Önce dolma kalemle bile hatasız yazardım, çünkü ilk katı kurşun kalemle atmama izin verilirdi. O zamanlar kusurlar hoş karşılanabilirdi. Sonraları seçmek zorunda bırakıldım; kurşun kalemle yanlışsız ama etkisiz yazacaktım ya da dolma kalemle etkili ama hatalı (sayfayı tahriş etmeden lekeleri çıkaramıyordu mürekkep silgileri). Yanılgılardan uzak ve etkileyici bir yaşamın peşinde, kurşun kalemler ve dolma kalemler arasında, unuttuğum bir şey vardı; tükenmez kalem..! Yaşamımın yanılgısı, onun hiç tükenmeyeceğini sanmamdı.
Tükenmez kalemin mürekkebi zamanla silikleşecek izlerini bırakıp tükeninceye kadar bitirebilirsem, yaşamımın bir muhasebesini yapayım istedim. Finansal muhasebe epey bilgili olduğum bir daldır, sonradan elimin tersiyle bir kenara itsem de, gençliğimin büyük bir bölümünü onu öğrenmeye harcadım. O zamanlar “finansal” olanın, “yaşamsal” olanın üzerini yaldızlı kağıdıyla ne kadar kaplamaya çalışırsa çalışsın, bir etiket olmaktan öteye geçemeyeceğini bilmezdim. Yaşamın çoğu kez bizim kontrolümüzün dışında gelir-giderlerle dolu olduğundan, asla hesaplarıyla oynamanıza izin vermediğinden, zaten onu benzersiz kılanın da bu olduğundan habersizdim. Yaşamı yönlendireceği ya da uçuruma süreceği gerçek bir ipucu yakalayabilenler hariç diğerlerinin, Yaşam Limited Şirketi'nin sıradan muhasebecisi olarak, günahlarıyla sevaplarını denkleştirmeye ve yıl sonunda hesabı tutturmuş olmanın rahatlığına, biraz da kâr elde etme zevkini eklemeye çalıştıklarını görmezden gelirdim... Çünkü benim de yaşamım, ipuçlarını değerlendirmeye başladığım zamana kadar, tüm diğer insanlar gibi geçiyordu.
İnancın, bilgiye gitme yolunda sadece bir aşama olduğunu anlayan az bulunur insanlardansanız bile, yaşam gerçekliğini göremediğiniz, hissettiğiniz ama kanıtlayamadığınız şeyleri bilemeyeceğinizi anlar, ama onlara inanmamazlık da etmezsiniz. Bilirsiniz ki, Tanrıyla ilgili bilebileceğiniz tek şey ona inandığınızdır. Birisine âşık olursunuz, ama kalbinizin köpeğin tekinin sizi kovaladığındakinden farklı çarptığını ne ona ne de başkasına anlatamazsınız. Yarattıklarınızı insanlara beğendirirsiniz ama eserinizdeki anlamı gözlerinde boşuna arar, gözlerindeki anlamı da eserinizde bulamazsınız. (Bu yüzden eserlerinize ad verirsiniz. Ve bu yüzden mutluluğu resmetmek istemezsiniz.) Ve ben birazdan anlatacaklarımı kelimelere dökebilirim ama onlara mantıklı bir anlam yüklemenizi bekleyemem... Bekleyebileceğim tek şey bana inanmanız. (Bunu da olanaklı görmediğim için gereksiz bir çabaya girmeyeceğim.)
Bir oyundan bahsedeceğim size, Uğurlu 13. Onun bir çocuk oyunu olduğunu düşünmeniz işime gelir; böylece onun gerçek yüzünü bir maske, giysisini de çılgın bir balo kıyafeti sanırsınız; doğru oynanmadığında sonucun bir kabusa dönüşeceğini size itiraf etmediğim sürece oyunun zevkine beraberce varabiliriz. Oyun 13'lerle yaşanıyor; ya da şu size daha açıklayıcı gelirse, yaşam, 13'lerle oynayarak sürdürülüyor. Aslında herhangi bir sayıdır 13, bilirsiniz, matematikte ara sıra rastlarsınız ona. Bazen yanıt şıklarından biri olur, bazen de problemin kendisi. Takvimde her ayın bir 13'ü bulunur; doğum, ölüm ve evlilik yıldönümleri, bayram ya da anma günleri olarak kendini belli etmese fark etmezsiniz bile. 13, işinizle ilgili önemli bir şifre olabilir, bilgisayarınızın, para kasanızın ya da değerli evrakları taşıdığınız çantanızın; ya da bir askeri paroladır, dostu ve düşmanı ayırmanızı sağlar. Periyodik olarak ya da çözülebileceğinden işkillendiğiniz an değiştirebilirsiniz. Oysa benim için, onu her defasında tekrar tekrar bulmadan sürdüremeyeceğim ve canım istediğinde değiştiremeyeceğim yaşamımın şifresiydi 13...
Uğurlu 13 (İlk paragraflar) Kısa Çöp (Gendaş Yayınları 2001)
Çarşamba, Nisan 29, 2009
Cumartesi, Nisan 25, 2009
Cuma, Nisan 24, 2009
TEK DOSTUM KEDİM
“Peki...” dedim barın köşesinde birasını yudumlayan takım elbiseli adama, “...hayatın anlamsızlığını anlamak da bir anlam değil mi?”
“What? Sorry! I can't speak Turkish...”
Yüzümü ekşiterek yanından uzaklaştım. Barın öbür tarafındaki yerime geçtim tekrar. Biramdan bir yudum aldım.
-Anlamsızlık bir anlam olmamalı.
-Neden?
-Çünkü bir anlam insanı başka bir anlama götürendir. Anlamsızlık ise insanı sadece deliliğe götürür.
-Deliliğin de bir anlamı var.
-Deli olmayan için geçerli değil ama o anlam.
Böyle güzel bir konuşma geçebileceğini düşündüm aramızda. Oysa şimdi o, barmaid’e asılıyordu kibar bir Türkçe ile; ben ise başkasını arıyordum konuşabileceğim. Biramı bitirdiğimi uzun barın öbür tarafında olduğu halde fark eden barmen, yanıma geldi, bir tane daha isteyip istemediğimi sordu. Biramı doldurmaya istekliydi ama bakalım sohbete istekli miydi?
“Sadece aşk, karın doyurmaz diyen insanlara inanma. Aşkın ne olduğunu bilen, işine de aşık olur, insanlara da, yaşama da... Para da kazanır, hayatı da, mutluluğu da...”
“Bu kaçıncı biranız?”
“Neden sordun?”
“Hep böyle misinizdir, yoksa içkinin etkisi mi, merak ettim de...” dedi yavşak yavşak sırıtıp, espri yaptığını sanarak. Bozmam kaçınılmazdı.
“Merak etme, ancak dördüncüden sonra kavga çıkartırım. Senin getireceğin daha üçüncü.”
Espri yaptığımı sanarak ve gülerek uzaklaştı. Dördüncü biradan sonra görürdü gününü. Bu barda dolu adam vardı ama adam gibi sohbet edebileceğim bir adam yoktu. Ben de kadınlarda şansımı deneyeyim dedim.
“Bazı kadınlar bu bara, güzel göğüslerini sergilemek için gelir; bazıları da beyinlerindeki güzellikleri sergileyebilecek güzel insanlar bulmak için. Hangi kadının bu ikinci kategoriye girdiğini anlamak neden kolay değil?” dedim en az kavun kadar iri göğüslerini bara yaslamış, çevreyi sıkıntılı sıkıntılı seyreden esmer bayana.
“Aslında çok kolay” dedi. “Görseniz hemen tanırsınız. Genelde onlar, kafalarına sutyenlerini geçirip dolaşırlar, sadece sutyenin içindekini çekici bulan erkekleri de tavlamak için. “
“Bu hesaba göre siz onlardan biri değilsiniz.” deyip uzaklaşıverdim yanından. Belliydi ki birazdan bel-altı espriler yapacaktı.
Dördüncü biramı bitirinceye kadar kimseyle konuşmaya çalışmadım. Boş bardağı bara koydum ve gülümsedim. Sonra da katılarak gülmeye başladım. Sohbetsizlikten kurumuş boğazımı birayla ıslatmaya alıştığımda genelde böyle olurum. Herkes bana baktı, ben ise barmen’e bakıyordum. “Benimle sohbet etmezsin ha, ben şimdi gösteririm sana.” diye ayağa kalktım. Hatta havalandım ve uçmaya başladım. İki yanımda iki iri adam, bacaklarımı kullanmama fırsat vermeden, çıkışa doğru bana uçma öğretiyorlardı.
Kapıya bıraktıklarında taksi çağırmalarını rica ettim. Takside giderken, şoförün suratına baktım. Bende sohbet edilebilecek birisinden çok, evim yerine Belgrat Ormanı'na götürüp, paramı çalıp, boğazımı kesecek birisi imajı yarattı. O yüzden yol boyunca, nasıl uzundu boyu, sessiz kaldım. Eve sağ salim geldim. Telesekreterimi açıp, dinledim. Konuşmaktan vazgeçtim, bari birisi konuşsun, ben dinleyeyim. Hiç mesaj yoktu. Radyolar gece yarılarından sonra da süren telefonla sohbet programları yapmıyorlardı henüz. “Ben...” dedim “Ben yalnız bir insanım. Tek dostum kendim.” Sonra Allahtan fark ettim de, “n” yi kaldırdım. “Tek dostum kedim” dedim kendi kendime. Kedimle konuşmaya başladım.
“What? Sorry! I can't speak Turkish...”
Yüzümü ekşiterek yanından uzaklaştım. Barın öbür tarafındaki yerime geçtim tekrar. Biramdan bir yudum aldım.
-Anlamsızlık bir anlam olmamalı.
-Neden?
-Çünkü bir anlam insanı başka bir anlama götürendir. Anlamsızlık ise insanı sadece deliliğe götürür.
-Deliliğin de bir anlamı var.
-Deli olmayan için geçerli değil ama o anlam.
Böyle güzel bir konuşma geçebileceğini düşündüm aramızda. Oysa şimdi o, barmaid’e asılıyordu kibar bir Türkçe ile; ben ise başkasını arıyordum konuşabileceğim. Biramı bitirdiğimi uzun barın öbür tarafında olduğu halde fark eden barmen, yanıma geldi, bir tane daha isteyip istemediğimi sordu. Biramı doldurmaya istekliydi ama bakalım sohbete istekli miydi?
“Sadece aşk, karın doyurmaz diyen insanlara inanma. Aşkın ne olduğunu bilen, işine de aşık olur, insanlara da, yaşama da... Para da kazanır, hayatı da, mutluluğu da...”
“Bu kaçıncı biranız?”
“Neden sordun?”
“Hep böyle misinizdir, yoksa içkinin etkisi mi, merak ettim de...” dedi yavşak yavşak sırıtıp, espri yaptığını sanarak. Bozmam kaçınılmazdı.
“Merak etme, ancak dördüncüden sonra kavga çıkartırım. Senin getireceğin daha üçüncü.”
Espri yaptığımı sanarak ve gülerek uzaklaştı. Dördüncü biradan sonra görürdü gününü. Bu barda dolu adam vardı ama adam gibi sohbet edebileceğim bir adam yoktu. Ben de kadınlarda şansımı deneyeyim dedim.
“Bazı kadınlar bu bara, güzel göğüslerini sergilemek için gelir; bazıları da beyinlerindeki güzellikleri sergileyebilecek güzel insanlar bulmak için. Hangi kadının bu ikinci kategoriye girdiğini anlamak neden kolay değil?” dedim en az kavun kadar iri göğüslerini bara yaslamış, çevreyi sıkıntılı sıkıntılı seyreden esmer bayana.
“Aslında çok kolay” dedi. “Görseniz hemen tanırsınız. Genelde onlar, kafalarına sutyenlerini geçirip dolaşırlar, sadece sutyenin içindekini çekici bulan erkekleri de tavlamak için. “
“Bu hesaba göre siz onlardan biri değilsiniz.” deyip uzaklaşıverdim yanından. Belliydi ki birazdan bel-altı espriler yapacaktı.
Dördüncü biramı bitirinceye kadar kimseyle konuşmaya çalışmadım. Boş bardağı bara koydum ve gülümsedim. Sonra da katılarak gülmeye başladım. Sohbetsizlikten kurumuş boğazımı birayla ıslatmaya alıştığımda genelde böyle olurum. Herkes bana baktı, ben ise barmen’e bakıyordum. “Benimle sohbet etmezsin ha, ben şimdi gösteririm sana.” diye ayağa kalktım. Hatta havalandım ve uçmaya başladım. İki yanımda iki iri adam, bacaklarımı kullanmama fırsat vermeden, çıkışa doğru bana uçma öğretiyorlardı.
Kapıya bıraktıklarında taksi çağırmalarını rica ettim. Takside giderken, şoförün suratına baktım. Bende sohbet edilebilecek birisinden çok, evim yerine Belgrat Ormanı'na götürüp, paramı çalıp, boğazımı kesecek birisi imajı yarattı. O yüzden yol boyunca, nasıl uzundu boyu, sessiz kaldım. Eve sağ salim geldim. Telesekreterimi açıp, dinledim. Konuşmaktan vazgeçtim, bari birisi konuşsun, ben dinleyeyim. Hiç mesaj yoktu. Radyolar gece yarılarından sonra da süren telefonla sohbet programları yapmıyorlardı henüz. “Ben...” dedim “Ben yalnız bir insanım. Tek dostum kendim.” Sonra Allahtan fark ettim de, “n” yi kaldırdım. “Tek dostum kedim” dedim kendi kendime. Kedimle konuşmaya başladım.
Pazartesi, Nisan 20, 2009
Zavallıkız
"Biraz ukala, eh bir hayli de cahil...
Ama yürekli.
Başbakan Tansu Çiller'i çok ama çok seviyor...
Bir kredi işi filan mi var dersiniz?
Yok...
O henüz lise son sınıf öğrencisi...
Musa Ağacık soruyor:
"Hangi olaylar seni ilgilendiriyor?
"Yanıt:
"İç olaylar..."
İç olayların hangisinin ilgilendirdiği konusunda fazla açıklama yapmıyor.
Acaba demokratikleşme mi? Yaşar Kemal'in DGM'de yargılanması mı? Aziz Nesin'inKonya'da kalacak otel bulamaması mı? Gözaltinda kaybolan gençler mi? Yargısız infazlar, işkenceler mi? Doğu Perinçek'in, Oral Çalışlar'ın düşünce suçundan yargılanmaları mı? Haluk Gerger ve Fikret Başkaya'nın demir parmaklıklar arkasında olmaları mı? Kürt sorunu mu? Yoksa TSK'nın Başbakan Çiller'in Amerika gezisi öncesi Kuzey Irak'tan çekilmesi mi? %150'yi aşan enflasyon mu, Gaziosmanpasa ve Ümraniye'de vurulan gençler mi? Tarkan'ın milyarlık vergi ödeyeceği mi , yoksa 'Vah Canım Ahmet'in 2. kaseti mi ? Sinan Çetin ve Bedri Baykam'ın 'BAY E' için yaptıklari kapışma mı ?
İki elini kalçasına koyarak fotoğrafçılara poz veren küçük hanım, sadece ve sadece "iç olaylar" deyip , kesip atıyor.
Musa Ağacık soruyor : "Başbakanı nasıl buluyorsunuz ?"
Yanıt : "Çok seviyorum..."
"Neden?"
"Bir kadın olarak çok güzel şeyler başarıyor.."
Soru: "Örnek verebilir misiniz?"
Yanıt : "Veremem ..."
Güzel!
İşte Kuzey Irak'tan TSK çekiliyor... Hani en az 6 ay kalacaktık Kuzey Irak'ta? Acaba bu konuda neler düşünüyor küçük hanım?
Musa Ağacık soruyor: "Plevne denince ne anlıyorsun?"
Yanıt: "Hiçbir sey..."
Soru: "Kitap okuyor musunuz?"
Yanıt: "Hiç sevmem..."
Soru: "Türkiye'yi nasıl temsil edeceksin?"
Yanıt: "Kendi kültürümle, örf ve adetlerimle..."
Soru: "Nasıl kültürlü olacaksın?"
Yanıt: "Roman okunarak mi kültürlü olunuyor?"
Soru: "Ya nasıl olunuyor?"
Yanıt: "İçten gelen bilgilerimle tanıtabilirim. Kitap okuyarak Türkiye'yi tanıyamam..."
"Okuyarak tanıtılmaz mı?"
Yanıt: "Hayır , aşk romanı okuyorsam nasıl Türkiye'yi tanıtacağım?"
"Nasil tanıtacaksın?"
"Tarihini kültürünü anlatacağım."
"Okumadan bunu yapmak mümkün mü?"
"Bana göre kitap okumak, kültürlü olmanın temel taşı değildir..."
Soru: "Sence nedir?"
Yanıt: "Benim boş olduğumu mu kanıtlamaya çalışıyorsun ?"
Bu güzel ve küçük hanım kim biliyor musunuz ?
Türkiye güzeli DEMET ŞENER"
Cumhuriyet Gazetesi, Hikmet Çetinkaya, 9 Nisan 1995
Bu zavallıkızı sık sık bebekte görüyorum, yanında kocası ve uzun boylu adamlar, çocuğu, o kadar çekiciler ki, yani benim hiç ilgim olmaz ama farkındayım ( geçenlerde bir ünlü bana bakıyordu yürüken, allah allah ben ona bakmalıyım o neden bana bakıyor diye rahatsız oldum, muhtemelen ona bakmayan tek adam olduğumdan bakıyordu bana) ve o kadar modern bir aile ki, bana bişi sorsalar ya da konuşmaya başlasak çekinirim, yanlış yapmaktan!!!! YAnlış bir şey söylemekten: Benim eşomfanımın dizleri sarkmış olabilir, tişötrüm lekelidir belki, ya da sakallarımı kesmeyi aklıma geştrmemişimdir, telefonum olabilecek en uzuc telefondur...
Onlara zavallısınız diye baktığım için bana bakıyor da olabilirler...
Ama esas zavallı bizleriz...
Zavallıyız...
Ama yürekli.
Başbakan Tansu Çiller'i çok ama çok seviyor...
Bir kredi işi filan mi var dersiniz?
Yok...
O henüz lise son sınıf öğrencisi...
Musa Ağacık soruyor:
"Hangi olaylar seni ilgilendiriyor?
"Yanıt:
"İç olaylar..."
İç olayların hangisinin ilgilendirdiği konusunda fazla açıklama yapmıyor.
Acaba demokratikleşme mi? Yaşar Kemal'in DGM'de yargılanması mı? Aziz Nesin'inKonya'da kalacak otel bulamaması mı? Gözaltinda kaybolan gençler mi? Yargısız infazlar, işkenceler mi? Doğu Perinçek'in, Oral Çalışlar'ın düşünce suçundan yargılanmaları mı? Haluk Gerger ve Fikret Başkaya'nın demir parmaklıklar arkasında olmaları mı? Kürt sorunu mu? Yoksa TSK'nın Başbakan Çiller'in Amerika gezisi öncesi Kuzey Irak'tan çekilmesi mi? %150'yi aşan enflasyon mu, Gaziosmanpasa ve Ümraniye'de vurulan gençler mi? Tarkan'ın milyarlık vergi ödeyeceği mi , yoksa 'Vah Canım Ahmet'in 2. kaseti mi ? Sinan Çetin ve Bedri Baykam'ın 'BAY E' için yaptıklari kapışma mı ?
İki elini kalçasına koyarak fotoğrafçılara poz veren küçük hanım, sadece ve sadece "iç olaylar" deyip , kesip atıyor.
Musa Ağacık soruyor : "Başbakanı nasıl buluyorsunuz ?"
Yanıt : "Çok seviyorum..."
"Neden?"
"Bir kadın olarak çok güzel şeyler başarıyor.."
Soru: "Örnek verebilir misiniz?"
Yanıt : "Veremem ..."
Güzel!
İşte Kuzey Irak'tan TSK çekiliyor... Hani en az 6 ay kalacaktık Kuzey Irak'ta? Acaba bu konuda neler düşünüyor küçük hanım?
Musa Ağacık soruyor: "Plevne denince ne anlıyorsun?"
Yanıt: "Hiçbir sey..."
Soru: "Kitap okuyor musunuz?"
Yanıt: "Hiç sevmem..."
Soru: "Türkiye'yi nasıl temsil edeceksin?"
Yanıt: "Kendi kültürümle, örf ve adetlerimle..."
Soru: "Nasıl kültürlü olacaksın?"
Yanıt: "Roman okunarak mi kültürlü olunuyor?"
Soru: "Ya nasıl olunuyor?"
Yanıt: "İçten gelen bilgilerimle tanıtabilirim. Kitap okuyarak Türkiye'yi tanıyamam..."
"Okuyarak tanıtılmaz mı?"
Yanıt: "Hayır , aşk romanı okuyorsam nasıl Türkiye'yi tanıtacağım?"
"Nasil tanıtacaksın?"
"Tarihini kültürünü anlatacağım."
"Okumadan bunu yapmak mümkün mü?"
"Bana göre kitap okumak, kültürlü olmanın temel taşı değildir..."
Soru: "Sence nedir?"
Yanıt: "Benim boş olduğumu mu kanıtlamaya çalışıyorsun ?"
Bu güzel ve küçük hanım kim biliyor musunuz ?
Türkiye güzeli DEMET ŞENER"
Cumhuriyet Gazetesi, Hikmet Çetinkaya, 9 Nisan 1995
Bu zavallıkızı sık sık bebekte görüyorum, yanında kocası ve uzun boylu adamlar, çocuğu, o kadar çekiciler ki, yani benim hiç ilgim olmaz ama farkındayım ( geçenlerde bir ünlü bana bakıyordu yürüken, allah allah ben ona bakmalıyım o neden bana bakıyor diye rahatsız oldum, muhtemelen ona bakmayan tek adam olduğumdan bakıyordu bana) ve o kadar modern bir aile ki, bana bişi sorsalar ya da konuşmaya başlasak çekinirim, yanlış yapmaktan!!!! YAnlış bir şey söylemekten: Benim eşomfanımın dizleri sarkmış olabilir, tişötrüm lekelidir belki, ya da sakallarımı kesmeyi aklıma geştrmemişimdir, telefonum olabilecek en uzuc telefondur...
Onlara zavallısınız diye baktığım için bana bakıyor da olabilirler...
Ama esas zavallı bizleriz...
Zavallıyız...
Pazar, Nisan 19, 2009
Dünyanın tüm patronları, birleşin!
İş yerine tam gün, tam hafta kapatılsın 21. yy insanı: Tatil denilen yetersiz olduğundan saçma uygulamadan da vazgeçilsin.
Böylece gerçekten özgür insanın hayatına tecavüz etmeleri engellensin: Ben çok sıkılıyorum çoğu zaman; hafta sonlarıma, çalışan insanın beceriksiz tatil anlayışıyla tecavüz etmesinden!
Yarı kölelik diye bişi olmaz, yarı özgürlük diye bir şeyin de olamayacağı gibi; yarı din, yarı demokrasi, yarı kadın-erkek olmayacağı gibi: Kölelikse -ki kölelik- tam olsun...
Patronlardan hizmet bekliyorum. Dünyanın tüm patronları, birleşin! Yöneticimiz uyuyor muuuu…
Böylece gerçekten özgür insanın hayatına tecavüz etmeleri engellensin: Ben çok sıkılıyorum çoğu zaman; hafta sonlarıma, çalışan insanın beceriksiz tatil anlayışıyla tecavüz etmesinden!
Yarı kölelik diye bişi olmaz, yarı özgürlük diye bir şeyin de olamayacağı gibi; yarı din, yarı demokrasi, yarı kadın-erkek olmayacağı gibi: Kölelikse -ki kölelik- tam olsun...
Patronlardan hizmet bekliyorum. Dünyanın tüm patronları, birleşin! Yöneticimiz uyuyor muuuu…
Pazartesi, Nisan 13, 2009
Cunda Yazmaları
Evet, adam kafe sahibi olsun…
Kitabın bilge tipi, yazardan da bilge, psikolog ya da başka bir yazar olabilirdi, ama öyle bir bilgelik değil daha sakin bir bilgelik… Ayvalık’ta bir kafede gelen fikir, iyi; kafe sahibi bir bilge.
Gelenlerle sadece bir selamlaşacak, gelenler can atacak, o değil, ha tabii erkek, hiçbir şey okuyup yazmayacak, neredeyse, sadece bakacak, görmeden bazen, yazarın, benim olmak istediğim kişi.
-Pardon saatlerdir sizi izliyorum, böyle denize bakarak ne yapıyorsunuz.
-Dalgaları sayıyorum.
-Dalgaları mı!! Kaç oldu peki?
-Gelen geçti şu gelen bir.
Gelen geçti şu gelen bir diyen Bezgin Bekir gibi biri, ama bu bezgin değil; Bezmemiş Bekir. Bezmemeye çalışan diyelim; zaten hikayelerden biri bu.
Şişman olabilir, en azından göbekli; hoş bir adam ama sanki bedeninde bir kusur olmalı, kimsenin umursamayacağı.
Kadınla orada tanışacaklardır, kafeye geldiğinde kadın. Ve ne tam arkadaş ne tam kafe sahibi-müşteri ilişkisi içerisinde, ne tam dost ne yabancı, ne tam yüzeysel ne tam ayrıntılı, konuşurlar…
Hayatına giren bu yeni biri sayesinde kadın, gözlerini geçmişe diker:
-Ona çok benziyorsunuz…
-Neyimle?
-Neyinizle! Şeyinizle… Hiçbir şeyinizle…
“Roman yazmak geceleyin araba kullanmak gibidir, sadece farlarınızın aydınlattığı kadar görebilirsiniz, ama bütün yolculuk da o yolda geçecektir.” E. L. Doktorov
Bu metinler roman yazma düşüncesinin yazmaları da olabilir ve romandan vazgeçilebilir…
Bu mu roman olur…
Aforizmalar yazmayı özledim, ne kolaydı…
Hayatı bütüncül kavrama çabası ama roman; aforizmalarım ne kadar kavranabildi.
Yiğit Özgür’den harika bir karikatür; işe başvuran kadına sorar adam:
-Risk alır mısınız?
-Zahmet olmazsa…
Ama bir hata yapmış Yiğit Özgür, çizimde; ki sanılır ki nereye gittiğini anlamamış buluşunun.
Kadın tombul bir ev kadını havasında çünkü!
Böylece “Kahve alır mısınız?” türü bir soruya cevap vermişliğiyle, ikinci ve bence daha harika anlam yok oluyor; kadının normal bir işkadını olması gerekirdi; böylece hem ilk anlam korunuyor hala, yani iş kadınının ev hali, hem de “risk alırım, hem de iyi alırım, zahmet olmadan, şirkete de zahmet vermeden, tehlikeli risklere girmem” gibi sıkı bir cevap vermiş oluyor, iş kadını olarak…
Absürtük Metinler’i de çok anlamayan olduğunu tahmin ediyorum böyle…
Satürn’e Haksızlık adlı “zor” bir metnimi blogdan ya da siteden okuyan bir okurum, zor girildiğini ama anlaşılır olduğunu yazdı. Tam kelimeleri hatırlamıyorum; ama demek istediğim şu: Metnin zor olmaması dikkat ettiğim bir şey değil, bazen bu o kadar da mümkün değil, “basit yaşayacaksın” der şair, saatin sadece saati gösterecek der, ki burada haklıdır, ama her insan basit yaşayamaz; Bezgin ve benim Bezmemiş Bekirim öyle tiplerdir, ama ben öyle değilim; bir metin de öyle olmayabilir anlattığı şeylerden dolayı; anlaşılır olması yeterlidir; anlaşılırdır içine girmekte zorlansanız da başta…
Girmenizin zor olması değil anlamanızın zor olmaması gerekir.
Mesela tam tersi bir durumda; bir Absürtük Metinler “eleştirisi”, aforizma oldu:
-Çok basit şeyler ama bunlar Murat!
-E tabi, her okuyan kendinden bişiler bulacaktır…
Tabi bunlar mazeret de olabilir… Benim mazeretim…
Robert Musil için, tek bir hikayede aklındaki her şeyi anlatmak istiyordu, diyor biri, Musil’in kendisi de bir defada birçok şey istiyorum diyormuş, aslında ne istediğini bildiği ender görülüyordu diye eleştiriliyor…
Ben de böyle olabilirim (Niteliksiz Adam gibi bir şey çıkacaksa!) ama romanım Romanım Hayat tam da böyle bir roman değil midir, yazarın kafası karışıktır (zekadan), ve bunu anlatmaktadır metin…
Çok da karışık değildir…
Yazarın kafası “çok”tur.
Kağıtlara yazma isteğiyle doluyum, bilgisayar istemiyorum şu sıralarda; ama kağıtlara nasıl yazılır; kağıtlara sadece kısa metinler, aforizmalara fikirler yazılır; toplanamaz ki onlar bilgisayarsız… Belki de şu an bir planlama aşamasıdır sadece…
Kötücüllük şöyle bir şey mi…
Sözümü yerine getiremedim diyor, ama üzüntünden çok mutlulukla söylüyor bunu; çünkü konu burada kapandı; ama sözünü yerine getirse, hem bunun için uğraşacak hem de bir dahaki sözünü vermesi ve onu da yerine getirmesi gerekecek; halbuki söz verdiğini yapmayınca ne mutlu; yapmamaktan…
Cunda’da bir mutsuz. Neden?
Mutsuzluğumdan mutsuzum…
Eskiden mutluluğumdan bile mutlu olurdum…
2010 size de uzay çağı için iyi bir tarih gibi gelmiyor mu…
2009 değil mesela öyle…
Ohh bu yıl yan gelip yatalım, sözümüzü yerine getirmeyelim…
İnsan hayata atıldığını düşündüğünde, bunu anladığında cennete atıldığını fark ediyor; bense 30 yaşımdan sonra cennetten atıldığımdan, tam cehennem; bir cennetim vardı çünkü bir zamanlar, içim; insanın içinde yok cennet; ruhunda belki; iç, ruhtan daha gerçek…
Konuşma kendini ifade etme biçimiydi; artık kendini ikna etme biçimi olmuş…
Eskiden yazdığım: Düşünerek konuşmuyorlar; konuşarak düşünüyorlar…
İçinizde bulunduğunuz ruh durumunu tarif edin diyen bir arkadaşa: “Tarif etmek, tahrif etmektir.”
İlhan Berk için: Sıkıntı duymaya açıktır. Sıkıldığında zamanın yavaşladığını hissettiğinden… Hep sıkılmak ister ki zaman kaçıp gitmesin…
Benim tam tersim…
Hiç sıkılmamalıyım ben. Aynen bir çocuk gibi…
Üniformasının içinde titriyordu Ferdinand: Celine
Bana içinde rahat rahat titreyebileceğim bir üniforma ver komutan.
Bana içinde rahat rahat titreyebileceğim bir zırh yap komutan.
Yap aşkım…
Ol aşkım…
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarına sanırım Vüsat O Bener demiş. Vahşi bir tarla gibi… Sonra gözen geçirilmiş bir bölüm çıkarılmış.
Bu halinin en doğrusu olduğunu nerden biliyoruz…
Eh işte sonradan ekliyorum bunu: Türk edebiyatına çağdaş bir roman kazandırmış ama kendi yapıtına da kaldırmayacağı kadar yük yüklemiştir.
Berna Moran söylüyor bunu…
Tabii adamı yaptığının karşılığını bulamadığını düşünüp acılara gark edip öldürüp başyapıtını vermesini engelleyip sonra da… buna devam etmek tüm çağların özelliği…
Çarmıha gerilmeyi kabullenecek kadar sıkılıyorum bazen.
Yıllar önce bir filme gitmiştim. Adam uyuşturucu kaçakçılarını yakalamak için ortamlara giriyor bu arada kullanıyor da uyuşturucu. Ve müptela oluyor…
Bir mesaj geldi, okumadan sildim…
Şimdi merak ediyorum acaba kendini nasıl savunuyordu, ne yalanlar söylüyordu…
Ama okusam sinirleneceğim, hoşlanacağım sinirleneceğim… Bir insan yönünü daha öğreneceğim, bir insan yalanı daha; farklı olmayacak belki diğerlerinden ama birkaç kıvrımı farklı olacak… Birkaç fark keşfedilebilecek, ve eklenecek sayfalar dolusu örneğe. Ama işte müptelası olacağım.
Uçuruma fazla bakarsan uçurum da sana bakmaya başlar…
Ya da canavarla uğraşanın canavarlaşmayacağının garantisi olmaz…
Seyredilmeyi seviyorum küçük yerleri bu yüzden.
Yerleri, yerine, kasabaları…
Güzelliği yüzünden eğitimi olmayan: Alberto Morovia
Gerçek sanatçılar neden hiçbir şeyi küçümsemezler? Çünkü onları
yargılamaktan çok anlamakla görevlidirler. Camus. Nobeli alırken.
Anlamsızlığı savunanlar için:
O zaman şu an kalkıp her istediğini yapacaksın…bu güzel gelecek sana.
Ama bu, şu da demek:
Her
biri de kalkıp sana her istemediğini (de) yapacak… (yapabilir.)
Papalina değil palavra
Hamsi bu ya
Perşembe pazarını evde yokuz zannedip kapıya da kurmuşlar, ben bi çıktım, çocuk şaşırdı özür diledi. Eğilip geçmeye çalışırken yüzüm sutyenlere değdi; annesiyle iç çamaşırı satıyormuş.
Ben ölüyor muyum acaba?
Çok uzakta denizin üzerinde beyaz küçük bir şey gözüküyor…
Ama ardından hareket eden bir gölge, bir fluluk bir…
Hani ateşin hemen üzerine baktığınızda bir dalgalanan hava gibi bir şey görürsünüz öyle, çünkü fonda yeşillikler ağaçlar aynen gözüküyor, şeffaf bişi, bir hayalet mi takip ediyor.
Halbuki bir martılar kovalıyormuş tekneyi.
Bir martılar kovalıyor tekneyi.
Graham Green’in Loser Takes All’unu Kaybeden Kazanıyor diye çevirmişler…
Ben Kaybeden Hepsini Alır diye çevirirdim, böylece nedenini de açıklıyor olurdu hepsini almasının; e çünkü kaybetti. Kaybetmenin bedelini tazmin…
-E ben yendim neden onu alkışlıyorsunuz.
-Burada önemli olan cesarettir..
Hayat her şeye rağman güzeldir…
Bu şu demek:
Hayat eşittir her şey artı güzellik.
Bu da her şey eşit değildir güzellik anlamına çıkar.
Buradan iyi edebiyatçı çıkar da hayata çıkmaz.
Toyata reklamı bilerek mi bilmem ilginç bir şey anlatıyor…
Diyelim kabilenin Zenga diye bir tanrısı var birçok işle birlikte bu tanrı şimşek tanrısı.
Bu kabile elektrikle karşılaştığında onu şeytan işi olarak görmeye kalkışmıyor; bizim bu olaya benzer bir tanrımız var mıydı diye soruyor, evet Zenga… Onun için ampulün adı Zenga… Zenginleşiyor böylece… “Modern” dinler gibi gerici değiller…
“Bana gelince, sizlerin ancak yarı yarıya yürütmek yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri ben sonuna kadar götürmekten başka bir şey yapmadım yaşamımda. Şu halde ben sizden daha canlıyım belki de.” diye yazan Dostoyevski için, “ Aşırı duyguların adamıdır. Olağanüstüde rahat eder. Fırtına da soluk alır.” diyor Henri Troyat…
Da, sadece acı tarafına götürmekle, sadece intihardan kurtulmuş birisi kadar canlı olunuyor…
Çok ihtiyaç var Murat Sohtorik yazılarına bu insanlığın, çoook…
Tabi bunları yazınca yine acı metinleri oluyor, o başka…
Dostoyevski’nin karısının günlüklerini okuyup orada yazarın yazmakta olduğu romanla (Budala) ilgili en ufak bir not bulamayınca da; ki temize çekmektedir karısı romanı, şunları yazar Troyat: “Romana dair tek bir not yok. Karısı sanatçıyı anlamadan erkeği sevdi, bir bakkalla evlenmiş olsaydı, daha farklı bir şey yazmayacaktı!”
Bir bakkalla büyük yazarın aynı zaafları olduğunu gördüğümden, sanatçıya saygı duymaya ve anlamaya çalışırken, erkeği sevemiyorum ben de…
Ama şu, işte benim tüm sertliğimin nedenidir; aynını Hitlere Çekmek adlı metnimde yazmıştım: “Kötülük merdiveni herkes için birdir” diyor Alyoşa Dimitri’ye. “Ben birinci basamaktayım sen en yükseğinde, diyelim on üçüncü basamakta. Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu aynı şeydir…”
Bunları çok takmamak lazım, mı, yoksa okuyucu artık bu kadar mı:
Ortaya Mesajım:
“Bir sırrın nasıl saklandığı açıklanarak sır saklanabilir mi.”
-ifşa etmiş olur...
-Nasıl "sakladığını" açıklıyor ama...
-sır sırdır,yöntemi olmaz,2 kişinin bildiği sır değildir .
-E böyle klişelerle düşünen bir kafa benim metinlerimi anlamaz zaten...
Belki de bir yerde olmak
o yeri sonradan hatırlamaktır.
29 mart seçimlerinden sonra bir yaşıma daha girdim…
(Doğum günüm 30 mart)
Bir çapkınla benim aramdaki tek fark benim çapkın olmamam.
Lacan
Zor okunan, güç anlaşılır.
Ben
Zor okunan, kolay anlaşılır.
Edebiyatçılar
Kolay okunan, anlaşılmayan.
“Kolay okunan, ağır hikayeler”
İnsanlar senin hiçbir şey olduğunu fark etmesinler diye devamlı konuşmak, hareketler etmek, hiperaktivite… Zizek için
Bir erkek ve bir yazar olarak en sevdiğim tek şey sokmak: yazar olarak gözerine sokuyorum…
Gizlerine sokmak
Kötü baba soyadı: Başoğlu
İyi baba soyadı: Başoğul
Adımlarına dikkat et, yoksa adamlarıma dikkat edersin
Yerimde sayamıyorum.
Ayvalık:Cundalık
Gül pansiyon satılık
Kitabın bilge tipi, yazardan da bilge, psikolog ya da başka bir yazar olabilirdi, ama öyle bir bilgelik değil daha sakin bir bilgelik… Ayvalık’ta bir kafede gelen fikir, iyi; kafe sahibi bir bilge.
Gelenlerle sadece bir selamlaşacak, gelenler can atacak, o değil, ha tabii erkek, hiçbir şey okuyup yazmayacak, neredeyse, sadece bakacak, görmeden bazen, yazarın, benim olmak istediğim kişi.
-Pardon saatlerdir sizi izliyorum, böyle denize bakarak ne yapıyorsunuz.
-Dalgaları sayıyorum.
-Dalgaları mı!! Kaç oldu peki?
-Gelen geçti şu gelen bir.
Gelen geçti şu gelen bir diyen Bezgin Bekir gibi biri, ama bu bezgin değil; Bezmemiş Bekir. Bezmemeye çalışan diyelim; zaten hikayelerden biri bu.
Şişman olabilir, en azından göbekli; hoş bir adam ama sanki bedeninde bir kusur olmalı, kimsenin umursamayacağı.
Kadınla orada tanışacaklardır, kafeye geldiğinde kadın. Ve ne tam arkadaş ne tam kafe sahibi-müşteri ilişkisi içerisinde, ne tam dost ne yabancı, ne tam yüzeysel ne tam ayrıntılı, konuşurlar…
Hayatına giren bu yeni biri sayesinde kadın, gözlerini geçmişe diker:
-Ona çok benziyorsunuz…
-Neyimle?
-Neyinizle! Şeyinizle… Hiçbir şeyinizle…
“Roman yazmak geceleyin araba kullanmak gibidir, sadece farlarınızın aydınlattığı kadar görebilirsiniz, ama bütün yolculuk da o yolda geçecektir.” E. L. Doktorov
Bu metinler roman yazma düşüncesinin yazmaları da olabilir ve romandan vazgeçilebilir…
Bu mu roman olur…
Aforizmalar yazmayı özledim, ne kolaydı…
Hayatı bütüncül kavrama çabası ama roman; aforizmalarım ne kadar kavranabildi.
Yiğit Özgür’den harika bir karikatür; işe başvuran kadına sorar adam:
-Risk alır mısınız?
-Zahmet olmazsa…
Ama bir hata yapmış Yiğit Özgür, çizimde; ki sanılır ki nereye gittiğini anlamamış buluşunun.
Kadın tombul bir ev kadını havasında çünkü!
Böylece “Kahve alır mısınız?” türü bir soruya cevap vermişliğiyle, ikinci ve bence daha harika anlam yok oluyor; kadının normal bir işkadını olması gerekirdi; böylece hem ilk anlam korunuyor hala, yani iş kadınının ev hali, hem de “risk alırım, hem de iyi alırım, zahmet olmadan, şirkete de zahmet vermeden, tehlikeli risklere girmem” gibi sıkı bir cevap vermiş oluyor, iş kadını olarak…
Absürtük Metinler’i de çok anlamayan olduğunu tahmin ediyorum böyle…
Satürn’e Haksızlık adlı “zor” bir metnimi blogdan ya da siteden okuyan bir okurum, zor girildiğini ama anlaşılır olduğunu yazdı. Tam kelimeleri hatırlamıyorum; ama demek istediğim şu: Metnin zor olmaması dikkat ettiğim bir şey değil, bazen bu o kadar da mümkün değil, “basit yaşayacaksın” der şair, saatin sadece saati gösterecek der, ki burada haklıdır, ama her insan basit yaşayamaz; Bezgin ve benim Bezmemiş Bekirim öyle tiplerdir, ama ben öyle değilim; bir metin de öyle olmayabilir anlattığı şeylerden dolayı; anlaşılır olması yeterlidir; anlaşılırdır içine girmekte zorlansanız da başta…
Girmenizin zor olması değil anlamanızın zor olmaması gerekir.
Mesela tam tersi bir durumda; bir Absürtük Metinler “eleştirisi”, aforizma oldu:
-Çok basit şeyler ama bunlar Murat!
-E tabi, her okuyan kendinden bişiler bulacaktır…
Tabi bunlar mazeret de olabilir… Benim mazeretim…
Robert Musil için, tek bir hikayede aklındaki her şeyi anlatmak istiyordu, diyor biri, Musil’in kendisi de bir defada birçok şey istiyorum diyormuş, aslında ne istediğini bildiği ender görülüyordu diye eleştiriliyor…
Ben de böyle olabilirim (Niteliksiz Adam gibi bir şey çıkacaksa!) ama romanım Romanım Hayat tam da böyle bir roman değil midir, yazarın kafası karışıktır (zekadan), ve bunu anlatmaktadır metin…
Çok da karışık değildir…
Yazarın kafası “çok”tur.
Kağıtlara yazma isteğiyle doluyum, bilgisayar istemiyorum şu sıralarda; ama kağıtlara nasıl yazılır; kağıtlara sadece kısa metinler, aforizmalara fikirler yazılır; toplanamaz ki onlar bilgisayarsız… Belki de şu an bir planlama aşamasıdır sadece…
Kötücüllük şöyle bir şey mi…
Sözümü yerine getiremedim diyor, ama üzüntünden çok mutlulukla söylüyor bunu; çünkü konu burada kapandı; ama sözünü yerine getirse, hem bunun için uğraşacak hem de bir dahaki sözünü vermesi ve onu da yerine getirmesi gerekecek; halbuki söz verdiğini yapmayınca ne mutlu; yapmamaktan…
Cunda’da bir mutsuz. Neden?
Mutsuzluğumdan mutsuzum…
Eskiden mutluluğumdan bile mutlu olurdum…
2010 size de uzay çağı için iyi bir tarih gibi gelmiyor mu…
2009 değil mesela öyle…
Ohh bu yıl yan gelip yatalım, sözümüzü yerine getirmeyelim…
İnsan hayata atıldığını düşündüğünde, bunu anladığında cennete atıldığını fark ediyor; bense 30 yaşımdan sonra cennetten atıldığımdan, tam cehennem; bir cennetim vardı çünkü bir zamanlar, içim; insanın içinde yok cennet; ruhunda belki; iç, ruhtan daha gerçek…
Konuşma kendini ifade etme biçimiydi; artık kendini ikna etme biçimi olmuş…
Eskiden yazdığım: Düşünerek konuşmuyorlar; konuşarak düşünüyorlar…
İçinizde bulunduğunuz ruh durumunu tarif edin diyen bir arkadaşa: “Tarif etmek, tahrif etmektir.”
İlhan Berk için: Sıkıntı duymaya açıktır. Sıkıldığında zamanın yavaşladığını hissettiğinden… Hep sıkılmak ister ki zaman kaçıp gitmesin…
Benim tam tersim…
Hiç sıkılmamalıyım ben. Aynen bir çocuk gibi…
Üniformasının içinde titriyordu Ferdinand: Celine
Bana içinde rahat rahat titreyebileceğim bir üniforma ver komutan.
Bana içinde rahat rahat titreyebileceğim bir zırh yap komutan.
Yap aşkım…
Ol aşkım…
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarına sanırım Vüsat O Bener demiş. Vahşi bir tarla gibi… Sonra gözen geçirilmiş bir bölüm çıkarılmış.
Bu halinin en doğrusu olduğunu nerden biliyoruz…
Eh işte sonradan ekliyorum bunu: Türk edebiyatına çağdaş bir roman kazandırmış ama kendi yapıtına da kaldırmayacağı kadar yük yüklemiştir.
Berna Moran söylüyor bunu…
Tabii adamı yaptığının karşılığını bulamadığını düşünüp acılara gark edip öldürüp başyapıtını vermesini engelleyip sonra da… buna devam etmek tüm çağların özelliği…
Çarmıha gerilmeyi kabullenecek kadar sıkılıyorum bazen.
Yıllar önce bir filme gitmiştim. Adam uyuşturucu kaçakçılarını yakalamak için ortamlara giriyor bu arada kullanıyor da uyuşturucu. Ve müptela oluyor…
Bir mesaj geldi, okumadan sildim…
Şimdi merak ediyorum acaba kendini nasıl savunuyordu, ne yalanlar söylüyordu…
Ama okusam sinirleneceğim, hoşlanacağım sinirleneceğim… Bir insan yönünü daha öğreneceğim, bir insan yalanı daha; farklı olmayacak belki diğerlerinden ama birkaç kıvrımı farklı olacak… Birkaç fark keşfedilebilecek, ve eklenecek sayfalar dolusu örneğe. Ama işte müptelası olacağım.
Uçuruma fazla bakarsan uçurum da sana bakmaya başlar…
Ya da canavarla uğraşanın canavarlaşmayacağının garantisi olmaz…
Seyredilmeyi seviyorum küçük yerleri bu yüzden.
Yerleri, yerine, kasabaları…
Güzelliği yüzünden eğitimi olmayan: Alberto Morovia
Gerçek sanatçılar neden hiçbir şeyi küçümsemezler? Çünkü onları
yargılamaktan çok anlamakla görevlidirler. Camus. Nobeli alırken.
Anlamsızlığı savunanlar için:
O zaman şu an kalkıp her istediğini yapacaksın…bu güzel gelecek sana.
Ama bu, şu da demek:
Her
biri de kalkıp sana her istemediğini (de) yapacak… (yapabilir.)
Papalina değil palavra
Hamsi bu ya
Perşembe pazarını evde yokuz zannedip kapıya da kurmuşlar, ben bi çıktım, çocuk şaşırdı özür diledi. Eğilip geçmeye çalışırken yüzüm sutyenlere değdi; annesiyle iç çamaşırı satıyormuş.
Ben ölüyor muyum acaba?
Çok uzakta denizin üzerinde beyaz küçük bir şey gözüküyor…
Ama ardından hareket eden bir gölge, bir fluluk bir…
Hani ateşin hemen üzerine baktığınızda bir dalgalanan hava gibi bir şey görürsünüz öyle, çünkü fonda yeşillikler ağaçlar aynen gözüküyor, şeffaf bişi, bir hayalet mi takip ediyor.
Halbuki bir martılar kovalıyormuş tekneyi.
Bir martılar kovalıyor tekneyi.
Graham Green’in Loser Takes All’unu Kaybeden Kazanıyor diye çevirmişler…
Ben Kaybeden Hepsini Alır diye çevirirdim, böylece nedenini de açıklıyor olurdu hepsini almasının; e çünkü kaybetti. Kaybetmenin bedelini tazmin…
-E ben yendim neden onu alkışlıyorsunuz.
-Burada önemli olan cesarettir..
Hayat her şeye rağman güzeldir…
Bu şu demek:
Hayat eşittir her şey artı güzellik.
Bu da her şey eşit değildir güzellik anlamına çıkar.
Buradan iyi edebiyatçı çıkar da hayata çıkmaz.
Toyata reklamı bilerek mi bilmem ilginç bir şey anlatıyor…
Diyelim kabilenin Zenga diye bir tanrısı var birçok işle birlikte bu tanrı şimşek tanrısı.
Bu kabile elektrikle karşılaştığında onu şeytan işi olarak görmeye kalkışmıyor; bizim bu olaya benzer bir tanrımız var mıydı diye soruyor, evet Zenga… Onun için ampulün adı Zenga… Zenginleşiyor böylece… “Modern” dinler gibi gerici değiller…
“Bana gelince, sizlerin ancak yarı yarıya yürütmek yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri ben sonuna kadar götürmekten başka bir şey yapmadım yaşamımda. Şu halde ben sizden daha canlıyım belki de.” diye yazan Dostoyevski için, “ Aşırı duyguların adamıdır. Olağanüstüde rahat eder. Fırtına da soluk alır.” diyor Henri Troyat…
Da, sadece acı tarafına götürmekle, sadece intihardan kurtulmuş birisi kadar canlı olunuyor…
Çok ihtiyaç var Murat Sohtorik yazılarına bu insanlığın, çoook…
Tabi bunları yazınca yine acı metinleri oluyor, o başka…
Dostoyevski’nin karısının günlüklerini okuyup orada yazarın yazmakta olduğu romanla (Budala) ilgili en ufak bir not bulamayınca da; ki temize çekmektedir karısı romanı, şunları yazar Troyat: “Romana dair tek bir not yok. Karısı sanatçıyı anlamadan erkeği sevdi, bir bakkalla evlenmiş olsaydı, daha farklı bir şey yazmayacaktı!”
Bir bakkalla büyük yazarın aynı zaafları olduğunu gördüğümden, sanatçıya saygı duymaya ve anlamaya çalışırken, erkeği sevemiyorum ben de…
Ama şu, işte benim tüm sertliğimin nedenidir; aynını Hitlere Çekmek adlı metnimde yazmıştım: “Kötülük merdiveni herkes için birdir” diyor Alyoşa Dimitri’ye. “Ben birinci basamaktayım sen en yükseğinde, diyelim on üçüncü basamakta. Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu aynı şeydir…”
Bunları çok takmamak lazım, mı, yoksa okuyucu artık bu kadar mı:
Ortaya Mesajım:
“Bir sırrın nasıl saklandığı açıklanarak sır saklanabilir mi.”
-ifşa etmiş olur...
-Nasıl "sakladığını" açıklıyor ama...
-sır sırdır,yöntemi olmaz,2 kişinin bildiği sır değildir .
-E böyle klişelerle düşünen bir kafa benim metinlerimi anlamaz zaten...
Belki de bir yerde olmak
o yeri sonradan hatırlamaktır.
29 mart seçimlerinden sonra bir yaşıma daha girdim…
(Doğum günüm 30 mart)
Bir çapkınla benim aramdaki tek fark benim çapkın olmamam.
Lacan
Zor okunan, güç anlaşılır.
Ben
Zor okunan, kolay anlaşılır.
Edebiyatçılar
Kolay okunan, anlaşılmayan.
“Kolay okunan, ağır hikayeler”
İnsanlar senin hiçbir şey olduğunu fark etmesinler diye devamlı konuşmak, hareketler etmek, hiperaktivite… Zizek için
Bir erkek ve bir yazar olarak en sevdiğim tek şey sokmak: yazar olarak gözerine sokuyorum…
Gizlerine sokmak
Kötü baba soyadı: Başoğlu
İyi baba soyadı: Başoğul
Adımlarına dikkat et, yoksa adamlarıma dikkat edersin
Yerimde sayamıyorum.
Ayvalık:Cundalık
Gül pansiyon satılık
Salı, Mart 31, 2009
“Seçimle ilgilenmiyorum, meçimle ilgileniyorum!”
MSN’imdeki mesajım:
-Sizin gibi bilge birinin insanları sınıflandırmayacağını sanırdım!
-Bilge sınıflandırmaz değildir, yanlış sınıflandırmazdır.
KADIN
kime bu sözler?
MURAT
kim doğru alırsa.
KADIN
umarım alabilir o kişi
MURAT
kim alabilirse
almayanların da saygılı olanlarına saygılıyız
KADIN
ben karanlıklara saygılı olamam
gerçek saygıya haksızlık etmiş olurum
saygıyı gerçekten hak edenlerle aralarında fark olduğundandır çünkü !
MURAT
bunun benim yazdıklarımla alakası nedir
KADIN
yazdıklarınızı ortaya koyarsanız, o kişiye özel, birebir söylemezseniz ben ve benzeri hassas insanlara söz hakkı çıkmış olur
ben tecavüzcüleri ya da ülkemi geleceği çalanları, torunlarımızın bile altından kalkamayacağı borçları üzerimize yıkanları, yani hırsızları, rantçıları, eli kanlıları asla ama asla sınıflandırmam !
onlar bakın adları üzerlerindedir zaten !
tecavüzcü !
hırsız !
eli kanlı !
zaten icraatları ile sınıflanmış durumdalar !
MURAT
siz kime kızdıysanız onla konuşsanız. olayın benle ve yazdığımla ilgisini hala göremiyorum...
onlar!!!!
kim onlar
Tam bu sırada kadının MSN’indeki mesajı okuyorum:
“Nihat Genç'in dediği gibi bu halk Hüseyin Üzmez'leri seçti yine! inanamıyorum!!”
MURAT
yoksa sizin gibi diye başlayan cümlemi size diye mi okudunuz!!!!! olamaz......
KADIN
hayır elbette
ben sadece sordum ama siz öyle bi cevap verdiniz ki, çok ilginçti
insanı kaşıyan, irite eden bir cümleydi
hayır size demedim demek yerine öyle bi cevap seçtiniz çünkü !
MURAT
size demiş olmam mümkün değil ki... bunu anlamanız için söylemem gerekmiyor ki...
bakın şu an fazla benmerkezcil bakıyorsunuz...
tecavüzcülerle karanlıkla ne ilgisi var benim yazdığımın...
KADIN
neyse tamam o zaman
üzerine konuşmaya devam etmenin de o zaman bi gereği yok
MURAT
Konuşmamak için önce bir kusura bakmayın cümlesi almalıyım...
KADIN
bence onu önce ben almalıyım
genele yazmanız yanlıştı
çünkü benim yazdıklarıma sizinkiler bi cevap gibi oldu
MURAT
paranoyaklık olduğu açık...
özür dilemeyeceğim laflar kurarım...
KADIN
siz bana paranoyak diyemezsiniz
bu ne saygısızlık
MURAT
tekrarlıyorum kime kızdıysanız lütfen ona yazın... bana yazmayın...
benim genele yazılmış yazımı üzerine alınıp bir de genele yazamazsınız diyen, yazımla alakasız tecavüz vs gibi yorumlar getiren insana, mantık süzgecinde yazarım...
Ama mantıksızsa karşıdaki anlamayacak ve hakaret olarak alacaktır...
ben yine de bu yazıyı sonradan okuyup hatanızı algılayacağınızı düşünüyorum...
hoşçakalın
KADIN
bende hatanızı anlayacağınızı düşünüyorum !
güle güle
Bir dakika aradan sonra
MURAT
Yazım size değildi. Size olduğunu düşünmeniz paranoyaklıktır. genel bir mesajdı bu da oldukça açık ve doğal ve hakkım. Genele yazamazsınız filan gibi yasaklayıcı söyleminiz ise yasaklayıcı ve kaba, nihat genç de eminim böyle yorumlardı. Lütfen kime karşı olduğunuzu ve kimi desteklediğini bir kez daha düşünün...
inanın olayı uzatmak için yazmıyorum bunları. Ama şunu da diyeyim
seçimlerle falan zerrece ilgim yok.
umarım bunu da olumsuz yargılamazsınız
çünkü bu da sizi ilgilendirmez... tabi dostum falan olmadıkça... ki henüz değiliz... iyi günler tekrar...
KADIN
bence sizin bu yaptığınız daha kaba
karşınızdaki kişi haksız ya da daha başka olumsuzluk içinde olabilir, ama sizin tutum ve davranışlarınız haklıysanız bile bunu mazur kılmıyor ne yazık ki !
madem o kadar haklısınız, bunu sürdürebilecek bi tavır muhteşem olurdu !
ama siz anladığım ve sizin de sunduğunuz üzere hiç de öyle biri değilsiniz !
sanatçıları ben hassas bilirdim, ama siz hassas ve duygulu değilsiniz !
kusura bakmayın ama bende böyle bi kanı oluşturdunuz !
MURAT
Yani istediğiniz kadar paranoyaklık kabalık ve çılgınlık yapabilirsiniz ama ben
sizin gördüğünüz gibi bir insan olmak zorundayım hem de tüm bunlar karşısında...
inanın tayyipten bir farkınız yok...
MURAT
2. yargımı veriyorum sizle ilgili ve ikisi de burada yazdıklarınız kanıt olarak gösterilebilir...
ama siz sadece kanılardan söz ediyorsunuz...
KADIN
tüm bunlar dediğiniz siz yarattınız
ben burda bi şey sordum, siz tutup garip bi cevap verdiniz
MURAT
Yazımın size karşılık olduğu paranoyasından kurtulunca hiç de garip olmadığını anlayacaksınız...
KADIN
insanları kategorileştirmekti konu, bende fikrimi söyledim
ama siz inanılmaz BÜYÜK bir tepki verdiniz !
MURAT
garip ve büyük tepki... bunlar yalan... açın da okuyun
yalan söylüyorsunuz.
bu da 3. tespitim ve yine kanıtlarım
KADIN
bu arada ben Tayyip Erdoğansam siz de Saddam gibisiniz !
tam diktatik !
KADIN
bana kimse yalancı diyemez !
haddinizi bilin lütfen !
siz kaba ve inanılmaz yüzeysel birisiniz o zaman !
MURAT
mühim olan birinin demesi değil yalan söylüyor olup olmadığınız...
bana da herkes yalancı diyebilir ama değilim...
KADIN
o zaman kabul edin veya etmeyin hiç umurumda değil, size KABA olduğunuzu ve inanılmaz SİNİRLİ bir yapıya sahip olduğunuzu söylemek istiyorum !
ve söyledim de !
MURAT
hata yaptığına bu kadar inanmamak.... tayyipliğinizin kanıtı budur... devam etmeyin lütfen. sakin olun ve baştan bir kez daha okuyun ya da birine okutun...
MURAT
Sinirli olan sizsiniz.... ve bu da 4. ve kanıtlı....
KADIN
siz böyle davranarak beni itham ettiğiniz Tayyip benzerliğinizi kendiniz üzerinde asıl siz tescilliyorsunuz ama hiç de farkında değilsiniz !
bu çok tehlikeli !
yani kişinin kendi farkında olamaması !
MURAT
evet. katılıyorum.
KADIN
çünkü asıl hatalı olduğunu ve kaba olduğunu kabul etmeyerek ona benzerliği siz gösteriyorsunuz !
MURAT
ama başka birinin, yani benim, bu kadar farkımda olmanız da saçma...
Böyle olduğunu düşünmeniz de aptalca...
5. ve yine kanıtlı...
KADIN
objektif biri olduğumu herkes bilir !
bunu ben söylemiyorum !
KADIN
APTAL SİZSİNİZ !
MURAT
benim hayatım kendileri üzerlerindeki inançları yıkmakla geçti insanların... neden seçimlerle ilgilenmediğimi bir de bundan çıkarabilirsiniz...
Aşağıdaki ileti tüm alıcılara teslim edilemedi:
benim hayatım kendileri üzerlerindeki inançları yıkmakla geçti insanların... neden seçimlerle ilgilenmediğimi bir de bundan çıkarabilirsiniz...
Bir aptal seçim konuşması içine soktuğu için beni, çok teşekkür ediyorum.
Şimdi: Bu kadın muhtemelen başbakana karşı oy verdi…
Neden ki?
Rahatlıkla onu, kimi olduğunu belirtmeden, bir metinde eleştirebilirim;
ve o, evet başbakanı güzel anlatmışsın der!!!
Bu yüzden işte; ben ne seçimle, ne onun seçimiyle, ne de saçlarının meçiyle ilgileniyorum (var mı yok mu bilmiyorum)…
Mesajımın da, muhtemelen onun da destekleyeceği bir düşünce olduğunu göremediğine göre, her halde meçli saçları gözlerinin üzerine düşüyordur; ya da kadın görüntüsü aklına…
Kadın görüntüsü, erkeklerden çok kadınların aklını karıştırıyor hahaha
Bu kadınların mantosuyla da ilgilenmiyorum, kadın parlemantosuyla...
Kadınlar da hayatları boyunca yüzde 47 ile iktidar olduklarını düşünür.
Ve onlar da bunu kaldıramaz.
Mağdurluklarını kullanmaktan, öne çıkarmaktan utanmazlar…
Ama, ne o kadar mağdurlar, ne de o kadar iktidar.
Ya da…
Erkekler de o kadar mağdur ve o kadar iktidar…
İşte; sanatçı hassaslığı ve duyarlılığı denen şey de budur...
Siz, hala, aptallıklarınıza ve kabalıklarınıza rağmen suyunuza giden politikacılara (politikacıları kastetmiyorum) “vermeye” devam edebilirsiniz.
-Sizin gibi bilge birinin insanları sınıflandırmayacağını sanırdım!
-Bilge sınıflandırmaz değildir, yanlış sınıflandırmazdır.
KADIN
kime bu sözler?
MURAT
kim doğru alırsa.
KADIN
umarım alabilir o kişi
MURAT
kim alabilirse
almayanların da saygılı olanlarına saygılıyız
KADIN
ben karanlıklara saygılı olamam
gerçek saygıya haksızlık etmiş olurum
saygıyı gerçekten hak edenlerle aralarında fark olduğundandır çünkü !
MURAT
bunun benim yazdıklarımla alakası nedir
KADIN
yazdıklarınızı ortaya koyarsanız, o kişiye özel, birebir söylemezseniz ben ve benzeri hassas insanlara söz hakkı çıkmış olur
ben tecavüzcüleri ya da ülkemi geleceği çalanları, torunlarımızın bile altından kalkamayacağı borçları üzerimize yıkanları, yani hırsızları, rantçıları, eli kanlıları asla ama asla sınıflandırmam !
onlar bakın adları üzerlerindedir zaten !
tecavüzcü !
hırsız !
eli kanlı !
zaten icraatları ile sınıflanmış durumdalar !
MURAT
siz kime kızdıysanız onla konuşsanız. olayın benle ve yazdığımla ilgisini hala göremiyorum...
onlar!!!!
kim onlar
Tam bu sırada kadının MSN’indeki mesajı okuyorum:
“Nihat Genç'in dediği gibi bu halk Hüseyin Üzmez'leri seçti yine! inanamıyorum!!”
MURAT
yoksa sizin gibi diye başlayan cümlemi size diye mi okudunuz!!!!! olamaz......
KADIN
hayır elbette
ben sadece sordum ama siz öyle bi cevap verdiniz ki, çok ilginçti
insanı kaşıyan, irite eden bir cümleydi
hayır size demedim demek yerine öyle bi cevap seçtiniz çünkü !
MURAT
size demiş olmam mümkün değil ki... bunu anlamanız için söylemem gerekmiyor ki...
bakın şu an fazla benmerkezcil bakıyorsunuz...
tecavüzcülerle karanlıkla ne ilgisi var benim yazdığımın...
KADIN
neyse tamam o zaman
üzerine konuşmaya devam etmenin de o zaman bi gereği yok
MURAT
Konuşmamak için önce bir kusura bakmayın cümlesi almalıyım...
KADIN
bence onu önce ben almalıyım
genele yazmanız yanlıştı
çünkü benim yazdıklarıma sizinkiler bi cevap gibi oldu
MURAT
paranoyaklık olduğu açık...
özür dilemeyeceğim laflar kurarım...
KADIN
siz bana paranoyak diyemezsiniz
bu ne saygısızlık
MURAT
tekrarlıyorum kime kızdıysanız lütfen ona yazın... bana yazmayın...
benim genele yazılmış yazımı üzerine alınıp bir de genele yazamazsınız diyen, yazımla alakasız tecavüz vs gibi yorumlar getiren insana, mantık süzgecinde yazarım...
Ama mantıksızsa karşıdaki anlamayacak ve hakaret olarak alacaktır...
ben yine de bu yazıyı sonradan okuyup hatanızı algılayacağınızı düşünüyorum...
hoşçakalın
KADIN
bende hatanızı anlayacağınızı düşünüyorum !
güle güle
Bir dakika aradan sonra
MURAT
Yazım size değildi. Size olduğunu düşünmeniz paranoyaklıktır. genel bir mesajdı bu da oldukça açık ve doğal ve hakkım. Genele yazamazsınız filan gibi yasaklayıcı söyleminiz ise yasaklayıcı ve kaba, nihat genç de eminim böyle yorumlardı. Lütfen kime karşı olduğunuzu ve kimi desteklediğini bir kez daha düşünün...
inanın olayı uzatmak için yazmıyorum bunları. Ama şunu da diyeyim
seçimlerle falan zerrece ilgim yok.
umarım bunu da olumsuz yargılamazsınız
çünkü bu da sizi ilgilendirmez... tabi dostum falan olmadıkça... ki henüz değiliz... iyi günler tekrar...
KADIN
bence sizin bu yaptığınız daha kaba
karşınızdaki kişi haksız ya da daha başka olumsuzluk içinde olabilir, ama sizin tutum ve davranışlarınız haklıysanız bile bunu mazur kılmıyor ne yazık ki !
madem o kadar haklısınız, bunu sürdürebilecek bi tavır muhteşem olurdu !
ama siz anladığım ve sizin de sunduğunuz üzere hiç de öyle biri değilsiniz !
sanatçıları ben hassas bilirdim, ama siz hassas ve duygulu değilsiniz !
kusura bakmayın ama bende böyle bi kanı oluşturdunuz !
MURAT
Yani istediğiniz kadar paranoyaklık kabalık ve çılgınlık yapabilirsiniz ama ben
sizin gördüğünüz gibi bir insan olmak zorundayım hem de tüm bunlar karşısında...
inanın tayyipten bir farkınız yok...
MURAT
2. yargımı veriyorum sizle ilgili ve ikisi de burada yazdıklarınız kanıt olarak gösterilebilir...
ama siz sadece kanılardan söz ediyorsunuz...
KADIN
tüm bunlar dediğiniz siz yarattınız
ben burda bi şey sordum, siz tutup garip bi cevap verdiniz
MURAT
Yazımın size karşılık olduğu paranoyasından kurtulunca hiç de garip olmadığını anlayacaksınız...
KADIN
insanları kategorileştirmekti konu, bende fikrimi söyledim
ama siz inanılmaz BÜYÜK bir tepki verdiniz !
MURAT
garip ve büyük tepki... bunlar yalan... açın da okuyun
yalan söylüyorsunuz.
bu da 3. tespitim ve yine kanıtlarım
KADIN
bu arada ben Tayyip Erdoğansam siz de Saddam gibisiniz !
tam diktatik !
KADIN
bana kimse yalancı diyemez !
haddinizi bilin lütfen !
siz kaba ve inanılmaz yüzeysel birisiniz o zaman !
MURAT
mühim olan birinin demesi değil yalan söylüyor olup olmadığınız...
bana da herkes yalancı diyebilir ama değilim...
KADIN
o zaman kabul edin veya etmeyin hiç umurumda değil, size KABA olduğunuzu ve inanılmaz SİNİRLİ bir yapıya sahip olduğunuzu söylemek istiyorum !
ve söyledim de !
MURAT
hata yaptığına bu kadar inanmamak.... tayyipliğinizin kanıtı budur... devam etmeyin lütfen. sakin olun ve baştan bir kez daha okuyun ya da birine okutun...
MURAT
Sinirli olan sizsiniz.... ve bu da 4. ve kanıtlı....
KADIN
siz böyle davranarak beni itham ettiğiniz Tayyip benzerliğinizi kendiniz üzerinde asıl siz tescilliyorsunuz ama hiç de farkında değilsiniz !
bu çok tehlikeli !
yani kişinin kendi farkında olamaması !
MURAT
evet. katılıyorum.
KADIN
çünkü asıl hatalı olduğunu ve kaba olduğunu kabul etmeyerek ona benzerliği siz gösteriyorsunuz !
MURAT
ama başka birinin, yani benim, bu kadar farkımda olmanız da saçma...
Böyle olduğunu düşünmeniz de aptalca...
5. ve yine kanıtlı...
KADIN
objektif biri olduğumu herkes bilir !
bunu ben söylemiyorum !
KADIN
APTAL SİZSİNİZ !
MURAT
benim hayatım kendileri üzerlerindeki inançları yıkmakla geçti insanların... neden seçimlerle ilgilenmediğimi bir de bundan çıkarabilirsiniz...
Aşağıdaki ileti tüm alıcılara teslim edilemedi:
benim hayatım kendileri üzerlerindeki inançları yıkmakla geçti insanların... neden seçimlerle ilgilenmediğimi bir de bundan çıkarabilirsiniz...
Bir aptal seçim konuşması içine soktuğu için beni, çok teşekkür ediyorum.
Şimdi: Bu kadın muhtemelen başbakana karşı oy verdi…
Neden ki?
Rahatlıkla onu, kimi olduğunu belirtmeden, bir metinde eleştirebilirim;
ve o, evet başbakanı güzel anlatmışsın der!!!
Bu yüzden işte; ben ne seçimle, ne onun seçimiyle, ne de saçlarının meçiyle ilgileniyorum (var mı yok mu bilmiyorum)…
Mesajımın da, muhtemelen onun da destekleyeceği bir düşünce olduğunu göremediğine göre, her halde meçli saçları gözlerinin üzerine düşüyordur; ya da kadın görüntüsü aklına…
Kadın görüntüsü, erkeklerden çok kadınların aklını karıştırıyor hahaha
Bu kadınların mantosuyla da ilgilenmiyorum, kadın parlemantosuyla...
Kadınlar da hayatları boyunca yüzde 47 ile iktidar olduklarını düşünür.
Ve onlar da bunu kaldıramaz.
Mağdurluklarını kullanmaktan, öne çıkarmaktan utanmazlar…
Ama, ne o kadar mağdurlar, ne de o kadar iktidar.
Ya da…
Erkekler de o kadar mağdur ve o kadar iktidar…
İşte; sanatçı hassaslığı ve duyarlılığı denen şey de budur...
Siz, hala, aptallıklarınıza ve kabalıklarınıza rağmen suyunuza giden politikacılara (politikacıları kastetmiyorum) “vermeye” devam edebilirsiniz.
Pazar, Mart 22, 2009
Kiralık Denize Sıfır Ford Siesta
Perşembe, Mart 19, 2009
HİS
Siyah parlak kadife örtülü büyükçe yatağa sırt üstü uzanmış çıplaktı kadın. Yatağı çevreleyen basamakları çıkan erkek de çırılçıplak.
Kadına yaklaştı. Ne kadar güzel bir vücudu vardı. Güzel bir vücut ve cesur bir yürek! Her türlü dokunuşa hazır. Sapkınlık dahil! Evet tabii, neden olmasın. Zevk verdikten sonra.
Normal sevişmeyle kadını orgazma ulaştırmayı denemektense yan yollar arayarak farklı olmanın getirdiği heyecanla şansını artırmaya çalışacak kaçamak bir aşık durumundaydı erkek. İşe önce göz temasıyla başlamayı istedi çünkü tensel temasın gerekmediği bu yöntemde uzmanlaşacak kadar az ilişkisi olmuştu karşı cinsle gençken. Gençken? Şu an neydi ki...
İlk genelev ziyaretini hatırladı, girdiği kadından çok, bekleyen arkadaşlarını memnun etmeyi düşünmüştü. Şimdi de ondan müjdeli bir haber bekleyen dostları vardı dışarıda... Cinselliğini rekabet temeline diktiğinde erkek, toy bir boğadan başka nedir ki arenada...
Hele böylesi bir kadının karşısında.
Heyecanını arkasına gizlediği gülümsemesiyle çapkın bir bakış fırlattı. Zırhına çarpıp parçalandı kadının. Kapalıydı göz kapakları.
Üzerine çıkan erkeğin becerilerini sergilediği sevişme boyunca da aralanmadı. Yattığı her kadında bir iz bırakmasıyla övünen abileri gibi biri olamayacaktı hayatı boyunca... Övünmek ya da iz bırakmak... Vücuduyla birilikte duygularını da okşamak gerekirdi iz bırakmak için. Övünmek için özel bir şey gerekmezdi... Yakışıklılığına güvenerek bakışlarıyla kurmayı düşündüğü yakınlığı, yaratmak istediği etkiyi bir kör ne kadar başarırsa o kadar başarmıştı şu anda. Sevişmenin sonlarına doğru kadının dudaklarında gülümsemeye benzer bir ifade belirir, iniltiye benzer bir ses duyulur gibi olmuşsa da, artık ümidini kestiği için sadece zevkine bakan erkek aldırmadı. İşini bitirdiğinde sportmence selam verdi hâlâ gözleri kapalı kadına. Kendi beceriksizliğinden vallahi değil, tuhaf bir kadındı bu. Seviştiklerini fark etmemiş bile olabilirdi...
Şimdi o inecek, ikinci bir erkek çıkacaktı. O sırasını savınca da üçüncü, dördüncü, onuncu, yirminci, yüzüncü...
Geniş hangarın tam ortasına, en uzak köşeden bile görülebilecek bir yükseltinin üzerine yerleştirilmiş, etrafı basamaklarla çevrelenmiş yatağa çıplak uzanmış En İyi Sevişen Erkek Yarışması’nın tek kişilik jürisi yarışmayı kazananı belirleyene dek sürecekti bu...
Hangarı dolduran onca çıplak erkek yarışmacıdan ikisi aralarında konuşuyordu.
“Böylesini görmedim...” dedi teki, “...gözünü açıp üzerinden geçen erkeklere bakmadı bile. Nasıl tanıyacak?”
Diğeri yarışmanın mantığını biliyordu: “Kazananı tanıması yeterli... ” dedi. “Böyle sevişen erkek kim Tanrım? diye gözlerini açtığında, adam belli olacak...”
******
“Zaten...” diyor bir dinleyici bulmuş olmanın coşkusuyla bilgiç erkek “...o hep yaşadıkları hayal dünyalarından uzaklaştırıp gözlerini açtıran erkekler ancak, kadınların kalplerini çalabilir. Erkeklerin gözleriyse hep açıktır. Zevkle ve teslimiyet duygusuyla gözlerini kapattıracak bir kadın, erkeğin kalbini çalabilir.”
“Ben seksin bu kadar karmaşık bir şey olduğunu sanmıyorum!” diyerek dudak büküyor genç olanı.
******
Bu bekleşme sırasında meydanı dolduran erkeklerin arasında dolaşıyorum. Maç girişinde bekleşir gibi sohbet ediyor, komiklikler, şaklabanlıklar yapıyor, birbirlerine havalar atıyor, fıkralar anlatıyorlar. Geçen yıllardaki yarışmalarla ilgili kulaktan kulağa aktarılan, abartıldığı belli ama bu yönü kimseyi rahatsız etmeyen hikayeler bunlar.
Bazı felsefelerin palavra olması gibi, bazı palavralar da felsefedir.
-Kadının üzerinden dolu adam geçti. Kadın bir yerde, durun, dedi. Bu beklenmeyen bir tepkiydi. Sonuçta bu yarışmalarda jüri üyeleri çok gerekmedikçe konuşmazlar. Ne gerek var ki konuşmaya!.. Ama bir şeyden şüphelenmişti kadın. Güzelim vücuduyla ayağa kalktı -bu arada göğüslerinin sarktığı gözümden kaçmadı- meydandaki kalabalıkta herhangi birine özellikle bakmamaya dikkat ederek gözlerini açtı: Meydan boştu. Basamaklarda tek bir adam vardı. Yalnızca. Kalakalmıştı basamakların ortasında. İniyor muydu çıkıyor muydu... Belki ikisini birden yapıyordu. Bir iniyor bir çıkıyor ve sonra bir daha iniyor bir daha çıkıyor. “Diğerleri nerede?” dedi kadın sinirli. İtiraf etmek zorunda kaldı adam: “Benden başka kimse yok!” Kadın onu tanıdı. Yarışmanın o yılki sponsoru! “Gözümüz açıldığında” dedi kadın “hep bir erkek tarafından kandırıldığımızı mı anlayacağız?” Yarışmaların iptal edildiği sene vardı ya.
-Bir seferinde de jüri skandalı yaşanmıştı, diye başlıyor bir diğer erkek. Çok da emin olamadığını söyleyerek yarışmayı tekrarlamasını istedi bir yarışmacıdan kadın. Ve sonra bir daha bir daha istedi ve bir daha. “Tam bilemiyorum, olabilir ama bir daha.” Çaktınız mı olayı!
Üst jüri bu adamı birinci ve tek ilan etti, jüriye de kişisel zevklerini işin içine kattığı gerekçesiyle bir dahaki senenin ön jürisine katılmaktan men cezası verdi. Üst jüri üyesi o kokanaların “Şu yeni nesil, ah şu genç nesil” diye paylarken kıskançlıkla dudaklarını ısırdıkları gözden kaçmadı.
-Geçen senlerde... diye ortaya atılıyor biri, bir arkadaşım kazanamadı ama başarı belgesi almıştı.
-Nasıl başarı belgesi? denecek olunuyor...
-Kadın tek gözünü açarak şöyle bir bakmış ona.
Abartılı kahkalarla kırılıyor ortalık.
-Benim sakar bir arkadaşım katılmıştı, diye başlıyor sonra yanına gittiğim gruptan biri. Dişlektir, gözlüklüdür, utangaçtır, ana kuzusudur. Bizim dalga geçmelerimize dayanamayarak şeytanın bacağını kırmak için katılmıştı. Nasılsa ön elemeleri geçmiş.
-E ne oldu. Kırdı mı bari?
-Kendi bacağını kırdı: Merdivenleri çıkarken ayağı takılmış. Kadın gürültüye gözünü açmış. Bizimki ayağının acısını fark etmemiş henüz, yerde gözlüklerini arıyor. Diğerleri onu havaya kaldırıp kutluyorlar.
-Bir seneki yarışmada jüri kadın “Ulan!” demiş içinden “Bunu tanıyorum bir yerlerden, yoksa bir daha mı geldi!” Gözlerini açmış, ne görsün? Kocası. Sevişmeyi yarıda kesmiş. “Sonraki gelsin.”
Kahkahalar kesilmeden bir diğeri başlıyor anlatmaya.
-Bir seferinde hiç unutmam Dünyanın En İyi Sevişen Erkeği’ne karar verdi kadın. Kalabalıktan biri itiraz etti. Bu deminden beri herkese mutlaka kendinin kazanacağını, ne özel bir erkek olduğunu ballandıra ballandıra anlatan, çevresine yarışmaya öylesine katılmış yaltakçılarını toplamış bir adamdı. Üst jüri hemen duruma el koydu ve yarışma durduruldu. İtiraz eden adam kadının yanına davet edildi. Adam kendinden önce çıkan dolu erkeğe taş çıkartacak bir gurur ve incelikle salına salına ve kasıla kasıla çıktı. Kısa keseyim; adamı yatırıyorlar kadının yerine, hadi diyorlar Dünyanın En İyi Sevişen Erkeğine, DEİSE olduğunu kanıtla. O denileni yaparken demin kasılan adam altta çığlık çığlığa...
İş bittikten sonra jüri başkanı tatlı sert bir ifadeyle sordu başka itirazı olan var mı? diye. Tanrı sizi inandırsın, demin itiraz edip de ikna edilen bağırmaya başladı. Önce ne dediğini anlamıyoruz, yine itiraz ettiğini tahmin ediyoruz. Gerçekten de adam bağırıyor, yumuşak, biraz kısık ama hala şehvetli bir sesle: Ay itiraz edin... Kesinlikle itiraz edin ayol... Defalarca itiraz edin...
Ve inanmayacaksınız ya da inanırsınız belki bilmiyorum ama o çıplak erkek kalabalığından azımsanmayacak bir azınlık bağırarak itiraz etti önce tek bir ağızdan sonra topluca, büyüyen bir yankı şeklinde: Ben de itiraz ediyorum... İtiraz etmek istiyorum... İstiyorum... Ben de istiyorum...
Başka bir grupta kadınlardan söz ediliyor: Jüri olarak seçilmediği için yarışmayı sabote eden bir seks manyağı kadından... Jüri olarak seçilmek için kendini 8 defa evlenmiş gösteren bakire kız kurusundan...
Dayanamayarak soruyorum:
-Jürideki kadını kim seçiyor peki?
-Geçen senenin birincisi.
Yüzlerce kadın başvuruyormuş her sene. Adamı düşünebiliyor musunuz? Kadınlar için neyse de erkekler için epeyce meşakkatli.
En sıkı palavralardan birisini anımsıyorum... Ama anlatamadan sıranın bana geldiğini haber veriyor anons. Takma adım okunuyor. HİS... İngilizce’de “onunki” “erkeğinki” demek biliyorsunuz. Kimseye söylemeyin; aslında Herkesten İyi Sevişen demek. Basamaklara doğru yöneliyorum. Kadının yanına çıkıyorum. Biraz dikilmiş, su ile dudaklarını ıslatıyor. Nedimeler orasını temizliyorlar. İlk günkü gibi!
-Bakın bu gerçek, diye konuya giriyor bir başkası, cidden gerçek. Bir yarışmacı, kadına onu “arkadan yapmak” isteğini sözlü olarak bildirmiş. Kadın birleşmenin başlarında bir şeyler hissetmiş, hayır hayır gülmeyin gerçek bir şeyler, hoş bir şeyler. Sonra giderek daha fazla emin olmuş, yine de işini bitirmesini beklemiş adamın... Kadın kendinden geçmek üzere olduğunu fark edip gözlerini açmış, başı dönmekte, kalbi hızlı hızlı atmaktaymış, başını çevirip adama bu nedenle bakamadığını sanmış ama birkaç kez deneyip de başaramayınca, sarhoşluğundan sıyrılmış, adamın onun dönmesini engellediğini anlamış. Kadının son ve en büyük orgazmı da adama birkaç saniye kazandırmış ve kendini zorla da olsa toparlayan kadın onun kalabalığa karışırkenki sırtını görebilmiş ancak. Senin benim gibi bir erkek sırtı!
Evet. Aşağı yukarı böyle oluyor. İsterse bulabilir beni hemen. Ama yapmıyor. “Demin inen” dese herkes bendim bendim diye galeyana gelecek ve karışacak ortalık; beceriksizsen becerikliymiş gibi gözük... Belki de başka bir şey düşündü, bilmiyorum. Ben ne düşündüm de böyle davrandım. Bilmiyorum! Eğer gerçekten istiyorsa beni bulacaktır... diye mi düşündüm?
- Sonraki adamı kabul etmiş kadın. Adam kadının içine girmiş, hem de çok acemice bir giriş, beceriksizlikten ya da heyecandan, artık bilmiyorum, daha ilk saniyeler oynanıyor, dikkat edin, kadın gözlerini açmış. Evet, demiş, işte bu... Adamı DEİSE olarak ilan etmiş. Bir dalgalanma olmuş kalabalıkta. Herkes birbirine bakmış. O kadar uğraşmışlar biraz önce, kıçlarından ter akmış, bırakın gözünü açtırmayı kadının ağzından bir oh duyabilmek için, bir o kadar da bunun için bekleyenler... Herifin biri, sen gel, birkaç saniyede... Ne idüğü belirsiz bir giriş. Nasıl ya? İtiraz etmişler.
Henüz denenmemiş bir dolu erkeğe, denenmiş ama seçilmediği için kadına kinlenmiş, gururuna yediremeyen bir dolu erkek de katılıyor, hiçbir şansları olmadığını bilenler de ön ellemeyi geçmenin şaşkınlığıyla bu kalabalığa karıştığında herkes itiraz etmeye başlıyor, evet, herkes.
Tuzağa düşmüş oluyorum böylece. Hangarın en uzak köşesinde gitmeye hazırlanan, kalabalıkta itiraz etmeyen tek tip olmamdan da kolayca görüp tanıyor. Herkesin uzağında tanıyor beni.
“Nasıl tanıdın?” diye soruyorum yine de ödülümü verirken. “Sırtından” diyor. “Çekip giden erkek sırtından...”
Kadına yaklaştı. Ne kadar güzel bir vücudu vardı. Güzel bir vücut ve cesur bir yürek! Her türlü dokunuşa hazır. Sapkınlık dahil! Evet tabii, neden olmasın. Zevk verdikten sonra.
Normal sevişmeyle kadını orgazma ulaştırmayı denemektense yan yollar arayarak farklı olmanın getirdiği heyecanla şansını artırmaya çalışacak kaçamak bir aşık durumundaydı erkek. İşe önce göz temasıyla başlamayı istedi çünkü tensel temasın gerekmediği bu yöntemde uzmanlaşacak kadar az ilişkisi olmuştu karşı cinsle gençken. Gençken? Şu an neydi ki...
İlk genelev ziyaretini hatırladı, girdiği kadından çok, bekleyen arkadaşlarını memnun etmeyi düşünmüştü. Şimdi de ondan müjdeli bir haber bekleyen dostları vardı dışarıda... Cinselliğini rekabet temeline diktiğinde erkek, toy bir boğadan başka nedir ki arenada...
Hele böylesi bir kadının karşısında.
Heyecanını arkasına gizlediği gülümsemesiyle çapkın bir bakış fırlattı. Zırhına çarpıp parçalandı kadının. Kapalıydı göz kapakları.
Üzerine çıkan erkeğin becerilerini sergilediği sevişme boyunca da aralanmadı. Yattığı her kadında bir iz bırakmasıyla övünen abileri gibi biri olamayacaktı hayatı boyunca... Övünmek ya da iz bırakmak... Vücuduyla birilikte duygularını da okşamak gerekirdi iz bırakmak için. Övünmek için özel bir şey gerekmezdi... Yakışıklılığına güvenerek bakışlarıyla kurmayı düşündüğü yakınlığı, yaratmak istediği etkiyi bir kör ne kadar başarırsa o kadar başarmıştı şu anda. Sevişmenin sonlarına doğru kadının dudaklarında gülümsemeye benzer bir ifade belirir, iniltiye benzer bir ses duyulur gibi olmuşsa da, artık ümidini kestiği için sadece zevkine bakan erkek aldırmadı. İşini bitirdiğinde sportmence selam verdi hâlâ gözleri kapalı kadına. Kendi beceriksizliğinden vallahi değil, tuhaf bir kadındı bu. Seviştiklerini fark etmemiş bile olabilirdi...
Şimdi o inecek, ikinci bir erkek çıkacaktı. O sırasını savınca da üçüncü, dördüncü, onuncu, yirminci, yüzüncü...
Geniş hangarın tam ortasına, en uzak köşeden bile görülebilecek bir yükseltinin üzerine yerleştirilmiş, etrafı basamaklarla çevrelenmiş yatağa çıplak uzanmış En İyi Sevişen Erkek Yarışması’nın tek kişilik jürisi yarışmayı kazananı belirleyene dek sürecekti bu...
Hangarı dolduran onca çıplak erkek yarışmacıdan ikisi aralarında konuşuyordu.
“Böylesini görmedim...” dedi teki, “...gözünü açıp üzerinden geçen erkeklere bakmadı bile. Nasıl tanıyacak?”
Diğeri yarışmanın mantığını biliyordu: “Kazananı tanıması yeterli... ” dedi. “Böyle sevişen erkek kim Tanrım? diye gözlerini açtığında, adam belli olacak...”
******
“Zaten...” diyor bir dinleyici bulmuş olmanın coşkusuyla bilgiç erkek “...o hep yaşadıkları hayal dünyalarından uzaklaştırıp gözlerini açtıran erkekler ancak, kadınların kalplerini çalabilir. Erkeklerin gözleriyse hep açıktır. Zevkle ve teslimiyet duygusuyla gözlerini kapattıracak bir kadın, erkeğin kalbini çalabilir.”
“Ben seksin bu kadar karmaşık bir şey olduğunu sanmıyorum!” diyerek dudak büküyor genç olanı.
******
Bu bekleşme sırasında meydanı dolduran erkeklerin arasında dolaşıyorum. Maç girişinde bekleşir gibi sohbet ediyor, komiklikler, şaklabanlıklar yapıyor, birbirlerine havalar atıyor, fıkralar anlatıyorlar. Geçen yıllardaki yarışmalarla ilgili kulaktan kulağa aktarılan, abartıldığı belli ama bu yönü kimseyi rahatsız etmeyen hikayeler bunlar.
Bazı felsefelerin palavra olması gibi, bazı palavralar da felsefedir.
-Kadının üzerinden dolu adam geçti. Kadın bir yerde, durun, dedi. Bu beklenmeyen bir tepkiydi. Sonuçta bu yarışmalarda jüri üyeleri çok gerekmedikçe konuşmazlar. Ne gerek var ki konuşmaya!.. Ama bir şeyden şüphelenmişti kadın. Güzelim vücuduyla ayağa kalktı -bu arada göğüslerinin sarktığı gözümden kaçmadı- meydandaki kalabalıkta herhangi birine özellikle bakmamaya dikkat ederek gözlerini açtı: Meydan boştu. Basamaklarda tek bir adam vardı. Yalnızca. Kalakalmıştı basamakların ortasında. İniyor muydu çıkıyor muydu... Belki ikisini birden yapıyordu. Bir iniyor bir çıkıyor ve sonra bir daha iniyor bir daha çıkıyor. “Diğerleri nerede?” dedi kadın sinirli. İtiraf etmek zorunda kaldı adam: “Benden başka kimse yok!” Kadın onu tanıdı. Yarışmanın o yılki sponsoru! “Gözümüz açıldığında” dedi kadın “hep bir erkek tarafından kandırıldığımızı mı anlayacağız?” Yarışmaların iptal edildiği sene vardı ya.
-Bir seferinde de jüri skandalı yaşanmıştı, diye başlıyor bir diğer erkek. Çok da emin olamadığını söyleyerek yarışmayı tekrarlamasını istedi bir yarışmacıdan kadın. Ve sonra bir daha bir daha istedi ve bir daha. “Tam bilemiyorum, olabilir ama bir daha.” Çaktınız mı olayı!
Üst jüri bu adamı birinci ve tek ilan etti, jüriye de kişisel zevklerini işin içine kattığı gerekçesiyle bir dahaki senenin ön jürisine katılmaktan men cezası verdi. Üst jüri üyesi o kokanaların “Şu yeni nesil, ah şu genç nesil” diye paylarken kıskançlıkla dudaklarını ısırdıkları gözden kaçmadı.
-Geçen senlerde... diye ortaya atılıyor biri, bir arkadaşım kazanamadı ama başarı belgesi almıştı.
-Nasıl başarı belgesi? denecek olunuyor...
-Kadın tek gözünü açarak şöyle bir bakmış ona.
Abartılı kahkalarla kırılıyor ortalık.
-Benim sakar bir arkadaşım katılmıştı, diye başlıyor sonra yanına gittiğim gruptan biri. Dişlektir, gözlüklüdür, utangaçtır, ana kuzusudur. Bizim dalga geçmelerimize dayanamayarak şeytanın bacağını kırmak için katılmıştı. Nasılsa ön elemeleri geçmiş.
-E ne oldu. Kırdı mı bari?
-Kendi bacağını kırdı: Merdivenleri çıkarken ayağı takılmış. Kadın gürültüye gözünü açmış. Bizimki ayağının acısını fark etmemiş henüz, yerde gözlüklerini arıyor. Diğerleri onu havaya kaldırıp kutluyorlar.
-Bir seneki yarışmada jüri kadın “Ulan!” demiş içinden “Bunu tanıyorum bir yerlerden, yoksa bir daha mı geldi!” Gözlerini açmış, ne görsün? Kocası. Sevişmeyi yarıda kesmiş. “Sonraki gelsin.”
Kahkahalar kesilmeden bir diğeri başlıyor anlatmaya.
-Bir seferinde hiç unutmam Dünyanın En İyi Sevişen Erkeği’ne karar verdi kadın. Kalabalıktan biri itiraz etti. Bu deminden beri herkese mutlaka kendinin kazanacağını, ne özel bir erkek olduğunu ballandıra ballandıra anlatan, çevresine yarışmaya öylesine katılmış yaltakçılarını toplamış bir adamdı. Üst jüri hemen duruma el koydu ve yarışma durduruldu. İtiraz eden adam kadının yanına davet edildi. Adam kendinden önce çıkan dolu erkeğe taş çıkartacak bir gurur ve incelikle salına salına ve kasıla kasıla çıktı. Kısa keseyim; adamı yatırıyorlar kadının yerine, hadi diyorlar Dünyanın En İyi Sevişen Erkeğine, DEİSE olduğunu kanıtla. O denileni yaparken demin kasılan adam altta çığlık çığlığa...
İş bittikten sonra jüri başkanı tatlı sert bir ifadeyle sordu başka itirazı olan var mı? diye. Tanrı sizi inandırsın, demin itiraz edip de ikna edilen bağırmaya başladı. Önce ne dediğini anlamıyoruz, yine itiraz ettiğini tahmin ediyoruz. Gerçekten de adam bağırıyor, yumuşak, biraz kısık ama hala şehvetli bir sesle: Ay itiraz edin... Kesinlikle itiraz edin ayol... Defalarca itiraz edin...
Ve inanmayacaksınız ya da inanırsınız belki bilmiyorum ama o çıplak erkek kalabalığından azımsanmayacak bir azınlık bağırarak itiraz etti önce tek bir ağızdan sonra topluca, büyüyen bir yankı şeklinde: Ben de itiraz ediyorum... İtiraz etmek istiyorum... İstiyorum... Ben de istiyorum...
Başka bir grupta kadınlardan söz ediliyor: Jüri olarak seçilmediği için yarışmayı sabote eden bir seks manyağı kadından... Jüri olarak seçilmek için kendini 8 defa evlenmiş gösteren bakire kız kurusundan...
Dayanamayarak soruyorum:
-Jürideki kadını kim seçiyor peki?
-Geçen senenin birincisi.
Yüzlerce kadın başvuruyormuş her sene. Adamı düşünebiliyor musunuz? Kadınlar için neyse de erkekler için epeyce meşakkatli.
En sıkı palavralardan birisini anımsıyorum... Ama anlatamadan sıranın bana geldiğini haber veriyor anons. Takma adım okunuyor. HİS... İngilizce’de “onunki” “erkeğinki” demek biliyorsunuz. Kimseye söylemeyin; aslında Herkesten İyi Sevişen demek. Basamaklara doğru yöneliyorum. Kadının yanına çıkıyorum. Biraz dikilmiş, su ile dudaklarını ıslatıyor. Nedimeler orasını temizliyorlar. İlk günkü gibi!
-Bakın bu gerçek, diye konuya giriyor bir başkası, cidden gerçek. Bir yarışmacı, kadına onu “arkadan yapmak” isteğini sözlü olarak bildirmiş. Kadın birleşmenin başlarında bir şeyler hissetmiş, hayır hayır gülmeyin gerçek bir şeyler, hoş bir şeyler. Sonra giderek daha fazla emin olmuş, yine de işini bitirmesini beklemiş adamın... Kadın kendinden geçmek üzere olduğunu fark edip gözlerini açmış, başı dönmekte, kalbi hızlı hızlı atmaktaymış, başını çevirip adama bu nedenle bakamadığını sanmış ama birkaç kez deneyip de başaramayınca, sarhoşluğundan sıyrılmış, adamın onun dönmesini engellediğini anlamış. Kadının son ve en büyük orgazmı da adama birkaç saniye kazandırmış ve kendini zorla da olsa toparlayan kadın onun kalabalığa karışırkenki sırtını görebilmiş ancak. Senin benim gibi bir erkek sırtı!
Evet. Aşağı yukarı böyle oluyor. İsterse bulabilir beni hemen. Ama yapmıyor. “Demin inen” dese herkes bendim bendim diye galeyana gelecek ve karışacak ortalık; beceriksizsen becerikliymiş gibi gözük... Belki de başka bir şey düşündü, bilmiyorum. Ben ne düşündüm de böyle davrandım. Bilmiyorum! Eğer gerçekten istiyorsa beni bulacaktır... diye mi düşündüm?
- Sonraki adamı kabul etmiş kadın. Adam kadının içine girmiş, hem de çok acemice bir giriş, beceriksizlikten ya da heyecandan, artık bilmiyorum, daha ilk saniyeler oynanıyor, dikkat edin, kadın gözlerini açmış. Evet, demiş, işte bu... Adamı DEİSE olarak ilan etmiş. Bir dalgalanma olmuş kalabalıkta. Herkes birbirine bakmış. O kadar uğraşmışlar biraz önce, kıçlarından ter akmış, bırakın gözünü açtırmayı kadının ağzından bir oh duyabilmek için, bir o kadar da bunun için bekleyenler... Herifin biri, sen gel, birkaç saniyede... Ne idüğü belirsiz bir giriş. Nasıl ya? İtiraz etmişler.
Henüz denenmemiş bir dolu erkeğe, denenmiş ama seçilmediği için kadına kinlenmiş, gururuna yediremeyen bir dolu erkek de katılıyor, hiçbir şansları olmadığını bilenler de ön ellemeyi geçmenin şaşkınlığıyla bu kalabalığa karıştığında herkes itiraz etmeye başlıyor, evet, herkes.
Tuzağa düşmüş oluyorum böylece. Hangarın en uzak köşesinde gitmeye hazırlanan, kalabalıkta itiraz etmeyen tek tip olmamdan da kolayca görüp tanıyor. Herkesin uzağında tanıyor beni.
“Nasıl tanıdın?” diye soruyorum yine de ödülümü verirken. “Sırtından” diyor. “Çekip giden erkek sırtından...”
Cumartesi, Mart 07, 2009
Ne kaldı ki
Cioran:
"Doğudaki filozof felsefesini
uygulamakla yükümlüdür,
uygulama amacıyla felsefe yapar.
Entelektüel bir alıştırma değildir
bu.
Doğudakilerin yaşamları
ayrılmaz
bir biçimde düşüncelerine bağlıdır.
Doğunun aksine Batıda
hiçbir filozoftan aynı zamanda
bilge olması beklenmez.
Kaldı ki batıda bilge yoktur.
Felsefecinin felsefesi
yaşamdan çıkmamıştır,
yaşama göre de hazırlanmamıştır.
(Montaigne hariç, belki bir de Goethe)
Almanya’da düşünüre tepeden bakarlar,
buna karşılık filozof itibar görür:
Bir sitem kurmuştur, okunmaz olma ayrıcalığına sahiptir.”
Doğrusu "sistem" olacak;
bu, "sitem", güzeli...
"Doğudaki filozof felsefesini
uygulamakla yükümlüdür,
uygulama amacıyla felsefe yapar.
Entelektüel bir alıştırma değildir
bu.
Doğudakilerin yaşamları
ayrılmaz
bir biçimde düşüncelerine bağlıdır.
Doğunun aksine Batıda
hiçbir filozoftan aynı zamanda
bilge olması beklenmez.
Kaldı ki batıda bilge yoktur.
Felsefecinin felsefesi
yaşamdan çıkmamıştır,
yaşama göre de hazırlanmamıştır.
(Montaigne hariç, belki bir de Goethe)
Almanya’da düşünüre tepeden bakarlar,
buna karşılık filozof itibar görür:
Bir sitem kurmuştur, okunmaz olma ayrıcalığına sahiptir.”
Doğrusu "sistem" olacak;
bu, "sitem", güzeli...
Perşembe, Mart 05, 2009
Yazılarıma bayılmayın; ayılın!
1. Merhaba. Ben canan. Yazılarınızı okudum. Bir kısmını çooookk beğenirken, bir kısmı ile ilgili de çok ciddi soru işaretleri yaşadım. Terkidi yar ve ding dong yazılarınızdaki kadınlarla ilgili alıp veremedikleriniz beni şaşırttı. Tabii herkesin sorduğu bir soruyu sormadan edemeyeceğim. Oradaki erkek kahraman gerçek Murat mı?
2. Sana ilk mesajı yolladıktan sonra diğer başlıklar altındaki yazılarını da okudum. Tebrik ederim. 20 kadar yazı okudum ve sadece ilk ikisi kafamı karıştırmıştı. (romantizm başlığı altındaki ding dong ve terkidi yar). çünkü oradaki kişinin sen olduğunu düşünerek fikirlerini değil de hislerini yazdığını düşünerek tedirgin olmuştum. Hala da merak içindeyim. acaba gerçekten kadınlara bakışında böylesi bir çarpıklık var mı diye? Zira, diğer konulardaki yazılarına bayıldım. Ama diğer iki yazıdaki hisler senin hislerinse ne yazarsan yaz yazılarına bayılmam...
2. Sana ilk mesajı yolladıktan sonra diğer başlıklar altındaki yazılarını da okudum. Tebrik ederim. 20 kadar yazı okudum ve sadece ilk ikisi kafamı karıştırmıştı. (romantizm başlığı altındaki ding dong ve terkidi yar). çünkü oradaki kişinin sen olduğunu düşünerek fikirlerini değil de hislerini yazdığını düşünerek tedirgin olmuştum. Hala da merak içindeyim. acaba gerçekten kadınlara bakışında böylesi bir çarpıklık var mı diye? Zira, diğer konulardaki yazılarına bayıldım. Ama diğer iki yazıdaki hisler senin hislerinse ne yazarsan yaz yazılarına bayılmam...
Pazar, Mart 01, 2009
Bir ilerleme biçimi: Yerinde kalmak
Samurayların hepsi öldürülür, hem de satılmış korkak eski samurayların da arasında olduğu japonlar tarafından, kardeşleri tarafından; samurayların ölen lideriyle omuz omuza bir samuray gibi savaşan amerikalıya sorar karaktersiz imparator; son samurayın, ustasının, nasıl öldüğünü; bana nasıl öldüğünü anlatın der amerikalıya...
Size nasıl yaşadığını anlatacağım der amerikalı...
Günümüz kadını kendini istediği gibi öldüremez; eğer ben nasıl yaşadığını böyle (yazılarımdaki gibi) anlatırsam...
Beni bir baba gibi görün; sorumluluk hisseden bir abi gibi; aşkı falan boşverin, gerçekten önemseyen bir sevgili gibi...
En doğrusu, en iyi öğrencisine hatasından kızıp ceza veren bir hoca gibi...
Sizi başka tarzda hiçbir erkek kurtaramaz...
Erkek egemenliğinde yaşamaya devam edersiniz çünkü; en kötü şekilde hem de; erkeksileşmiş bir şekilde...
Samuraysınız siz samuray kalın...
Not: Teşekkür ederim yorumlara; bunu yazdırdığı için bana... Bu yazı yorumlarda kalamayacak kadar güzel; güzel bir anafikir, önsöz...
Size nasıl yaşadığını anlatacağım der amerikalı...
Günümüz kadını kendini istediği gibi öldüremez; eğer ben nasıl yaşadığını böyle (yazılarımdaki gibi) anlatırsam...
Beni bir baba gibi görün; sorumluluk hisseden bir abi gibi; aşkı falan boşverin, gerçekten önemseyen bir sevgili gibi...
En doğrusu, en iyi öğrencisine hatasından kızıp ceza veren bir hoca gibi...
Sizi başka tarzda hiçbir erkek kurtaramaz...
Erkek egemenliğinde yaşamaya devam edersiniz çünkü; en kötü şekilde hem de; erkeksileşmiş bir şekilde...
Samuraysınız siz samuray kalın...
Not: Teşekkür ederim yorumlara; bunu yazdırdığı için bana... Bu yazı yorumlarda kalamayacak kadar güzel; güzel bir anafikir, önsöz...
Çarşamba, Şubat 25, 2009
Nazik
“Beni kırmamak için kaba davranmıştı. Böylece hem ona tepki gösterebilecek hem de rasyonalizasyon süreçlerim devreye girdiğinde kendimi değil onu sorumlu tutabilecektim. Çok nazik biriydi.” (Tarık Günersel)
Pazar, Şubat 22, 2009
Loğusa
-Efendim şimdi elimdeki dava karısını loğusayken terk eden bir adamla ilgili.
-Bunun davası mı olur Avukat Bey, suçla aynı türden bir ceza yazıverin işte.
-Ama şu var efendim: Kadının sicili temiz değil. Daha önceki hayatında bir adama lanet etmiş.
-Ne diye?
-Karısını loğusayken terk etti diye.
-Bak sen. Tam İlahi Adalet Mahkemesi’nin konusu. Peki adam masum muymuş?
-Evet efendim, hem de melek kadar! Karısını, önceki hayatındaki bir günahından dolayı cezalandırmak üzere dünyaya gönderilmiş bir melekmiş adam.
-Ve bu kadın bir meleğe lanet etmiş! Büyük suç.
-Kadının suçunun cezasını çekmesini ve adamı hiçbir kötülükle cezalandırmamayı teklif ediyorum. Zaten adam insanlar tarafından epeyce suçlandı, tüm yaşamı boyunca da suçlanacak.
-Karısını terk etme nedeni neydi?
-Evliliğe zorlamak için hamile kalması.
-Adam güçlü birisi mi, yaptığından emin mi?
-Pek değil. Bazen vicdanı sızlıyor. Kendinden emin ama insanların hareketlerinden emin değil.
-Vah zavallı. Onu daha da yalnız bırakabilirler. Biz yalnız bırakmayalım. Ondaki özbilinci ve kendine güveni daha da güçlü ortaya çıkaralım, bir olayla.
-Ben de bunu önereceğim ama çekiniyorum. Sonuçta diğer insanlara kötü örnek olmaz mı? Onların gözünde büyük bir günahkar; ama toplum dışına itilmişliği haricinde hiçbir ceza çekmiyor.
-İnsanlar için bu en büyük ceza değil mi, yani yalnızlık?
-Evet ama sanatçı falan da olabilir adam. O zaman sevilir ve tüm yaptığına rağmen sayılır da.
-Biraz fazla insan gibi düşünmüyor muyuz ne dersin Avukat Bey? Sonuçta ilahi adalet için çalışmamız yeterli. Bunun insanlar tarafından anlaşılamıyor olması insanların sorunu.
-Doğru buyurdunuz efendim.
-Adama sanatçılık vermek iyi fikir. Kötülükle boğuşarak, üstelik bizzat insanlar tarafından kötülük olarak nitelendirilen bir şey yapmış biri olarak belki hayatın adaletine biraz yaklaşabilir. En azından diğer taraftan bakar da olaylara, kötülüğü bilmeden etmeden aşağılayan insanlara bir ders olur bu.
-Bunun davası mı olur Avukat Bey, suçla aynı türden bir ceza yazıverin işte.
-Ama şu var efendim: Kadının sicili temiz değil. Daha önceki hayatında bir adama lanet etmiş.
-Ne diye?
-Karısını loğusayken terk etti diye.
-Bak sen. Tam İlahi Adalet Mahkemesi’nin konusu. Peki adam masum muymuş?
-Evet efendim, hem de melek kadar! Karısını, önceki hayatındaki bir günahından dolayı cezalandırmak üzere dünyaya gönderilmiş bir melekmiş adam.
-Ve bu kadın bir meleğe lanet etmiş! Büyük suç.
-Kadının suçunun cezasını çekmesini ve adamı hiçbir kötülükle cezalandırmamayı teklif ediyorum. Zaten adam insanlar tarafından epeyce suçlandı, tüm yaşamı boyunca da suçlanacak.
-Karısını terk etme nedeni neydi?
-Evliliğe zorlamak için hamile kalması.
-Adam güçlü birisi mi, yaptığından emin mi?
-Pek değil. Bazen vicdanı sızlıyor. Kendinden emin ama insanların hareketlerinden emin değil.
-Vah zavallı. Onu daha da yalnız bırakabilirler. Biz yalnız bırakmayalım. Ondaki özbilinci ve kendine güveni daha da güçlü ortaya çıkaralım, bir olayla.
-Ben de bunu önereceğim ama çekiniyorum. Sonuçta diğer insanlara kötü örnek olmaz mı? Onların gözünde büyük bir günahkar; ama toplum dışına itilmişliği haricinde hiçbir ceza çekmiyor.
-İnsanlar için bu en büyük ceza değil mi, yani yalnızlık?
-Evet ama sanatçı falan da olabilir adam. O zaman sevilir ve tüm yaptığına rağmen sayılır da.
-Biraz fazla insan gibi düşünmüyor muyuz ne dersin Avukat Bey? Sonuçta ilahi adalet için çalışmamız yeterli. Bunun insanlar tarafından anlaşılamıyor olması insanların sorunu.
-Doğru buyurdunuz efendim.
-Adama sanatçılık vermek iyi fikir. Kötülükle boğuşarak, üstelik bizzat insanlar tarafından kötülük olarak nitelendirilen bir şey yapmış biri olarak belki hayatın adaletine biraz yaklaşabilir. En azından diğer taraftan bakar da olaylara, kötülüğü bilmeden etmeden aşağılayan insanlara bir ders olur bu.
Cuma, Şubat 20, 2009
Ergenekon ya da ErgenOkan
19/02/2009. Radikal.
ERKEKLER DE ŞİDDET MAĞDURU
Altı erkekten biri mağdur.
İngiltere’de ev içi şiddete maruz kalan erkeklere hizmet veren ManKind, mağdur sayısının oran olarak kadınlardan çok da farklı olmadığını açıkladı
LONDRA - İngiltere’de ev içi şiddete maruz kalan erkekler için hizmet veren ManKind yardım merkezine gelen telefon ve e-postalar, 20-24 yaş grubundaki şiddet gören erkek durumunun bu yaş grubundaki kadınlardan oran olarak çok da farklı olmadığını gösterdi.
İngiltere’de yılda 2.7 milyon erkeğin eşi ya da sevgilisinden şiddet gördüğünü söyleyen yetkililer, toplam sayıyıysa 3.2 milyon olarak açıklıyor. ManKind yetkilileri polisi de ‘cinsiyetçi’ davranmakla eleştirerek, “Şiddet görenin erkek olduğuna inanmıyor, erkeğin kendini korumasını bekliyor. Yardımcı olmak yerine olayı marjinalleştirip şiddet gören tarafı küçümsüyor” diyor.
Utanıp anlatamıyor
Toplumdaki genel kanının, şiddeti uygulayanın erkek olduğu yönünde olması şiddet gören erkeklerin sıkıntılarını açıkça anlatmasını da engelliyor. Dünyada her altı erkekten birinin yaşamlarının bir döneminde fiziksel ya da duygusal şiddete uğradığını söyleyen ManKind yöneticileri, kadınların erkeklere finansal baskı, seks konusunda aşağılama, çocuklara babalarının eksik yönlerini anlatarak onların da erkeği aşağılamalarına sebep olma gibi değişik türlerde şiddet uyguladıklarını, erkeklerin yüzde 19’unun bu duruma sessiz kalarak depresyona girdiğini söylüyor.
Yetkililer aldıkları yardım çağrılarından da örnekler veriyor: “Bay A, eski eşiyle birlikte yaşıyordu. Yeni partnerinden hamile olan kadın, markete daha yakın bir ev tutmadığı için Bay A’ya vurup küfretmeye başladı. Şikâyet üzerine gelen polis hamile bir kadını tutuklayamayacağını söyleyip, üstelik Bay A’nın hamile bir kadından dayak yemeyeceğini ima edip gitti. Bay A’ya psikolojik destek sağladık.”
Psikiyatr delirtmeyi bilir!
Örneklerde eşini gardıroba ya da tuvalete kilitleyen, psikiyatr olduğu için partnerini nasıl ‘delirteceğini’ bilip ona göre davranan kadınlar da var. Erkeklerin gördüğü şiddete karşı çeşitli kampanyalar yürüten ManKind’ın en önemli çalışmasıysa erkek öğretmen eksikliğini gidermeye yönelik faaliyetler. Yetkililer kadın öğretmenlerin erkekleri küçük yaşlardan itibaren sindirerek çekingenliğe sebep olduğunu söylüyor.
Şiddet gördüğünü düşünen erkeklere tavsiyelerse şöyle: Kendinizi suçlamayın. Başınıza gelenleri günlük şeklinde yazıp daha sonra okuyun, o zaman da şiddet olduğunu hissederseniz bunu partnerinizle konuşun. Kendinizi korumaya çalışın. Yaralanırsanız fotoğrafını çekin, bunu unutturmayın. Hastane ve polise başvurmaktan çekinmeyin. (Yaşam Servisi)
...........
20/02/2009. Ben.
Şiddet uygulayan erkeklerin yüzde kaçı, kadınlar tarafından şiddete maruz kaldıklarından ve kaldıktan sonra bunu yapıyorlar, bunun araştırmasını da “artık” yapmak lazım…
Kitabımda böyle bir bölüm var; kadın şiddetini anlatan; bir yerinde aynen bu yukarıdaki gibi, erkeğe uygulanan şiddeti konu edinen bir kitaba değiniyorum, bir kadın tarafından yazılmış; bir de, o kitabın, yine Radikal'in kitap ekinde yayımlanan tanıtım-eleştiri yazısına, yine bir kadın tarafından yazılmış; ve şu yorumu yapıyorum:
Erkeğe uygulanan şiddet konulu kitabın tanıtım yazısı, kitabın ikinci baskısına, kadın şiddeti örneği olarak eklenebilir…
Not: Bu metinin başlığında sanal reklam uygulanmıştır...
ERKEKLER DE ŞİDDET MAĞDURU
Altı erkekten biri mağdur.
İngiltere’de ev içi şiddete maruz kalan erkeklere hizmet veren ManKind, mağdur sayısının oran olarak kadınlardan çok da farklı olmadığını açıkladı
LONDRA - İngiltere’de ev içi şiddete maruz kalan erkekler için hizmet veren ManKind yardım merkezine gelen telefon ve e-postalar, 20-24 yaş grubundaki şiddet gören erkek durumunun bu yaş grubundaki kadınlardan oran olarak çok da farklı olmadığını gösterdi.
İngiltere’de yılda 2.7 milyon erkeğin eşi ya da sevgilisinden şiddet gördüğünü söyleyen yetkililer, toplam sayıyıysa 3.2 milyon olarak açıklıyor. ManKind yetkilileri polisi de ‘cinsiyetçi’ davranmakla eleştirerek, “Şiddet görenin erkek olduğuna inanmıyor, erkeğin kendini korumasını bekliyor. Yardımcı olmak yerine olayı marjinalleştirip şiddet gören tarafı küçümsüyor” diyor.
Utanıp anlatamıyor
Toplumdaki genel kanının, şiddeti uygulayanın erkek olduğu yönünde olması şiddet gören erkeklerin sıkıntılarını açıkça anlatmasını da engelliyor. Dünyada her altı erkekten birinin yaşamlarının bir döneminde fiziksel ya da duygusal şiddete uğradığını söyleyen ManKind yöneticileri, kadınların erkeklere finansal baskı, seks konusunda aşağılama, çocuklara babalarının eksik yönlerini anlatarak onların da erkeği aşağılamalarına sebep olma gibi değişik türlerde şiddet uyguladıklarını, erkeklerin yüzde 19’unun bu duruma sessiz kalarak depresyona girdiğini söylüyor.
Yetkililer aldıkları yardım çağrılarından da örnekler veriyor: “Bay A, eski eşiyle birlikte yaşıyordu. Yeni partnerinden hamile olan kadın, markete daha yakın bir ev tutmadığı için Bay A’ya vurup küfretmeye başladı. Şikâyet üzerine gelen polis hamile bir kadını tutuklayamayacağını söyleyip, üstelik Bay A’nın hamile bir kadından dayak yemeyeceğini ima edip gitti. Bay A’ya psikolojik destek sağladık.”
Psikiyatr delirtmeyi bilir!
Örneklerde eşini gardıroba ya da tuvalete kilitleyen, psikiyatr olduğu için partnerini nasıl ‘delirteceğini’ bilip ona göre davranan kadınlar da var. Erkeklerin gördüğü şiddete karşı çeşitli kampanyalar yürüten ManKind’ın en önemli çalışmasıysa erkek öğretmen eksikliğini gidermeye yönelik faaliyetler. Yetkililer kadın öğretmenlerin erkekleri küçük yaşlardan itibaren sindirerek çekingenliğe sebep olduğunu söylüyor.
Şiddet gördüğünü düşünen erkeklere tavsiyelerse şöyle: Kendinizi suçlamayın. Başınıza gelenleri günlük şeklinde yazıp daha sonra okuyun, o zaman da şiddet olduğunu hissederseniz bunu partnerinizle konuşun. Kendinizi korumaya çalışın. Yaralanırsanız fotoğrafını çekin, bunu unutturmayın. Hastane ve polise başvurmaktan çekinmeyin. (Yaşam Servisi)
...........
20/02/2009. Ben.
Şiddet uygulayan erkeklerin yüzde kaçı, kadınlar tarafından şiddete maruz kaldıklarından ve kaldıktan sonra bunu yapıyorlar, bunun araştırmasını da “artık” yapmak lazım…
Kitabımda böyle bir bölüm var; kadın şiddetini anlatan; bir yerinde aynen bu yukarıdaki gibi, erkeğe uygulanan şiddeti konu edinen bir kitaba değiniyorum, bir kadın tarafından yazılmış; bir de, o kitabın, yine Radikal'in kitap ekinde yayımlanan tanıtım-eleştiri yazısına, yine bir kadın tarafından yazılmış; ve şu yorumu yapıyorum:
Erkeğe uygulanan şiddet konulu kitabın tanıtım yazısı, kitabın ikinci baskısına, kadın şiddeti örneği olarak eklenebilir…
Not: Bu metinin başlığında sanal reklam uygulanmıştır...
Salı, Şubat 17, 2009
Issız Ada
Birbirleri için yaratılmış kadın ve erkek ayrılırlar.
Adam istemiştir ayrılığı.
Ama sonra pişman olur, anlar ve döner...
Ama bulamaz kadını.
Ada’dır kadının adı; ıssız Ada da diyebilirsiniz… Issız olan odur; çünkü kayıptır…
Hayatının Adamının ondan ayrılışından sonra, hem de daha senesi dolmadan başka bir erkeği kıyılarına almış kayıplara (çoluk çocuğa) karışmıştır Ada, kolayına kaçmıştır…
Evlilik teklifini ne zaman kabul etmiştir Ada? Adam, lokantasının müdürünün evliliğini kutladığı günlerde, belki de tam, o gece o saatlerde… O sahne filmde bunu anlatmak için vardır, yoksa gereksiz bir ayrıntı olurdu: 3-4 yıl sonra 3 parmağını göstererek yaşını söyleyen müdürün çocuğuyla Ada’nın kızı aynı yaştadır…
Beklememiştir Ada; “anlamazdın anlamazdın” şarkısı Ada’ya söylenmektedir; “kadere” ve Ayrılığın Sevdaya Dahil olduğuna inanmayan Ada’ya…
Son sahnede ondan uzakta donduğunu anlayıp dönmek istediği Ada’yı, bulmaktan umudunu kesmediği Ada’yı 3-4 yıl sonra bulup da onun evli olduğunu öğrenince yalpalar Adam; sadece o zaman; “Zor be anne, çok zor anne” dediği halde yaşamını kabul etmiş ve gülerek yaşamaktadır; esas bu son, ona zor gelmiştir…
Ada arkasından bakıp ağlarken anlamış mıdır hatasını; her gözlerini kapattığında aldattığı kocasıyla ilişkisinin Adam’ın ilişkilerinden daha “ahlaklı” olmadığını…
Aşksız Evlilik: Issız kalabalık…
Adam istemiştir ayrılığı.
Ama sonra pişman olur, anlar ve döner...
Ama bulamaz kadını.
Ada’dır kadının adı; ıssız Ada da diyebilirsiniz… Issız olan odur; çünkü kayıptır…
Hayatının Adamının ondan ayrılışından sonra, hem de daha senesi dolmadan başka bir erkeği kıyılarına almış kayıplara (çoluk çocuğa) karışmıştır Ada, kolayına kaçmıştır…
Evlilik teklifini ne zaman kabul etmiştir Ada? Adam, lokantasının müdürünün evliliğini kutladığı günlerde, belki de tam, o gece o saatlerde… O sahne filmde bunu anlatmak için vardır, yoksa gereksiz bir ayrıntı olurdu: 3-4 yıl sonra 3 parmağını göstererek yaşını söyleyen müdürün çocuğuyla Ada’nın kızı aynı yaştadır…
Beklememiştir Ada; “anlamazdın anlamazdın” şarkısı Ada’ya söylenmektedir; “kadere” ve Ayrılığın Sevdaya Dahil olduğuna inanmayan Ada’ya…
Son sahnede ondan uzakta donduğunu anlayıp dönmek istediği Ada’yı, bulmaktan umudunu kesmediği Ada’yı 3-4 yıl sonra bulup da onun evli olduğunu öğrenince yalpalar Adam; sadece o zaman; “Zor be anne, çok zor anne” dediği halde yaşamını kabul etmiş ve gülerek yaşamaktadır; esas bu son, ona zor gelmiştir…
Ada arkasından bakıp ağlarken anlamış mıdır hatasını; her gözlerini kapattığında aldattığı kocasıyla ilişkisinin Adam’ın ilişkilerinden daha “ahlaklı” olmadığını…
Aşksız Evlilik: Issız kalabalık…
Salı, Şubat 10, 2009
Entelektül Perde
Bugün bir aydır kitabımı okuyan editör baştan yazın dedi kitabı…
Birkaç neden sıraladı; hiç anlamadım; ayrıntı yoktu; birkaç ayrıntı vardı ama ben onları özellikle yaptım demeye çalıştım; demeye çalıştım çünkü benim 3-4 yılımı belki daha fazlasını almış, defalarca kontrol edilmiş, 500 sayfaya yakın eserime “olmamış” diyebilen biri, editörlüğüyle ilgili en ufak bir eleştiriye katlanamıyordu; ki benimki onunki gibi bir eleştiri de değildi; yani biraz daha örnek vermek gerekmez mi demiştim, kibarca; evet kibarca; biraz gerçek cümlelerimi kursaydım, biraz daha Murat Sohtorik cümleleri kursaydım, her halde kitabımdaki günlük hayat faşizmi örneklerinden birini verirdi, elime; elimdekilerin en entelektüel olanlarını; çünkü cidden sıkı bir entelektüel metindi editör eleştirisi; ama altı boştu; bana anlatamamıştı; anlatmak zorundaydı çünkü bana yazıyordu; ama ben ona yazmıyordum, ona yazmak zorunda değildim, o ise benim yazdığım kişi olmak zorundaydı; yoksa anlayamazdı; anlamak zorundaydı; anlayamamış olmaktan korkmak zorundaydı; baştan yazın derken, bir hazinenin üzerini örtüyor olabileceğinden korkmalıydı; ama farkına varmamıştı; Tolstoy ile ilgili bugüne kadar söylenmemiş şeyler yazmıştım; Kafka’yı 18 yaşından önce okumanın insanın başını belaya sokabileceğini, kanıtlarla, yazmıştım; edebiyatçıların dinci lduğunu edebiyat dinine körü körüne, “büyük” yazarlara da peygambere tapar gibi taptıklarını anlatmıştım; bu tarz, edebiyatçıların kızacağı ama hayata yardımcı olacak metinler karalamıştım; kadın egemen bir toplumda yaşadığımızı yazmıştım; bunları algılamanın ve algılatmanın, eserin tarzı, üslup ve bunun gibi şekilselliklerle uğraşmanın bir kadının aklıyla değil bedeniyle uğraşmaktan farksız olduğunu anlatmıştım; romanım hayat diye bir metin yazmıştım ve onun roman olmadığını söylüyordu hiçbir neden göstermeksiniz, ama zaten o roman değildi hayattı; roman yazmaya çalışmamıştım ki; ayrıntılar yoktu; ama tek şey vardı; saygısızlık… Eğlenmişti; yargılamış ve cezayı kesmişti; eleştiri metnini okuyup her halde iyi hissetmişti; beni kendini beğenmişlikle suçlarken, ayrıntılara girermiş gibi gözüken ama benim metnimin neresi için söylediğİni anlayamadığım eleştirisi için kendini epeyce beğenmişti muhtemelen; kime yazdığını, bir insana yazdığını, bir yazara yazdığını umursamamıştı; muhtemelen arkadaşlarına falan yazmıştı; mastürbasyondu; ve benim mastürbasyonuma olmamış diyordu; mastürbasyon yaptığımı açıkça söylediğim halde hatta; ama bir yazarın ne yaptığından çok, iyi yapıp yapmadığına bakarsınız; yoksa karakterlerinin ruhuna girememiş yazarlar gibi, yazarının ruhuna girememiş bir editör olursunuz; yazar da geçer gider sizi; acaba üzerine mi alınmıştı; yani yanlış anlaşılmasın, yazarlıkla, erkeklerle ilgili söylediklerimle, belki kadınlarla ilgili söylediklerimle de, belki kendimi övmemle beğenmemle (kendini beğenmişlik tuzağın düştünüz yazmıştı) ilgili söylediklerimi üzerine mi alınmıştı…
O mu bu mu bildirmiyordu; beni eleştirenle ilgili hiçbir sağlam eleştiri yapamıyorsam, bence o da beni zaten eleştirememiştir; kendini göstermeyen eleştiri mi olur...
Ama kısaca şu kesindi; benim olan bir şeyle ilgili yazdığını unutmuştu, bu yüzden saygısızdı…
Sonra şu mail geldi; bir tanıdıktan… Ondan sonra bu entelektül perdeyi aralamak gerektiğine karar verdim…
Sevgili Murat,Şu anda o kadar heyecanlıyım ki, istemeden seni kızdıracak şeyler yazarsam beni bağışla. Çünkü, ben senden Duam dediğin Siyah Atlı Prensi bekliyordum. Hatta bir saattir sürekli yahooya bakıp geldi mi gelmedi mi diye beklerken, herhalde göndermeyecek, ben yine yanlış bir şey yaptım, üzdüm onu diye kendime kızıyordum. Duanı bekliyorken sen bana eserini gönderdin. Sen, bana emeğini, göz nurunu sen bana çocuğunu gönderdin Murat! Ben nasıl heyecanlanmam! nasıl ağlamam! senin bu büyüklüğün karşısında söyle bana! Ağlıyorum. Dosyayı kaydederken ellerim titredi. Elbette kitabını okumayı çok istiyorum, ama sen bana bir yazardan kitabının istenmeyeceğini, alınması gerektiğini öyle güzel anlatmıştın ki, bunu öğrendikten sonra "bana kitabını gönderir misin" demeye cüret edemedim, sana karşı küstahlık etmek istemedim. Sabırla çıkacağı günü bekliyordum. Sen bana en değer verdiğin şeyi okumam için gönderdin. Senin eserini henüz çıkmadan benim okumama imkan vermen benim için bir onurdur. Sana defalarca teşekkür ediyorum. Hala ağlıyorum biliyormusun, çok duygulandım, çok mutlu oldum. Allah yolunu hep açık etsin.Kitabını okumaya başlayacağımBu kitap yayımlanacak, okuruyla elbet buluşacakOnu, kitapçının raflarından elime aldığımda Hem gülümseyerek, hem de gözlerim dolarak aynı andaİşte diyeceğimBenim arkadaşımÇalıştıYorulduÜrettiKızdı kimi zamanAma yılmadıAzmettiveBAŞARDIBöyle bir gün yaşayacağıma inanıyorum.İyi geceler
Birkaç neden sıraladı; hiç anlamadım; ayrıntı yoktu; birkaç ayrıntı vardı ama ben onları özellikle yaptım demeye çalıştım; demeye çalıştım çünkü benim 3-4 yılımı belki daha fazlasını almış, defalarca kontrol edilmiş, 500 sayfaya yakın eserime “olmamış” diyebilen biri, editörlüğüyle ilgili en ufak bir eleştiriye katlanamıyordu; ki benimki onunki gibi bir eleştiri de değildi; yani biraz daha örnek vermek gerekmez mi demiştim, kibarca; evet kibarca; biraz gerçek cümlelerimi kursaydım, biraz daha Murat Sohtorik cümleleri kursaydım, her halde kitabımdaki günlük hayat faşizmi örneklerinden birini verirdi, elime; elimdekilerin en entelektüel olanlarını; çünkü cidden sıkı bir entelektüel metindi editör eleştirisi; ama altı boştu; bana anlatamamıştı; anlatmak zorundaydı çünkü bana yazıyordu; ama ben ona yazmıyordum, ona yazmak zorunda değildim, o ise benim yazdığım kişi olmak zorundaydı; yoksa anlayamazdı; anlamak zorundaydı; anlayamamış olmaktan korkmak zorundaydı; baştan yazın derken, bir hazinenin üzerini örtüyor olabileceğinden korkmalıydı; ama farkına varmamıştı; Tolstoy ile ilgili bugüne kadar söylenmemiş şeyler yazmıştım; Kafka’yı 18 yaşından önce okumanın insanın başını belaya sokabileceğini, kanıtlarla, yazmıştım; edebiyatçıların dinci lduğunu edebiyat dinine körü körüne, “büyük” yazarlara da peygambere tapar gibi taptıklarını anlatmıştım; bu tarz, edebiyatçıların kızacağı ama hayata yardımcı olacak metinler karalamıştım; kadın egemen bir toplumda yaşadığımızı yazmıştım; bunları algılamanın ve algılatmanın, eserin tarzı, üslup ve bunun gibi şekilselliklerle uğraşmanın bir kadının aklıyla değil bedeniyle uğraşmaktan farksız olduğunu anlatmıştım; romanım hayat diye bir metin yazmıştım ve onun roman olmadığını söylüyordu hiçbir neden göstermeksiniz, ama zaten o roman değildi hayattı; roman yazmaya çalışmamıştım ki; ayrıntılar yoktu; ama tek şey vardı; saygısızlık… Eğlenmişti; yargılamış ve cezayı kesmişti; eleştiri metnini okuyup her halde iyi hissetmişti; beni kendini beğenmişlikle suçlarken, ayrıntılara girermiş gibi gözüken ama benim metnimin neresi için söylediğİni anlayamadığım eleştirisi için kendini epeyce beğenmişti muhtemelen; kime yazdığını, bir insana yazdığını, bir yazara yazdığını umursamamıştı; muhtemelen arkadaşlarına falan yazmıştı; mastürbasyondu; ve benim mastürbasyonuma olmamış diyordu; mastürbasyon yaptığımı açıkça söylediğim halde hatta; ama bir yazarın ne yaptığından çok, iyi yapıp yapmadığına bakarsınız; yoksa karakterlerinin ruhuna girememiş yazarlar gibi, yazarının ruhuna girememiş bir editör olursunuz; yazar da geçer gider sizi; acaba üzerine mi alınmıştı; yani yanlış anlaşılmasın, yazarlıkla, erkeklerle ilgili söylediklerimle, belki kadınlarla ilgili söylediklerimle de, belki kendimi övmemle beğenmemle (kendini beğenmişlik tuzağın düştünüz yazmıştı) ilgili söylediklerimi üzerine mi alınmıştı…
O mu bu mu bildirmiyordu; beni eleştirenle ilgili hiçbir sağlam eleştiri yapamıyorsam, bence o da beni zaten eleştirememiştir; kendini göstermeyen eleştiri mi olur...
Ama kısaca şu kesindi; benim olan bir şeyle ilgili yazdığını unutmuştu, bu yüzden saygısızdı…
Sonra şu mail geldi; bir tanıdıktan… Ondan sonra bu entelektül perdeyi aralamak gerektiğine karar verdim…
Sevgili Murat,Şu anda o kadar heyecanlıyım ki, istemeden seni kızdıracak şeyler yazarsam beni bağışla. Çünkü, ben senden Duam dediğin Siyah Atlı Prensi bekliyordum. Hatta bir saattir sürekli yahooya bakıp geldi mi gelmedi mi diye beklerken, herhalde göndermeyecek, ben yine yanlış bir şey yaptım, üzdüm onu diye kendime kızıyordum. Duanı bekliyorken sen bana eserini gönderdin. Sen, bana emeğini, göz nurunu sen bana çocuğunu gönderdin Murat! Ben nasıl heyecanlanmam! nasıl ağlamam! senin bu büyüklüğün karşısında söyle bana! Ağlıyorum. Dosyayı kaydederken ellerim titredi. Elbette kitabını okumayı çok istiyorum, ama sen bana bir yazardan kitabının istenmeyeceğini, alınması gerektiğini öyle güzel anlatmıştın ki, bunu öğrendikten sonra "bana kitabını gönderir misin" demeye cüret edemedim, sana karşı küstahlık etmek istemedim. Sabırla çıkacağı günü bekliyordum. Sen bana en değer verdiğin şeyi okumam için gönderdin. Senin eserini henüz çıkmadan benim okumama imkan vermen benim için bir onurdur. Sana defalarca teşekkür ediyorum. Hala ağlıyorum biliyormusun, çok duygulandım, çok mutlu oldum. Allah yolunu hep açık etsin.Kitabını okumaya başlayacağımBu kitap yayımlanacak, okuruyla elbet buluşacakOnu, kitapçının raflarından elime aldığımda Hem gülümseyerek, hem de gözlerim dolarak aynı andaİşte diyeceğimBenim arkadaşımÇalıştıYorulduÜrettiKızdı kimi zamanAma yılmadıAzmettiveBAŞARDIBöyle bir gün yaşayacağıma inanıyorum.İyi geceler
Perşembe, Şubat 05, 2009
Ne güzel addır Ece!
murat selam
selam
nasılsın
fena değil
sana geçenlerde mesaj attım cebine, aldın mı
hatırlayamadım
peki ben hatırlatayım o zaman. sana verdiğim dvd'yi geri rica ediyorum
ha hatırladım ben seni hatırlamamıştım
senin liste çok kalabalık herhalde
şimdi hatırladın mı, hani yemek yemiştik
ben sana onu vermek için çabalamıştım ama sen pek umursar gözükmemiştin
nasıl bir çaba, ben fark etmedim
umursuyorum, benim için önemli bir dvd o
görüşmediğimize göre kargo mu daha kolay olur senin için, ya da maslağa yolun düşüyor mu
pek düşmüyor
o zaman adres vereyim
işin bitti herhalde değil mi, kopyalayacaktın
evet bitti
(adres veriyor) Yollamanda sorun yok değil mi
sanırım senin aldırman daha doğru olur
o ne demek
ben adres vereyim yani
muratçım, ödünç alırken geri vereceğine söz vermiştin
ayrıca sana yemek de ısmarlamıştım. 4 ytl için sorun çıkartmadığını umuyorum... öyle birine benzemiyordun
anlayamadım!!!
ben mi yanlış anladım
dvd sende olduğuna göre kargoya verecek olan sensin, ya da almak için geldiğin gibi vermek için de gel
üstüne mi yatmak niyetin senin
bence kelimelerine dikkat etsen iyi edersin ece... epey güzel konuşmuştuk ve hayata bakışımı anlamış ya da takdir etmiştin diye hatırlıyorum. bana böyle cümleler kurarken dikkatli olmalısın
ben şu anda sadece dvd'mi istiyorum... ödünç aldığın şeyi geri ver çünkü koleksiyonumun özel bir parçası o. çok ayıp ediyorsun, buna tenezzül edecek biri olmadığını umuyorum
sözlerine dikkat et dedim ama hala aynı terbiyesizliği yapıyorsun.
hemen bu konuyu burada kapatalım...
istersen adres veririm ve nasıl aldırmak istiyorsan aldırırsın.
sen kendi yaptığın terbiyesizliğe de bir bak istersen
oooo
beni dinlemeden sen suçlamaya devam ediyorsun.
peki murat ver adresi
bu durumda seni yasaklamak zorunda kalacağım.
dvdmi ver ve sonra yüzümü görme, sorun yok
bak ece aptalca cümleler yazıyorsun. terbiyesizdin şimdi de aptalca bana böyle hakaretler ettikten sonra bir de devam ediyorsun adresini ver demeye,
ben senden bu hakaret cümlelerini alıp bir de sana saygı mı duyacağım.
murat ne yapmamı öneriyorsun, boş ver saygıyı... ödünç aldığını geri vermek için nasıl bir yol önerdiğini söyle
dvd’ni parçalayabilirim ya da ihtiyacı olan başka birine verebilirim şu an bilmiyorum. seni hatırlatmaması için elimden çıkaracağım... ama sana vermeyeceğim kesin. en azından saygısızlığının cezası olur...
çok terbiyesizsin, bir de edebiyatçı geçiniyorsun
bende kartın var
kanyona gelip seni rezil edeyim gör
dvd senin sorunun, aylar önce benim de sorunumdu sana vermek istemiştim beni rahatsız etmişti bende kaldığı için ama sen pek ilgilenmedin, sonra konuşuruz dedin... şu anda benim sorunum değil. benim sorunum hakaretlerin. sen o konuda bişi yapmayı düşünüyor musun acaba...
ruh hastası HIRSIZZZZZZZZ
siktir git hadi, dvd’yi de kıçına sok
bu kayıtları saklıyorum ece. kimin hayasız olduğunun kayıtları... elveda...
kanyona gel istersen ama bir daha gelemeyeceğine emin olarak gel. kimin kimi rezil ettiğini görürüz... ama ben senin düzeyine düşmeyeceğim.
Sonra, mektubum:
oku terbiyesiz
Yarın cihangirdeki X kafedeki Y adlı barmene dvd’ni bırakıyorum.
Tatlı bir çocuktur dürüsttür bişi yapmaz dvd’ne.
Oradan alabilir aldırabilirsin.
Gündüzleri akşama kadar orada Y.
Tatil gününü bilmiyorum o güne rastlarsa...
Off bana ne yaaa
Hem hakarete uğra hem de kadını düşün...
Orada al...
Benden çıktı.
Hakaretlerin hala bende
Senin rezilliğin olarak...
Keşke daha değerli bir şey olsaydı da seni kelime kelime cümle cümle özür dilenmeye zorlayabilseydim.
Ve bu yazılı olacağından sen bile hatalıymışım diyebilseydin.
O zaman benim nasıl bir edebiyatçı olduğumu görürdün!!
Son kez elveda.
Sakın tek kelime daha etme.
Sonra, mektubu:
Senden çok özür dilerim, okudum konuşmamızı ve senden çok özür dilerim... dvd’yi istemiyorum. Çünkü bana hatamı hatırlatacak. İyi akşamlar.
selam
nasılsın
fena değil
sana geçenlerde mesaj attım cebine, aldın mı
hatırlayamadım
peki ben hatırlatayım o zaman. sana verdiğim dvd'yi geri rica ediyorum
ha hatırladım ben seni hatırlamamıştım
senin liste çok kalabalık herhalde
şimdi hatırladın mı, hani yemek yemiştik
ben sana onu vermek için çabalamıştım ama sen pek umursar gözükmemiştin
nasıl bir çaba, ben fark etmedim
umursuyorum, benim için önemli bir dvd o
görüşmediğimize göre kargo mu daha kolay olur senin için, ya da maslağa yolun düşüyor mu
pek düşmüyor
o zaman adres vereyim
işin bitti herhalde değil mi, kopyalayacaktın
evet bitti
(adres veriyor) Yollamanda sorun yok değil mi
sanırım senin aldırman daha doğru olur
o ne demek
ben adres vereyim yani
muratçım, ödünç alırken geri vereceğine söz vermiştin
ayrıca sana yemek de ısmarlamıştım. 4 ytl için sorun çıkartmadığını umuyorum... öyle birine benzemiyordun
anlayamadım!!!
ben mi yanlış anladım
dvd sende olduğuna göre kargoya verecek olan sensin, ya da almak için geldiğin gibi vermek için de gel
üstüne mi yatmak niyetin senin
bence kelimelerine dikkat etsen iyi edersin ece... epey güzel konuşmuştuk ve hayata bakışımı anlamış ya da takdir etmiştin diye hatırlıyorum. bana böyle cümleler kurarken dikkatli olmalısın
ben şu anda sadece dvd'mi istiyorum... ödünç aldığın şeyi geri ver çünkü koleksiyonumun özel bir parçası o. çok ayıp ediyorsun, buna tenezzül edecek biri olmadığını umuyorum
sözlerine dikkat et dedim ama hala aynı terbiyesizliği yapıyorsun.
hemen bu konuyu burada kapatalım...
istersen adres veririm ve nasıl aldırmak istiyorsan aldırırsın.
sen kendi yaptığın terbiyesizliğe de bir bak istersen
oooo
beni dinlemeden sen suçlamaya devam ediyorsun.
peki murat ver adresi
bu durumda seni yasaklamak zorunda kalacağım.
dvdmi ver ve sonra yüzümü görme, sorun yok
bak ece aptalca cümleler yazıyorsun. terbiyesizdin şimdi de aptalca bana böyle hakaretler ettikten sonra bir de devam ediyorsun adresini ver demeye,
ben senden bu hakaret cümlelerini alıp bir de sana saygı mı duyacağım.
murat ne yapmamı öneriyorsun, boş ver saygıyı... ödünç aldığını geri vermek için nasıl bir yol önerdiğini söyle
dvd’ni parçalayabilirim ya da ihtiyacı olan başka birine verebilirim şu an bilmiyorum. seni hatırlatmaması için elimden çıkaracağım... ama sana vermeyeceğim kesin. en azından saygısızlığının cezası olur...
çok terbiyesizsin, bir de edebiyatçı geçiniyorsun
bende kartın var
kanyona gelip seni rezil edeyim gör
dvd senin sorunun, aylar önce benim de sorunumdu sana vermek istemiştim beni rahatsız etmişti bende kaldığı için ama sen pek ilgilenmedin, sonra konuşuruz dedin... şu anda benim sorunum değil. benim sorunum hakaretlerin. sen o konuda bişi yapmayı düşünüyor musun acaba...
ruh hastası HIRSIZZZZZZZZ
siktir git hadi, dvd’yi de kıçına sok
bu kayıtları saklıyorum ece. kimin hayasız olduğunun kayıtları... elveda...
kanyona gel istersen ama bir daha gelemeyeceğine emin olarak gel. kimin kimi rezil ettiğini görürüz... ama ben senin düzeyine düşmeyeceğim.
Sonra, mektubum:
oku terbiyesiz
Yarın cihangirdeki X kafedeki Y adlı barmene dvd’ni bırakıyorum.
Tatlı bir çocuktur dürüsttür bişi yapmaz dvd’ne.
Oradan alabilir aldırabilirsin.
Gündüzleri akşama kadar orada Y.
Tatil gününü bilmiyorum o güne rastlarsa...
Off bana ne yaaa
Hem hakarete uğra hem de kadını düşün...
Orada al...
Benden çıktı.
Hakaretlerin hala bende
Senin rezilliğin olarak...
Keşke daha değerli bir şey olsaydı da seni kelime kelime cümle cümle özür dilenmeye zorlayabilseydim.
Ve bu yazılı olacağından sen bile hatalıymışım diyebilseydin.
O zaman benim nasıl bir edebiyatçı olduğumu görürdün!!
Son kez elveda.
Sakın tek kelime daha etme.
Sonra, mektubu:
Senden çok özür dilerim, okudum konuşmamızı ve senden çok özür dilerim... dvd’yi istemiyorum. Çünkü bana hatamı hatırlatacak. İyi akşamlar.
Cumartesi, Ocak 31, 2009
Bencil Özür
1. Mektup
Şimdi yazsam sana yazmak istediğim aklımda olanları, o derenin üstüne çok sular aktı boş ver eskiyi yok hiçbir şeyin önemi diyebilirsin(?)... Teşvike mi ihtiyacım var ne... Bildiğim murat; ince ve ayrıntılara önem verirdi…
Sendeki duygusallık belki de benim içimde seni unutturmadı. Hep o yüzden suçluluğum geçmedi sana karşı. Sebeplerim çoktu kendimce senden ayrılmak istememde. Ama zalimdim. Seni kötü hissettirdim özür bile dilemedim. Çok klişe gelecek ama sevmeyi gerçekten sevmeyi çok geç öğrendim.
Seninle ayrılma sebeplerime rağmen, bana verdiğin değerin değerini bilmedim. Belki de hak ettiğimden senden sonra; kendini olduğundan çok başka gösteren ve neden böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu anlayamayacağım iğrençlikte bir adamla oldum... Kullanılıp hemen arkasından bırakınca, o acıyla (sana büyük haksızlık ederek hatta terbiyesizce) seni aradım.
Murat, beni o yağmurda evime bırakıp tam arabandan çıkmak üzereyken "çık hayatımdan!" dediğinde çok sinirlenmiştim. Tabii haklı olduğunu sonra anladım.
Keşke affını dileseydim. Tekrar benimle olman ya da hayatına girmem için değil sadece beni affetmen için.
Affedersin...(?)
(Muhtemelen artık umurunda değil, fakat yine de sormaya ihtiyacım var, kendim için.)
2. Mektup
Ben senin hislerini o zamanlar hiç hissetmemiştim. Belki gençtim belki İstanbul’un keşmekeşi, belki benim için her şeyden önemli sorunlarımı halletmek yaşamımın önüne geçmişti.
Maalesef dünya tatlısı bir insan olmana rağmen sorumluluk duygun yoktu. Benim ne durumda olduğumu bırak anlamak göremedin.
Kesinlikle yargılamıyorum senin hayatın senin hayatın.
Sen özeldin. Beni güldürüp mutlu ederdin. Bana en ufak kötülüğün olmadı. Olduysa da -benimleyken başka kadınlar olduysa da- bunu hissettirmeden yapıp beni üzüp kötü hissettirmedin. Terk ettiğim tek kişi tabi ki değilsin. Ama içimde seninle abuk kıstaslar yüzünden yaşamadıklarım için pişmanlık duyduğum tek kişisin. Her negatifliğinle, megalomanlığına, ayaklarının yere basamamasına, ütopyalarınla, bencilliğinle beraber iyi bir insansın. O yüzden senden özür dilemek istemiştim. Çünkü bin sene önce de olsa acı çektirmiştim.
3. Mektup
Seni sinirlendirdiğim için sorry. Gece hiç uyuyamadım. Eğer tarzım gereğinden fazla absürd kırıcılıktaydıysa sorry.
Ben kendi hatalarımı kabul ediyorum. Çok hata yaptığımı pişman olduğumu yazmışım. Ama belki de sen çok daha haklısın. Sevgiye tam değer vermiyorken seninle beraber olsaydım o zaman sana daha büyük haksızlık olurdu.
Ama ben yine de seninle daha fazla zaman geçirip beraber olmak isteyecek kadar sevdiğimi düşünüyordum...
Üzgünüm ki bana hala kızgınsın. Negatif bir insan demedim senin için negatif yanların demek istedim. Hepimiz insanız kimse mükemmel değil.
4. Mektup
Of murat cidden seni incitmek değildi sana o sıfatları söylememin nedeni. Ben zaten bildiğini düşünmüştüm.
Sana bunlara benzer şeyleri daha başka birçok kadın da söylemiştir değil mi... Benim söylediklerime benzer sıfatları daha önce de duyduğundan zaten kendini biraz biliyorsundur sanmıştım. İnsanları çileden çıkartıp sonra garip suçluluk hissettirerek sana özür dilerim diye dönmeleri hep senin insanlarla ilişkilerin yüzünden.
Bana cevap mektubunla hep kendini, kendi haklılığını, uzuuun uuzzuzuuun anlatan seni, benmerkezciliğini hatırlayarak söyledim söylediklerimi. Hayatta tek katlanamadığım kendisini öven insanlardır. Alçakgönüllülük mükemmel bir meziyettir. Keşke sen de biraz edinebilseymişsin.
Bana hala kırgınsın demek ki dememin sebebi (müthiş akıllı yazar olmana rağmen) yok canım affettim tabii seni deme nezaketini gösteremediğindendi. O sıfatların seni böyle deliye çevireceğini (senin deyiminle nemli beynim tahmin etmedi)…
Açıkçası sadece özrümü diler belki söyleyemediklerimi söylerdim, nasıl olduysa mektup suçlar tarza dönüştü. Zaten herkes bana böyle dönüyor şeklindeki yazın, senin insanlarda yaptığın kötü etkinin sonucuymuş ben de demek ki böyle hissetmişim diye düşündürdü.
Üzgünüm aramızdaki yine kırgınlıkla bittiği için… Bu görüşmeler maalesef amacımın tam tersi senin beni affetmenle değil, senin, kaba tepkinle nasıl biri olduğunu tekrar hatırlayıp senin asla beraberliğimin olamamasını kanıtladı. Keşke o zamanlar akıl edip konuşsaymışım seninle bunca zamanlar sonrasında böyle şeyler olmasına gerek kalmasaydı…
Bu mektubumu cevaplamasan daha iyi olur. Yeterince gereksiz zaman harcadık zaten…
Şimdi yazsam sana yazmak istediğim aklımda olanları, o derenin üstüne çok sular aktı boş ver eskiyi yok hiçbir şeyin önemi diyebilirsin(?)... Teşvike mi ihtiyacım var ne... Bildiğim murat; ince ve ayrıntılara önem verirdi…
Sendeki duygusallık belki de benim içimde seni unutturmadı. Hep o yüzden suçluluğum geçmedi sana karşı. Sebeplerim çoktu kendimce senden ayrılmak istememde. Ama zalimdim. Seni kötü hissettirdim özür bile dilemedim. Çok klişe gelecek ama sevmeyi gerçekten sevmeyi çok geç öğrendim.
Seninle ayrılma sebeplerime rağmen, bana verdiğin değerin değerini bilmedim. Belki de hak ettiğimden senden sonra; kendini olduğundan çok başka gösteren ve neden böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu anlayamayacağım iğrençlikte bir adamla oldum... Kullanılıp hemen arkasından bırakınca, o acıyla (sana büyük haksızlık ederek hatta terbiyesizce) seni aradım.
Murat, beni o yağmurda evime bırakıp tam arabandan çıkmak üzereyken "çık hayatımdan!" dediğinde çok sinirlenmiştim. Tabii haklı olduğunu sonra anladım.
Keşke affını dileseydim. Tekrar benimle olman ya da hayatına girmem için değil sadece beni affetmen için.
Affedersin...(?)
(Muhtemelen artık umurunda değil, fakat yine de sormaya ihtiyacım var, kendim için.)
2. Mektup
Ben senin hislerini o zamanlar hiç hissetmemiştim. Belki gençtim belki İstanbul’un keşmekeşi, belki benim için her şeyden önemli sorunlarımı halletmek yaşamımın önüne geçmişti.
Maalesef dünya tatlısı bir insan olmana rağmen sorumluluk duygun yoktu. Benim ne durumda olduğumu bırak anlamak göremedin.
Kesinlikle yargılamıyorum senin hayatın senin hayatın.
Sen özeldin. Beni güldürüp mutlu ederdin. Bana en ufak kötülüğün olmadı. Olduysa da -benimleyken başka kadınlar olduysa da- bunu hissettirmeden yapıp beni üzüp kötü hissettirmedin. Terk ettiğim tek kişi tabi ki değilsin. Ama içimde seninle abuk kıstaslar yüzünden yaşamadıklarım için pişmanlık duyduğum tek kişisin. Her negatifliğinle, megalomanlığına, ayaklarının yere basamamasına, ütopyalarınla, bencilliğinle beraber iyi bir insansın. O yüzden senden özür dilemek istemiştim. Çünkü bin sene önce de olsa acı çektirmiştim.
3. Mektup
Seni sinirlendirdiğim için sorry. Gece hiç uyuyamadım. Eğer tarzım gereğinden fazla absürd kırıcılıktaydıysa sorry.
Ben kendi hatalarımı kabul ediyorum. Çok hata yaptığımı pişman olduğumu yazmışım. Ama belki de sen çok daha haklısın. Sevgiye tam değer vermiyorken seninle beraber olsaydım o zaman sana daha büyük haksızlık olurdu.
Ama ben yine de seninle daha fazla zaman geçirip beraber olmak isteyecek kadar sevdiğimi düşünüyordum...
Üzgünüm ki bana hala kızgınsın. Negatif bir insan demedim senin için negatif yanların demek istedim. Hepimiz insanız kimse mükemmel değil.
4. Mektup
Of murat cidden seni incitmek değildi sana o sıfatları söylememin nedeni. Ben zaten bildiğini düşünmüştüm.
Sana bunlara benzer şeyleri daha başka birçok kadın da söylemiştir değil mi... Benim söylediklerime benzer sıfatları daha önce de duyduğundan zaten kendini biraz biliyorsundur sanmıştım. İnsanları çileden çıkartıp sonra garip suçluluk hissettirerek sana özür dilerim diye dönmeleri hep senin insanlarla ilişkilerin yüzünden.
Bana cevap mektubunla hep kendini, kendi haklılığını, uzuuun uuzzuzuuun anlatan seni, benmerkezciliğini hatırlayarak söyledim söylediklerimi. Hayatta tek katlanamadığım kendisini öven insanlardır. Alçakgönüllülük mükemmel bir meziyettir. Keşke sen de biraz edinebilseymişsin.
Bana hala kırgınsın demek ki dememin sebebi (müthiş akıllı yazar olmana rağmen) yok canım affettim tabii seni deme nezaketini gösteremediğindendi. O sıfatların seni böyle deliye çevireceğini (senin deyiminle nemli beynim tahmin etmedi)…
Açıkçası sadece özrümü diler belki söyleyemediklerimi söylerdim, nasıl olduysa mektup suçlar tarza dönüştü. Zaten herkes bana böyle dönüyor şeklindeki yazın, senin insanlarda yaptığın kötü etkinin sonucuymuş ben de demek ki böyle hissetmişim diye düşündürdü.
Üzgünüm aramızdaki yine kırgınlıkla bittiği için… Bu görüşmeler maalesef amacımın tam tersi senin beni affetmenle değil, senin, kaba tepkinle nasıl biri olduğunu tekrar hatırlayıp senin asla beraberliğimin olamamasını kanıtladı. Keşke o zamanlar akıl edip konuşsaymışım seninle bunca zamanlar sonrasında böyle şeyler olmasına gerek kalmasaydı…
Bu mektubumu cevaplamasan daha iyi olur. Yeterince gereksiz zaman harcadık zaten…
Pazartesi, Ocak 26, 2009
Sıkı 2
"İkiyüzlülük, kötülüğün erdeme saygısıdır." La Rochefoucauld
Yakın zamanda sıkı iki -hemen başlığı buldum bakın- sıkı iki 200lülük örneği yaşadım... Örnekleri diyeyim, çünkü 200lü bunlar, barındırdıkları örnekler de fazla haliyle...
Barındırdıkları... Bu da güzel oldu, barındırdıkları, bedeninde mikrop besleyen insanları düşünsenize, beyninde haşarat, duygularında tarla faresi...
LARA diyeyim bu yukardaki adama, adını tekrar tekrar yazamayacağım, bu dünyada kıskandığım birkaç laftan birini söylemiş (Herhalde ben ölene kadar bir 10 tane daha çıkar karşıma)...
Acaba 200lüler bu lafı bilseler hemen atlar mıydı üzerine, üzerime...
Bak ben saygılı biriyim diye hahaha
Tam yakışırdı onlara, 200lülük kanıtı...
Burdan ilan olunur... Adam gibi 200lülük -kötülük- yapın... Hitlerleşin, ki herkes farkınıza varsın; harcanıyorsunuz...
Yakın zamanda sıkı iki -hemen başlığı buldum bakın- sıkı iki 200lülük örneği yaşadım... Örnekleri diyeyim, çünkü 200lü bunlar, barındırdıkları örnekler de fazla haliyle...
Barındırdıkları... Bu da güzel oldu, barındırdıkları, bedeninde mikrop besleyen insanları düşünsenize, beyninde haşarat, duygularında tarla faresi...
LARA diyeyim bu yukardaki adama, adını tekrar tekrar yazamayacağım, bu dünyada kıskandığım birkaç laftan birini söylemiş (Herhalde ben ölene kadar bir 10 tane daha çıkar karşıma)...
Acaba 200lüler bu lafı bilseler hemen atlar mıydı üzerine, üzerime...
Bak ben saygılı biriyim diye hahaha
Tam yakışırdı onlara, 200lülük kanıtı...
Burdan ilan olunur... Adam gibi 200lülük -kötülük- yapın... Hitlerleşin, ki herkes farkınıza varsın; harcanıyorsunuz...
Cuma, Ocak 16, 2009
Bir yastıkta kırk yıl
Anna Karenina Vronski’ye tutulur. Evlidir. Vronski de ondan hoşlanıyordur. Ama Anna sonunda intihar edecektir. Vronski’den hoşlanan Kiti ise adamın Anna’ya ilgi duyduğunu görünce kendisiyle ilgilenen Levin ile evlenir. Zaten amacı aşk değil evlilik olan bir kızdır Kiti. Tüm kitap oyunca Levin’e olan aşkından da söz edilmez. Sadece Levin’in Anna’yı görünce duyduğu hayranlık Kiti’de bir kıskançlık duygusu oluşturur, o kadar. Birçok yorum Anna ve Vronski’nin yasak ilişkilerinin ve kötü sonlarının (Anna’nın kötü sonunun) yanında Levin-Kiti ilişkisine neredeyse ideal ilişki olarak bakar!
Levin-Kiti ilişkisi kadının şımarıklıklarına karşı adamın hep karısını koruyucu tavırlar takındığı, alttan aldığı bir tek taraflı olgunluk (ya da kadın egemen evlilik) ilişkisidir. Yaşlanınca adamın kadının dizinin dibinden ayrılmadan hep ona hayranlığını dile getireceği, kadının da bu hayranlığın tadını çıkaracağı, arada sıkıldığında (üzerini örterek geride bıraktığı gençlik-kadınlık tutkuları aklına geldiğinden olacak) adamı azarlayacağı bir ilişkidir.
Birçok bu tarz ilişki gibi yaşlılıklarından birbirleri için yaratıldıkları yalanını söyleyeceklerini düşünebiliriz: Kendini anlattığı Levin karakterinin aksine, yaşlılığında karısının zulmünden kaçmak için onu terk eden bir Tolstoy karakterini unutmayalım (artık ünlü yazarın her hastalanışında yazarın sağlığından çok, yazılarını koyduğu çekmecenin anahtarıyla ilgilenmektedir Kiti, pardon karısı)… Ki kitabın başındaki, mutlu ailelerin birbirine benzer yaşamları olduğu, mutsuz ailelerin ise her birinin farklı farklı yaşamları olduğu lafına bağlı bir sondur, kitaptaki son da, Tolstoy’un sonu da: karısını terk ettikten birkaç gün sonra bir tren istasyonunda –hayır trenin altında kalarak değil- donarak ölür Tolstoy…
Aşka, tutkuya ve mutluluğa inanmazsanız işiniz kolaydır: Bir yastığa baş koyar uyursunuz, yüz kırk yıl bile geçer böyle…
Peki neden bu metni yazdım şimdi?
Şundan: Mutluluğun Romanı, kod adı olabilir, yeni “romantik” metnimin… Büyük ve mutsuz yazarlara adanabilir...
Levin-Kiti ilişkisi kadının şımarıklıklarına karşı adamın hep karısını koruyucu tavırlar takındığı, alttan aldığı bir tek taraflı olgunluk (ya da kadın egemen evlilik) ilişkisidir. Yaşlanınca adamın kadının dizinin dibinden ayrılmadan hep ona hayranlığını dile getireceği, kadının da bu hayranlığın tadını çıkaracağı, arada sıkıldığında (üzerini örterek geride bıraktığı gençlik-kadınlık tutkuları aklına geldiğinden olacak) adamı azarlayacağı bir ilişkidir.
Birçok bu tarz ilişki gibi yaşlılıklarından birbirleri için yaratıldıkları yalanını söyleyeceklerini düşünebiliriz: Kendini anlattığı Levin karakterinin aksine, yaşlılığında karısının zulmünden kaçmak için onu terk eden bir Tolstoy karakterini unutmayalım (artık ünlü yazarın her hastalanışında yazarın sağlığından çok, yazılarını koyduğu çekmecenin anahtarıyla ilgilenmektedir Kiti, pardon karısı)… Ki kitabın başındaki, mutlu ailelerin birbirine benzer yaşamları olduğu, mutsuz ailelerin ise her birinin farklı farklı yaşamları olduğu lafına bağlı bir sondur, kitaptaki son da, Tolstoy’un sonu da: karısını terk ettikten birkaç gün sonra bir tren istasyonunda –hayır trenin altında kalarak değil- donarak ölür Tolstoy…
Aşka, tutkuya ve mutluluğa inanmazsanız işiniz kolaydır: Bir yastığa baş koyar uyursunuz, yüz kırk yıl bile geçer böyle…
Peki neden bu metni yazdım şimdi?
Şundan: Mutluluğun Romanı, kod adı olabilir, yeni “romantik” metnimin… Büyük ve mutsuz yazarlara adanabilir...
Perşembe, Ocak 08, 2009
Sohtorik
Umarım seni istediğin şekilde anlayıp, özümseyip anlatan birileri olur Sohtorik. İnan bana bunu gerçekten çok isterim. Seni anlamak, anlatmak, gerçekten çok zor, insan hata yapmaktan korkuyor öncelikle. Birçok insanı karşına almak adına -ki bu her zaman bilinçlice ve sadece beynine ve düşüncelerine olan güveninden aldığın güçle, çevreyi gerçekten incelemenin artısıyla- doğru bildiklerinden şaşmayan tavırlarını, bu tavırları etrafındaki insanlara anlatmada gösterdiğin çabaları, çoğu kez örneklerle yazarak asıl doğru nedir, nasıldır sorularına verdiğin tatlı-sert ama çoğu zaman sert cevaplarını, bazı bazı kaba kuvvete kadar gitmeni sağlayan, seni buna zorlayan ve bu hareketinden sonra, sana suçlu insan damgası vurarak asıl kendi zayıflığını zafere çevirdiğini sanan insanlara karşı gösterdiğin sabrı, Al kocayı vur sopayı kitabını neden kendine yakın hissettiğini, hayatını etkileyen ve birçok davranışı ile seni sinirlendiren babana karşı haklı ve dik duruşunu, bundan ödün vermeyişini, pes etmeyen belki bir şeyler görür ve beni anlamaya çalışır düşüncesinde ki çabalarını, seni karamsarlığa götürdüğü anlar olsa dahi yazarlığında gösterdiğin yılmayan yazma isteğini, bu sektördeki zorluklara karşı azimle ve inatla kitaplarını yazmaya devam edişini ve bastırmanı, insan davranışlarında herkesin doğru bildiği yanlışları -İtalik anne ve italik kadın yazında ki gibi-, aile, anne, çocuk, baba, abla, eş kelimelerinde bildik tanımlamalarının dışında sende uyandırdığı tanımı ve bu tanıma neden ulaştığını, kibarlık adına gösterilen sahtelikteki yol göstericiliğini, erkek-kadın ilişkisinde yaşanan çıkarcılığa, anlamamalığa ve direnmeye karşı duruşunu, aşka bakışını ve tanımını, bu anlamda aşka bağlanmak yerine hayata bağlanışını, tabakta her zaman görmekten hoşlandığın beyaz peynir, barbunya ve köfte üçlüsünü, kadın görselini izlemedeki doyumunu, soyadının sana yüklediği aileden gelen misyona karşı tavrını, ailene olan haklı kızgınlığından dolayı bazı dönemler bu soyadı değiştirmek düşüncesinin aklını kurcaladığını, seni tek başına bırakışları ve babana karşı seni haksız damgası ile suçladıkları için geçici bir düşünüş bile olsa ailene karşı bir tepki ve onları cezalandırmak adına intihar etmeyi bile düşündüğünü, tüm bu davranışlarınla "tek başıma kalsam da mücadele edeceğim ve ben haklıyım" demendeki savunuculuğunu
------------
------------
yazmakla bitmeyecek. Bu saydıklarım herkesin göze almaya cesareti olmayacak başlıklar, tekrar seni ne sıkmak nede yanlış anlaşılmak isterim.
------------
------------
yazmakla bitmeyecek. Bu saydıklarım herkesin göze almaya cesareti olmayacak başlıklar, tekrar seni ne sıkmak nede yanlış anlaşılmak isterim.
Salı, Aralık 30, 2008
2009'a bir-ki
1. Mutlu, huzurlu bir 2009 dileklerimle:
"Kavga ettik, o ve ben.
Bir kavga hiç önemli değildir
-birbirinizi bir daha hiç görmeseniz bile-
bu yalnızca birlikte yaşamanın farklı bir biçimidir
ve bize verilen küçük dünyada birbirimizi hiç unutmamanın.
Bu kavga beni onu düşünmekten,
bakışlarını okuduğum kitabın, gazetenin sayfalarında hissetmekten
ve şu soruyu sormaktan alıkoymadı:
Bu konuda ne düşünüyor? Şu anda bu konuda ne düşünüyor?”
(Sartre’dan Camus’ye, o öldükten sonra)
2. Öyle olmayacağını bilsem de:
Sonra bu yukarıdaki övgüye yan çiziyor Sartre…
"Kavga ettik, o ve ben.
Bir kavga hiç önemli değildir
-birbirinizi bir daha hiç görmeseniz bile-
bu yalnızca birlikte yaşamanın farklı bir biçimidir
ve bize verilen küçük dünyada birbirimizi hiç unutmamanın.
Bu kavga beni onu düşünmekten,
bakışlarını okuduğum kitabın, gazetenin sayfalarında hissetmekten
ve şu soruyu sormaktan alıkoymadı:
Bu konuda ne düşünüyor? Şu anda bu konuda ne düşünüyor?”
(Sartre’dan Camus’ye, o öldükten sonra)
2. Öyle olmayacağını bilsem de:
Sonra bu yukarıdaki övgüye yan çiziyor Sartre…
Perşembe, Aralık 18, 2008
Ne demek istemiş sizce!
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir hafta önce tanınmış bir yazarın söylediği şu lafı alıntılıyor Canetti:
“Her şey bitti artık. Gerçekten bir yazar olsaydım savaşı önleyebilmem gerekirdi.”
Sonra da şöyle soruyor:
“Bu cümle ile, söyledikleriyle savaşa yol açmış olanların palavraları arasında ne fark var?"
Ne demek istemiş sizce!
Ben parmak kaldırıyorum ve: Hayatı iyiye değiştirebilseydik biri de çıkıp hayatı kötüye çevirebilirdi... mi demek istemiş… Hayat akar, sana bana aldırmaz… mı demek istemiş… Gerçekten bir çıkarım yapamıyorum… Ne diyorsunuz?
“Her şey bitti artık. Gerçekten bir yazar olsaydım savaşı önleyebilmem gerekirdi.”
Sonra da şöyle soruyor:
“Bu cümle ile, söyledikleriyle savaşa yol açmış olanların palavraları arasında ne fark var?"
Ne demek istemiş sizce!
Ben parmak kaldırıyorum ve: Hayatı iyiye değiştirebilseydik biri de çıkıp hayatı kötüye çevirebilirdi... mi demek istemiş… Hayat akar, sana bana aldırmaz… mı demek istemiş… Gerçekten bir çıkarım yapamıyorum… Ne diyorsunuz?
Cuma, Aralık 05, 2008
Namussuz bir kitap
"Edebiyatım değil namusum umurumda…"
Yaşar Kemal'in bu cümle...
Dünyanın estetik değil doğru cümlelere ihtiyacı var; Yaşar Kemal'in deyişiyle söylersek: Namuslu cümlelere...
Edebiyatla namusu karşı karşıya getiriyor değilim, derdi başka bir yazar...
Ama ben o yazarlardan değilim!
Namustan söz ediyorsa Yaşar Kemal, namus kelimesinin ne anlama geldiğini iyice düşünmek lazım...
Edebiyatı değil namusu umursamak lazım daha fazla...
Bunu umursamayanlara karşı da "namussuz" olmak lazım...
Çağlayan İbiş'in kitabıma önsöz denemesi:
ÖNSÖZ
20 yaşına kadar eline hiç kitap almamış bir genci düşünün. Üniversitenin birinci yılındayken, ilk kez, üniversitenin kütüphanesine giriyor. Binlerce kitabın arasında hangi birisini alıp okuyacağını bilemez bir halde şaşkın şaşkın etrafına bakıyor. Fakat oradaki kitapların hepsini hayatı boyunca okuması mümkün değil. Hangisini okuması lazım... Okuması gereken kitaplar için ya bir antolojiye ihtiyacı var, yada şansı varsa ve bulabilirse ondan önce “doğru okumuş” birisine. Öyle durumda bir gençseniz eğer Ölümlü Dünya’yı bulduğunuz için çok şanslı bir gençsiniz. İşte öyle bir durumda yeni okumaya başlayan bir genç değilseniz eğer, okumak için seçeceğiniz kitaplardan sorumlusunuz. Bu yüzden böyle bir gençten daha az hata yapma şansınız vardır ve “çok okumakla” “doğru okumak” arasındaki ayrım iyi yapıyor hale gelmeniz gerekir. Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler. Okuduğunuz kitap bu kadar hayati bir öneme sahiptir. Okuma hakkında bu iki ayrımı iyi yapıyorsanız artık sadece bir okuyucu değil, evrenin işleyişini, toplumların değil, insanın kendisinin duygudan önce mantığa inanmadığı için ne kadar çok kötülüğe/yanlışlara sebep olduğunu; iyiliği de, kötülüğe sebep olduğunu bilemediğinden sahip olamadığını bilmeye başlayan doğru insan olma yolunda giden insansınızdır. Elbette burada “doğruları anlatan doğru kitap nedir?” ve “ bu kadar kısa zamanda bir kitabın okumadan doğru olduğu nasıl anlaşılır?” soruları aklımıza geliyor. Bu iki sorunun cevabını bulmak içinse; nasıl ki bilim adamları insanın vücudunun daha henüz keşfedilmemiş milyarlarca özelliklerini zaman içerisinde yavaş yavaş keşfediyorlarsa, bazı(!) felsefecilerin ve edebiyatçıların da insan doğasının keşfedilmemiş milyarlarca özelliğini zamanla bizler için keşfeden kaşifler olduğuna inanmanız, felsefecilere ve yazarlara, doktorlara ve bilim adamlarına ihtiyacımız olduğu kadar onlara da elzem derecede ihtiyacımız olduğunu bilmeniz gerekir. Birinci sorunun cevabını işte bu noktadaysanız bulabilirsiniz: Okuduğunuz kitabın insanlığın doğasına dair sizi en temel duygulara götürdüğünü, zamanın işleyişini, tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu ve yanlış tekrarları akıl yoluyla değiştirebileceğini; sizin hissettiğiniz halde dile getiremediğiniz, göremediğiniz duyguları, düşünceleri ve temel insani ihtiyaçlarınızı ahlaki olanlarla ahlaki olmayanlar olarak ayırt edip bunları sizin için keşfettiğini, içinizde bir anda “evet işte ben de bu düşünceye sahibim ama yeni anladım” düşüncesini size hissettiren kitap işte doğru kitaptır. İkinci sorumuzun cevabı: Kitapçıya girdiniz, kitapların sadece kapaklarına bakarak rafların arasından yürüyorsunuz, size göre bir çok seçenek var, kitapçıda geçirdiğiniz zamanı ise “zaten az zamanım var” diyerek kendinize kısıtlamaya çalışıyorsunuz. Elinize bir kitap aldınız. Sıradan bir okuyucu iseniz kitabın arka kapağına 10-15 saniye bakar sonra kitabı geri yerine koyarsınız. Ama doğru kitap gibi siz de doğru okuyucuysanız, kitabın önsözünden başlayarak ilk sayfasına kadar okursunuz ve yukarıda anlattığım doğru kitabın size hissettirdiklerini daha ilk sayfadan hissetmeye başlarsınız. Hoş geldiniz, doğru kitaptasınızdır artık. İnsan doğasının gerçeklerinin perdesini sizin için aralayan yazarın dünyasına, dolayısıyla kendi dünyanıza girmişsinizdir. Ve bir daha o dünyadan çıkmak istemezsiniz.
İşte Ölümlü Dünya da, doğanızın sizin sandığınız gerçeklerini değil, ancak sezilerek ve bilgi yoluyla bulunabilecek gerçekleri ilk önce mantık ve sonra duygu yoluyla doğanızdaki ahlaki doğruları bulacağınız ender bulunan bir kitap. Üzerinde çok çalışıp da size her şeyi sunup kendini geri çeken bir kitap değil. Her bir denemede sizi düşünmeye zorlayacak bir kitap. Steinbeck, Schopenhaur, Ayn Rand, Mayakowski, Dostoyevski, Jack London, Gertrude Stein, Jean Cocteau, Jerzy Kosinski, Aldoux Huxley, Hemingway, Stefan Zweig, Seneca, Elias Canetti, Hallac-i Mansur, Sadık Hidayet, Foucault, Kierkegaard, Sartre ve de Milan Kundera gibi gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim. John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”
Çağlayan İbiş
Altını çizdiğim (altını çözdüğüm) yerlere bakalım:
"Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler."
Çağlayan İbiş ile Yaşar Kemal aynı noktada buluşmuşlar; dolu edebiyatçının ıskaladığı noktada...
"...tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu..."
Bunu ben yazmak isterdim...
"...gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim."
Metnin başlangıcından, Murat Sohtorik'in Ö. D.'ünü okuyun, sonra bu yazarların kitaplarını okuyun demesini beklerdim...
"John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”
Hayır, doğru söylemiş yazar...
Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır.
Parçaları doğru birleştirmedikçe de, parça olarak kalırsınız...
Güzel bir kadına, "hoş bir parça" diyen adamlar, anlamazlar aslında ne dediklerini, siz anladınız şimdi...
NOT: Kitabım, 2 kitap olarak yayımlanacak. Ölümlü Dünya (Ben ÖD demeyi seviyorum, çünkü ödünüzü patlatsın istiyorum) kitaplardan biri... Diğer kitapla (o bir roman) (bir roman ne demekse) ortada buluşuyorlar (birisi baştan diğer sondan başladıkları için) ve buluştukları yerde, şu yukarıdaki parça-bütün esprisini açımlayan bir çizim var, benim... Severim...
Yaşar Kemal'in bu cümle...
Dünyanın estetik değil doğru cümlelere ihtiyacı var; Yaşar Kemal'in deyişiyle söylersek: Namuslu cümlelere...
Edebiyatla namusu karşı karşıya getiriyor değilim, derdi başka bir yazar...
Ama ben o yazarlardan değilim!
Namustan söz ediyorsa Yaşar Kemal, namus kelimesinin ne anlama geldiğini iyice düşünmek lazım...
Edebiyatı değil namusu umursamak lazım daha fazla...
Bunu umursamayanlara karşı da "namussuz" olmak lazım...
Çağlayan İbiş'in kitabıma önsöz denemesi:
ÖNSÖZ
20 yaşına kadar eline hiç kitap almamış bir genci düşünün. Üniversitenin birinci yılındayken, ilk kez, üniversitenin kütüphanesine giriyor. Binlerce kitabın arasında hangi birisini alıp okuyacağını bilemez bir halde şaşkın şaşkın etrafına bakıyor. Fakat oradaki kitapların hepsini hayatı boyunca okuması mümkün değil. Hangisini okuması lazım... Okuması gereken kitaplar için ya bir antolojiye ihtiyacı var, yada şansı varsa ve bulabilirse ondan önce “doğru okumuş” birisine. Öyle durumda bir gençseniz eğer Ölümlü Dünya’yı bulduğunuz için çok şanslı bir gençsiniz. İşte öyle bir durumda yeni okumaya başlayan bir genç değilseniz eğer, okumak için seçeceğiniz kitaplardan sorumlusunuz. Bu yüzden böyle bir gençten daha az hata yapma şansınız vardır ve “çok okumakla” “doğru okumak” arasındaki ayrım iyi yapıyor hale gelmeniz gerekir. Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler. Okuduğunuz kitap bu kadar hayati bir öneme sahiptir. Okuma hakkında bu iki ayrımı iyi yapıyorsanız artık sadece bir okuyucu değil, evrenin işleyişini, toplumların değil, insanın kendisinin duygudan önce mantığa inanmadığı için ne kadar çok kötülüğe/yanlışlara sebep olduğunu; iyiliği de, kötülüğe sebep olduğunu bilemediğinden sahip olamadığını bilmeye başlayan doğru insan olma yolunda giden insansınızdır. Elbette burada “doğruları anlatan doğru kitap nedir?” ve “ bu kadar kısa zamanda bir kitabın okumadan doğru olduğu nasıl anlaşılır?” soruları aklımıza geliyor. Bu iki sorunun cevabını bulmak içinse; nasıl ki bilim adamları insanın vücudunun daha henüz keşfedilmemiş milyarlarca özelliklerini zaman içerisinde yavaş yavaş keşfediyorlarsa, bazı(!) felsefecilerin ve edebiyatçıların da insan doğasının keşfedilmemiş milyarlarca özelliğini zamanla bizler için keşfeden kaşifler olduğuna inanmanız, felsefecilere ve yazarlara, doktorlara ve bilim adamlarına ihtiyacımız olduğu kadar onlara da elzem derecede ihtiyacımız olduğunu bilmeniz gerekir. Birinci sorunun cevabını işte bu noktadaysanız bulabilirsiniz: Okuduğunuz kitabın insanlığın doğasına dair sizi en temel duygulara götürdüğünü, zamanın işleyişini, tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu ve yanlış tekrarları akıl yoluyla değiştirebileceğini; sizin hissettiğiniz halde dile getiremediğiniz, göremediğiniz duyguları, düşünceleri ve temel insani ihtiyaçlarınızı ahlaki olanlarla ahlaki olmayanlar olarak ayırt edip bunları sizin için keşfettiğini, içinizde bir anda “evet işte ben de bu düşünceye sahibim ama yeni anladım” düşüncesini size hissettiren kitap işte doğru kitaptır. İkinci sorumuzun cevabı: Kitapçıya girdiniz, kitapların sadece kapaklarına bakarak rafların arasından yürüyorsunuz, size göre bir çok seçenek var, kitapçıda geçirdiğiniz zamanı ise “zaten az zamanım var” diyerek kendinize kısıtlamaya çalışıyorsunuz. Elinize bir kitap aldınız. Sıradan bir okuyucu iseniz kitabın arka kapağına 10-15 saniye bakar sonra kitabı geri yerine koyarsınız. Ama doğru kitap gibi siz de doğru okuyucuysanız, kitabın önsözünden başlayarak ilk sayfasına kadar okursunuz ve yukarıda anlattığım doğru kitabın size hissettirdiklerini daha ilk sayfadan hissetmeye başlarsınız. Hoş geldiniz, doğru kitaptasınızdır artık. İnsan doğasının gerçeklerinin perdesini sizin için aralayan yazarın dünyasına, dolayısıyla kendi dünyanıza girmişsinizdir. Ve bir daha o dünyadan çıkmak istemezsiniz.
İşte Ölümlü Dünya da, doğanızın sizin sandığınız gerçeklerini değil, ancak sezilerek ve bilgi yoluyla bulunabilecek gerçekleri ilk önce mantık ve sonra duygu yoluyla doğanızdaki ahlaki doğruları bulacağınız ender bulunan bir kitap. Üzerinde çok çalışıp da size her şeyi sunup kendini geri çeken bir kitap değil. Her bir denemede sizi düşünmeye zorlayacak bir kitap. Steinbeck, Schopenhaur, Ayn Rand, Mayakowski, Dostoyevski, Jack London, Gertrude Stein, Jean Cocteau, Jerzy Kosinski, Aldoux Huxley, Hemingway, Stefan Zweig, Seneca, Elias Canetti, Hallac-i Mansur, Sadık Hidayet, Foucault, Kierkegaard, Sartre ve de Milan Kundera gibi gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim. John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”
Çağlayan İbiş
Altını çizdiğim (altını çözdüğüm) yerlere bakalım:
"Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler."
Çağlayan İbiş ile Yaşar Kemal aynı noktada buluşmuşlar; dolu edebiyatçının ıskaladığı noktada...
"...tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu..."
Bunu ben yazmak isterdim...
"...gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim."
Metnin başlangıcından, Murat Sohtorik'in Ö. D.'ünü okuyun, sonra bu yazarların kitaplarını okuyun demesini beklerdim...
"John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”
Hayır, doğru söylemiş yazar...
Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır.
Parçaları doğru birleştirmedikçe de, parça olarak kalırsınız...
Güzel bir kadına, "hoş bir parça" diyen adamlar, anlamazlar aslında ne dediklerini, siz anladınız şimdi...
NOT: Kitabım, 2 kitap olarak yayımlanacak. Ölümlü Dünya (Ben ÖD demeyi seviyorum, çünkü ödünüzü patlatsın istiyorum) kitaplardan biri... Diğer kitapla (o bir roman) (bir roman ne demekse) ortada buluşuyorlar (birisi baştan diğer sondan başladıkları için) ve buluştukları yerde, şu yukarıdaki parça-bütün esprisini açımlayan bir çizim var, benim... Severim...
Salı, Ekim 14, 2008
Fenalık (ya da halama mektup)
“Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.” (Gazete röportajında bir öğretmen)
Romanımın 100. okumasını kutladığım şu günlerde –hayır kimseye okumuyorum, dosyayı bilgisayardan, çıkış alarak, başka fontta çıkış alarak, kırmızı sayfaya çıkış alarak, sabah dinçken, akşam yorgunken, içki içtikten sonra, sevişirken aklıma takıldığında, Avrupa Yakasını izlerken, kendi kendime okuyorum- tam tamamdır demeye yaklaştığımda bir hata buluyorum; sıkı bir hata: Neden bir tanecik olsun ki, her satırda olabilir!!
Bırakıyorum bir yerde, avuntum da artık şu: En azından kimse "Daha ikinci cümlesinde hata var!” diyemeyecek benimkine...
100 kez okumam da gerekmeyebilir, çünkü sıkı bir yayınevi, iyi bir editörlük sistemiyle karşılaşırım bakarsınız! Ama bu hayalime de şöyle batırıyorum çuvaldızı: “Nobelli bir yazarın kitabı bile daha ikinci cümlesinde hata ile yayımlanıyorsa…”
Tabii şuraya da gidilebilir: Yukarıdaki öğretmen acaba gerçekten bunları mı söyledi. Yayınevleri güvenilmez olabiliyor, peki ya gazeteler? Bağlamından koparılmış, kısaltılırken anlam yitimine, mantık bitimine uğratılmış olamaz mı -belki de bilerek-mesela sonraki şu cümleleri öğretmenin:
“Hala Tahsin Yücel’in Kara Kitap’ı satır satır eleştirilmesinin örnek gösterilmesi ise çok komik, çünkü o yazıya dayanarak Orhan Pamuk’u eleştirenler arasında Yücel’in herhangi bir romanını okuyan tek bir kişiye bile rastlamadım. “
Ne alaka!
Bir sonraki cümle:
“İşin kötüsü, Tahsin Yücel çevirilerindeki dil yüzünden çok eleştirilen bir yazar.”
“İşin kötüsü” yerine “çünkü” ile başlasa cümlesine, bir önceki cümlesini bir mantığa oturtmuş olur öğretmen; ama öyle başlamıyor, gazetede benim okuduğum cümle...
İşin kötüsü; “çünkü” ile başlasa oturttuğu mantık da tuhaf bir mantık: Yani bir yazarı eleştiren bir başka yazarın kendi başka yazılarında da dil hataları varsa, bu eleştirilen ilk yazarın hatalarını görmezden gelmemizi mi gerektirir?
Yoksa, dilden zaten anlamaz mı denmek istenmiş, Tahsin Yücel için? Buna pek inanası gelmiyor insanın; ben ne yazılarında gördüm bir hata, ne de bir yerlerde okudum böyle bir durum…
Ama esas şu denmeli değil miymiş, öğretmen türü okurlardan biri tarafından: “Tahsin Yücel de yapıyor aynı hataları, demek ben haklıyım; yani dile takılmadan okunmalı bir kitap!”
Buna işte, o zaman, şapka çıkarırdım; ben, hala, beceremediğim için böyle okumasını; böylece bu yazı da halama mektup oldu çıktı, benden…
Not:
Deneme kitabımın “aşağılama” konulu bölümüne bir örnek olarak girdi aşağıdaki cümle; o yüzden o açıdan daha fazla “fenalık” etmek istemedim burada: “Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.”
Yani bir dil yanlışını gösterdiğinizde, o dil yanlışını görmeyen ya da umursamayan okura doğrudan hakaret etmiş, onu aşağılamış oluyorsunuz!
Savıma çok iyi bir örnek; çünkü savım aşağı yukarı şöyle kitapta: Bir çok histe, ama özellikle aşağılanma hissinde, “yanlış hissetme” fazlaca mevcuttur: Ortada aşağılama yokken (bir tespit varken), insan kendini aşağılanmış hisseder.
Romanımın 100. okumasını kutladığım şu günlerde –hayır kimseye okumuyorum, dosyayı bilgisayardan, çıkış alarak, başka fontta çıkış alarak, kırmızı sayfaya çıkış alarak, sabah dinçken, akşam yorgunken, içki içtikten sonra, sevişirken aklıma takıldığında, Avrupa Yakasını izlerken, kendi kendime okuyorum- tam tamamdır demeye yaklaştığımda bir hata buluyorum; sıkı bir hata: Neden bir tanecik olsun ki, her satırda olabilir!!
Bırakıyorum bir yerde, avuntum da artık şu: En azından kimse "Daha ikinci cümlesinde hata var!” diyemeyecek benimkine...
100 kez okumam da gerekmeyebilir, çünkü sıkı bir yayınevi, iyi bir editörlük sistemiyle karşılaşırım bakarsınız! Ama bu hayalime de şöyle batırıyorum çuvaldızı: “Nobelli bir yazarın kitabı bile daha ikinci cümlesinde hata ile yayımlanıyorsa…”
Tabii şuraya da gidilebilir: Yukarıdaki öğretmen acaba gerçekten bunları mı söyledi. Yayınevleri güvenilmez olabiliyor, peki ya gazeteler? Bağlamından koparılmış, kısaltılırken anlam yitimine, mantık bitimine uğratılmış olamaz mı -belki de bilerek-mesela sonraki şu cümleleri öğretmenin:
“Hala Tahsin Yücel’in Kara Kitap’ı satır satır eleştirilmesinin örnek gösterilmesi ise çok komik, çünkü o yazıya dayanarak Orhan Pamuk’u eleştirenler arasında Yücel’in herhangi bir romanını okuyan tek bir kişiye bile rastlamadım. “
Ne alaka!
Bir sonraki cümle:
“İşin kötüsü, Tahsin Yücel çevirilerindeki dil yüzünden çok eleştirilen bir yazar.”
“İşin kötüsü” yerine “çünkü” ile başlasa cümlesine, bir önceki cümlesini bir mantığa oturtmuş olur öğretmen; ama öyle başlamıyor, gazetede benim okuduğum cümle...
İşin kötüsü; “çünkü” ile başlasa oturttuğu mantık da tuhaf bir mantık: Yani bir yazarı eleştiren bir başka yazarın kendi başka yazılarında da dil hataları varsa, bu eleştirilen ilk yazarın hatalarını görmezden gelmemizi mi gerektirir?
Yoksa, dilden zaten anlamaz mı denmek istenmiş, Tahsin Yücel için? Buna pek inanası gelmiyor insanın; ben ne yazılarında gördüm bir hata, ne de bir yerlerde okudum böyle bir durum…
Ama esas şu denmeli değil miymiş, öğretmen türü okurlardan biri tarafından: “Tahsin Yücel de yapıyor aynı hataları, demek ben haklıyım; yani dile takılmadan okunmalı bir kitap!”
Buna işte, o zaman, şapka çıkarırdım; ben, hala, beceremediğim için böyle okumasını; böylece bu yazı da halama mektup oldu çıktı, benden…
Not:
Deneme kitabımın “aşağılama” konulu bölümüne bir örnek olarak girdi aşağıdaki cümle; o yüzden o açıdan daha fazla “fenalık” etmek istemedim burada: “Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.”
Yani bir dil yanlışını gösterdiğinizde, o dil yanlışını görmeyen ya da umursamayan okura doğrudan hakaret etmiş, onu aşağılamış oluyorsunuz!
Savıma çok iyi bir örnek; çünkü savım aşağı yukarı şöyle kitapta: Bir çok histe, ama özellikle aşağılanma hissinde, “yanlış hissetme” fazlaca mevcuttur: Ortada aşağılama yokken (bir tespit varken), insan kendini aşağılanmış hisseder.
Salı, Eylül 30, 2008
Öğretmen çocuklara zormuş
Öğretmen çocuklara sormuş:
- Söyleyin bakalım bu sene eylüle kalmadan kim sınıf geçmek ister?
Herkes parmak kaldırmış, biri hariç.
- Sen geçmek istemiyor musun?
- Bu sadece bana bağlı değil ki hocam. Ne yaparsam yapayım siz uygun görmedikçe geçemem.
Hoca bu cevaptan çok etkilenmiş. Böyle bir öğrencinin sınıf geçmeyi nasılsa hak edeceğini düşünmüş:
- Peki sana söz veriyorum, ne yaparsan yap seni sınıf geçireceğim.
Öğrenci muzip bir ifadeyle sınıfa dönmüş ve sormuş:
- Kim ne yaparsa yapsın sınıf geçmek ister?
Kimse parmağını indirmemiş.
- Söyleyin bakalım bu sene eylüle kalmadan kim sınıf geçmek ister?
Herkes parmak kaldırmış, biri hariç.
- Sen geçmek istemiyor musun?
- Bu sadece bana bağlı değil ki hocam. Ne yaparsam yapayım siz uygun görmedikçe geçemem.
Hoca bu cevaptan çok etkilenmiş. Böyle bir öğrencinin sınıf geçmeyi nasılsa hak edeceğini düşünmüş:
- Peki sana söz veriyorum, ne yaparsan yap seni sınıf geçireceğim.
Öğrenci muzip bir ifadeyle sınıfa dönmüş ve sormuş:
- Kim ne yaparsa yapsın sınıf geçmek ister?
Kimse parmağını indirmemiş.
Saramago
“Körlük” romanı gibi unutulmaz bir toplumsal hicvin yazarı olarak size şunu da soralım: Dünya nereye gidiyor? Körlük sürüyor mu?
Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum. Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında.
Bu denli birbirine yabancılaşan insanların yaşadığı dünyada edebiyatın işlevi ne olacak?
Yok yok, edebiyat dünyayı değiştirmez. Tersine, dünya edebiyatı değiştirir. Çok şükür ki böyle oluyor çünkü bu, edebiyatın canlı bir varlık olduğunu gösterir. Yazarların da diğer bütün insanlar gibi hayat hakkında farklı görüşleri vardır. Fark şudur: Yazarların bir yeteneği vardır ve bunu yazıya dönüştürürler. Okurlar da onlara katılırlar ya da katılmazlar. Ama dünyayı kurtaramayız!
Not: Kötümser olmasına rağmen, içimi rahatlatan bir konuşma. Saramago'nun okumasını isterdim beni...
Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum. Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında.
Bu denli birbirine yabancılaşan insanların yaşadığı dünyada edebiyatın işlevi ne olacak?
Yok yok, edebiyat dünyayı değiştirmez. Tersine, dünya edebiyatı değiştirir. Çok şükür ki böyle oluyor çünkü bu, edebiyatın canlı bir varlık olduğunu gösterir. Yazarların da diğer bütün insanlar gibi hayat hakkında farklı görüşleri vardır. Fark şudur: Yazarların bir yeteneği vardır ve bunu yazıya dönüştürürler. Okurlar da onlara katılırlar ya da katılmazlar. Ama dünyayı kurtaramayız!
Not: Kötümser olmasına rağmen, içimi rahatlatan bir konuşma. Saramago'nun okumasını isterdim beni...
Cumartesi, Eylül 27, 2008
Bilmeden konuşuyorsun MART 94
-Bilmeden konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Susup dinlesen...
-Sadece bana öğretilmek istenenleri öğrenmek istemiyorum.
-Öğretmen olmadan dersi anlatmaya çalışıyorsun.
-"Belki de"lerle, "neden olmasın"larla başka tarzda sorular oluşturmak istiyorum.
-Sordukların bilgini belli ediyor; sen bilmeden soruyorsun.
-Bilmek için soruyorum.
-Ama tahminler yapıyorsun, doğru yanlış.
-Öğrenmenin bir yolu da bu değil mi?
-Kitap okusan...
-Hep konuşan birisini dinlemek istemiyorum, arasıra lafını kesmek istiyorum.
-Anlatmasına engel oluyorsun.
-Kafasındakini anlatıp tatmin olmasını değil, benim sorularıma cevap verip beni tatmin etmesini istiyorum. Konuşana değil dinleyene göre şekillenmeli sohbet.
-Daha bilgili dinleyicileri engelliyorsun.
-Belki de bir alt sınıftan başlamam gerek.
-Sadece dinlemen gerek konuşulanları, hiç konuşmadan.
-Teşekkürler ben kitap okuyayım.
-Bitirince sınıfımıza bekleriz yine.
Bir zaman sonra
-Hâlâ bilmeden mi konuşuyorsun?
-Okudum, ama senin bildiklerini değil kendi merak ettiklerimi öğrendim. Kendi "neden olmasın"larımı, "belki de"lerimi...
-Yanlış kitapları okudun herhalde.
-Senin okuduklarını başka bir bakış açısıyla okudum belki de.
-Hâlâ bilmeden soracak mısın?
-Sorduklarımı sen bilebilecek misin?
-Daha bilgili dinleyicileri engelleyecek misin?
-Kafalarındaki sorulara farklı bir açıdan yaklaştığımda, onları engellediğimi düşünecekler mi...
-........
-Bir alt sınıftan devam etmem gerektiğini mi düşünüyorsun hâlâ?
-Düşündüğüm, belki de başka bir bölümde devam etmen gerektiği... Belki de başka bir okulda...
-Ne! Beni kovmayı mı düşünüyorsun?! Neden?
-Neden olmasın? Belki de kendi sınıfını oluşturman, kendi okulunu kurman için seni serbest bırakmak istiyorum.
-Bir bildiğin var ki konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Susup dinlesen...
-Sadece bana öğretilmek istenenleri öğrenmek istemiyorum.
-Öğretmen olmadan dersi anlatmaya çalışıyorsun.
-"Belki de"lerle, "neden olmasın"larla başka tarzda sorular oluşturmak istiyorum.
-Sordukların bilgini belli ediyor; sen bilmeden soruyorsun.
-Bilmek için soruyorum.
-Ama tahminler yapıyorsun, doğru yanlış.
-Öğrenmenin bir yolu da bu değil mi?
-Kitap okusan...
-Hep konuşan birisini dinlemek istemiyorum, arasıra lafını kesmek istiyorum.
-Anlatmasına engel oluyorsun.
-Kafasındakini anlatıp tatmin olmasını değil, benim sorularıma cevap verip beni tatmin etmesini istiyorum. Konuşana değil dinleyene göre şekillenmeli sohbet.
-Daha bilgili dinleyicileri engelliyorsun.
-Belki de bir alt sınıftan başlamam gerek.
-Sadece dinlemen gerek konuşulanları, hiç konuşmadan.
-Teşekkürler ben kitap okuyayım.
-Bitirince sınıfımıza bekleriz yine.
Bir zaman sonra
-Hâlâ bilmeden mi konuşuyorsun?
-Okudum, ama senin bildiklerini değil kendi merak ettiklerimi öğrendim. Kendi "neden olmasın"larımı, "belki de"lerimi...
-Yanlış kitapları okudun herhalde.
-Senin okuduklarını başka bir bakış açısıyla okudum belki de.
-Hâlâ bilmeden soracak mısın?
-Sorduklarımı sen bilebilecek misin?
-Daha bilgili dinleyicileri engelleyecek misin?
-Kafalarındaki sorulara farklı bir açıdan yaklaştığımda, onları engellediğimi düşünecekler mi...
-........
-Bir alt sınıftan devam etmem gerektiğini mi düşünüyorsun hâlâ?
-Düşündüğüm, belki de başka bir bölümde devam etmen gerektiği... Belki de başka bir okulda...
-Ne! Beni kovmayı mı düşünüyorsun?! Neden?
-Neden olmasın? Belki de kendi sınıfını oluşturman, kendi okulunu kurman için seni serbest bırakmak istiyorum.
-Bir bildiğin var ki konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
Perşembe, Eylül 11, 2008
Sizli özne 2
(Romandan)
Hem, hayatının adamı, senin sevdiğin kadar sevmeyince seni, hayatının adamı olmaktan çıkabilir mi? Sen benim hayatımın adamısın ama ben senin hayatının kadını değilim! Ne saçma. Bazı durumlarda belki iki tarafın sevgileri de hemen hemen eşittir, ama birçok durumda iki sevgilinin ortak yanları ikisinin de birini, içlerinden birini sevmesi değil midir; sen beni, ben de beni, ne güzel, birbirimize bakmak değil aynı yöne bakmak, bana… Ben senin hayatının baş köşesine oturuyorsam hem, sen ancak benim kucağıma oturabilirsin…
Hem, hayatının adamı, senin sevdiğin kadar sevmeyince seni, hayatının adamı olmaktan çıkabilir mi? Sen benim hayatımın adamısın ama ben senin hayatının kadını değilim! Ne saçma. Bazı durumlarda belki iki tarafın sevgileri de hemen hemen eşittir, ama birçok durumda iki sevgilinin ortak yanları ikisinin de birini, içlerinden birini sevmesi değil midir; sen beni, ben de beni, ne güzel, birbirimize bakmak değil aynı yöne bakmak, bana… Ben senin hayatının baş köşesine oturuyorsam hem, sen ancak benim kucağıma oturabilirsin…
Sizli özne
(Romandan)
Hayata sahipleniyorum ben, ve sadece hayatın beni sahiplenmesine izin veriyorum. Ama aşk. İlk tanışmanın heyecanıysa, birbirine duyulan ilginin platonik aşamasının gizemiyse, ilk öpüşmenin, sevişmenin yakıcılığıysa... işte bu kadar. Özneye niye yöneliyor ki... Bu saydıklarımın gerçekleşmesi... İşte, hayatın tatlarının... Yemeğe âşık olur musunuz? Kalamarla aşk! Hah! Kalamarla yaşadığımız yaz aşkıymış, beyaz şarapla daha uzun bir ilişki yaşadık ama o da bitti... Yoksa ona giderek bağlanıyordum... Hah!
Hayata sahipleniyorum ben, ve sadece hayatın beni sahiplenmesine izin veriyorum. Ama aşk. İlk tanışmanın heyecanıysa, birbirine duyulan ilginin platonik aşamasının gizemiyse, ilk öpüşmenin, sevişmenin yakıcılığıysa... işte bu kadar. Özneye niye yöneliyor ki... Bu saydıklarımın gerçekleşmesi... İşte, hayatın tatlarının... Yemeğe âşık olur musunuz? Kalamarla aşk! Hah! Kalamarla yaşadığımız yaz aşkıymış, beyaz şarapla daha uzun bir ilişki yaşadık ama o da bitti... Yoksa ona giderek bağlanıyordum... Hah!
Salı, Eylül 02, 2008
Babayasa

Bu ilanın önemi şu:
Maddeler orijinal Anayasa maddelerinden esinlenilerek kurulmuşken
4. madde Anayasayı "aşmış" bulunuyor.
Çünkü Anayasa'nın 4. maddesinde, 4. maddenin de değiştirilemeyeceği yazmıyor!
4. maddeyi değiştirdiğinizde, o maddenin güya koruduğu ilk üçünü de rahatlıkla değiştirebilirsiniz yani...
Esquire ilanı yaparken bulduğum şeye bakın!
Çarşamba, Ağustos 20, 2008
İtalik anneler
Demin bir kadına yazdım:
"Bu konuşmayı oğluna okut, iyi bir doğum günü armağanı ver ona, annesinin nasıl faşist bir erkek gibi davrandığını görsün... Tabii zamanı gelince.... Bir de benim blogumu okut ki kadınlar ne kadar salak olsa da erkekler salak olmamalıdır onların suyuna gitmek için, türü sağlam bir mantık edinsin, peşimden gelsin... Yoksa ilk sen kızacaksın ona, neden kızdığını fark etmeden: Senin kadar salak bir kadınla evlendiğinden..."
"Bu konuşmayı oğluna okut, iyi bir doğum günü armağanı ver ona, annesinin nasıl faşist bir erkek gibi davrandığını görsün... Tabii zamanı gelince.... Bir de benim blogumu okut ki kadınlar ne kadar salak olsa da erkekler salak olmamalıdır onların suyuna gitmek için, türü sağlam bir mantık edinsin, peşimden gelsin... Yoksa ilk sen kızacaksın ona, neden kızdığını fark etmeden: Senin kadar salak bir kadınla evlendiğinden..."
Cuma, Ağustos 15, 2008
İtalik Kadınlar
-daha önce yazdığın kitapları merak ediyorum
onlar da
aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
-aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
bunu nerden çıkardın
-hissettim diyelim
kadınları sevmiyorsun
bu belli
ve sebebi olmalı
-böyle konuşan bir kadını sevmeli mi!
-beni sevme
sevmen de gerekmiyor
ama düşüncelerimi, sohbetimi sevdin
-bunu nerden çıkardın peki!!!
-yine hissettim diyelim........
-Hep böyle hissedersen düşüncelerini nerden bilicem. demişsin ya düşüncelerini sevmişim...
-insan konuşmak istemediği birisiyle kadın erkek farketmez ASLA KONUŞMAZ
-bir insan konuşmak istemediği birini nasıl bilebilir!!!!
hislerle diyeceksin...
o yüzden de bu insanlar asla kendilerine göre birini bulamayacaklar...
bu dünyada hisleri gerçekten gelişkin insan sayısı elimin parmaklarını geçmez... (benim elimin ama)
-bu insanlara sen de dahilsin ama unutma
-bunu nerden çıkardın!!!
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Bu insana laf anlatabilir misiniz...
Ne kadar vasat “hisleri” olduğunu anlatabilir misiniz...
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Ama yakında yayımlayacağım “Ölümlü Dünya”nın özellikle “Yanlış Kadınlar Tuvaleti” adlı bölümüyle ilgili böyle şeyler işiteceğimi biliyorum... Kadınları sevmemek, aldatılmış olmak gibi vasat kadınların vasat erkeklere söyleyeceği şeyleri yani...
Hep ne oldu: Bir metnimi-bir konuşmamı eleştirenleri, metnimin başına-konuşmamın önceki cümlelerine gönderdim...
Okumamış-dinlememiş olduklarını anladılar mı... Hayır...
Doğru eleştiri bu yüzden çok önemli...
Doğru okuma...
Sen de diğer erkekler gibisin falan diye bana yüklenen bir kadına, yanımızdaki bir arkadaşım-ki kendisi de kadındı, "Murat'ı başkalarıyla karıştırma" demişti...
"Nedenmiş o" dediğinde de...
"Benzemez çünkü..." diye eklemişti...
Susmuştu freni patlamış...
Neden kitap yayımladığımı anladım...
Biri adam gibi okusun da arkamda yanımda... önümde dursun diye...
Korusun beni bu vasat zihinlerden...
Tırmanmam lazım daha...
onlar da
aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
-aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
bunu nerden çıkardın
-hissettim diyelim
kadınları sevmiyorsun
bu belli
ve sebebi olmalı
-böyle konuşan bir kadını sevmeli mi!
-beni sevme
sevmen de gerekmiyor
ama düşüncelerimi, sohbetimi sevdin
-bunu nerden çıkardın peki!!!
-yine hissettim diyelim........
-Hep böyle hissedersen düşüncelerini nerden bilicem. demişsin ya düşüncelerini sevmişim...
-insan konuşmak istemediği birisiyle kadın erkek farketmez ASLA KONUŞMAZ
-bir insan konuşmak istemediği birini nasıl bilebilir!!!!
hislerle diyeceksin...
o yüzden de bu insanlar asla kendilerine göre birini bulamayacaklar...
bu dünyada hisleri gerçekten gelişkin insan sayısı elimin parmaklarını geçmez... (benim elimin ama)
-bu insanlara sen de dahilsin ama unutma
-bunu nerden çıkardın!!!
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Bu insana laf anlatabilir misiniz...
Ne kadar vasat “hisleri” olduğunu anlatabilir misiniz...
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Ama yakında yayımlayacağım “Ölümlü Dünya”nın özellikle “Yanlış Kadınlar Tuvaleti” adlı bölümüyle ilgili böyle şeyler işiteceğimi biliyorum... Kadınları sevmemek, aldatılmış olmak gibi vasat kadınların vasat erkeklere söyleyeceği şeyleri yani...
Hep ne oldu: Bir metnimi-bir konuşmamı eleştirenleri, metnimin başına-konuşmamın önceki cümlelerine gönderdim...
Okumamış-dinlememiş olduklarını anladılar mı... Hayır...
Doğru eleştiri bu yüzden çok önemli...
Doğru okuma...
Sen de diğer erkekler gibisin falan diye bana yüklenen bir kadına, yanımızdaki bir arkadaşım-ki kendisi de kadındı, "Murat'ı başkalarıyla karıştırma" demişti...
"Nedenmiş o" dediğinde de...
"Benzemez çünkü..." diye eklemişti...
Susmuştu freni patlamış...
Neden kitap yayımladığımı anladım...
Biri adam gibi okusun da arkamda yanımda... önümde dursun diye...
Korusun beni bu vasat zihinlerden...
Tırmanmam lazım daha...
Pazar, Temmuz 27, 2008
Dance me to the end of love: Aşkın sonuna (kadar) dans
Aşk zekayı yenmektir diyordu bir yazar...
Aklıma geldi, iyi oturdu:
“Hocam suyun üzerinde yürümeyi becerebiliyorum” der öğrenci...
“Peki bundan vazgeçmeyi başarabilecek misin.” diye sormaz ustası...
Aşk zekayı yenmektir, lafına söyleyeceğiniz hazır olsun, kandırılmayın:
Zekayı yenmek için önce zeki olmayı başarmak gerekir...
Ondan sonra yenersiniz zekanızı, yenebilirseniz, ve gerekliyse bu...
“Aşk zekayı yenmektir”!!!
Ne aşkı tanıyan ne de zeki olan birisinin söylediği açık bir cümle, tabii benim için, aşk ile akıl arasında seçim yapmak, anne ile baba arasında seçim yapmak gibidir diyen benim gibi bir yazar için...
Ya sizin için... Siz nerdesiniz...
Aşkta zeki davranamadığı için palavra bir fikri bilinçsizce yazıp, yazar olarak tanındığı için de yayılmasına neden olup tehlike oluşturabilecek insanlara inanmayın, hatta aralarınızdan bazılarına güvenelim lütfen: Onlara sus diyebilin...
Aşk, bir kadını-erkeği sevmekle başlamaz... Olgunlaşıldığında (zeka geliştiğinde) bir kadını-erkeği sevmekle sonucuna ulaşır... Ondan öncesini beceremeyenler için ne aşktan ne de zekadan söz etmeli...
Bence boşverin aşkı, insanoğlu-kızı aşık olabilme kapasitesinden giderek uzaklaşıyor...
Şimdi TV’de biri, kurşunun midendeki acısını hayal etmeye çalış, diye tehdit etti ağzından laf almak istediği birini...
Günümüz insanlığını böyle tehdit edebilmek gerek...
Önce, zekadan yoksun ilişkiler yaşadığından etrafa mide ve kalp acısı salmaya meraklı serseri mayınları kendi içlerinde patlatmalı...
Aklıma geldi, iyi oturdu:
“Hocam suyun üzerinde yürümeyi becerebiliyorum” der öğrenci...
“Peki bundan vazgeçmeyi başarabilecek misin.” diye sormaz ustası...
Aşk zekayı yenmektir, lafına söyleyeceğiniz hazır olsun, kandırılmayın:
Zekayı yenmek için önce zeki olmayı başarmak gerekir...
Ondan sonra yenersiniz zekanızı, yenebilirseniz, ve gerekliyse bu...
“Aşk zekayı yenmektir”!!!
Ne aşkı tanıyan ne de zeki olan birisinin söylediği açık bir cümle, tabii benim için, aşk ile akıl arasında seçim yapmak, anne ile baba arasında seçim yapmak gibidir diyen benim gibi bir yazar için...
Ya sizin için... Siz nerdesiniz...
Aşkta zeki davranamadığı için palavra bir fikri bilinçsizce yazıp, yazar olarak tanındığı için de yayılmasına neden olup tehlike oluşturabilecek insanlara inanmayın, hatta aralarınızdan bazılarına güvenelim lütfen: Onlara sus diyebilin...
Aşk, bir kadını-erkeği sevmekle başlamaz... Olgunlaşıldığında (zeka geliştiğinde) bir kadını-erkeği sevmekle sonucuna ulaşır... Ondan öncesini beceremeyenler için ne aşktan ne de zekadan söz etmeli...
Bence boşverin aşkı, insanoğlu-kızı aşık olabilme kapasitesinden giderek uzaklaşıyor...
Şimdi TV’de biri, kurşunun midendeki acısını hayal etmeye çalış, diye tehdit etti ağzından laf almak istediği birini...
Günümüz insanlığını böyle tehdit edebilmek gerek...
Önce, zekadan yoksun ilişkiler yaşadığından etrafa mide ve kalp acısı salmaya meraklı serseri mayınları kendi içlerinde patlatmalı...
Yaşlı doğmak
“Yine de ben hayatımı boşa yaşanmış saymıyorum, yeniden dünyaya gelsem aynı şeyleri yaşarım.”
Yeniden doğmaya ne gerek var, aynı şeyler yaşanacaksa...
Bazı insanların yeniden doğması ne kadar faydasız...
Bence bu insanların doğması da faydasızdı...
Yaşlı doğmuşlardı çünkü...
(Hazırlanan kitaptan bölüm)
Yeniden doğmaya ne gerek var, aynı şeyler yaşanacaksa...
Bazı insanların yeniden doğması ne kadar faydasız...
Bence bu insanların doğması da faydasızdı...
Yaşlı doğmuşlardı çünkü...
(Hazırlanan kitaptan bölüm)
Salı, Temmuz 08, 2008
Öffffke!
Nihat Genç:
"Psikyatristler insanın doğal neşesine manik, sinirli haline de agresif diye tanımlar koydular. Bunlar benim gülüp geçtiğim şeylerdir. Bütün dünya duygularını haplarla düzenlerken ben kelimelerle ve içimden gelen öfkeyle düzenliyorum."
"Psikyatristler insanın doğal neşesine manik, sinirli haline de agresif diye tanımlar koydular. Bunlar benim gülüp geçtiğim şeylerdir. Bütün dünya duygularını haplarla düzenlerken ben kelimelerle ve içimden gelen öfkeyle düzenliyorum."
Salı, Haziran 24, 2008
Sihir
(Romandan)
Hayatı nereye, mucizeyi, sihri, büyüyü nereye koyuyorsunuz, diye sorayım, siz düşünün: Ben ikisini üst üste koyarım. Hayatın zaten sihir olduğunu düşünüyorum, çoğu insanın onu ‘sinir’ bulduğunun farkında olarak hem de.
Mesela baş parmağınız olmasa her zaman kavrayabildiğiniz kadar sağlam kavrayamazsınız. Başparmağınızın olması bir sihirdir. Değerini onu kaybedince anlarız ne yazık ki. Kimse de tapmaz başparmağına. (Sorumu cevaplamadınız.) Ben başparmağıma taparım. Sonra sırasıyla bedenimdeki her uzva tapmaya başlarım. Hayattaki her şeye taparım, ayrı ayrı ve bütün olarak...
Ve işte hayatı bir sihir haline getirir bu. Zaten bir sihir içinde yaşıyorsam, hiçbir şeye tapmamaya başlarım, hiçbir şeyi sihir olarak görmemeye. Hayat hem sihirdir hem değildir. Siz seçin.
Yani aşk mesela, mutluluk mesela bir sihir midir? Bu kadar insan mutsuzken belki de öyledir. Barış sihir midir? Savaş çıkacağı zaman sorun, sihirdir, daha önce sorsanız değildi! Hayatın içindeki bir şey sihir midir, siz hayatı sihir olarak algılamazken? Ya da hayatı sihir olarak algılıyorsanız içindeki hangi şey sihir değildir? O nedenle başparmaklarımızın sihirle ilgisi, hayatın gündelik sihirlerinden haberiniz varsa yok, yoksa var.
Hayatı nereye, mucizeyi, sihri, büyüyü nereye koyuyorsunuz, diye sorayım, siz düşünün: Ben ikisini üst üste koyarım. Hayatın zaten sihir olduğunu düşünüyorum, çoğu insanın onu ‘sinir’ bulduğunun farkında olarak hem de.
Mesela baş parmağınız olmasa her zaman kavrayabildiğiniz kadar sağlam kavrayamazsınız. Başparmağınızın olması bir sihirdir. Değerini onu kaybedince anlarız ne yazık ki. Kimse de tapmaz başparmağına. (Sorumu cevaplamadınız.) Ben başparmağıma taparım. Sonra sırasıyla bedenimdeki her uzva tapmaya başlarım. Hayattaki her şeye taparım, ayrı ayrı ve bütün olarak...
Ve işte hayatı bir sihir haline getirir bu. Zaten bir sihir içinde yaşıyorsam, hiçbir şeye tapmamaya başlarım, hiçbir şeyi sihir olarak görmemeye. Hayat hem sihirdir hem değildir. Siz seçin.
Yani aşk mesela, mutluluk mesela bir sihir midir? Bu kadar insan mutsuzken belki de öyledir. Barış sihir midir? Savaş çıkacağı zaman sorun, sihirdir, daha önce sorsanız değildi! Hayatın içindeki bir şey sihir midir, siz hayatı sihir olarak algılamazken? Ya da hayatı sihir olarak algılıyorsanız içindeki hangi şey sihir değildir? O nedenle başparmaklarımızın sihirle ilgisi, hayatın gündelik sihirlerinden haberiniz varsa yok, yoksa var.
Cumartesi, Haziran 14, 2008
20'li yaşlarına gelmeden çocuğumu asla sokmayacağım pasajlar
Neden böyle bir başlıkla dünya yazarlarından örnek pasajlar...
Kafka'dan, Cioran'dan, Hume'dan, Schopenhaur'dan, Thomas Bernhard'dan, Kafka'dan...
İşte şu nedenden:
Istvan Örkeny
1 dakikalık Öyküler
"Evde olmak"
.....
-Ne güzel değil mi? Bak bu tren bizi evimize götürecek.
-O zaman ne olacak ki?
-Evimize kavuşacağız!
-Peki ev ne demek? diye sordu çocuk.
-Bundan önce yaşadığımız yer demek.
-Orada ne var?
-Oyuncak ayıcığını hatırlıyor musun? Belki bebeklerin de duruyordur.
-Anneciğim peki orada gardiyan var mı?
-Hayır yok.
-O zaman, oradan kaçabilir miyiz?..
Kafka'dan, Cioran'dan, Hume'dan, Schopenhaur'dan, Thomas Bernhard'dan, Kafka'dan...
İşte şu nedenden:
Istvan Örkeny
1 dakikalık Öyküler
"Evde olmak"
.....
-Ne güzel değil mi? Bak bu tren bizi evimize götürecek.
-O zaman ne olacak ki?
-Evimize kavuşacağız!
-Peki ev ne demek? diye sordu çocuk.
-Bundan önce yaşadığımız yer demek.
-Orada ne var?
-Oyuncak ayıcığını hatırlıyor musun? Belki bebeklerin de duruyordur.
-Anneciğim peki orada gardiyan var mı?
-Hayır yok.
-O zaman, oradan kaçabilir miyiz?..
Salı, Haziran 10, 2008
Cumartesi, Haziran 07, 2008
Arpa boyu
(Romandan)
İnsanlar hep doğru insanı arıyorlardı. Ama neye göre doğru insan? Hatalarınızı hiç eleştirmeyen, sizi olduğu gibi kabul eden bir insan: Buna doğru insan diyorlardı, onun yanında kendilerini güvende hissediyorlardı... Oysa iyi bir ilişki için iki şey gerekliydi ve ancak ikincisi doğru insanı bulmaktı.
İki kişinin ortak ya da paylaşılan zaafları o insanları mutlu etmeye gerçekten yeter miydi. Bu karşılıklı kişilik bozukluğuna aşk diyen vardı! İlişkiler bize kendimizi iyi hissettirdiği için değil kendimizi daha iyi bir insan yapmamıza olanak tanıdığı için değerli değil miydi. Doğru insanı tanımanın çok iyi bir kıstası vardı: Onu bulduğunuzda görürdünüz ki siz pek de doğru bir insan değilmişsiniz.
Peki o zaman ne yapardınız?
Doğru insana iftira atardınız.
“İnsanlar birbirlerini oldukları gibi sevmelidir. Değiştirmeye çalışmamalıdır. Değiştirmeye çalışırsa bu onun olduğu halini değil dönüşeceği insanı sevmesi demektir...” diyordu Eric Fromm. Hemen atlanırdı. “İşte bak: Sen beni sevmiyorsun, kafandaki başka birini seviyorsun ve ona dönüştürmeye çalışıyorsun beni.” Bu lafları alkışlamayacak insan yoktu! Oysa insanı olduğu gibi sevmek bir bebeği doğduğu gibi sevmek değil miydi. İnsan sadece çocukların geliştiğini, büyüdüğünü düşünüyordu. Bilmeden hata yapana, çocuk deniyordu, bilerek hata yapana da yetişkin. Yetişkinlikten daha üst bir aşamaya ihtiyacımız olduğu açık değil miydi? Ya da boyu uzadı, yaşı büyüdü diye insana yetişkin dememeliydik…
İnsanların karşıdakini olduğu gibi kabul etmesi, karşıdakinin olabileceği insandan nefret etmesindendir, diyordu Adorno.
Adamın biri aşırı ishalden hastaneye gidiyor, yanlışlıkla psikoterapiste gönderiyorlardı. Seans sonunda arkadaşı soruyordu: “Ne oldu sorununu hallettin mi?” Şöyle cevap veriyordu: “Hayır ama artık kafama takmıyorum.”
Bu bir fıkra değildi... Aynısını yaşamıştım. Aynı lafı etmişti bir sevgilim bana. Çünkü onun sorunları nedeniyle birlikte gittiğimiz psikolog, Eric Fromm gibi “İnsanları olduğu gibi kabul edeceksin” diyen biriydi.
Şimdi bu psikoloğun söylediği şuydu: “Evet sizin böyle bir kusurunuz var, ama ne yapalım böyle yaşayacaksınız!” Buna bir de para veriyorsun! Yani hoşgörü bazen bir şey yapamamanın doğal sonucu olabilir, kendini yıpratacağına kabullenirsin, bükemeyeceğin eli, asla öpmezsin, bükmeye çalışmazsın, ama yapabilecekken yapmamanın mazereti olamaz hoşgörü...
İnsanlar hep doğru insanı arıyorlardı. Ama neye göre doğru insan? Hatalarınızı hiç eleştirmeyen, sizi olduğu gibi kabul eden bir insan: Buna doğru insan diyorlardı, onun yanında kendilerini güvende hissediyorlardı... Oysa iyi bir ilişki için iki şey gerekliydi ve ancak ikincisi doğru insanı bulmaktı.
İki kişinin ortak ya da paylaşılan zaafları o insanları mutlu etmeye gerçekten yeter miydi. Bu karşılıklı kişilik bozukluğuna aşk diyen vardı! İlişkiler bize kendimizi iyi hissettirdiği için değil kendimizi daha iyi bir insan yapmamıza olanak tanıdığı için değerli değil miydi. Doğru insanı tanımanın çok iyi bir kıstası vardı: Onu bulduğunuzda görürdünüz ki siz pek de doğru bir insan değilmişsiniz.
Peki o zaman ne yapardınız?
Doğru insana iftira atardınız.
“İnsanlar birbirlerini oldukları gibi sevmelidir. Değiştirmeye çalışmamalıdır. Değiştirmeye çalışırsa bu onun olduğu halini değil dönüşeceği insanı sevmesi demektir...” diyordu Eric Fromm. Hemen atlanırdı. “İşte bak: Sen beni sevmiyorsun, kafandaki başka birini seviyorsun ve ona dönüştürmeye çalışıyorsun beni.” Bu lafları alkışlamayacak insan yoktu! Oysa insanı olduğu gibi sevmek bir bebeği doğduğu gibi sevmek değil miydi. İnsan sadece çocukların geliştiğini, büyüdüğünü düşünüyordu. Bilmeden hata yapana, çocuk deniyordu, bilerek hata yapana da yetişkin. Yetişkinlikten daha üst bir aşamaya ihtiyacımız olduğu açık değil miydi? Ya da boyu uzadı, yaşı büyüdü diye insana yetişkin dememeliydik…
İnsanların karşıdakini olduğu gibi kabul etmesi, karşıdakinin olabileceği insandan nefret etmesindendir, diyordu Adorno.
Adamın biri aşırı ishalden hastaneye gidiyor, yanlışlıkla psikoterapiste gönderiyorlardı. Seans sonunda arkadaşı soruyordu: “Ne oldu sorununu hallettin mi?” Şöyle cevap veriyordu: “Hayır ama artık kafama takmıyorum.”
Bu bir fıkra değildi... Aynısını yaşamıştım. Aynı lafı etmişti bir sevgilim bana. Çünkü onun sorunları nedeniyle birlikte gittiğimiz psikolog, Eric Fromm gibi “İnsanları olduğu gibi kabul edeceksin” diyen biriydi.
Şimdi bu psikoloğun söylediği şuydu: “Evet sizin böyle bir kusurunuz var, ama ne yapalım böyle yaşayacaksınız!” Buna bir de para veriyorsun! Yani hoşgörü bazen bir şey yapamamanın doğal sonucu olabilir, kendini yıpratacağına kabullenirsin, bükemeyeceğin eli, asla öpmezsin, bükmeye çalışmazsın, ama yapabilecekken yapmamanın mazereti olamaz hoşgörü...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
