözcükler bulmaya çalışarak konuşmaya başladı.”
Yine harika, ama yine tek taraflı…
Karısının bu kavgalara neden olan düşüncesizlikleri için Erkeği bir de şöyle yargılar Tolstoy: “Kadının kendini aynı anda hem kocasının karısı, hem evin hanımı olacağı, hem de çocuklarını karnında taşıyacağı, onları besleyeceği, yetiştireceği o sıkı devreye hazırlandığını bilmiyordu. Kiti’nin bunu içgüdüsüyle sezinlediğini, bu korkunç çalışmaya hazırlanırken, şimdi yuvasını neşe içinde örüyor, bir yandan da mutluluk dolu, kaygısız aşk dakikaları yaşıyorken buna hakkı olduğunu düşündüğünü anlayamıyordu.”
Eh, herkes ister vallahi, saçma, özensiz, sevgisiz ve insanlık dışı davranıp, ben ne “korkunç” bir çalışmaya hazırlanıyorum ve zaten bunun için doğdum diye duygu sömürüsü yapmaya bile gerek kalmadan haklı çıkmayı, çünkü zaten adam böyle düşünerek haklı bulmalı kadını! Kadından daha çok kadıncı olmak, deyimi eklensin dilimize…
Hem neden araba kullanmak için bile ehliyet varken, çocuk doğurmak için yok.
Bedeni çocuk doğurabiliyor diye çocuk doğurmaya odaklanmış kadınlara karşı, bedeni yılda 300 kadını dölleyebileceği için bunu yapmaya odaklanmış erkekler: Tencere kapak, neyin savaşını yapıyorlar ki… Alan razı, veren Rıza.
Erkeğin, bu kadın anlayışsızlığına katlanmadaki kendi salaklığının intikamını kadından alması başka bir yazının konusu; aldatarak (ne demekse aldatmak), terk ederek (Tolstoy da karısını terk etmiştir “sonunda”), kadınları ikinci sınıf yaratık olarak görmeye kendilerini zorlayarak…
Bir de gerçekten kadının ne olduğunu bilen erkekler var. Saçmalamaları dahil, muayyen günlerini tüm aya yayma ve bundan ceza indirimi alma düşünceleri dahil, ne korkunç şeyler yaşadıklarını, birinci sınıf yaratıklar oldukları halde erkeklerin onlara değil onların kendilerine nasıl ikinci sınıf yaratıklar gibi davrandıklarını gerçekten bilen, bu nedenle de böyle kadın tavlayıcı ne yazan ne de davranan, kadını ne melek ne de şeytan gibi davranan.
Ama kadınlar kendilerine düşkün-aslında düşmüş- oldukları sürece o erkekleri asla tanıyamayacaklar –doğuracakları çocuklara düşkün olacaklar ki bu da kendine düşkün olmak demektir, ve ailenin, yeni neslin düşmüş olması sonucunu doğurur.
Erkek taraf adam olmaya çalışırken, kadın taraf da ana değil anaç olmaya çalışsa…
Ben iyi insan olmak istemiyorum ben çocuk doğurmak istiyorum, diye bağıran bir kadın hatırlıyorum…
Perşembe, Ocak 24, 2008
Tutunamayanlara tutunamayanlara
İlk 100 sayfa vasattı.
Sonraki 50 sayfa ilginç bir şiir(imsi)den oluşuyordu.
İlk 100’ün sıkıcılığına tepkiyle okusam da fena değildi, ironi-kara mizah dedikleri şeyi burada yapıyordu işte.
Ama ilk 100 sayfada basit espriler!
Hani “ooo biz onları üniversitede yaptık bitirdik” dediğimiz türden, Amerikan esprisi dediklerimizden, bir edebiyat eserine yakışmıyordu. (Belki o kadar basit-vasat yaparak, bu vasatlığı yeriyordu da ben anlamadım!)
Sonraki 100 sayfa şiirimsinin apayrantılı bir açıklamasıydı, tek başına bölük pörçük konulu metinler ilginç olabilse de bütün içindeki yeri neydi?
Bıraktım, bağışlanacak kitaplar bölümüne.
250 sayfadan sonrasına birkaç gün sonra bir daha döndüm ve bitireyim yahu şunu dedim, çünkü John Fowles bu yazıyı yazmaya beni zorlayacaktı görünen o ki. ‘Büyücü’nün son sözü hayatımda okuduğum en gerekli son sözlerden biriydi. Fowles burada kitabını gereksiz ayrıntılarla fazlaca yorduğu, konuyu fazlaca dağıttığı vs gibi eleştirilere katıldığını söyleyerek özeleştiri yapıyordu, ki on yıldan fazla bir zaman sonra gözden geçirdiği basımının çevirisiydi okuduğum.
Tutunamayanlara da böyle bir son söz eklenemez miydi, ben bilemezdim, çünkü 250’den sonra kitaba devam etme çabam yine işe yaramamıştı. (İlk seferi de seneler önceydi. 10 senede bir deniyorum demek ki ben.)
Kısa Çöp’teki parantez içleri için konudan fazla koparıyor diyenlere ama ben öyle istiyorum demiş, sonradan pişman olurusun diye ekleyenlere de, ben bu konuda da başka yazarlara benzemem, zamanla görürsünüz, demiştim… Anlamamışlardır. Olsun, bir yazar kayda geçsin diye konuşur.
Daha sonraları yazdığım romanımı yazmaya oturmak için Celine okurdum, geveze-dedikoducu bir adamın bu harika zırvalamaları, konudan konuya atlamaları arayıp da bulduğum şeydi romanımın dilinde, parantez içleri yaramış, yarasın.
Yazdıklarımdan şüpheye düştüğümde başka bir yazarı açar okurum ve endişelenecek hiçbir şey olmadığını anlarım, demiş Bukovs2…
Yeni başladığım romandaki bir bölüme böylece şunlardan birini koyacağım ad diye:
“Tutunamayanlara tutunamayan”
“Tutunamayanlara tutunamayan beyan”
“Tutunabilen”
“Tutunulamayan” da olabilir.
Sonraki 50 sayfa ilginç bir şiir(imsi)den oluşuyordu.
İlk 100’ün sıkıcılığına tepkiyle okusam da fena değildi, ironi-kara mizah dedikleri şeyi burada yapıyordu işte.
Ama ilk 100 sayfada basit espriler!
Hani “ooo biz onları üniversitede yaptık bitirdik” dediğimiz türden, Amerikan esprisi dediklerimizden, bir edebiyat eserine yakışmıyordu. (Belki o kadar basit-vasat yaparak, bu vasatlığı yeriyordu da ben anlamadım!)
Sonraki 100 sayfa şiirimsinin apayrantılı bir açıklamasıydı, tek başına bölük pörçük konulu metinler ilginç olabilse de bütün içindeki yeri neydi?
Bıraktım, bağışlanacak kitaplar bölümüne.
250 sayfadan sonrasına birkaç gün sonra bir daha döndüm ve bitireyim yahu şunu dedim, çünkü John Fowles bu yazıyı yazmaya beni zorlayacaktı görünen o ki. ‘Büyücü’nün son sözü hayatımda okuduğum en gerekli son sözlerden biriydi. Fowles burada kitabını gereksiz ayrıntılarla fazlaca yorduğu, konuyu fazlaca dağıttığı vs gibi eleştirilere katıldığını söyleyerek özeleştiri yapıyordu, ki on yıldan fazla bir zaman sonra gözden geçirdiği basımının çevirisiydi okuduğum.
Tutunamayanlara da böyle bir son söz eklenemez miydi, ben bilemezdim, çünkü 250’den sonra kitaba devam etme çabam yine işe yaramamıştı. (İlk seferi de seneler önceydi. 10 senede bir deniyorum demek ki ben.)
Kısa Çöp’teki parantez içleri için konudan fazla koparıyor diyenlere ama ben öyle istiyorum demiş, sonradan pişman olurusun diye ekleyenlere de, ben bu konuda da başka yazarlara benzemem, zamanla görürsünüz, demiştim… Anlamamışlardır. Olsun, bir yazar kayda geçsin diye konuşur.
Daha sonraları yazdığım romanımı yazmaya oturmak için Celine okurdum, geveze-dedikoducu bir adamın bu harika zırvalamaları, konudan konuya atlamaları arayıp da bulduğum şeydi romanımın dilinde, parantez içleri yaramış, yarasın.
Yazdıklarımdan şüpheye düştüğümde başka bir yazarı açar okurum ve endişelenecek hiçbir şey olmadığını anlarım, demiş Bukovs2…
Yeni başladığım romandaki bir bölüme böylece şunlardan birini koyacağım ad diye:
“Tutunamayanlara tutunamayan”
“Tutunamayanlara tutunamayan beyan”
“Tutunabilen”
“Tutunulamayan” da olabilir.
Topik
Salı, Ocak 22, 2008
Yazıt kutuplar
“Sevgilimin favori ülkesi İspanya, benimki İtalya.” (Bir İngiliz, aslında iki)
“Eşim Küba gibi bir yerde yaşamak istiyor, ben Fransa’da.” (İspanyolun çifti)
“Fransız edebiyatını, müziğini ve Paris’i çok seviyorum.” (Nereli? Daha doğrusu nereli değil?)
“Belçika’da kime sorduysam Brel’den hazzetmediğini söyledi.” (Yukarıdaki Amerikalı)
“Eğer şu yeryüzünde rahat ediyorsam bunun nedeni yalnızca var olmak yoluyla burada bulunmaya alışmamdır. Oysa ben başka bir yere ait olduğumu sanıyorum. Nereye olduğunu bilsem her şey düzelecekti ama bu soru nasıl cevaplandırılabilir göremiyorum. İnsanın anlaşılmaz bir özlemle dolu olması olgusu bir “başka-yer”in varlığına işaret sanki.”
Yukarıdaki vasat zihin örneklerine entelektüel bir katkıdan daha ileri gitmeyebilecekken Eugene Ionesco, Yalnız Adam adlı romanının kahramanına şunları da söyleterek kurtulur:
“Bu ‘başka-yer’ benim bulmayı beceremediğim bir ‘burası’ olabilir.”
Bu cümleyle bir anda umutsuzluktan özeleştiriye sapar, tek taraflılıktan kurtulur, olasılık denen o üst yaratımla taçlandırır mantığını. Hala mutsuz olabilir, ama buradan sonrası bizi ilgilendirmez, buradan öncesi hem ilgilendirir hem bilgilendirirken…
“Olabilir…” Robert Musil’in benzer adlı eserindeki olasılık durumuna girmeyeceğim, şöyle devam eder Ionesco:
“Daha şimdiden bir çelişmeye düştüğümüz sezmiş olmalısınız. Bu acaba bu çelişmeye mi yoksa genellikle bütün çelişmelere bir düzen getiremediğimden mi böyle oluyor? Birbiriyle çelişen birçok bilinç düzeylerinde birden yaşamamızdan mı ileri geliyor? Gene iki olabilirliğin de doğruluğuna inanıyorum.”
Olabilirlik…
Bundan sonrasını Nasrettin Hoca’ya soracağım huzurlarınızda, bakalım sonrasında kim bulabilecek…
Yani huzur…
“Eşim Küba gibi bir yerde yaşamak istiyor, ben Fransa’da.” (İspanyolun çifti)
“Fransız edebiyatını, müziğini ve Paris’i çok seviyorum.” (Nereli? Daha doğrusu nereli değil?)
“Belçika’da kime sorduysam Brel’den hazzetmediğini söyledi.” (Yukarıdaki Amerikalı)
“Eğer şu yeryüzünde rahat ediyorsam bunun nedeni yalnızca var olmak yoluyla burada bulunmaya alışmamdır. Oysa ben başka bir yere ait olduğumu sanıyorum. Nereye olduğunu bilsem her şey düzelecekti ama bu soru nasıl cevaplandırılabilir göremiyorum. İnsanın anlaşılmaz bir özlemle dolu olması olgusu bir “başka-yer”in varlığına işaret sanki.”
Yukarıdaki vasat zihin örneklerine entelektüel bir katkıdan daha ileri gitmeyebilecekken Eugene Ionesco, Yalnız Adam adlı romanının kahramanına şunları da söyleterek kurtulur:
“Bu ‘başka-yer’ benim bulmayı beceremediğim bir ‘burası’ olabilir.”
Bu cümleyle bir anda umutsuzluktan özeleştiriye sapar, tek taraflılıktan kurtulur, olasılık denen o üst yaratımla taçlandırır mantığını. Hala mutsuz olabilir, ama buradan sonrası bizi ilgilendirmez, buradan öncesi hem ilgilendirir hem bilgilendirirken…
“Olabilir…” Robert Musil’in benzer adlı eserindeki olasılık durumuna girmeyeceğim, şöyle devam eder Ionesco:
“Daha şimdiden bir çelişmeye düştüğümüz sezmiş olmalısınız. Bu acaba bu çelişmeye mi yoksa genellikle bütün çelişmelere bir düzen getiremediğimden mi böyle oluyor? Birbiriyle çelişen birçok bilinç düzeylerinde birden yaşamamızdan mı ileri geliyor? Gene iki olabilirliğin de doğruluğuna inanıyorum.”
Olabilirlik…
Bundan sonrasını Nasrettin Hoca’ya soracağım huzurlarınızda, bakalım sonrasında kim bulabilecek…
Yani huzur…
Cumartesi, Ocak 19, 2008
Babil (Karışıklık)
"Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimse kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley (anlamsız M.S.) şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu.
… 1984’te insanlar acı çekerek denetlenirken, Cesur Yeni Dünya’da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkuyordu."
(Televizyon: Öldüren eğlence / Neil Postman)
… 1984’te insanlar acı çekerek denetlenirken, Cesur Yeni Dünya’da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkuyordu."
(Televizyon: Öldüren eğlence / Neil Postman)
Cuma, Ocak 18, 2008
Takiye
“Dahinin zamanın yüz yıl ilerisinde olduğu söylenmemeliydi. Bu insanları dahiden uzaklaştırdı. Üstelik bu söz kısmen yanlış: İnsanların ortalamasının zamanın yüz yıl gerisinde olduğunu söylemek herhalde daha doğru ve eğitici.” B.B.
Laptoplu Mağara Adamları
Termometres’de şuraya geldik: "Anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır."
Daha “bilimsel” konuşalım: “Amerika'da 1950'lerden, Avrupa'da 1970'lerden sonra genel olarak edebiyatın, ''yol göstericilik'' gibi bir görevi olamayacağı kanısı başgösterir. Gerçeklerle uğraşmak bilimin işidir artık, edebiyat ise müzik gibi, resim gibi bir sanat dalıdır, ölçütü doğruluk değil güzelliktir. Güzel ise görecedir, yargı algılayan kişiye göre değişir.” Prof. Dr. Gürsel Aytaç
Bu anlayışın, edebiyatı -belki tam da yol göstericilik yaptığı, doğası gereği yapabileceği için- atıl bir noktaya sürüklemeyi amaçlamış olup olmadığı düşünülmeye değer; ama benim esas sorunum hayatla doğrudan ilgili şu durum:
“Yargı, algılayan kişiye göre değişir.”
Bir yazar yazdığı eserin algısını bu kadar çok okuyana nasıl bırakır!
Söylediğinin her anlama çekilmesinden kim mutlu olur!
Bu görelilik anlayışına nasıl gelindi?
Bülent Somay’ın “Bir şeyler eksik” adlı kitabına bakabiliriz:
“20 yüzyılın ortalarında hüküm süren aydınlanmacı inanç sistemleri bize nesnel olarak belirlenebilen tekil bir hakikat vazedegelmişlerdi, postmodern inanç sistemleri buna karşı çıkarak hakikati görelileştirdiler. Nesnel ve mutlak bir hakikat yerine her düşünce sisteminin, her yöntemin ve giderek her bireyin kendi başına ulaşabileceği göreli, çoğul ve sonsuz bir hakikatler dizisinden bahseder oldular. Ortak hareket biçimleri ise bu sonsuz sayıdaki hakikat arasından tartışma ya da pazarlık yoluyla varılabilecek mutabakatların bir ürünüydü. Böylece metaların, daha sonra düşünce, duygu ve inançların daha sonra da sanatın ardından en nihayet hakikat de serbest piyasa ekonomisinin bir parçası haline geldi.
Postmodernizm hakikati mutlak konumundan kurtardı kurtarmasına ama metalaştırdı, bir pazarlık ve alım satım nesnesi haline getirdi. Kapitalizm Avrupalı iken mutlak ve evrensel bir hakikate ihtiyaç duymuştu, küreselleşince çok kültürlü çok hakikatli olması gerektiğini fark etti ve postmodernizmin hakikati öznelleştirip dağıtan dinamiğini benimsedi.”
Bunları okuduğumuzda öznelliğimizin ihya edildiğini değil de birileri tarafından ihya yalanıyla kullanıldığımızı; “istediğinizi düşünebilir, istediğinizi doğru olarak savunabilirsiniz, sizin hakikatiniz hakikattir, her şey “size göre”dir” diyen birileri tarafından özgür kılındığımızı, demokratik bir toplumda yaşadığımızı, fikir özgürlüğüne falan sahip olduğumuzu değil de her kafadan bir sesin çıktığı bir karmaşalar toplumunda yaşadığımızı düşünebilmemiz gerekiyor.
Duygu, düşünce ve inançlarında özgür olmamak değil söylemeye çalıştığım. Ama duygu, düşünce ve inançlarımızı edinebileceğimiz, gözden geçirebileceğimiz hiçbir sağlam kaynak kalmadığında nasıl gerçekten güvenilir duygu, düşünce ve inançlarımız olabileceğini sormak… Olamayacağını söylemek.
(Bilmediği bir konuda ansiklopedik bilgiyi araştıranla ekşi sözlüğü araştıranların oranı nedir? Dedikoduysa çağın bilgisi, kocakarılardır en bilgelerimiz!)
Bülent Somay “Psikanaliz Adam Philips’in dediği gibi aydınlanmanın evrenselciliği ile postmodernist göreliliğin tam arasında bir yerde durur.” diyor ve bize bakabileceğimiz bir öğreti veriyor.
Ama hemen sonra da şunları diyebiliyor, ben mi yanlış anlıyorum diye birkaç kez okudum:
“O yüzden bir filmin yazarı yönetmeni tarafından nasıl anlamlandırıldığı bizim onu anlamlandırma çabamızda önemli bir yer tutmaz, bizim aradığımız şey o metnin hakikati değil kendi hakikatimiz…”
Görelilik tuzağına mı düşmüş acaba Bülent Somay?
“Pratikte bir anlamı olan hakikatler, vahiyler ve tebliğler ya da üstün yetenekli dahi ermiş bireylerin zihinlerinde değil bireyler arasındaki etkileşim alanından doğar ve anlaşılır.”
Size bir soru: Tek bir jüri tarafından yargılanacaksınız, jürinizi sözgelimi Çetin Altan’ın oluşturmasını mı yoksa halktan seçilmiş birinin oluşturmasını mı tercih edersiniz?
Çetin Altan’ı seçse de onun kararına itiraz edecek ve gücünü de “yaşadığımız çağın anlayışı”ndan alacak; insanlığın sorunlarının Socrates devrinde cevaplanmış olduğunu söyleyen, “ben Türkiye’den bahsetmem” diyen ve kıstası Kosmos olan bir üstada bile “neye göre, kime göre” diye ciddi ciddi soracak insanlar giderek çoğalıyor.
“Özneler öncesinde ve onlar olmasa da var olacak bir hakikat tabii ki vardır ama bu, insanların dil olarak, dil yoluyla kurdukları düzenin terimleriyle algılanabilir anlaşılabilir değildir.” dedikten sonra şöyle bitiriyor metnini Bülent Somay:
“Hakikate ulaşabilirsiniz ama onu kimseye anlatamazsınız…”
İşte bu da, hakikatin göreli olduğunu değil, onu anlatacak dili, iletişimi geliştiremediğimizi gösterir. Hakikate laf etmemek gerek, her zaman olduğu gibi insanlığımıza laf etmeli, onunla uğraşmalıyız… Ki, bir dil geliştirememe nedenimiz, herkesin kendi ayrı dilini, hakikatini dayatmaya çalışması, çünkü hakikat görelidir mantığının olumlanması değil midir…
Onca yıllık tarihimiz var, edebiyatta söylenmemiş söz kalmadığı düşüncesi var, tarihin sonuna geldiğimiz bile söyleniyor... Artık bir insanlık anayasası hazırlanması beklenir değil mi! Hayır! “Hakikat görelidir” gibi ilkel bir mantıktan söz ediyoruz hala…
Kutsal kitaplar var, edebiyatta “kutsal kitaplar” var, ama hala deneme yanılma yöntemiyle öğreniyoruz! Yazarların, filozofların kendisi “felsefe yapmaktan”, “edebiyat yapmaktan” fazlasını beceremiyor… Örneğin, yaşam anlamsızdır, diyen biri filozoftan sayılabiliyor. En önemli yazarlarımızdan biri, kendini böceğe dönüştürmeyi hayal eden biri.
İnsan ırkının zaafları, hala bir hakmış, doğallıkmış gibi görülebiliyor; orta yaşa geldiğinde olgunlaşmış olmak, yaşlandığında bilgeleşmiş olmak kıstas değil artık.
Ali Nesin şöyle diyor:
“Gelişmiş ülkelerde insanlar aptallıklarını gösterme özgürlüğüne sahip değil. Oturmuş bir sistem var buna izin vermiyor. Oysa Türkiye’de trafiği tıkayabiliyorsun, birisini ezip gidebiliyorsun. Bir yaptırım olmadığı için de bunları yapmaya devam edebiliyorsun.”
Dünya, gelişmemiş bir ülke gibi. Tüm dünya, bir üçüncü dünya ülkesi…
İnsanın olabildiği de, laptoplu bir mağara adamına denk düşüyor…
“Evlenmeden önce insanın yakın tarihini öğrenin.” diyor Ünsal Oskay.
Ama aileden sorunlu devlet bakanımız Hülya Avşar’dan öğrenmeyi tercih ediyor herkes.
Peki ne yapacak, Anna Karenina’yı mı okusun!
Pek tavsiye etmem, Anna Karenina’nın “esas” hikayesini bir kenara bırakırsak, Tolstoy’un romanında ikincil kahramanlardan Levin ve Kiti’nin hikayesinden evlilikte kadın egemenliği metni çıkar sadece, görebilene; gerçek mutlu ilişki ipuçları çıkmaz, yazarı mutluluğa inanmadığı için.
Edebiyatın (felsefenin) mutluluk diye bir şeye inanmaması, acıdan beslenmesi, tarihin bir yerlerinde acıdan beslenmeye başlaması ve böylece devam etmesinden midir… Hazdan da beslenerek başlasaydı sanıyorum bugünkü estetik açıdan etkileyici denebilecek ama felsefi açıdan hatalı, olumsuz ve umutsuz eserler bu kadar verilemez, edebiyat artık neredeyse tümüyle bunlara dayanmazdı.
Bir deli bir taş atmış bin akıllı çıkaramamış, mantığıyla mı ilerliyor edebiyat. Yanlış yol mu gösteriyor…
“Böylece bendeki duyarlı adam yavaş yavaş silinerek, yerini güzel konuşmasını bilen adama bıraktı.” der Oyunculuk Üzerine Aykırı Düşüncelerde, Diderot.
Edebiyat bazen bana sadece güzel konuşan birinin konuşmaları gibi geliyor. Hayran oluyor ama peşinden gitmiyorsunuz, yani ben gitmiyorum… Güzel ama aptal bir kadının peşinden gitmediğim gibi…
Acıya duyarlılık, hakiki duyarlılık olarak alınıyor, ama tek yöne duyarlı olmak, yarı yarıya duyarsız olmak demektir.
Hasan Ali Toptaş’ın kitabından çıktı tüm bu metinler, en iyi örneklerden birini de yine o kitabında veriyor:
“Cioran okumak her daim iyidir çünkü insana kendini kötü hissettirir.”
Günümüzde biraz edebiyattan anlayan hiç kimse Toptaş’a sormaz, neden kötü hissetmeye bu kadar düşkünsünüz diye, kimse bunu açıklamasını beklemez, doğal hal budur, onlara göre…
Bunun nedeni, küçük yaşlardan okumaya başlamak olabilir mi…
Böyle doğmuş olmayabilir her yazar, ama çoğu erken yaşlardan beri okumaya başladıklarından böyle olmuş olabilirler…
Mutluluk bir hal, bir durum değil bir karakterdir demişti, sanırım Ahmet İnam. Edebiyatın karakteri mutsuzluk mu, yoksa çevrenin kötü etkisinden söz edilebilir mi, okuduklarının kötü etkisinden…
Böylece “hayatı karşılayan eser” “insanın ve yaşamın gerçekliğine yönelik eser”
takıntısını da açık edebilirim burada. Nedense sadece bunalımlı, karamsar eserler bu kategoriye sokulur, ama dediğim gibi bu bir kategoridir, felsefi anlamda hayatın sadece bir yönünü karşılıyordur bu eser… Ben, örneğin, hayatımı karşılayan bir eser bulamadığımdan oturdum kendi hayatımı yazdım, yazıyorum. Neden mi? Çünkü mutluyum! Kendimle özdeşleşebileceğim o kadar az yazar var ki!
Sorunlara karşın mükemmel bir basitlikteki güce inanıyorum: Nefes almaya… Bu basit gücün bugüne kadar gelmiş geçmiş düşünürlerin en az yarısını üfürecek bir güç olduğuna inanıyorum.
Ölüme karşı doğuma inanıyorum. (Ölüme karşı yaşama inanmak, diye bir söyleyişimiz var, ama ölüm yaşamın karşıtı olduğundan değil bu. Ölüm doğumun karşıtıdır çünkü. Socrates bile düşmüştür bu yanılgıya.)
Planlayarak doğduğumuza inanıyorum...
Kafka’ya ise inanmıyorum…
Onu diğer yarım olarak görüyorum, ama çürük yarım, işte bu da, diyorum, benim mutsuzluğum!
Yüzücü olmak isteyen, ona da gerek yok, ilk kulaçlarını atmasını yeni öğrenen bir çocuk şu metnini kazayla okusa ne hisseder bir düşünün:
“Ben de başkaları gibi yüzebiliyorum, yalnız benim, başkalarınkinden daha iyi bir hafızam var. Eskiden yüzmeyi beceremediğimi unutmuş değilim. Ama işte bunu unutmadığım için de, yüzme becerim hiçbir işe yaramıyor ve sonuçta yüzemiyorum.”
Algının yaşamı karartması…
Böylece “20’li Yaşlarına Gelmeden Çocuğumu Asla Sokmayacağım Pasajlar” adlı seri yazılara başlamış oluyorum. Hadi hayırlı tıraşlar…
“Bu sabah banyodayken, radyodan bir gökbilimcinin yüz milyonlarca güneşten söz ettiğini duydum. Tıraş olmayı hemen kestim: Artık tıraş olmak neye yarardı.” (Cioran)
Daha “bilimsel” konuşalım: “Amerika'da 1950'lerden, Avrupa'da 1970'lerden sonra genel olarak edebiyatın, ''yol göstericilik'' gibi bir görevi olamayacağı kanısı başgösterir. Gerçeklerle uğraşmak bilimin işidir artık, edebiyat ise müzik gibi, resim gibi bir sanat dalıdır, ölçütü doğruluk değil güzelliktir. Güzel ise görecedir, yargı algılayan kişiye göre değişir.” Prof. Dr. Gürsel Aytaç
Bu anlayışın, edebiyatı -belki tam da yol göstericilik yaptığı, doğası gereği yapabileceği için- atıl bir noktaya sürüklemeyi amaçlamış olup olmadığı düşünülmeye değer; ama benim esas sorunum hayatla doğrudan ilgili şu durum:
“Yargı, algılayan kişiye göre değişir.”
Bir yazar yazdığı eserin algısını bu kadar çok okuyana nasıl bırakır!
Söylediğinin her anlama çekilmesinden kim mutlu olur!
Bu görelilik anlayışına nasıl gelindi?
Bülent Somay’ın “Bir şeyler eksik” adlı kitabına bakabiliriz:
“20 yüzyılın ortalarında hüküm süren aydınlanmacı inanç sistemleri bize nesnel olarak belirlenebilen tekil bir hakikat vazedegelmişlerdi, postmodern inanç sistemleri buna karşı çıkarak hakikati görelileştirdiler. Nesnel ve mutlak bir hakikat yerine her düşünce sisteminin, her yöntemin ve giderek her bireyin kendi başına ulaşabileceği göreli, çoğul ve sonsuz bir hakikatler dizisinden bahseder oldular. Ortak hareket biçimleri ise bu sonsuz sayıdaki hakikat arasından tartışma ya da pazarlık yoluyla varılabilecek mutabakatların bir ürünüydü. Böylece metaların, daha sonra düşünce, duygu ve inançların daha sonra da sanatın ardından en nihayet hakikat de serbest piyasa ekonomisinin bir parçası haline geldi.
Postmodernizm hakikati mutlak konumundan kurtardı kurtarmasına ama metalaştırdı, bir pazarlık ve alım satım nesnesi haline getirdi. Kapitalizm Avrupalı iken mutlak ve evrensel bir hakikate ihtiyaç duymuştu, küreselleşince çok kültürlü çok hakikatli olması gerektiğini fark etti ve postmodernizmin hakikati öznelleştirip dağıtan dinamiğini benimsedi.”
Bunları okuduğumuzda öznelliğimizin ihya edildiğini değil de birileri tarafından ihya yalanıyla kullanıldığımızı; “istediğinizi düşünebilir, istediğinizi doğru olarak savunabilirsiniz, sizin hakikatiniz hakikattir, her şey “size göre”dir” diyen birileri tarafından özgür kılındığımızı, demokratik bir toplumda yaşadığımızı, fikir özgürlüğüne falan sahip olduğumuzu değil de her kafadan bir sesin çıktığı bir karmaşalar toplumunda yaşadığımızı düşünebilmemiz gerekiyor.
Duygu, düşünce ve inançlarında özgür olmamak değil söylemeye çalıştığım. Ama duygu, düşünce ve inançlarımızı edinebileceğimiz, gözden geçirebileceğimiz hiçbir sağlam kaynak kalmadığında nasıl gerçekten güvenilir duygu, düşünce ve inançlarımız olabileceğini sormak… Olamayacağını söylemek.
(Bilmediği bir konuda ansiklopedik bilgiyi araştıranla ekşi sözlüğü araştıranların oranı nedir? Dedikoduysa çağın bilgisi, kocakarılardır en bilgelerimiz!)
Bülent Somay “Psikanaliz Adam Philips’in dediği gibi aydınlanmanın evrenselciliği ile postmodernist göreliliğin tam arasında bir yerde durur.” diyor ve bize bakabileceğimiz bir öğreti veriyor.
Ama hemen sonra da şunları diyebiliyor, ben mi yanlış anlıyorum diye birkaç kez okudum:
“O yüzden bir filmin yazarı yönetmeni tarafından nasıl anlamlandırıldığı bizim onu anlamlandırma çabamızda önemli bir yer tutmaz, bizim aradığımız şey o metnin hakikati değil kendi hakikatimiz…”
Görelilik tuzağına mı düşmüş acaba Bülent Somay?
“Pratikte bir anlamı olan hakikatler, vahiyler ve tebliğler ya da üstün yetenekli dahi ermiş bireylerin zihinlerinde değil bireyler arasındaki etkileşim alanından doğar ve anlaşılır.”
Size bir soru: Tek bir jüri tarafından yargılanacaksınız, jürinizi sözgelimi Çetin Altan’ın oluşturmasını mı yoksa halktan seçilmiş birinin oluşturmasını mı tercih edersiniz?
Çetin Altan’ı seçse de onun kararına itiraz edecek ve gücünü de “yaşadığımız çağın anlayışı”ndan alacak; insanlığın sorunlarının Socrates devrinde cevaplanmış olduğunu söyleyen, “ben Türkiye’den bahsetmem” diyen ve kıstası Kosmos olan bir üstada bile “neye göre, kime göre” diye ciddi ciddi soracak insanlar giderek çoğalıyor.
“Özneler öncesinde ve onlar olmasa da var olacak bir hakikat tabii ki vardır ama bu, insanların dil olarak, dil yoluyla kurdukları düzenin terimleriyle algılanabilir anlaşılabilir değildir.” dedikten sonra şöyle bitiriyor metnini Bülent Somay:
“Hakikate ulaşabilirsiniz ama onu kimseye anlatamazsınız…”
İşte bu da, hakikatin göreli olduğunu değil, onu anlatacak dili, iletişimi geliştiremediğimizi gösterir. Hakikate laf etmemek gerek, her zaman olduğu gibi insanlığımıza laf etmeli, onunla uğraşmalıyız… Ki, bir dil geliştirememe nedenimiz, herkesin kendi ayrı dilini, hakikatini dayatmaya çalışması, çünkü hakikat görelidir mantığının olumlanması değil midir…
Onca yıllık tarihimiz var, edebiyatta söylenmemiş söz kalmadığı düşüncesi var, tarihin sonuna geldiğimiz bile söyleniyor... Artık bir insanlık anayasası hazırlanması beklenir değil mi! Hayır! “Hakikat görelidir” gibi ilkel bir mantıktan söz ediyoruz hala…
Kutsal kitaplar var, edebiyatta “kutsal kitaplar” var, ama hala deneme yanılma yöntemiyle öğreniyoruz! Yazarların, filozofların kendisi “felsefe yapmaktan”, “edebiyat yapmaktan” fazlasını beceremiyor… Örneğin, yaşam anlamsızdır, diyen biri filozoftan sayılabiliyor. En önemli yazarlarımızdan biri, kendini böceğe dönüştürmeyi hayal eden biri.
İnsan ırkının zaafları, hala bir hakmış, doğallıkmış gibi görülebiliyor; orta yaşa geldiğinde olgunlaşmış olmak, yaşlandığında bilgeleşmiş olmak kıstas değil artık.
Ali Nesin şöyle diyor:
“Gelişmiş ülkelerde insanlar aptallıklarını gösterme özgürlüğüne sahip değil. Oturmuş bir sistem var buna izin vermiyor. Oysa Türkiye’de trafiği tıkayabiliyorsun, birisini ezip gidebiliyorsun. Bir yaptırım olmadığı için de bunları yapmaya devam edebiliyorsun.”
Dünya, gelişmemiş bir ülke gibi. Tüm dünya, bir üçüncü dünya ülkesi…
İnsanın olabildiği de, laptoplu bir mağara adamına denk düşüyor…
“Evlenmeden önce insanın yakın tarihini öğrenin.” diyor Ünsal Oskay.
Ama aileden sorunlu devlet bakanımız Hülya Avşar’dan öğrenmeyi tercih ediyor herkes.
Peki ne yapacak, Anna Karenina’yı mı okusun!
Pek tavsiye etmem, Anna Karenina’nın “esas” hikayesini bir kenara bırakırsak, Tolstoy’un romanında ikincil kahramanlardan Levin ve Kiti’nin hikayesinden evlilikte kadın egemenliği metni çıkar sadece, görebilene; gerçek mutlu ilişki ipuçları çıkmaz, yazarı mutluluğa inanmadığı için.
Edebiyatın (felsefenin) mutluluk diye bir şeye inanmaması, acıdan beslenmesi, tarihin bir yerlerinde acıdan beslenmeye başlaması ve böylece devam etmesinden midir… Hazdan da beslenerek başlasaydı sanıyorum bugünkü estetik açıdan etkileyici denebilecek ama felsefi açıdan hatalı, olumsuz ve umutsuz eserler bu kadar verilemez, edebiyat artık neredeyse tümüyle bunlara dayanmazdı.
Bir deli bir taş atmış bin akıllı çıkaramamış, mantığıyla mı ilerliyor edebiyat. Yanlış yol mu gösteriyor…
“Böylece bendeki duyarlı adam yavaş yavaş silinerek, yerini güzel konuşmasını bilen adama bıraktı.” der Oyunculuk Üzerine Aykırı Düşüncelerde, Diderot.
Edebiyat bazen bana sadece güzel konuşan birinin konuşmaları gibi geliyor. Hayran oluyor ama peşinden gitmiyorsunuz, yani ben gitmiyorum… Güzel ama aptal bir kadının peşinden gitmediğim gibi…
Acıya duyarlılık, hakiki duyarlılık olarak alınıyor, ama tek yöne duyarlı olmak, yarı yarıya duyarsız olmak demektir.
Hasan Ali Toptaş’ın kitabından çıktı tüm bu metinler, en iyi örneklerden birini de yine o kitabında veriyor:
“Cioran okumak her daim iyidir çünkü insana kendini kötü hissettirir.”
Günümüzde biraz edebiyattan anlayan hiç kimse Toptaş’a sormaz, neden kötü hissetmeye bu kadar düşkünsünüz diye, kimse bunu açıklamasını beklemez, doğal hal budur, onlara göre…
Bunun nedeni, küçük yaşlardan okumaya başlamak olabilir mi…
Böyle doğmuş olmayabilir her yazar, ama çoğu erken yaşlardan beri okumaya başladıklarından böyle olmuş olabilirler…
Mutluluk bir hal, bir durum değil bir karakterdir demişti, sanırım Ahmet İnam. Edebiyatın karakteri mutsuzluk mu, yoksa çevrenin kötü etkisinden söz edilebilir mi, okuduklarının kötü etkisinden…
Böylece “hayatı karşılayan eser” “insanın ve yaşamın gerçekliğine yönelik eser”
takıntısını da açık edebilirim burada. Nedense sadece bunalımlı, karamsar eserler bu kategoriye sokulur, ama dediğim gibi bu bir kategoridir, felsefi anlamda hayatın sadece bir yönünü karşılıyordur bu eser… Ben, örneğin, hayatımı karşılayan bir eser bulamadığımdan oturdum kendi hayatımı yazdım, yazıyorum. Neden mi? Çünkü mutluyum! Kendimle özdeşleşebileceğim o kadar az yazar var ki!
Sorunlara karşın mükemmel bir basitlikteki güce inanıyorum: Nefes almaya… Bu basit gücün bugüne kadar gelmiş geçmiş düşünürlerin en az yarısını üfürecek bir güç olduğuna inanıyorum.
Ölüme karşı doğuma inanıyorum. (Ölüme karşı yaşama inanmak, diye bir söyleyişimiz var, ama ölüm yaşamın karşıtı olduğundan değil bu. Ölüm doğumun karşıtıdır çünkü. Socrates bile düşmüştür bu yanılgıya.)
Planlayarak doğduğumuza inanıyorum...
Kafka’ya ise inanmıyorum…
Onu diğer yarım olarak görüyorum, ama çürük yarım, işte bu da, diyorum, benim mutsuzluğum!
Yüzücü olmak isteyen, ona da gerek yok, ilk kulaçlarını atmasını yeni öğrenen bir çocuk şu metnini kazayla okusa ne hisseder bir düşünün:
“Ben de başkaları gibi yüzebiliyorum, yalnız benim, başkalarınkinden daha iyi bir hafızam var. Eskiden yüzmeyi beceremediğimi unutmuş değilim. Ama işte bunu unutmadığım için de, yüzme becerim hiçbir işe yaramıyor ve sonuçta yüzemiyorum.”
Algının yaşamı karartması…
Böylece “20’li Yaşlarına Gelmeden Çocuğumu Asla Sokmayacağım Pasajlar” adlı seri yazılara başlamış oluyorum. Hadi hayırlı tıraşlar…
“Bu sabah banyodayken, radyodan bir gökbilimcinin yüz milyonlarca güneşten söz ettiğini duydum. Tıraş olmayı hemen kestim: Artık tıraş olmak neye yarardı.” (Cioran)
Çarşamba, Ocak 16, 2008
Cuma, Ocak 11, 2008
Ağız payı
-Neden kadın hakları için yeterince mücadele etmiyorsunuz?
-Ben bir anneyim. Bir oğlum ve bir kızım var. Hangisi için mücadele etmemi isterdiniz. Ben ikisi için de mücadele ediyorum. (Patti Smith)
-Ben bir anneyim. Bir oğlum ve bir kızım var. Hangisi için mücadele etmemi isterdiniz. Ben ikisi için de mücadele ediyorum. (Patti Smith)
Cumartesi, Ocak 05, 2008
Termometres
-Bazen cidden beni sevdiğini düşünüyorum.
-Ben giderek severim, zamanla ya da uzaklaşarak…
-Ne güzel bir yazı yukarıdaki, ama soruyu soranın kafasını daha da karıştırır. Evet veya hayır diye sade bir cevap verseymiş ya.
Evet, cidden seviyorum, hayır, yanlış anlamışsın, gibi ama o zaman böyle esrarlı bir cevap olmazmış tabi.
Neyse, görünce yazıyı güzel buldum, söyleyeyim dedim.
-Sağ ol.
Güzel buldum ama olmamış diyene de ilk defa rastladım:)
-Yani demeye çalışmıştım ki, cevabı veren öyle bir şey söylemiş ki zamanla seni daha çok seveceğim mi demek istiyor, zamanla senden uzaklaşsam da sevmeye devam edeceğim mi demek istiyor, anlamaya olanak yok.
İlk yorumu yapan, bekleyip görecek.
-Cevap veren biri yok orada... Bir de böyle bak bakalım.
-Halbuki yalın bir cevap verseydi de, içi rahatlasaydı ne güzel olurdu.
-Güzel olmazdı öyle... Çünkü hiç olmazdı. Var olmazdı.
-Şöyle düşündüm, ben birine "beni cidden sevdiğini düşünüyorum" deseydim ve diğer cümleyi cevap olarak alsaydım, ben artarak severim mi demek istedi, ben gitsem de severim mi demek istedi, ikisini de mi demek istedi, mahvolurdum.
-“Bazen” i atlamasak aslında.
Sonra da:
Artarak severim diye bir anlam yok ama orada.
Gitsem de severim diye bir anlam da ancak belki var...
-Var: Yağmur giderek çoğalacak cümlesi gibi, ben giderek severim, sevgim birden büyümez, giderek büyür.
-Giderek büyür, giderek çoğalacak ve giderek severim’deki giderekler ilk ikisinde aynı sadece.
-Ben öyle de anlamışım en azından, biz öğrencilerle çalışırken veya velilerle, şöyle bakarız "anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır"
-Yanlış anlamışsın ama öyle bir anlam yok ki.
-Neyse, ben kendimce farklı anlamışım demek ki.
-Giderek severim ile giderek daha fazla severim aynı şey değil.
-Severim fiil, büyür fiil, severim yerine büyürü koy. Sel giderek büyür. Ben bu cümle gibi anlamıştım.
Demek ki anlamamışım veya farklı anlamışım.
-Büyür fiili olmadan sevmek nasıl büyüyor. “Giderek” tek başına büyüme anlamını verir mi…
-Neyse, bu konu GİDEREK çığırından çıkıyor.
-Yani henüz çıkmadı.
-Ben bu durumu msn'den GİDEREK çözeyim bari.
-Bence blogumda yayınlanacak kadar güzel bir tartışma oldu
İzin verir misin.
-2’de toplantım vardı geç bile kaldım, bye.
Olur.
-Şu çığırından giderek çıkan, ve giderek daha fazla çıkan "anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır" anlayışının da iyi bir eleştirisi olacak.
Bu konuşma buraya kadar.
Şimdi:
“-Giderek büyür, giderek çoğalacak ve giderek severim’deki giderekler ilk ikisinde aynı sadece.”
Yanlış bir cümle bu benimki, tabii ki. Tam anlatamamışım orada.
Neyse…
Yazıştığım arkadaşın kötü bir niyeti yok tabii, onun sadece acelesi var. Ben de peşini bırakmadığım için biraz hararetleniyor, belki sinirleniyor, bir ölçüde savunmaya geçiyor, ama savunma bile doğru cümlelerle olmalı.
“Ben öyle de anlamışım en azından.” diyor.
“Yanlış anlamışsın ama öyle bir anlam yok ki.” Dememe, yanlışa dikkat çekmeme rağmen
“Neyse, ben kendimce farklı anlamışım demek ki.” diyor.
Ancak sonra “Demek ki anlamamışım veya farklı anlamışım.” diyor.
Yani anlamamış olduğunu ilk defa aklına getiriyor ama aslında hala farklı anladığını düşünüyor.
Ben de böyle durumlarda ısrar etmekten geri durmuyorum asla.
Yazdığınız bir metnin farklı anlamlara çekilmesi hatta sizin bile düşünmediğiniz anlamlara götürülmesi hoş bir şeydir; ama yanlış anlamlara çekilmesi değil.
Tabii, benim metnimin anlamıyla da değil derdim, konuşmanın anlamıyla, konuşmada yakaladığım anlamla derdim.
Buradaki ısrarımın nedeni belli, ama altını çizmek istiyorum:
“Yanlış” ve “farklı”, farklı sözcükler.
“Yanlış anlamışım” yerine “farklı anlamışım” dediğinizde, farklı olmuyor sadece, yanlış oluyor.
Farklı anlayış ve yanlış anlayış arasındaki sınır kalkmamalı, bu ikisi aynı yerde yaşamamalı…
"Anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır." cümlesiyle arkası desteklenen bir anlayış, belki iletişimdeki belli durumlarda işe yarayabilir ama abartılıp tüm hayata yayıldığında altını kazmaya kadar gidiyor “anlam” denen şeyin.
Böylece “anlam” söylenenden çıkıyor ve -ne derler- topluma mal oluyor!
Mal cidden, tüketilecek bir ürün!
Reklamı yapılabilir ve giderek değerinden kat kat daha değerliymiş gibi gösterilebilir, giderek değerliymiş gibi gösterilir.
Artık anlatılmak isteneni, onu anlama konumunda olan insan, alıyor ve giderek “senin verdiğin anlam değil benim anladığım anlam daha doğrudur” noktasına taşıyor. Anlaması beklenen, mesajın gönderildiği kişi, anlamı sahipleniyor, üstelik yanlış sahiplenmiş olamayacağı konusunda sizinle, mesajın sahibiyle tartışmaya giriyor, aynen yukarıda olduğu gibi. Ve tırnak içindeki cümleyi de koz olarak kullanıyor.
Bu inanç, çağımızın en büyük özelliği (sorunu):
Her şey, ama her şey görecelidir!
O da öyle düşünüyordur!
Hava ona göre soğuksa soğuktur, değilse değildir, termometre de nedir!
Edebiyatın termometresi olmaz, ama olmaz olur mu…
Ucu açık metinler eleştirim, edebiyatın bu konuda her hangi bir koruyuculuk yapmadığı, göreceliliğin, herkesin kendi doğrusu vardır saçma fikrinin, saçmanın, safsatanın yayılmasına engel oluşturmadığı, tam tersi sadece ucu açık metinler edebiyattır, anlam edebiyat için önemli değildir, yazı bir anlam değil tını işidir, ve benzeri takıntılarla kendi içinde bile bu tehlikeyi göremediği üzerinedir…
Edebiyata Tüneyen Haydut adlı dizi metinlerimin (TV dizisi değil), sonucunda varmak istediğim eleştiri, budur.
Böylece belli kalıp cümleleri kullanarak, en iyi niyetle onlara sığınarak, en kötü niyetle de demagoji yaparak ya da safsata salatası ile kafa karıştırarak, düşünmeden konuşuyor, konuşurken düşünüyoruz; yazmak daha kontrollü bir süreç olmasına rağmen düşünmeden konuşma hastalığı ona da bulaşıyor ve artık düşünmeden yazıyor, yazarken düşünüyoruz…
Güzel bir safsata örneği daha var:
İki kardeş annelerinden konuşuyorlar. Anneleri oruçlu, hasta, ayakta durmaması lazım. Onu korumak için, ev yiyecekle dolu olduğundan küçük kardeş “Tatlı yapmasına gerek yok annemin.”diyor.
Abla şöyle yanıtlıyor onu:
-Olunca yiyorsun ama!
“Olunca yiyorsun ama!”
İlk başta ya da kendi başına haklı gibi gözüken bir laf değil mi?
Küçük kardeş, olunca yemese, tatlıyı sevmese, annesini düşündüğünü kesinleyemeyiz, ama tam da olunca yediği, sevdiği için bu durumda annesini düşündüğü kesin. Yani “olunca yiyorsun ama” lafı bir safsata.
Böylece blogumda bir halk hizmeti daha gerçekleştirebilir ve böyle safsataları zaman zaman yazma işine girebilirim.
Tam bu aşamada başka birisi bana yazdı ve…
…..
-Sevdiği zaman giden bir grup vardır bazen yanlıştır sevmek onu o zaman giderler değil mi.
Sevdiği zaman tam olarak ben gitmeyip kalanlardanım modası geçmiş olsa da sen neden gidiyorsun peki sevdiğin zaman?
-Sevdiğim zaman gitmiyorum, sevebilmek için gidiyorum.
-"Ben giderek severim" diyorsun ya ondan öyle düşündüm.
-Evet “giderek severim” diyorum, “severek giderim” demiyorum ki…
-Tamam şimdi daha anlaşılır oldu.
-Ama zaten öyleydi.
-Tamam belki de öyleydi, ben farklı algıladım
-Birisi daha, farklı algıladığını söyledi. Ama farklı değil de yanlış algıladığını zor anlatabildim ona... Tabii şikayetçi değilim, böylece güzel bir farklılık-yanlışlık farkı metni çıktı ortaya.
-Benle uğraşman gerekmedi.
Her uğraştığıma alışsalar.
-Ben giderek severim, zamanla ya da uzaklaşarak…
-Ne güzel bir yazı yukarıdaki, ama soruyu soranın kafasını daha da karıştırır. Evet veya hayır diye sade bir cevap verseymiş ya.
Evet, cidden seviyorum, hayır, yanlış anlamışsın, gibi ama o zaman böyle esrarlı bir cevap olmazmış tabi.
Neyse, görünce yazıyı güzel buldum, söyleyeyim dedim.
-Sağ ol.
Güzel buldum ama olmamış diyene de ilk defa rastladım:)
-Yani demeye çalışmıştım ki, cevabı veren öyle bir şey söylemiş ki zamanla seni daha çok seveceğim mi demek istiyor, zamanla senden uzaklaşsam da sevmeye devam edeceğim mi demek istiyor, anlamaya olanak yok.
İlk yorumu yapan, bekleyip görecek.
-Cevap veren biri yok orada... Bir de böyle bak bakalım.
-Halbuki yalın bir cevap verseydi de, içi rahatlasaydı ne güzel olurdu.
-Güzel olmazdı öyle... Çünkü hiç olmazdı. Var olmazdı.
-Şöyle düşündüm, ben birine "beni cidden sevdiğini düşünüyorum" deseydim ve diğer cümleyi cevap olarak alsaydım, ben artarak severim mi demek istedi, ben gitsem de severim mi demek istedi, ikisini de mi demek istedi, mahvolurdum.
-“Bazen” i atlamasak aslında.
Sonra da:
Artarak severim diye bir anlam yok ama orada.
Gitsem de severim diye bir anlam da ancak belki var...
-Var: Yağmur giderek çoğalacak cümlesi gibi, ben giderek severim, sevgim birden büyümez, giderek büyür.
-Giderek büyür, giderek çoğalacak ve giderek severim’deki giderekler ilk ikisinde aynı sadece.
-Ben öyle de anlamışım en azından, biz öğrencilerle çalışırken veya velilerle, şöyle bakarız "anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır"
-Yanlış anlamışsın ama öyle bir anlam yok ki.
-Neyse, ben kendimce farklı anlamışım demek ki.
-Giderek severim ile giderek daha fazla severim aynı şey değil.
-Severim fiil, büyür fiil, severim yerine büyürü koy. Sel giderek büyür. Ben bu cümle gibi anlamıştım.
Demek ki anlamamışım veya farklı anlamışım.
-Büyür fiili olmadan sevmek nasıl büyüyor. “Giderek” tek başına büyüme anlamını verir mi…
-Neyse, bu konu GİDEREK çığırından çıkıyor.
-Yani henüz çıkmadı.
-Ben bu durumu msn'den GİDEREK çözeyim bari.
-Bence blogumda yayınlanacak kadar güzel bir tartışma oldu
İzin verir misin.
-2’de toplantım vardı geç bile kaldım, bye.
Olur.
-Şu çığırından giderek çıkan, ve giderek daha fazla çıkan "anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır" anlayışının da iyi bir eleştirisi olacak.
Bu konuşma buraya kadar.
Şimdi:
“-Giderek büyür, giderek çoğalacak ve giderek severim’deki giderekler ilk ikisinde aynı sadece.”
Yanlış bir cümle bu benimki, tabii ki. Tam anlatamamışım orada.
Neyse…
Yazıştığım arkadaşın kötü bir niyeti yok tabii, onun sadece acelesi var. Ben de peşini bırakmadığım için biraz hararetleniyor, belki sinirleniyor, bir ölçüde savunmaya geçiyor, ama savunma bile doğru cümlelerle olmalı.
“Ben öyle de anlamışım en azından.” diyor.
“Yanlış anlamışsın ama öyle bir anlam yok ki.” Dememe, yanlışa dikkat çekmeme rağmen
“Neyse, ben kendimce farklı anlamışım demek ki.” diyor.
Ancak sonra “Demek ki anlamamışım veya farklı anlamışım.” diyor.
Yani anlamamış olduğunu ilk defa aklına getiriyor ama aslında hala farklı anladığını düşünüyor.
Ben de böyle durumlarda ısrar etmekten geri durmuyorum asla.
Yazdığınız bir metnin farklı anlamlara çekilmesi hatta sizin bile düşünmediğiniz anlamlara götürülmesi hoş bir şeydir; ama yanlış anlamlara çekilmesi değil.
Tabii, benim metnimin anlamıyla da değil derdim, konuşmanın anlamıyla, konuşmada yakaladığım anlamla derdim.
Buradaki ısrarımın nedeni belli, ama altını çizmek istiyorum:
“Yanlış” ve “farklı”, farklı sözcükler.
“Yanlış anlamışım” yerine “farklı anlamışım” dediğinizde, farklı olmuyor sadece, yanlış oluyor.
Farklı anlayış ve yanlış anlayış arasındaki sınır kalkmamalı, bu ikisi aynı yerde yaşamamalı…
"Anlam, benim ne anlattığımı düşündüğümde değil, karşımdakinin ne anladığıyla sınırlıdır." cümlesiyle arkası desteklenen bir anlayış, belki iletişimdeki belli durumlarda işe yarayabilir ama abartılıp tüm hayata yayıldığında altını kazmaya kadar gidiyor “anlam” denen şeyin.
Böylece “anlam” söylenenden çıkıyor ve -ne derler- topluma mal oluyor!
Mal cidden, tüketilecek bir ürün!
Reklamı yapılabilir ve giderek değerinden kat kat daha değerliymiş gibi gösterilebilir, giderek değerliymiş gibi gösterilir.
Artık anlatılmak isteneni, onu anlama konumunda olan insan, alıyor ve giderek “senin verdiğin anlam değil benim anladığım anlam daha doğrudur” noktasına taşıyor. Anlaması beklenen, mesajın gönderildiği kişi, anlamı sahipleniyor, üstelik yanlış sahiplenmiş olamayacağı konusunda sizinle, mesajın sahibiyle tartışmaya giriyor, aynen yukarıda olduğu gibi. Ve tırnak içindeki cümleyi de koz olarak kullanıyor.
Bu inanç, çağımızın en büyük özelliği (sorunu):
Her şey, ama her şey görecelidir!
O da öyle düşünüyordur!
Hava ona göre soğuksa soğuktur, değilse değildir, termometre de nedir!
Edebiyatın termometresi olmaz, ama olmaz olur mu…
Ucu açık metinler eleştirim, edebiyatın bu konuda her hangi bir koruyuculuk yapmadığı, göreceliliğin, herkesin kendi doğrusu vardır saçma fikrinin, saçmanın, safsatanın yayılmasına engel oluşturmadığı, tam tersi sadece ucu açık metinler edebiyattır, anlam edebiyat için önemli değildir, yazı bir anlam değil tını işidir, ve benzeri takıntılarla kendi içinde bile bu tehlikeyi göremediği üzerinedir…
Edebiyata Tüneyen Haydut adlı dizi metinlerimin (TV dizisi değil), sonucunda varmak istediğim eleştiri, budur.
Böylece belli kalıp cümleleri kullanarak, en iyi niyetle onlara sığınarak, en kötü niyetle de demagoji yaparak ya da safsata salatası ile kafa karıştırarak, düşünmeden konuşuyor, konuşurken düşünüyoruz; yazmak daha kontrollü bir süreç olmasına rağmen düşünmeden konuşma hastalığı ona da bulaşıyor ve artık düşünmeden yazıyor, yazarken düşünüyoruz…
Güzel bir safsata örneği daha var:
İki kardeş annelerinden konuşuyorlar. Anneleri oruçlu, hasta, ayakta durmaması lazım. Onu korumak için, ev yiyecekle dolu olduğundan küçük kardeş “Tatlı yapmasına gerek yok annemin.”diyor.
Abla şöyle yanıtlıyor onu:
-Olunca yiyorsun ama!
“Olunca yiyorsun ama!”
İlk başta ya da kendi başına haklı gibi gözüken bir laf değil mi?
Küçük kardeş, olunca yemese, tatlıyı sevmese, annesini düşündüğünü kesinleyemeyiz, ama tam da olunca yediği, sevdiği için bu durumda annesini düşündüğü kesin. Yani “olunca yiyorsun ama” lafı bir safsata.
Böylece blogumda bir halk hizmeti daha gerçekleştirebilir ve böyle safsataları zaman zaman yazma işine girebilirim.
Tam bu aşamada başka birisi bana yazdı ve…
…..
-Sevdiği zaman giden bir grup vardır bazen yanlıştır sevmek onu o zaman giderler değil mi.
Sevdiği zaman tam olarak ben gitmeyip kalanlardanım modası geçmiş olsa da sen neden gidiyorsun peki sevdiğin zaman?
-Sevdiğim zaman gitmiyorum, sevebilmek için gidiyorum.
-"Ben giderek severim" diyorsun ya ondan öyle düşündüm.
-Evet “giderek severim” diyorum, “severek giderim” demiyorum ki…
-Tamam şimdi daha anlaşılır oldu.
-Ama zaten öyleydi.
-Tamam belki de öyleydi, ben farklı algıladım
-Birisi daha, farklı algıladığını söyledi. Ama farklı değil de yanlış algıladığını zor anlatabildim ona... Tabii şikayetçi değilim, böylece güzel bir farklılık-yanlışlık farkı metni çıktı ortaya.
-Benle uğraşman gerekmedi.
Her uğraştığıma alışsalar.
Çarşamba, Ocak 02, 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)
.jpg)


