Salı, Mayıs 24, 2016

PRENSEST VE FİREZOF 2

İnsanlar erkekler ve kadınlar diye değil 
dâhiler ve doğallar diye ikiye ayrılır. 
Erkek dâhiliğe, kadın doğallığa yatkındır. 
Kötüler bunu beceremeyenlerden çıkar.



2. BÖLÜM 

PRENSEST


Güzelliğin beş para etmez bendeki bu akıl olmasa.



Masadaki 4 kadından 5’iyle sevişmiştim.

Naz ve Hare de oralardaydı. Biri aşağı diğeri yukarı doğru geçiyordu. Naz’ın yanında köpeği vardı, beyaz itli prenses, Hare’nin kedisiyse evdeydi, besleyebildiği tek canlı, insan dahil. Hande de geldi buldu beni, ya Dilek? Dilek’e ve Yasemin’e, Zuhal’e ve Ferah’a, ve başka kimdi adı, ona da rastlamış mıydım gerçekten…

Tüm eski ama eskimemiş sevgililerle bir adada mahsur kalma fantezisi kimin yoktur ki. Kadın ay aman hiçbirini istemem diyor, erkek seninkilerleyse olur diyor, ayıp… Neyse, biz kendi adamızdan devam edelim; arada geçen gemilere el eden elenecek... Ya hiçbiri el etmezse diye sordu kadın; o zaman adaya seferler başlayacak… Tabii seçimle girilecek, kadın türünün en güzellerinden birer adet; henüz üçüncül bir ırk olarak, bana bağlanana kadar.

Bu tufanda kimse eşini seçemediğinden beklemiyor Nuh, kimsenin eşini seçememesi tufan.



Bana şair Leyla ona dair Murat

Gülsen arıyor ve görüşelim diyor. Çok şaşırıyorum. Şair Leyla’ya gidelim diyorum, demek hayatında başka Leyla’lar var, o şair olmayan Leyla’yı biliyor. Cihangir’deki Leyla’da değil Beşiktaş’taki Şair Leyla’da buluşacağız, ben önceden gidiyorum, bira içip bekleyeceğim, neyi bakalım…

Nalan’ı bekliyordum durakta
Özlem geldi arabayla
Görüp şaşırdı gelsene
Binmemek gelmedi
Aradı Özlem sevişirken
Hayır Nalan aramadı o sizin aklınıza gelen
Özlem üstümdeyken telefonla aradı
Öyle bir fantezisi olduğundan da değil ihtiyaç hissetmiş
Benle telefonda konuşmak
Sonra rastlayınca yolda
Nalan aramadı.

(…...)


Ümit ve Özlem

Gülsen aradığında Ümit’in telefonunu yeni kapatmıştım, başka randevusu olduğundan görüşemeyeceğimizi söylemişti, randevusu meğer Özlem’leymiş. Beşiktaş’a gidelim demiş Özlem, Murat’ı görebiliriz diye uyarmış Ümit, olsun demiş gülerek, görelim, ne olur ki. Sonradan anladım ki dedi Ümit, seni görmenin değil, görmemenin bir sakıncası olduğunu anlatmaya çalışıyordu.
Siz neden benim yüzümden düşman olacağınıza bana rağmen dost olmuyorsunuz demiştim. Dost olamadılar tam olarak, ama ara sıra görüşüyorlar. Birbirlerine eski güzel günleri hatırlatıyorlar. Eski güzel günler beni hatırlatıyor. Artık ben kimi hatırlatıyorsam.
Onları birlikte gördüğümde hep bir başka kadın geliyor aklıma, bana kimseyi hatırlatmadığından seviyorum seni diyen bir başkası, o şimdi nerde acaba, gelir mi belki.


Hare ve kedisi

Özlemle ayakta öpüşüyoruz. Buldum; ayakkabının sahibini sonunda buldum; yine de; bacaklara da bakayım biraz, dediğim kadın. Ümit’ten daha âşık bana. Ayşecik’ten, bilemiyorum. Ümit ve Ayşecik oturdukları yerden inceliyor, bir baktım, Hare incelemiyor, doğrudan üzerime geliyor, uzaktan görmüş. Öyle oradan geçerken, beni görme umuduyla, neşeyle, öpüştüğümüzü ancak yaklaşınca fark ediyor, görünmez bir duvara çarpmış gibi, sonra masadakileri de algılıyor, dişi kurtların arasına düşmüş bir çıta, ama gelmiş bulunuyor, Özlem’le yeni öpüşmüşüz dönmüş donmuş ona bakıyoruz. Selam diyorum. Sen beni mi takip ediyorsun diyor. Yarı ciddi, yarı ciddi. Nereye gitsem bir eski sevgili, ben sizi mi takip edeceğim… Kızlar, bu Hare. Hare, bu kızlar. Kış güneşi gibi ısıran merhabalar. Gel otur diyorum Hare’ye, pek bir yer de yok aslında ama, başımın üstünde de.



Naz ve köpeği (ve göbeği)

Ezo’ya uzaktan bakıyorum, yalnız geldiğimde kekeleyen güzel garson kız, her gün aynı şeyi içtiğim halde ne içersiniz diye soran; bir gün Hare’yle kalkarken hesabı getirip Hare’ye dalmış bakarken hesabı almayı unutup giden; bakıyorum ki araya biri girsin, hah, Naz… Hani köpeğiyle geçen. Dobiş, hımbıl, çirkin mi güzel mi diye düşünmeyeceğin, erkek bile diyemeyeceğin bir köpek, düzgün karakterli biri belki, ama suratı asık, Naz ile biz kesişirken bir şeylerden yakınıyor, el eleler, ağzını kapa sinek kaçacak Naz, ayakta Hare ile yan yanayız, Özlem de oturmuş, kızlar da izliyor, hımbıl da bakmak zorunda kalıyor, bu kadınlar niye bizden tarafa bakıyor, bu kadınlar niye kendisiyle beni kıyaslıyor, hımbılla dambıl…

Bazen adama bakıyorsun, koluna taktığı kadın artık ilgini çekmiyor; oysa benim bundan neyim eksik diye düşünüyordu adam, yanındaki kadını baştan aşağı süzerken.
Ne salak şeysin sen hep yaşın 18 sözünü ve Erorik Kadın adını bulmama yaramıştı Naz… İskeleden atmıştım onu, kıyıdan girmiyorsun diye; işte kıyıdan girmiş. Ha bir de, bir erkek bir kadını asla içki almaya göndermemeliymiş: Boşanma davası sürüyor uzun süredir, ayrı yaşadığı eşiyle. Evine gizli gizli girip çıkıyorum. Bunun için çok teşekkür ediyor bana, ama. Bir akşam yine neredeyse saklanarak girmişim, bir süre sonra, canım diyorum, bana bira alabilir misin inip, biraz gevşemeye ihtiyacım var; ben görünmeyeyim. Sabah bunun üzerine söylüyor lafı, bir erkek bir kadını asla… babası dermiş.
Ya içki ya ben diyen bir başkası geldi aklıma; içkiyi zamanla azaltmıştım, onu hemen.

(……)


Marquez ve Biz

Hare, ben oturmayayım kalabalık diyor, iyi eğlenceleeer... İlk kendisiyle olduğumu sanmamıştı her halde. En son da kendisiyle olacağımı… Hem evde kedi onu beklermiş... Kedi dediğin gitsen de bekler.

Takmam kafaya hiçbir şey demişti, gelir geçer. Kendisi de böyle gelip geçti işte. Her şeyi olduğun gibi kabul edeceksin derdi, hayır canım, olduğu gibi olmalı, Zen rahipleri öyle yaparmış, ya da sadece söylüyorlardır, seni ima ederek, kızım Zen’e söylüyorum Hare’cim sen anla; iyi biriysen hem, neden olduğu gibi kabul et denilsin senin için, densizin birine denir bu; kımıldama bir yaratık var boynunda, muck, oh, öpmeye çalışıyormuş, kötü bir niyeti yokmuş… O yüzden mutluluğu da ekstra ordinaryus bir şey olarak görüp yalın hale dönmeyi uygun buldu, mutsuz olmayacak ama mutlu da; kaçacak delik aramayacak böylece mutluyken.
Ümit’le muhabbete dalıyorum, bazı güzel kadınların kıyafet zevkine bakıyorum da kendilerinin tanrıçası olsalardı suratlarına bakılmazdı diyorum, insan vücudundan kötü giyinmemeli; bu gönül işi hiçbir şeye benzemez güzele çirkine bakmaz diyor; bunu diyen çirkindir ya da kadın... Özlem de Ayşecik’le konuşuyor, Marquez’in oğluyla tanıştım Amerika’da. Konuşuldu içildi falan. Bir ara kalkıp pencereden Muraaat diye bağırdım. Bize özgü bir haykırış sanmıştı; Özlem’le ben yan yana rast gelmiş olsak hayatımız değişmez mi, insanlık bile değişebilir, ikimizden bir dahi çıkmaz ama onun bir aptaldan embesil doğurmasının önüne geçilebilir… Ayşecik’ten bana dönüyor, kafamın üstünde bir yerlere bakarak konuşuyor; aşk acısı deyince sanki alkollü rakı demişiz gibi geliyormuş; külahıma anlat diyorum, rakıya bakıp sadece alkolünü görüyorsun.



Özlem ve Özlem

Karşı masaya iki kadın geliyor, tekiyle göz göze geliyoruz ve çekmiyoruz, sanki omuz omuza vermişiz gibi, ayakta öylece oturmak üzereyken bekliyorlar, yarı eğilmiş, peki yanındaki kadın niye oturmuyor, ona çeviriyorum gözlerimi, hadi bakalım, bir tane daha. Bu bir ayıp mı, eski sevgiliye yanındaki kadınla kesişirken yakalanmak, intikam mı, fark etmeden aldığım… Dilek ya da Ferah… Tijen mi yoksa… Arkası dönük oturuyor. Hah Merve… Yok, hatırlamıyorum, Merve diye biriyle çıktığımı hatırlamıyorum... Bir süre sonra kalkacak, nereye, Murat’a gidiyorum, şey, tuvalete…
Erkek arkadaşlarım senin koyduğundan çok daha özel yerlere koydular beni.
Erkekler öküzdür kadınlar özeldir demiyor muydun, demek seni öküzler beni özeller özel yere koymuş.
Öküz, Özel, hah, Özlem. Masada bir Özlem olduğundan hatırlayamadım.

Seçim ve Seçim

Günlüğümü bulup okuyor, ortaya bırakmışım çünkü, biz sevişirken Hande’nin yatak odasının kapısında striptiz yapışını gördüğümü okuyor, harika bir striptiz, kızlar yanımda kahkahalarla gülerken bile sevişmeyi değil striptizi hatırlıyorum, sonra sevişmeyi sürdürdüğüm için küskün bir suratla gidiyor Hande, göğüsleri ve kalçaları dik, boynu bükük.
Hayatımdan çıkarken selam veriyordu sadece.
Memeleriyle mi selam veriyor... Beni de öyle düşünmen için hayatından çıkmam lazım belki.
Ve dediğini yapıyor.
Bu dünyayı erkek kötü duruma getirmiyor; kadın kötü duruma getiriyor, erkek götürüyor.



Rastlantı ve olasılık

Dur diyorum şu yoldan sapayım hiç girmem oraya. Şöyle bir ters tarafa bakıp sapıyorum. İçimde kalıyor. Bir kadın gördüm simsiyah bir atın üzerinde. İstiklal caddesinde.
Dönüp bakamam, bana yakışmaz. Ona çok yakışmış, siyah bir giysi, mini etek ve topuklu ayakkabı. Yüzü beyaz sadece, bir yüzü varsa… Nal seslerini duyuyorum arkamdan… Yavaşla diyorum, yaklaşsın. Ne olacak ki? Olsun, yaklaşsın... Yanımdan geçsin, suratını görmezsem bu akşam kimle yatağa gireceğim. Yaklaşıyor yaklaşıyor, yarım dönüyorum, en azından suratını göreyim ki: Murat… Omzuma dokunuyor. Naber. Murat di mi. Gülüyor. Yeniden tanışalım mı…
Yazı nasıl gidiyor; soydum, yatağa attım, yapılacak iş belli ama içimden gelmiyor; neden; e aklım yazıda…
İlk aşkını ara demiş abisi ölüm döşeğinde, bunu düşünürken karşısına çıkıyorum, arkamı dönüp yürüyorum, ilk aşkının peşine düş demiş abisi... Ama abi, sen ara dedin bul dedin, sev demedin ki, daha iyi sev demedin… Demek abisinin kemikleri sızlıyor. Biri ölüyor, öbürü gömülüyor.

Tuvalete geçerken bunlar geçiyor aklımdan. Çok donuk bakıyordun diyor, o yüzden selam vermedim.
Ona hâlâ âşık olmadığımı tekrarlaya tekrarlaya, bunun doğruluğunu gerçekten düşünmemeye başlamıştım. Yeni sevgilimin, hâlâ âşıksın deyişlerindeki ısrar yüzünden peki dedim, âşığım, böylece duygularımı rahat bıraktım, ama işte yönelmediler ona. Âşık değilim diye ısrar etmem boşunaymış, zaten âşık değilmişim. Olmadığımı söyleyip, olduğumu içten içe düşünerek, olamayacaktım az kalsın, yeni sevgilime âşık, kendim yüzünden, eski kendim...



Gülsen ve diğerleri

Gülsen görünüyor. Kulübü o ayarlamışsa müthiş bir organizasyon. Daha tatlı bir gergin tanışma, herkes içkili artık Allahtan. Gülsen’le Özlem birbirlerini görmeye çalışıyorlar. Bu sefer abajur yok. Başka kadınlar var. Gördün mü bak beterin beteri var, abajur masumdu. Ayşecik kalkmak istiyor saçmalama. Özlem Ayşecik’i unutuyor Gülsen’den sonra. Görmüşler demek birbirlerini. Hissetmişler. Gülsen de Özlem’i görünce Ayşecik’i fark bile etmeden masamıza tutunuyor. Hatta olana bakar mısın, Gülsen’in beni araması kadar tuhaf, Ayşecik ile Gülsen çok iyi anlaşıyorlar… İyi mi…

Taksiyle bırakayım diyorsun, otobüsle giderim canım diyor; otobüse binelim dediğin diğeri cimriyiz bakıyorum diyor. Kadının kadın tanımaması cimrilik…

Ayşecik herkese abla muamelesi yapıyor, yaşından da dolayı. Tabii bir seferlik, yani bir masalık. Bir ara tuvalete gidiyorlar beraber. Ayşecik’le diyor Özlem, nerde tanıştınız. Unutmamış, sıraya koymuş. Buradan, buradaki şeyden, arkadaş grubu, falandan diyorum… Başka konu giriyor Ümit sayesinde, çıkıyor, sevgili falan mısınız… Falanız. Özlem bunu hiç düşünmemiş gibi şaşırıyor. Ümit zaten anlamış gözüküyor.
Evet, Ayşecik benim sevgilim… Tabii ben de onun sevgilisiyim.
-Sabah uyandırıldığında pazartesiydi, demiş şair, niyeyse. Pazar uyandırıldığımda pazartesiydi demek geldi içimden.
-Öyle enteresan cümleler kuruyorsun ki, beğenmek zorunda kalıyorum. Ama seninki daha güzel.
-Şşşt ayıp…
Dövmen ne güzel diyorlar Özlem’e… Kimin kimi sevdiğini anlayamıyorum, sevmediğini… Murat yaptırttı diyor Özlem, susuyor, başı önde. Hafif kaldırıp utanarak mı bakıyor bana, hin mi. Daha çok ilgi ve nefret uyandırıyor, okumaya kalkıyorlar sırtı açık elbisesinden. Zor bir metin diyor teki. Proust mu Joyce mu diyor Özlem. Bilmiyor musun? hiç okumadım. Hâlâ bana bakıyor. Artık diyorum, benim okumam içindi, erken boşalmayayım diye. Filozofun birinden. Okumaya kalkanlar dikilip yerlerine geçiyor. Şimdiki aklım olsa edebiyatçının birinden olurdu, anlaşılmaması değil çok anlamlı olması daha geciktirici, yani kalıcı demek istedim.

Ben de geç boşalırdım halbuki diyor Ümit…



Laflar ve balkabağı

-Yüzde 50 indirim yaptıklarında, demek ki sezonda yüzde 50 kazıklıyorlar diye elim gitmiyor.

Kız kıza sohbet ediyoruz. Tabii ablaları gibiyim.

-Hayatının erkeği kıstasların gibi, yüzde 50 azaltırsan kapışılırsın, şu anda yani, kazıklıyorsun erkekleri.



-Çocuklar zekalarının yüzde 80’ini anneden yüzde 20’sini babadan alıyormuş…

-Ama şu insanlığa bakıyorum da, bu bilgi kadınların aptal olduğunu gösterir, keşke babadan alabilselermiş o zaman demek.

-Sen başka bir şeysin zaten.

-Sen de zekanı benden alamasan da oluşturmuş bir kadınsın.



Hani arabada trafikte sol şeride geçmek için sinyal vermeyip sol kolunu uzatan şoförler vardır ya, öyle bir kadın gördüm, ama bu sağ şeride geçmek için sağ kolunu uzattı, sağ koltuğa doğru, yol alamayınca da kornaya asıldı.



-İnsanları hatalarıyla kabul etmek lazım.

-Bir daha söyle…

-Beni hatalarımla kabul et…

-Bir daha söyle…

-Ben kötü biriyim…

-Bir daha söyleme…

-Yine de iyi biri olduğumu düşünmeye devam edeceğim.



-Bir okurunu anlatmıştın hani arkadaş olduğunuzda bile sana hâlâ siz diyen.

-Biz de siz diyelim mi…

-Çünkü başta sizi kızdırmış, o saygısızlığını hatırlatıyormuş siz demek.

-İyiler hatırlamak istiyor.



Refik’te oturuyoruz, Refik bir anda koşturuyor yanımıza; biz burada böyle şeylere izin vermeyiz... Gülerek yerine geçiyor bu. Meyhane sokağın ortasında, karşımdan kalkmış, gelmiş kucağıma oturmuş öpüyor beni... Başka zamanlarda, başka mekanlarda, böyle sıkıştırılınca, bağırıyorum havaya: Refik Abiii...



-Birisiyle yıkanamıyorum, rahatsız oluyorum.

-Giysilerini çıkartman lazım…



Bahar yağmuru altından çok güzel bir gün geçiriyoruz, tek eksiği var keşke her ânı fotoğraflansaydı, bir fotoğraf yağmuru… Eve dönüyorum, önüme fotoğrafları atıyor. Bunlar ne diyorum, bunlar ne diyor. Birini tutmuş, beni izletiyormuş. Bizi… Minnetle sarılıp öpüyorum, seni çok seviyorum, aklımı okuyorsun diyorum ve çıkıp gidiyorum, fotoğrafları kapıp…



Aldatıldım tabi… Gecenin tekinde bir kadın gelmişti evime… Dikleştik… Hani ben sana geldim sen de bana gel diyen kadınlar vardır ya, yoktur, yoktur öyle yani bende… Yat içerde dedim, gitme, içmiş, araba kullanma, uyu, ben de yanına yatarım, merak etme, gitti yattı… Son biramı bitirip ben de uyuyacağım, bir geldi yatak odasından, çıplak ya da uyduruyorum, bu çalan kim dedi… Şöyle bir baktım, ona değil şarkıya; Jeff Buckley… Bunu kimse bilmez dedi… Sene 2000 olmamış, ama tabi 69 da değil… Çok güzel dedi gitti yattı yine… Ben de bir süre sonra yanına, uyuduk… Gece bir baktım üzerimde… Sonra altımda. Yer yatağından başının parkeye düştüğünü ve giderek ittire ittire dibine getirdiğim duvara çarpmasın diye elimle başını koruduğumu hatırlıyorum, o kadar, ama bu sahne sonra Hoyrat adlı bir öykü oldu; duvara doğru iten cinsel organım ve başını vurmasından koruyan diğer bir tinsel organ olarak elim... Sonra da alışırsın… Sabah uyandık, nasıl oldu dedim, birbirimizi sevmemiştik… Kokunu fark ettim dedi… Gece söylediği şeyi hatırladım işte o an: “İlk defa altta orgazm oldum…” Hep kokumla hatırladım o geceyi… Sonra bir gün, günlüğümde o geceye rastladığımda çıktı Jeff Buckley… Beni onla aldatmıştı… Seviştiği oydu…



-Yolsuz kaldığım bir gün evine girip, sen bayramda güneydesin, çalacak bir şey bulamayınca CD’lerini yürütüyorum. Onları sokakta satarken rastlıyorsun bana, tatil dönüşü.

-Napıyorsun?

-Şey, yolsuz kaldım da...

-Neden kızardın, bu utanılacak bir şey değil ki...

-Henüz alışamadım... Neyse, seçebildin mi?

-Sana yardım için birkaç tane alayım. Çünkü bende var aslında hepsi bunların.



Geçen senle karşılaştığımızda cebimde kitaplar vardı, bol cepli parkayı o yüzden giymiştim ve onları kaybetmemeye çalışıyordum çünkü oturduğum yerlerde çıkarıyordum ve markette senle karşılaşınca elimde şaraplar cebimde kitaplar deseydim her halde ceplerime neler bunlar bakiim diye bakacaktın ben de hatta ellerimi teslim olmuş gibi havaya kaldırıp market insanlarına ne yapayım bu da böyle bir sapık diyecektim; neyse sonra tersi geldi aklıma, biz kütüphanedeymişiz orda sen parkanın ceplerinden sucuk sosis falan bakıyormuşsun, aaa ben bunu yememiştim, bu peyniri kim çıkarmış yeni baskı mı… O komik olurmuş esas… Sıradan bir gündü yani.



-Benimsin derdi bana, nasıl sinirlenirdim, o da inadına diyordu, bazen seviyor bazen cidden kızıyordum, sonra abarttı, malımsın demeye başladı.

-İğrençsin.

-Şu koltuk nasıl benim malımsa sen de öyle malımsın diyor çıldırıyorum. Sonra bir gün yakın arkadaşlarımla bir yerdeyiz, bu mal yeni tanıştı, of çok ayıp oldu, bu malt, Murat, yeni tanıştı, herkes birbiriyle konuşurken bir ara bana karşıdan baktı, suratındaki fırlama ifade, gözlerini baygın baygın kısması, ağzını öper gibi büzmesi, belli ne diyeceği, gizli gizli yapıyor ama herkes fark etti, susuldu, herkes duydu: Balımsın dedi… Bir şey demek istedim, yutkundum, kızayım istedim, ne güzel, ne romantik, falan diyorlar…

-Sinirden bir gülme tuttu bunu. Salak bu kız, boş ver bunu Murat, insan sen de benim balımsın falan der di mi, diyor arkadaşları. Of tam bir zaferdi.

-Allahım ya ne gıcıksın.

-Ya benimsin ya zamanın.



-Otoritersin…

-Hayır, otoritem vardır.

-Gösteremedin…

-Otoriter olmadığımdan.

-Yine de görebilmem gerekirdi.

-Kendi üzerinde otoriten yok, otoritersin sadece.



-İlk metinlerini okuyunca ukala bir esinti aldım önce, sonra neden ukala olduğunu düşünüyorsun diye sordum kendime, seni aştığını düşünüyorsun da o yüzden mi diye sordum…

-Nasıl bir okursun sen… Ölümden konuşuyoruz tak benden bir alıntı yapıyorsun, aşktan konuşuyoruz tak bir alıntı benden… Havadan sudan konuşuyoruz, bir alıntı daha, sudan, ama benden… Bunları hemencecik nerden buluyorsun, bir yerde mi kayıtlı?

-Sen hemen nerden anlıyorsun senin olduklarını...

-Çok satar bile olabilirsin Murat ama böyle tek bir okur bulamazsın. Hatta Nobel alırsın.

-Borges'in bir kitabı 7 tane satmış. 7 kişi tam istediğimdi, demiş, maazallah 100 kişi falan olsaydı ben onları tasarlayamazdım, oysa 7 kişiyi şimdi tahmin edebilirim, okurken ne hissettiklerini çıkartabilirim, 7 iyi bir rakam... Bunu anlatıp jürideki 7 kişiye teşekkür etmiştim… Bir ödül konuşmamdı, otobüste gelmişti aklıma, kısa bir konuşma yapacağım hatta bitirdim diyeyim diye düşünürken.



-Bu grubu yatakta da istiyorsun di mi...

-Kendim için değil, yazı için, karakterlerin en iyi sergilendiği atmosferdir orası.



Çok iyi orgazm taklidi yapıyordun hatırladım, sanat gibiydi; gerçekten orgazm olan kadınları sevemedim senden sonra, gerçeğini değil sanatını arıyordum artık, kurgu olanını; büyük yazarlar gibi. Büyük yazar, küçük sik.



Ağva’da dere kenarında karşımda Kısa Çöp'ü okuyorsun. Ben bir şey söyleyince sesini keser misin lütfen, seni okuyorum diyorsun. Her öyküyü bitirdiğinde, tamam biraz konuşabilirsin ama kısa kes, diğerine geçeceğim diyorsun...



Canım sıkılıyor ve. 1000 basılan kitabımın eve aldığım 100 tanesinden bir tanesini çekiyor ve yola fırlatıyorum. Küçük bir yokuş. Tam yolun ortasında duruyor. Bir araba geçsin de ezsin… Yukarıdan bir adam iniyor. Taş ya da torba diye, nesne diye tekmelediği anda fark ediyor, peşinden koşuyor, eğilip alıyor… Düşünmemiştim bunu, Allah Allah Allah…



Günümüz kadınıyla günümüz yayınevlerinin ortak özelliği şu: İkisi de kendini esas sanıyor. Halbuki yazardır esas olan.



Ben bir erkeğim ve emin ol senden daha çok kadın tanıdım. Hangi kadın bir erkekten daha fazla kadın tanıyabilir ki. Biliyorum, bir kadını derinlemesine tanırız diyeceksin. Ama bir kentte çocukluğundan beri yaşıyor olman dünya kentleri konusunda konuşabileceğin anlamına gelmez; bir gezgin olman gerekir bunun için… Şöyle:

İstanbul kentini dibine kadar biliyorsun çünkü yerlisisin… (Bu sensin, senin kendin, senin kadınlığın. Kendini gerçekten tanıdığını, kendinin gerçekten yerlisi olduğunu farz ediyorum.) Dünya kentlerinden de diyelim 10 kadarıyla dostane ilişkilerin var, gidiyor kalıyorsun, bilgi sahibisin. Yerlileriyle sıkı fıkısın… (Bunlar da kadın dostların. Kendi kendilerinin gerçekten yerlisi olduklarını ve senin onları gerçekten tanımana izin verdiklerini farz ediyorum.) Bir de karşında işi de hayatı da bu olan bir dünya gezgini var, dünya yerlisi gibi bir şey neredeyse, senin yediğin içtiğin ayrı gitmeyen 10 kentin var ise onun seviştiği 100 neredeyse… (Bu da ancak bir erkek olabilir değil mi… Bu bir kadın olamaz.) Bir dünya kentleri sempozyumuna seni mi çağırırlar ilk, onu mu? (Bir kadın sempozyumuna seni mi çağırırlar ilk, onu mu, o erkeği…) Bir İstanbul kenti sempozyumuna peki, seni mi çağırırlar ilk, onu mu? (Gerçek bir erkek tanıdığında, bu senin kafandaki erkek tanımını değiştirmez sadece, kadın tanımını da değiştirir.) Son soru: İstanbul kentini (kendini) dibine kadar tanıyor musun?



-Kaç kere oldu ki?

-823 kere falan.

-Başka adamlar da 823 kere sevişmiştir ne var!

-Onlar tüm giriş çıkışları sayıyor ben sadece ilk girişleri.

-823 kadınla oldun yani!

-Abartıyorum tabii… 500’ü geçememişimdir.

-E iyi…

-Bak tam onların lafı oldu. 5 de 500’ü geçememiştir mesela.

-Sevişmemizi silmeye zorlamıştım seni.

-Özür dilerim ki haklıydın, ben de olsam aynını yapardım.

-Ah murat, ben olsam yapmazdım, ne güzel seyrederdik şimdi...



-Ayvalık’tayız, pardon, Cundalık’ta. Yeniyiz. Otelde. Biraz çıkıp dolaşıcam dedim yalnız. Üzülür gibi oldu da peki dedi. Yazı yanımda, onla ilgilenirim, burada ne işimiz var, sevgilim bir kim, aramızda ne var, gelirken yaşadıklarımız, düşüncelerim yanımda, duygularım da, onu özlemek istiyorum daha ilk günlerden bile. Taş kahve. Bahar. Baharsı. Bahardan güzel bahar başlangıçları. Yazlangıç. Bir kadın önümden birkaç kez geçti, bana bakarak; oturabilir miyim diye sordu neden sonra, neden sonra? Buyurun dedim, o buyururken şöyle toparlanıp arkalara baktım ki dolu boş. Konuşmaya ve çekinmeden ilgisini belli etmeye başladı. Sanki onla geldik. Sevgilimle geldim diyeyim, de diyemedim, bir türlü, başka türlü, olmadı, sohbet güzel. Akşam şu şömineli meyhaneye götüreyim sizi dedi de diyebildim, ben de orayı çok sevdim, gülümsedi, bu akşam sevgilime gidelim dedim hatta, sinirlendi. Neden baştan söylemediniz? Size asıldığım belli değil mi? Sevgiliniz varsa asla istemem, sanki ben ona asılmışım… Tamam dedim artık keselim… Uzat ki anı olsun. Gel burası boy değil deyip gelince boğulmasını izlemek, boyu boyuma uygun değildi hakim bey. Tamam canım abartma, güzel oyundu ama artık boyundu, boyunda bırak. Beni aldatacak mıydın yani? Seni senle aldatacaktım en fazla. Hadi hatta gidip seni aldatalım. Akşam da şöminede parlatalım. Uzattıkça uzattı, didiştikçe didişti, kafa bi cehennem oldu, cehennem yapılan bir şeydir, yeter deyip fırladım, oradan geçen bir kadın bakındım ki, yazdığım gibi yaşayayım, gülmeye başladı. Katıla katıla gülüyor, delirmiş diye de düşünebilirim, yok, ne güzel yedim yazarı… Bir çeşit tatlı küçük intikam da, sen beni yalnız bırakırsın, bir daha, bir daha beni, bir daha ama, isteyecek eminim, akşam teşekkür ettiriyorum odada diz çöktürüp. Yalnız bıraktığım için ikimizi de.

-Benleydi diyor Ayşecik.

Herkes gülümsüyor.

-Hanginiz beni depeche mode söyleyen kıza asıldım diye, yanındaki hımbılın omzuna başımı koyarak kıskandırmaya çalışmıştı?

-Ben! Bırakıp gittin koştum peşinden.

-Arabayla gelmiştin, cipinle, kaldırıma çıkmıştın gece birden korkmuştum.

-Benim hiç cipim olmadı.

-Benden önceki sevgilin, anlatmıştın bunu bana.

-Benden sonraki sevgilin, anlatmıştın bunu bana.

-Bendim, dönüp o adamdan özür dileyeceksin demiştin.

-Böyle mi dedim, adam başkası olmasın.

-Ben başka adama rastlamadım.



Ben hiç böyle bir sevişme yaşamadım dediğimde ben hep böyle yaşadım ama bu hiçbirine benzemiyor demiştin.



-Bu, aranızdan biri değil. Evime gelmişti, ressamdı, heykel de yapıyordu, soydu beni, vücuduma dokunuyor, organıma geldi sonuçta, gülerek oynuyor, assolist, okşuyor da, devam edeyim mi…

-Bildik bir sonuçsa gerek yok.

-Bacaklarımın arasından bir adet saç teli geldi eline, çekti çekti çekti gelmedi sonu, saçlarım uzun değildi o zaman.

-Çüş.

-Geçireyim seni dedim üzerimi giyinirken, sonra vazgeçtim, geçirmeyeceğim dedim.

-Geçirmek derken.

-Taksiye bırakmak.

-Beni suçlar duruşu, açıklamamı beklemesi hoşuma gitmemişti, haksızlık edilmiş gibi geldi ve geçirmeyeceğim dedim. Yatağa gittim ve yattım, gelmesini bekledim, gelmedi.

-Geçirseymişsin.




(……)

Cumartesi, Mayıs 14, 2016

PRENSEST ve FİREZOF 1



İnsanlar erkekler ve kadınlar diye değil 
dâhiler ve doğallar diye ikiye ayrılır.
Erkek dâhiliğe, kadın doğallığa yatkındır. 
Kötüler bunu beceremeyenlerden çıkar.






1. BÖLÜM

HALK ÇIPLAK 




Protesto yapılmaz, olunur.



O yıllarda ülkede otaya çıkan özgürlükçü ve sevimli direniş hareketi küçük küçük ve mide bulandırıcı bir her boka protesto hareketine dönüşmeye yüz tutmuştu.

Hep var olan bir şey meydanlara taşınmıştı aslında tabii. Bir kahvede otururken birinin uzaktan bana insanlar yabancı kahvecide neden oturuyorlar ki diye laf attığını duydum. Direniş saatinde, direnişin olduğu merkez yönünde, direnişin bayraklarını taşıyan bir motosikletin üzerinde, bir adamın arkasına oturmuş mini etekli ve topuklu ayakkabılı bir kadındı bu. Her gün oturduğum bu kahvenin hangi yabancı ülkenin kahvecisi olduğuyla hiçbir zaman ilgilenmemiştim, ama mini etekler, topuklu ayakkabılar ilgimi çekerdi, bunları giyenlerin neyin bayrağını taşıdıkları da. Direniş modası oluşturmaya mı gidiyordu ki bu cafcaflı… O topuklar biber gazını yiyince topuklamakta ne kadar işine yarayacaktı.

O zamanlar ben daha tanınmadığımdan günah çıkarma sofraları fikrim yaygınlaşmamıştı, hâlâ iftar sofraları kuruluyordu; itiraf ayı yerine de ramazan ayı modaları vardı, bu yüzden de rejim değiştirmeyi diyet değiştirmek sananlar çoğunluktaydı, sadece son bir senede onlarca kez değiştirmişlerdi, topuklu ayakkabının üzerine o mini eteği rahatlıkla giyip çıkarabilmek için.

Ama bu ucubeliklerinden değil de ucuz ama kaliteli kahve satan kaliteli döşenmiş, misafirperver davranılan ve bunu sizi devamlı kahve satın almaya zorlamadan yapan bir kahvehanede oturulmasından rahatsız oluyorlardı, bunlar sağlayan bir yerli kahvecinin olmamasından da değil...

O günlerde birçok insan beni direnişe katılmadığım, bazı şeyleri protesto etmediğim için kınamıştı… Hayatı küçültmek diye adlandırdıkları bir takım şeyler yapmak istiyorlardı; ama bunu bile bir takım olarak, bir çeşit büyüklenmeyle yapıyorlardı, hayatlarına gösteri yapmayı, direnişi de katmak için. Gösteri ve gösteriş; sanırım bu ikisini karıştırıyorlardı...

Örneğin genç bir arkadaşım, kentte iş bulamadığı için üniversite mezunuyken sınavlarını verip bir kasabada memur olarak hayatını geçirme kararını şöyle açıklıyordu:

“Kararlı bir insan olmak­ kararsızlıktan kurtulmak değil de hayatla ilgili­­ disiplinlerini biraz daha yakın süre içerisinde belirlemiş kişi oluyor­.”

Hayatını böyle daraltınca bu büyük ben nasıl sığacaktı kalıbına.

Teorist olmaları terörist olmalarından bile daha kötü kokuyordu…

Tolstoy da varlığını fakirlere bağışlamış, alçakgönüllü bir yaşam seçmiş, ama bunu bile belli bir gösterişle yapmıştı. Beatiful Looser'ı Görkemli Kaybedenler diye çevirmişlerdi. Bilge, Ferrari’sini satmıştı, bağışlayacağına.

Tolstoy ve Talat ve Tuba… Peki ya ben… Ama ben.

Protesto ettikleri şeylerin büyük çoğunluğu benim hayatımda zaten olmayan şeylerdi; ya baştan beri yoktular ya da gençlikten insanlığa geçtiğimde azaltmış, bitirmiştim; zaten yapmadığım şeyleri oturup da, ya da ayağa kalkıp, yürüyüp falan protesto edecek değildim onlarla.

Kahvede oturmamı eleştiren yakın arkadaşlarım bile olmuştu, bunlardan biriyle birkaç gün sonra karşılaştığımızda güneye tatile gidiyorum demişti neşeyle, e hani direniş mireniş, dememiştim, aforizma bayılmıştım: Bugün direniş, yarın deniz.

Protesto ede ede elde etmemeyi öğreneceklerdi belki bazı şeyleri, hayat tarzı olarak, belki ve bazıları, ama çoğu da protesto zamanı geçtikten sonra sıkılacak, o şey da göstermelik kalacaktı, neydi o, portiçero…

Protesto yapılmaz, olunur.

Birkaç ay sonra yine o tatile direnemeyen arkadaşın grubuyla yemekteydik. Ortamdaki kızlardan biri yazdıklarımla çok ilgilendiği için erkek kıskandı ve şöyle dedi: 20 sene sonra okuruz artık…

Kibarlığı bozmadan yanında bir dâhi otururken ve ondan hemen faydalanabilecekken 20 sene beklemeyi düşünecek kadar küçük kafalı olmayı nasıl başardığını sordum.

Tartışmam, direkt dâhiyim, peygamberim, tanrıyım derim, gerisini o düşünsün; akıllıyım, bilgeyim falan demem asla, çünkü zaten o kendini öyle görüyordur, içten içe ve içli içli.

Sokrates okudum ben falan dedi; Sokrates'in okuduklarını okudun mu dedim, şöyle bir kaldı; hipopotamlarla ilgili atıp tutuyordu demin, ama buna karşı geliştirmemişti işte bir söylem…

Öbür dünyada okuduğu ender yazarlardan biri benim dedim de kurtardım keleği endişeden, en köşeden; ukalalığıma verdi ukalalığını yerlerde süründürmemi…

Düşünmüyordu ki yanındaki dâhiyi seçmeyip birkaç gün sonra üzerine olmayan politikacılardan politikacı beğenecekti bu unufak prens; her şekilde oyunu yanlış yerde kullanıyordu, yanlış yerde ikamet ediyordu çünkü, kendi küçük beyninde…

Halk oylamasına katılıp hayır demek istiyordum bu halka.

Yıllar önce Kaş’ta biriyle tanışmıştık, kız arkadaşıma yan gözle bakmayan Anadolulu genç bir çocuk; ikinci gün kavanozda balık beslemeye başlamıştı Fadime gibi bir adı vardı balığın; üçüncü gün kavanoz boştu, ne oldu dediğimizde öldü dedi üzgün, başka bir tane bul dedik, Fadime olmadıktan sonra neye yarar dediydi… O anlatmıştı, yine Kaş’ta güneşlenirken doğudaki üniversitesine çağırmış arkadaşı arayarak, sınava geliyor musun diye; ne sınavı, ne zaman; yetişmek için hemen harekete geçiyor, bulabildiği biletlerle, otobüsten otobüse aktarma yaparak, allem edip kalem etmeden, arkadaşlarının şimdi geliyor demesi ve onu seven hocalarının sınavı birkaç saat ertelemesiyle yetişiyor sonunda oturuyor sırasına. Önünde kağıt, şöyle diyor: Ama ben çalışmadım ki…

Neyi seçtiğine dikkat edeceksin, neyi ayıkladığına diyelim, seçmek bir ömür sürer. İnsan neyi sevdiğini bilemez zaten, anca neyi sevmediğini.

Düşledikleri hayat gerçekleşse kendilerini içeri alacaklar mı sanıyorlardı… Düşlerine dahil olacak şekilde yaşamıyorlardı ki.

Eğitim uyandırmaz, önce uyandırıp sonra eğiteceksin.

Bu yine tatlı bir çocuktu ama memleketin ukalası boldu; bunlara söyleşi yaparmış gibi yaklaşıyordum, tek bilen onlarmış gibi davranmalarına ses çıkarmıyor, sonra soruyordum:

-Diktatörün ne hissettiğini en iyi sen anlayabilirsin, bize anlatabilir misin?

-Evet, haklısın, iyi gözlemciyimdir.

-Hayır, sen de kendini dünyanın merkezi sandığından.

Atatürk sana şimdi haksızsın dese inanır mısın demiştim birine, inanır mısınız, inanmam dedi.

Hepsi mi kendini Atatürk sanır, birkaçı da İnönü falan olsun; yok…

-Kapıdan Atatürk giriyor, Peygamber ile kol kola… Seni ikna etmeye.

-İnanmam. Vahiy de gelsin.

En değerlisini hak ediyordu, en değerli alayı.

Senin adın Kemal, onun adı Kemal, bu böyle olmaz, bundan sonra onun adı Mustafa Kemal, seninki Keltoş.

Eski bir gelenekti, insanın kendine oy verememesi, ama işte uygulansaydı ya…

Tanınmış bir yazar, Amerikanlaşmayı çok güzel anlatan bir genç yazarın kitabını tanıtırken, genç yaşında tanınmasını nasıl kıskandığını da anlatıyordu bir yandan ve hatta daha çok… Kötücüllüğüm diye de adıyla bahsediyordu hissettiklerinden.

Yöneten konumunda olduğumda hükmetme eğilimim olduğunu fak ettim de diyordu...

Bunun da bir pazarlama stratejisi olduğunu söylemişti bir arkadaşım...

Yazarın eserinin önüne geçmesini geçiniz, yazarlıkları yıllardır insanlıklarının önüne geçmişti zaten.

İşi, aşkı, onu bunu insanlığının önüne geçenler ya.

Bir kadın arkadaşımın iş yerindeyim. Eski bir arkadaşıyla birlikte çalışıyorlar, diğer kadın yardımcısı pozisyonunda. Saat akşam 7.30 ve arkadaşı kadın ben çıkıyorum diye gülerek girdi içeri.

Hitler’in el hareketini düşünün, benzer bir hareketle, çıkamazsın diye neredeyse bağırdı kıza… Şu varmış bu varmış, daha kalınmalıymış. Kız ezildi büzüldü, içeri gitti, bir daha lüfen bana önceden haber ver dedi ağlamaklı bir sesle…

Ayağa kalktım ve o geceki planımızı açıkladım: Hemen ondan özür diliyorsun.

Otoriterin şaşkını çok acılı komik oluyor, ebleh diyebilirsiniz siz, öyle baktı bana.

Hemen özür diliyorsun ve eve gönderiyorsun onu…

Burası beni iş yerim sana nooluyor!

Burası benim hayatım; sana nooluyor… Hemen ondan özür diliyorsun yoksa kovuyorum seni hayatımdan…

Shakespeare bu yüzden hâlâ günceldi:

-Hiç merak etmeyin, onlara hak ettikleri gibi davranılacaktır.

-Lütfen çok daha iyi davranın; herkese hak ettiği gibi davranılsa, kim kaçabilir kırbaçtan.

Çünkü insanoğlu değişmiyordu. Sanat ya da felsefe diliyle ifade edilen klişe, klasik oluyordu. Değişmeyen tek şey değişim diyen adamı zamanında kimse kırbaçlamamıştı.

Diktatörün tanımını yapmıştım onlar için:

Aynı karaktersizliklere sahip olduğu halkın ikiyüzlü tarafınca çıkarı doğrultusunda alkışlanıp kendini bilmez tarafınca yuhalanan tiyatrocu.

İkiyüzlü taraf için: Kötülüğe susarak ortak olmanın kimyası, o kötülüğü senin de yapabileceğini bilmendir. Konuşuyorsan da zaten yapmıştın işte. Onu da anlamak lazım falan diyorsan, empati yaptığından değil kendin de yaptığından.

Kendini bilmez taraf için: İnternet profillerinin duvarına ahlaklılık sözleri yapıştırıyor, insanlarla paylaşıyorlardı; tüm eleştirdikleri nasıl da zaten yaptıkları şeylerdi. Sen o özlü ve ünlü sözle yan yana poz vermişsin hatta sözlenmişsin, tanıdık bile değilmişsiniz oysa diyordum...

Özlü söz duvara astığın silahtır, hayatın bir yerinde patlamalıdır.

İkiyüzlülük, kötülüğün erdeme saygısıdır diyordu yazar… Kötülüğünü hem başkalarından hem kendinden gizleyebilen insana dürüst insan deniyordu…

Selçuk Erdem karikatüründe Şeytan, cehennemde pis pis sırıtıyordu: “Burası bile böyleyse kim bilir cennet nasıl korkunçtur."




Cuma, Mayıs 06, 2016

Sıçmak bende obsesyon



Bir kız arkadaşım vardı. Bir sabah yanıma geldi, dün akşam ne olduğunu anlatır mısın dedi. Anlattım. Dediğin gibi olduysa haklısın dedi…

Birlikte yaşadığımız geceyi bana anlattırdı…

Üçüncü kişilerin önemine inanırım, psikoloji dersleri alan bir kadın arkadaşı vardı, sormuş:

Murat sana kimi hatırlatıyor.

Annemi, demiş.

Aniden sorduğundan sanırım. Düşünse, ne alaka.

İlişki terapisine gidelim dendi. E güzel.

İlk seansın ortasında psikolog bana obsesifsin dedi, sonunda da özür diledi.

Obsesif dememeliydim diye özür, demesinin nedeni ne peki?

Kız arkadaşımla aramızdakileri ayrıntılı anlatmam, diyalogları kaydetmişim gibi vermem.

Yazdım sonra: Bir yazara obsesifsin demek bir dedektife sen de çok kanıt topladın kardeşim ne bu, demek gibi bir şey.

İkinci seansta psikolog ben normal insana göre tedavi uygularım dedi. Çünkü ilk seansta siz iki entelektüelsiniz birbirinizle böyle sorunlarınız olacak tabii, demesine, bunun hangi sayfada olduğunu buluruz kitabın diye espri yapmıştım kız arkadaşıma sonradan da sorgulamıştık ikinci seansta bunu. (cümleyi düzeltmek lazım:)

Normal insana göre tedavi uygularım.

Size bir dahi gelse ne yaparsınız peki?

Böylece ikinci seansın sonunda psikolog gözlerini kaçırarak isterseniz yalnız gelebilirsiniz dedi kız arkadaşıma.

Bunu daha sonra ona telefonda da söyleyebilirdi.

Birkaç seans gitti sadece, sonucunda şöyle dedi kız arkadaşım: Ben sorunlarımı artık kafama takmıyorum.

Satürn’e Haksızlık adlı metnimi o zaman yazdım; internetten bulabilirsiniz, kime göre, neye göre embesilliğinin sıkı bir eleştirisidir. (olumludunya.blogspot.com)

Şu fıkra metinden, sıçmak bende obsesyon:)

Kadın ishal olur, yanlışlıkla psikoloji servisine gönderirler, çıktığında arkadaşı sorar, iyileştin mi diye:

Hayır der, ama artık kafama takmıyorum…

Cumartesi, Mart 19, 2016

KAHRAMAN KOMUTAN



Madalyaları tek bir üniformaya sığmadığı için üst üste iki tane giymiş, alttaki madalyaları gerektiğinde bir silahşor çabukluğuyla rakiplerinin suratlarına vurmak için üstteki üniformasının düğmelerini kuralları hiçe sayarak çıtçıtlı yaptırmış, iki üniformanın ve irili ufaklı yüzkırksekiz madalyanın da şişirmesiyle zaten iri gövdesi daha bir haşmetli görünen A Ülkesi komutanı gürler gibi konuştu:

- Bu kadar da olmaz ki, karıncalar gibi ürüyorlar. Yemeklerine şap koymalı bunların...

Karıncalara benzetilen, nüfusu büyük bir hızla artan B Ülkesi halkıydı. Coğrafi özellikleri, siyaset birimleri, bütçeleri, bilimsel araştırmaları ve birbirlerine çevrilmiş füzelerine kadar hemen hemen her konuda aynı özelliklere sahip oldukları B Ülkesi insanlarının, yeni döller üretme konusunda kendilerinden daha başarılı olduğu komutanın gözünden kaçmamıştı.

Yaver, komutanının emriyle acil hazırlatılan B ülkesi ile ilgili ayrıntılı bir nüfus araştırma raporunu yorumluyordu:

- B Ülkesi'nin askeri nüfusu gerçekten de şaşılacak kadar yüksek bir oranda artmış. Onu ikinci sırada bilim adamları izlemiş. Ülkemizde ise bu konuda başı, biliyorsunuz, filozoflar, sanatçılar ve çevreciler çekiyor. Biz askerler ise en geriden geliyoruz. Bırakın B Ülkesi’ne ve dünyaya hükmetmeyi, sınırlarımız içinden bir ayaklanma çıksa, bu kadar askerle durdurmakta zorlanırız maazallah. Son zamanlardaki gelişmelerden haberiniz var komutanım, sanatçılar ve filozoflar eskiden çiçekler ve böcekler, gözler ve kaşlar, melekler ve Tanrılarla ilgilenip bizi rahat bırakırken, artık ülke sorunlarına el atmaya başladılar. Ülkeyi romantizm, ekspresyonizm ya da sürrealizm temelleri üzerinde yükseltmeye kalkacaklar neredeyse, askerler ve silahlar yerine çiçekler, böcekler ve aşıklarla donatmak istiyorlar her yeri. Madalyalarınızın arasında bir papatya düşünebiliyor musunuz komutanım..! Çevreciler de zaten çevrede fazlaca dolaşıp nükleer silahları protesto ediyorlar. B Ülkesi bilim adamları devamlı savaş teknolojisi üretir, askeri güçleri de bu teknolojiyi cepheye taşımaya hazır bekler ve bu arada devamlı çoğalırken, önümüzdeki birkaç on yıl içinde şu an eşit dağılmış olan dünya askeri gücünü onlara kaptırmamız işten bile değil korkarım.

- Asker hiçbir şeyden korkmaz, asker..! Bir daha o kelimeyi duymayayım.

- Baş üstüne komutanım..!

- Hımm... Ama tespitlerin doğru olabilir...

- Devamlı barış görüşmeleri teklifleri getirmeleri bence boşuna değil komutanım, güçlenirken zaman kazanmaya çalışıyorlar? Bunu daha öncelerden fark etmiştim ama yeterli kanıt yoktu elimde, aslında bu sonucu bekliyordum.

- Beklersin tabii... Benim de aslan gibi iki evladım baba mesleği askerliği reddedip, “...kendi yolumuzu çizeceğiz..” diye evden ayrılsalar, ben de bu sonucu beklerim! Kim bilir başlarına neler gelir, ya çevreci olurlar ya da filozof... Karın öldü de bu günleri görmedi iyi ki. Tövbe tövbe!

- Öyle demeyin efendim, sizin tek kızınız da bir edebiyatçıya kaçmadı mı geçen gün...

- Asker..! Hazr'ol... Hizaya gel... Hizaya gel asker, yoksa getirmesini bilirim...

- Özür dilerim kom'tanım. Affımı rica ediyorum kom'tanım.

- Evet, benim kızım genç bir yazarla evlendi... Ama buna izin verirken bir amacım vardı, o da o genç adamı savaş lehinde bir propaganda için kandırmaktı. Reklamcılıktan anlıyor o genç. Ona askeri yönetimimizin çok yönlü imaj kampanyasını yaptırmayı düşünüyorum. Biliyorsun böyle propagandalara her zaman ihtiyaç olur. Böylece her şeyi göstermek istediğin gibi gösterebilirsin, örneğin askeri geriliğimizi üstünlük gibi... O amaçla yani... Bu stratejik bir evlilik.

- Çok haklısınız komutanım. Evlilik de başka nedir ki zaten, bir barış anlaşması... Peki, neden bu stratejiyi geliştirmiyor ve tüm ülkeye yaymıyoruz? Böylece diğer sanatçıları ve filozofları da askerlerin emrinde çalışıyor gösterir ve askeri nüfusumuz göreceli de olsa artırmış oluruz. Çünkü korkarım... pardon inanırım ki bu araştırmaları mutlaka B Ülkesi de yapmış ve gerçekleri görmüştür.

- Peki onları güçlü imajımızla ikna ettik diyelim. Hadi diyelim kendi halkımızı de kandırdık. Ama yine de, askeri nüfusumuzun geriliğine mutlaka bir çare bulmamız gerek. Propaganda da, reklam da sonuçta bir yere kadar...

- Bilemiyorum komutanım, doğan çocukların ileride hangi mesleği seçeceği askeri otoriteyle belirlenemiyor ne yazık ki.

- Peki B Ülkesi nasıl bu kadar asker sempatizanı yetiştirmiş? Bunun için de bir araştırma yapsak mı?

- Bunun için bir araştırma var zaten komutanım... Şey! Yani...

- Ne? Ne demek bunun için bir araştırma var? Ben neden bilmiyorum?

- Yanlış söyledim komutanım, demek istediğim o değildi. Ben şey demek istemiştim...

- Benden bir şey saklamaya çalışıyorsun sen... Hem de çok beceriksizce yapıyorsun bunu... Askeri okuldayken de hiç iyi kamuflaj yapamazdın zaten, yüzlerce metreden fark edilirdin. Askeeer... Hazr'ol... Kamuflaja son ver... Çabuk anlat bildiklerini...

- Baş üstüne kom'tanım. Emredersiniz kom'tanım. Bu bir araştırma değil aslında kom'tanım. Bir dedikodu kom'tanım.

- Askeeer... Rahat...! Rahat asker... Rahat rahat anlat asker.

- Efendim bu bizim sanatçılarımızın, fikir adamlarımızın çıkardığı bir dedikodu. Aslında önceleri önemsememiştim, sonuçta sadece bir dedikodu, ama şimdi düşününce...

- Uzatma, neymiş bu dedikodu?

- B Ülkesi'nde asker sayısının ve bilim adamlarının, keza sanatçıların ve çevrecilerin bu kadar fazla olmasının nedeni, her askerin aynı zamanda sanatçı, her bilim adamının aynı zamanda filozof olmasıymış.

- Saçmalama yaver, nasıl olur bu?

- Bu durumun gerçekleşmesini sağlayan B Ülkesi komutanıymış.

- Komutan mı? Benim gibi mi yani?

- Evet efendim, o ülkeyi kim yönetiyor sanıyordunuz...

- Tabii... birisi yönetiyordur di’mi? Aslında ben bugüne kadar karşı tarafı hep toptan bir ülke, giderek artan bir kalabalık olarak düşünmüştüm, tek bir komutan hiç aklıma gelmemişti... Bir komutan demek ha? Belki madalyaları bile vardır, ne dersin? Benden fazla mı acaba? Çıtçıtları açıp biraz kendime güvenimi kazanayım... Birkaç madalya daha icat edip, onları da toplasam mı!

- Bir de şu var ki komutanım, o komutan askerlik dışındaki alanlarda da kendini geliştirmiş. Bir yazar ve düşünürmüş aynı zamanda.

- Ne var, ben de yazarım...

- Peki yazarken aynı anda düşünebilir misiniz!?

- İkisini birarada yapamam, evet.

- Düşündüğünüzde, ne konuda düşünürsünüz efendim?

- Ne konuda olacak, savaş konusunda! Hayatımda başka bir konuda düşünmedim ki...

- Diğer komutan 2-1 önde o zaman. O, barış konusunda da düşünürmüş.

- Asker ve barış... Bu doğanın işleyişine ters...

- O doğa konusunda da düşünürmüş.

- 3-1 oldu desene...

- İnsanlığın geçmişi, bugünü ve geleceğini kavramaya yönelik felsefi konular, insanların kardeşliği, birarada yaşama gibi sosyolojik konular, dünyaya hükmetme isteğinin komplekslerle bağıntısı gibi psikolojik konular...

- Tamam tamam yeter... Farkı iyice açtı herif, bizim haberimiz yok... Peki ama bunların askerliğine ne yararı olacak... Bu işlere madalya vermezler ki.

- Bir söylentiye göre de o komutan barış yanlısıymış aslında. Askeri düşüncelerinin tümü barışı sağlayabilmek içinmiş.

- O zaman işsiz kalır yahu!

- Hayır efendim. Edebiyatla uğraşır. Düşünür ya da filozof olarak para kazanır. O ülkede epey para getiren bir işmiş bu.

- Düşünür olmak için mi savaşa son vermek istiyor?

- Düşündüğü için savaşa son vermek istiyor.

- İyi ki onun gibi düşünmüyorum...

- Ama askeri geriliğimiz konusunda düşünmek zorundayız. Yoksa yenileceğiz.

- Düğmeye ilk biz basmazsak tabii.

- Nükleer füzeyi fırlatacak düğmeye mi?

- Evet. O zaman onların askeri üstünlükleri yok olur.

- Peki neden hemen yapmıyoruz o zaman?

- Kolay bir çözüm olur bu çünkü. Hoş günümüzde, o eski zeki stratejilerle kazanılan zaferlerin olmasını beklemek hayal... Hem işsiz kalırız o zaman... Sonuçta askerlerin görevi düğmeye basılıp da bütün düzenek eksiksiz çalışıncaya kadar. Füze gidip karşı tarafı bulduktan sonra, B ülkesinde taş taş üstünde kalmayacağından, askerlerimiz orayı fethetmeye ellerini kollarını sallaya sallaya giderler, tatile gider gibi. Dönünce de sıkıntıdan patlamaya başlarız.

- Ama savaşı kazanmış oluruz. Böylece sanatla ilgilenecek vaktimiz olur, bilim adamlarımızın da felsefeyle. Müthiş kalkınırız o zaman.

- Düğmeye basarsak.

- Düğmeye basarsanız.

- Niye ben?

- Komutan sizsiniz, yetki sizde.

- Yetki bende evet, bunu gerçekten yapmalı mıyım peki?

- Bunu halkımızın iyiliği için yapıyorsunuz komutanım. Hatta B Ülkesi halkı için. Eminim bunu savaşa son vermek için yaptığınızı anlayacak ve size hak vereceklerdir.

- Ölmeden önce mi, sonra mı?

- Siz de bilirsiniz ki, biz askerler, işimiz olduğu halde O'ndan hiç bahsetmeyiz.

- Haklısın. Öldürün, demeyiz. Saldırın, deriz, hücum, deriz. Tüm ordunun görebileceği yüksek bir yere çıkar “Ateş...” diye bağırırız.

- Komutan ateş emrini verdi... Çabuk fırlatmayla ilgili işlemleri tamamlayın.

- Ne..! Ben mi ateş emrini verdim?

- Evet komutanım, dünyadaki herkesin duyabileceği, duyamayacak kadar uzaktakilerin de görebileceği kadar yüksekten, kabartma harita masanızın tepesinden verdiniz komutu. Ve inanır mısınız, masaya çıktığınızda ayaklarınızı bastığınız yer, B Ülkesi'nin, o dünyanın bizim olmayan diğer yarısını kaplayan toprakları idi. Şehirlerini ezdiniz, dağlarını dümdüz ettiniz, denizlerini, göllerini çizmelerinizin kirli tabanıyla çamura buladınız. Zaten tüm füzelerimiz üzerlerine çevrili. Bütün hazırlıklarımız da tamam. Şimdi aşağı inip şu düğmeye basın da artık şu savaşa bir son verelim.



A Ülkesi komutanı yeterli tahrik olarak gördüğü bu laflar sonucunda, fırlamaya her an hazır füzelerin düğmesine bastı. Füzeler B Ülkesi'ne doğru yola çıktığı anda, B Ülkesi erken algılama sistemleri tarafından artık her şey için çok geç de olsa algılandı. Ama B Ülkesi komutanı olayı hemen algılayamadı.

- Neden ama? Niçin? diye sordu. Tam da savaşa son verecek, silahları imha ettirecek bir barış konferansı teklifi götürmeye hazırlanıyorduk.

Yaver daha az düşünür, daha çok askerdi.

- Onlar silahları imha etmenin bir yolunu bulmuşlar komutanım. Bizim üzerimizde imha edecekler. Çabuk bizimkileri de gönderelim!

- Bütün hazırlıkları tamamlayın! dedi komutan, gayri ihtiyari bir emirle.

10 saniye sürdü tüm hazırlıklar ve düğmeye basma zamanı geldi. Komutanın eli füzeleri hareket ettirecek düğmenin üzerinde titredi birkaç saniye...

- Hadi komutanım! dedi yaveri, basın... En azından bizim füzeleri de denemiş oluruz.

- Hayır! dedi komutan. Yapamayacağım..! Ülkemin halkını kurtaramadım, bari o ülkenin halkın kurtarayım...

Yaver olaya daha sportmence bakıyordu.

- Zaten onlar önce davrandılar, kazanmak haklarıdır... Şuradan üzerimize gelen şey bir füze mi?



Böylece B Ülkesi yok oldu, tüm halkı öldü. A Ülkesi savaşı kazandı. Bir zaman geçti, savaşın yorumları yapılmaya, gerçekler görülmeye başlandı. A Ülkesi'ndeki sanatçı, düşünür ve filozof çoğunluğun elinden böyle bir konunun kurtulması olanaksızdı. Komutanlarının her şeyi barış için yaptığını açıklaması, kimseye inandırıcı gelmedi. A Ülkesi halkı, B Ülkesi komutanını, hayatlarını kurtardığından milli kahraman ilan etti ve heykelini dikmeye karar verdi.



- Bu sonuca beklemiyordum doğrusu. Halbuki biz her şeyi barış için yapmıştık, değil mi yaver?

- Başardık da komutanım. Şu anda bir barış yaşanıyor. Ama düşünmediğimiz bir şey vardı. Sivil hayatta, hem de böylesi bir barış ortamında, ölüm ve öldürmek kelimeleri askerliktekinden daha otoriter bir güçle yasaklanıyor. Bu yüzden yenilgi pahasına insan hayatını kurtardığı için, merhum B Ülkesi komutanı kahraman ilan edildi. Bugün haberini aldım, Başkent'teki meydana onun heykelini dikmişler. Heykeltıraş onun, düğmeye basmak üzereyken donmuş kalmış heykelini yapmış. Komutanın kalbinin o insan sevgisiyle dolu sıcaklığının, vücudunu taşlaştırdığı ânı anlatan çok başarılı bir çalışma olarak nitelendiriliyormuş. Komutanın yüzünü yapmamış heykeltıraş, o an suratındaki hüznü hiçbir sanatçı hayal edip de anlatamaz diyormuş. Ama herkes gerçeği biliyor: Onun yüzünü hiç görmedi ki... Hayatımızı kurtaran bu adamın yüzünü hiçbirimiz görmedik... Herhalde yüzü de vücudunun diğer parçaları gibi ülkesinin toprağına karışmıştır... Bu da çevresindeki esrarı artırıp, onu daha bir efsane haline getiriyor zaten. Size ise pek iyi gözle bakmıyorlar doğrusu. Ama birbirinize rakip olduğunuza ve o kahraman ilan edildiğine göre, varın siz tahmin edin unvanınızı.

- Ne rakibi, ben o herifi tanımam etmem.

- Zaten adama hiç fırsat tanımadığınız konuşuluyor halk arasında. Çünkü size bir barış konferansı önereceği haberi daha önceden bazı ajanlar tarafından bizim edebiyatçılara sızdırılmış.

- Başka ne diyorlarmış benim hakkımda?

- Sizin geleceğiniz konusunda bir karar vermeye çalışıyorlarmış.

- Yahu yaver, bunlar bizi asacak mı yani şimdi?

- Bizi mi?

- Bizi tabii... Beraber karar vermedik mi düğmeye basmaya... Bu, tek bir kişinin veremeyeceği kadar büyük bir karar...

- Ama düğme iki parmağın sığamayacağı kadar küçük bir düğme.

- Sen neler diyorsun..! Bak, bana gelecek herhangi bir suçlamada yanımda olmazsan, seni savaş divânına veririm.

- Bu, iki açıdan mümkün değil beyefendi. Birincisi artık savaş kalmadığından o divândakiler işsiz güçsüz rahat rahat oturuyorlar divanlarında. İkincisi de, istifa ediyorum.

- Asker istifa edemez, asker... Seni ancak ben atabilirim askerlikten.

- O zaman yabancı uyruklu bir kadınla evlenirim. Askerlik kurallarına göre bu yasak olduğundan, beni ihraç etmek zorunda kalırsınız.

- Yabancı uyruklu kadın kalmadı ki, bütün yabancı uyruk yok edildi. Yok ettim hepsini. Ben yaptım! Tek başıma!

- Bir tane var. B Ülkesi'nden barış görüşmesine hazırlık için gizlice ülkemize gelen çevreci kızlardan birinin annesi.

- Sen nereden tanıyorsun onu?

- Kızı ve oğlum birbirlerinden hoşlanıyorlar. Tam düşündüğünüz gibi, evden ayrılan oğullarımdan biri çevreci bir kıza gönül vermiş. İlk önce çok kızmıştım ama şimdi anlıyorum ki hayatımı kurtaracak bu aşk. Annesi de sempatik bir bayan, geçen gün oğlum benimle tanıştırmak için eve getirmişti. Görseniz nasıl olgun davranıyor bizlere karşı, hem de tüm ülkesini yok ettiğimiz halde... Hafta sonu kırlara gidiyoruz. Bizim kuzey illerimizde yetiştiğini duyduğu bir ağaç cinsini göreceğiz. Bizimkinden biraz daha sıcak olan iklim nedeniyle ülkesinde yetişmiyormuş, hoş artık hiç ağaç yetişmiyor ya, sayenizde..!

- Asker!!! Seni üstünle böyle konuşmaktan men ederim. Her ne kadar bu dalavereyle askerlikten ve bu katliamdan sıyrılacak olsan da, henüz askersin ve komutanının emrini son kez de olsa dinlemek zorundasın. Git kendini tutuklattır. Yoksa ben tutuklattırırım.

- Üzgünüm beyefendi, artık size beyefendi diyeceğim, ama sizin diyeceklerinizi kimsenin dinleyeceğini sanmıyorum. Yeterince insanın hayatını mahvettiniz, bence kendi canınızı kurtarmak için bir an önce buradan uzaklaşsanız iyi edersiniz.



Katil komutan, başına büyük işler açan yaverinin öğüdünü bu kez dinlemek konusunda isteksiz de olsa, bir an düşününce bunun yapabileceği en mantıklı iş olduğuna karar verdi. Ülkeden kaçması gerekli olabilirdi. Ama nereye gidebilirdi ki? Kendi ülkesi dışında gidebileceği tek yer, taş taş üstünde bırakmadığı B Ülkesi'ydi... Orada kendisine yeni bir yuva kurabilir miydi? Düşündü de korunaklı bir yer, özel bir yer olmalıydı mutlaka. Ülkenin yüzey yapısını tanımasa da bir an aklına müthiş bir yer geldi: Gönderdiği füzenin yerde açtığını düşündüğü çukur... Daha önce böyle çukurlar görmüştü. Sıcak olurdu içleri. Füze tam Başkent'in tepesine düştüğüne göre, çukurun su kaynaklarına ve yaşam için gerekli diğer şeylere çok uzak olmaması gerekti. Ne de olsa bir süre önce canlılar yaşamıştı oralarda. Evet evet, yeni bir yaşama başlamak için oradan ideal yer düşünemiyordu. Böylece yabancılık da çekmezdi, çünkü zaten hayatı boyunca şu anki gibi yerin dibine oyulmuş karargahlarda yaşamıştı... Yeni yuvasına ad bile bulmuştu: Cehennemin Dibi. Bu ad yeni ülkesinin şu anki durumunu, oraya sürgüne gitmesine neden olan yaşadıklarını ve düştüğü talihsiz durumu anlatan müthiş kara mizah yüklü ve aynı zamanda bundan sonraki yaşam felsefesini özetleyen bir ad olmuştu. Felsefi konularda doğuştan gelen bir yeteneği olabilir miydi yoksa? Bu ve benzeri konuları düşünmeye bol bol vakti olacaktı nasılsa, şimdi bir an önce yola çıksa iyi ederdi. Buradakiler kendini başka bir cehennemin dibine göndermeden önce...

Yine de bir zamanlar hükümdarı olduğu ülkeden ayrılmadan, yolu uzatmak pahasına da olsa, tanınmayacağı bir kıyafete bürünüp, Başkent'in merkezinde, bütün heybetiyle göğe doğru yükselen Kahraman Komutan heykelinin önünden geçmeyi ihmal etmedi.



“Hah..,” dedi geçerken, “...gerçekten de hiç madalyası yok muymuş, yoksa sanatçının hayal gücü mü zayıfmış...”

Perşembe, Ocak 28, 2016

GÜDÜ'K



Okumadığımız kitaplar hakkında nasıl konuşuruz diye bir kitap yazmış adam (Pierre diye biri). Güzel (ve tabii ki eski) bir saptaması (nasıl saptama olur o zaman?) var: “Kültürlü olmak şu ya da bu kitabı okumuş olmak değil, kitapların bütünlüğü içinde kendini bir yere konumlandırmayı bilmektir, yani onların bir bütün oluşturduğunu bilmek ve her unsuru ötekilerle olan ilişkisine göre bir yere yerleştirebilecek bir durumda olmaktır.”


Neden eski, yıllar önce bir şair demişti çünkü, yabancı: Bilinen edebiyatın tamamı ortak aklın diliyle yazılmış.


Ben de diyorum ki: Ortak da, acaba akıl mı…


Kadın erkek ilişkileri için tabii ki kendimden yola çıkarak bir saptamam var:


Bin adam tanır bir kadın, sonra bir gün biri farklı çıkar ve kadının kafasındaki erkek tanımını değiştirir. Buraya kadar hiçbir şey aslında, çünkü şuraya gelinmeli: Bu adam kadının kafasındaki kadın tanımını da değiştirir.


Budur bin bir gece masallarının gerçeği, bin gece masal, bin birinci gece gerçek…


Ya o erkeği, gerçeğini, ilk gece tanımışsan…


O zaman da sonraki bin geceyi boşa geçirmemeye bakmalısın, o erkekle hoşa, yoksa başka erkeklerle zaten boşa…


Konumuz gereği bunu şöyle uyarlayalım: Bin bir hece…


Bin hece kurmuşsun, aklına bin birinci hece geliyor; hemen anlıyor ve siliyorsun, ya da yakıyorsun; çünkü yalan, saf edebiyat, olmamış anlamında, mavi portakal... Ama senin aklına gelmeyip de Kafka’nın aklına gelince, işte… (Kafka çağdaş sayıldığı için onu örnek veriyorum çok daha gerilere gidebilirim)… Yıllar sonra, yollar sonra, önünde bin bir hece, hepsi yalan gelmiş o kadar zaman, dolan gelmiş, doldur boşalt yapmak lazım, bin birinci heceyi kurman gerekiyor, doğru heceyi, aydınlatman gerekiyor geçmişi…


Evrimsel sapma, yani raydan çıkma, çığır açmış denenlerin aslında çığırından çıkmış olması, bir doğru sapmaya ihtiyaç var…


Çünkü diktatörler neden idam ediliyor da Kafka’nın eserleri yakılmıyor… (Şunlar aynı şeyler: böceğe dönüşmek ve birinci olmak, birinci ölmek gibi bir şey ikisi de…)


Ayırmak lazım tabii: Kafka’nın yazdıkları edebiyatın korumasında: Kitabının arka kapağı kadar önemlisin demiştim Bay K’ya…


Kafka’nın kendisi akıl hastanesinin korumasında: Yazdıklarının yakılmasını istediyse beni hissetmiş olmalı, neden kendi yakmadığını itiraf ettirecekler yattığı yerde, rahatlayacak…


Peki Kafkaesk’i ne yapacağız; işte orada geliyoruz, bilinen edebiyatın tamamının ortak aklın diliyle yazılmış olmasına: Ortak da, akıl mı… Tüm dünya sınırları fazlasıyla geniş bir akıl hastanesi değil mi…


O yüzden yazıyorum, son 6 kitabım kaldı diye, yoksa 7 mi… Mahşerin 7 altılısı... Red kit'te cenaze levazımatçısı vardı, düello edeceklerin boyunun ölçüsünü alırdı tabutlarını hazırlamak için kıh kıh kıh gülerek... Yaşayan ölüler.


Çünkü uymuyor kötülük adamın iyi vicdanına… (Kötülük eşittir: Kötü hissetmek (birisi sana kötülük yaptı diye düşündüğünden, muhtemelen baban) artı kötülük yapmak (yani bariz olanlardan bahsediyorum, yoksa kötü hisseden de kötülük yapıyor hiç kimseye yapmıyorsa kendine) Rahatsızlık burada… İyi vicdanının farkında çünkü, hayatındaki en güçlü sertlik bu. Bu uyumsuzluk rahatsızlık veriyor ona, yoksa kötü olduğundan değil; ama kötü işte artık: Günahtan korkarak günah işliyor, günahkarın da güdüğü olur mu demeyin, işte. Başkaları nasılsa işliyor diye de devam ediyor. Diktatöründen asılmaz çünkü hiçbir halk. Yüz almış öğrenci gibiyizdir hayatta sene başında. Ama kaldıramıyor bunu. Yüz ulan… (Yüzüyorum, yüzüyorum, sonra bir zamanlar yüzemediğim aklıma geliyor ve yüzmem bitiyor diyor Kafka, ben böyle edebiyatın…) Ama: Hayat sınavından 30 bile alamamış adamı edebiyat hocası yapıyor edebiyat...


Ve bu kadar suçluluk kompleksi üzerinden yürüyen -sürünen- bu edebiyat bu kadar asla suçlu olmama bilincinde (bilinçsizliğinde) insanlar üretiyor, tüketiyor… Bu edebiyatın gerçekten okunmadığından, algılanmadığından değil, gerçek olmadığından… Gerçek değiller, kurgu bile değiller, kurgu gerçekten beslenir, gerçektir, ironi bile değiller… Tek gerçeklikleri var, yalan olmaları, yalan demek bile iltifat sayılır çünkü ikiyüzlü, pis yani, böceğe dönüşmeden pis zaten… Beni içine hiç alamaması böcek gibi asla hissetmediğimden değil, böyle sanırdım gençken; ama aslında kendisinin hiç böcek gibi, asla hissetmemesi; en ufak bir aşağılık kompleksinin olmaması, tam tersi un ufak bir büyüklük kompleksinin olması…


Bunlar bir de Allahın bencilleridir… Yazar ama yakmaz, yazarak yakmıştır zaten… (Yazmadan yaparak yakana da diktatör diyoruz işte. İki ucu boklu…)


Cioran için demişti biri, Çürüme diye bir kitabı var ya, çok doğru: Çürümeyi ilginç bulur, çürüyenleri değil.


Yakılsa aslında başlayacak edebiyat, gerçek edebiyat:


Başarı, ahlaklı olduğun için değil ihtiyacın olmadığı için yalan söylememekmiş. Öyle bir sistem kuruyorsun ki yani, yalan söylemek gerekmiyor… Daha ilerisi de var ama, yine, sistemi şöyle de kurabilirsin, kurmalısın: Yalan bile söylenebiliyor; çünkü herkes anlıyor zaten yalan olduğunu… Kurgu değil ama yalan… Cemil Meriç’in dediği değil: Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil! Çünkü her yalan bir yaratış, bu değil… Bu cümlesiyle yalan ile kurguyu gereksizce eşitlemeye çalışıyor çünkü adam, işte kafkaesk…


Yalan ayrı kurgu ayrıysa, o zaman başlıyor işte edebiyat, gerçeği…


Kadınlara falan tecavüz etmiyor yani güdük erkekler, sevdiğiniz o güdük yazarlar tecavüz ediyor…


Anna Karenina mesela, tabii ki güzelliklerinin yanında, kadına çok zararlı bir metin; onu gereksiz pohpohlamasıyla…


Issız Adam adamdaki değil kadındaki sorunu gösteren bir film. İyisinde anlamayacak kadar pohpohlanmışsınız, onu diyorum, çok dedim, o yüzden şimdilik böyle çalakalem.





Hoşçakalayım, sizinle paylaşmak zorunda kaldığım bu hayatta…

Cuma, Aralık 11, 2015

ESCORT İSTER MİSİN....


-Escort istermisin

-Parayı ben alacaksam neden olmasın...

-Hünerlerin ne

-Aşık olursun; ederim demiyorum bak, sen olursun.

-Siki küçük erkek sanrısı: aşık olursun !

-Düz mantık, deneyimsizlik... Sikimden konuşmuyoruz paradan ve aşktan konuşuyoruz.

-Yazarsın galiba sen, paran yoktur senin

-Okur olmadığın kesin, parayı sen vereceksin, hem de sikim küçükken…

-Bir erkeğin parası yoksa konuşmaya değer birşey yoktur

-İmza kimin? Ben yazarım kimin yazdığına bakarım...

-Kaç kitabın var

-Neden paradan bahsediyorsun devamlı böyle tahrik olan erkek mi var. Seksten bahsetsene mesela... Yani bana değil ben yapmasını severim… 9… Gel arkadaş olalım sen bana salak erkekleri anlat ben de sana kadınları...

-Olur… Sen salak mısın?

-Milyarder işadamıyla da senle konuştum gibi konuştum hayatımda, bana o da para verebilirdi, salağım kesin.

-Para lazım önce bana.

-Çok saygı duyuyorum, ama gerçekten veremem...

-Ne verirsin

-Baştan başlıyoruz

-Edebi bilgi mi :))))

-Edebi bilginin kimseye yararı olmaz bende bile yoktur. Aşık oldular yeteneğim bu yönde demek. verebileceğim bu...

-Sence gerçekten aşık oldular mı. Öyle mi sandılar.

-Bu konulara çok girildi sıkıcılar... sen olmadılar farz et… İkna etmek parayla seks satın almak gibi...

-Bence senin bir kadına verebileceğin birşey yok. Sen bit türü gibisin

-imza: orospu. Falında aşk çıkmasın isteyen kadınlar vardır, çünkü çıksa beceremeyecekler.

-Kan emerek geçinenlerden

-Rahatlayabiliyor musun böyle? Yoksa kendinden daha fazla nefret etmene mi neden okuyor.

-Yok. Dişime göre olması lazım

-Ama dişin çürük.

-Kendimi severim ben.

-Hitler ile ortak yönün. Ben temele bakarım. Para için seks yapmanı anlıyorum saygı da duyarım dolu salak kadın tanıdım sen belki daha değerlisindir ama benle akıl yarıştırırsan sana para mara aşk maşk yok:)

-Sen yıllardan beri buradasın. Görüyorum seni. Napıyosun burada. İnceleme mi

-Aşk arıyorum dedim ya.

-Ya burda değilse Ya bir köyde yayıl ayran yapıyorsa.

-Köyde olması olası tabii ama köy köy dolaşamam ki

-Yada bensem bir escort :)

-olabilirsin dedim ya sen de, ama para yok

-Paralı mı arıyosun

-hayır canım, ben vermem, kendi içkisini öder. çok isterse benimkini de.

-Veremem desene. Yok çünkü

-evet yok. hadi hoşça kal

-Erkek orospusu seni :) hoşçakal

-seksi hiç ben başlatmadım, kötü orospu mu oluyorum?

-Yok ya yakışıklısın iyi iş yaparsın

-İşJ valla kadın para bıraksa yatağın ucuna inan gülerim alırım da, bukovski de alırım demişti. senin yattığın erkekler erkeklerden alıyor çünkü aynı parayı haha

-Peki neden içki ısmarlamıyosun kadına. O ödesin diyorsun

-öyle sert bir kural olarak değil, bir espri, erkek ısmarlar diye direten modern kadına... hem klasik hem modernin en kendine göre özelliklerini alıyor yok öyle yağma yani bira) biraz kendi hayatının dışına çıkıp bakar mısın? parayı almam bir saçma kuralın bozulması yaratıcılık yani. sütyenime sokar gibi yapmıştım bir kez parayı çok gülmüştük sevgilimdi.

-Ben birkere biriyle içiyordum. Garson geldi ve yemek ister misiniz dedi. Ben sipariş verdim o vermedi. Veremedi. Yemek yerken ben sürekli yemeğime bakıyordu. Çok üzülmüştüm.

-ohhh. ısmarlamadın mı

-Aç değilim dedi. Utandı. Bende yemeğimden verdim. Yedi. Parası yoktu biliyorum. Üzücüü.

-Sevişseydiniz bari. verseydin yani

-Yok siki küçük. Zevk vermiyodu.

-hem para hem zevk almak istemen biraz ikiyüzlülük değil miJ hem sikle ilgisi yok diyorum sen pek okşanmamışsın sanırım. genç bir sevgilim vardı daha içine girmeden bayılmıştı. orgazm olmam deyip olan kadınlarım oldu. sana çok kolay dokunuyorum diyendi bunlardan birisi mesela. sikimi inan bilmiyorum başka erkek siki görmedim. şöyle yapalım bak, sen bana para bırak sabah, ben memnun kaldığıma göre birazını geri bırakayım:)

-Zaman ayıramam sana,

-Noolur. para veririm bak

-Sana üzülüyorum

-kaç para? beni değiştirdin dönüştürdün böceğe dönüştüm bak. offf kafkaya iyi giydirdim halbuki burda soyunmaktan konuşuyoruz. fotonu görebilir miyim yoksa eski bir sevgilim misin.

-Eski sevgilinim evet

-aşık mıydın bana

-Parasızdın iğreniyordum senden

-ya evlendiler ya da orospu oldular belki ikisi de aynı şeydir aşk yoksa. eski sevgilimsen parasız olmadığımı bilirdin. ben parayı kadına vermeyi sevmiyorum içkiye kumara yazarlık kapanmalarına ama asla bir kadına.

-Aslında parasız olman değil sorun. Kadından geçiniyor olman. Sana acımak çok sinir bozucuydu.

-ama gururla kadından geçinen bir erkek olduğumdan bana aşık olmuştun sadece bunu yazan bir yazar olmadığından daha önce şaşkındın, salak yazarlar.

-Ve sana aşık olamadım sikin küçüktü çünkü :))))))) İyi değildi sex hayatımız:))))))

-Çok iyi orgazm taklidi yapıyorsun ama hatırladım, sanat gibiydi... orgazm olan kadınları sevemedim senden sonra, ben gerçeğini değil sanatını arıyordum artık, kurgu olanı, büyük yazarlar gibi… Büyük yazar, büyük sik… Sağol ya para vermiş kadar oldun. ÖptümJ

Cumartesi, Haziran 13, 2015

TAN'DANS


-Sevgililer birbirlerine bağlanmışlar günler içinde terlemişler kirlenmişler uyuyamamışlar salyaları akmış tuvaletlerini yapmışlar ve sonra salındıklarında birbirlerinden uzaklara salınmışlar, hatta nefret etmişler, peynirle şarabın ağzımdan mideme neden bu kadar iyi gittiğini düşünürken neden bu aklıma geldi inanın biliyorum.

-Nedenmiş peki?

-Aşktan.

-Âşık olduğunu anladım da, peynirle şarabı yutarken bunun aklına gelmiş olması hastalıklı bi durum tabii.

-Peynir ile şarap âşık kardeşim.

-Yeminle dumur durumundayım. Peynirle şarabın aşkı sebebiyle, ağzından midene neden bu kadar iyi gittiklerini düşünürken, önce bağlanıp sonra birbirlerinden nefret edenler gelmiş yani aklına. Çözene kadar canım çıktı. Satışlar bu yüzden patlamıyor olabilir mi?

-O peynirle şarap sonra ne olacak bedende ona bak sen. Buna rağmen hâlâ âşıklarsa, varsın satışlar patlamasın, yazdıklarım ve ben birbirimize âşık olalım sonumuz ne olursa olsun.

-Güzel.

Çarşamba, Mayıs 27, 2015


 

SÖZÜM MECLİSTEN İÇERİ

 

 

 

1.

Ölümün yakınımızda olduğunu ciddi ciddi ilk kez Körfez Savaşı’nda düşündüm. Bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşünmem ise İzmit depreminden sonraydı. Ama depremle ya da depremden ölmekle ilgili olmayacaktı yazım, ölümün kendisiyle ilgili olacaktı. İnanırım ki insanın başkalarının ölümüne üzülmesi, kendi ölümünden korkmasındandır. Bir yakınımız öldüğünde üzülmemiz, en temelde ölümün bize yakınlaşmış olmasından kaynaklanır. İnsanın yakınlarının ölmesine üzülmesi ama uzaklardaki ölümleri görmezden gelmesindeki doğal bencillik başka türlü açıklanabilir mi?

Sonra A.B.D’deki ikiz kulelere gerçekleştirilen terör eylemi geldi (Güney’de tatilde, haberi bana veren yaşlı kadın şöyle demişti: “Bir an İstanbul’da oldu sandım, çok korktum.”) ve daha sonra da Afganistan’ın A.B.D. tarafından bombalanması. Benim düşünce evrenimde ölüm, Körfez Savaşı ve İzmit Depremi’yle bana “yakınlaşmıştı” ama Afganistan savaşı konu uzaklaştırma gibi bir şeydi. Sanki herkes depremden ölebileceğini unutmak, ölümü uzaklaştırmak için ‘oradaki’ ölümlere üzülmek istiyordu. Depremi değil ölümü yazmakta haklıydım. Ölümü yazmaktaki en iyi yol da ölümün insanlarını yazmaktı. İnsanların ölümü değil, bu o kadar da önemli bir şey değildir, ölümün insanları ise yaşamımızdır... O koca yaşamın içindeki küçüklü büyüklü ama mutlaka ölümlü yaşamlarımız...

Hayatım boyunca şu başıma hep geldi: Bulunduğum çoğu mekanda tek bir kişinin üzerine çullanmış birkaç kişiyle karşılaştım. Laflarıyla çullanmışlardı, konuşmasına izin vermiyorlardı. Çullanılan kişi güçsüzse bastırıyorlardı onu ve kaçırtıyorlardı, bunu başaramazlarsa olay ciddi bir savaşa dönüşüyordu. Ben ne yaptım böyle durumlarda? Bir çizgi roman kahramanı ne yaparsa onu! Ne olursa olsun hep tek ve güçsüz kalanın tarafını tuttum. Çok suçlandım bunun için; en çok da tarafını tuttuğum kişi düşüncelerine benim de karşı olduğum biri olduğunda... İnsan hoşlanmadığı, düşüncelerine katılmadığı birinin tarafını niye tutsun ki! Hem de dostlarını karşısına alarak! Dostlarımın bana güvenleri sarsıldı! Bazen tek kalan, üzerine çullanılan ben oluyordum. Böyle durumlarda ‘terör’ estirdiğim oldu. Sesimi yükselttim, söz kestim. Dört bir yandan saldırıya uğrarken, bırakın düşüncelerimi doğru, dengeli ifade edebilmek için sakin sakin konuşmayı, nefes alacak, tükürüğümü yutacak fırsat bile verilmemişken, söz kesmeden nasıl söz alabileceğim düşünülmeden söz kesmekle suçlandım! Gerçekten zor durumda kaldığımda hakaret de ettim. Bazen ikiz kulelere saldırı gibi hiçbir şekilde haklı çıkamayacağım ‘eylemler’ gerçekleştirdim. Ama çoğu kez ihtiyaçtan doğan ‘terörümün’ farkındaydım. Ne yazık ki karşı taraftakiler baskıcı tutumlarını görmezden geldi. Çevremdekiler güçlünün güçsüzü susturma çabalarına, ‘savaşa’ düşüncede karşıydılar ama pratikte bunun tersi tavır alabiliyorlardı. Tanınmış bir yazarımız, “Yöneten konumunda olduğumda hükmetme eğilimim olduğunu fark ettim!” gibi saygıdeğer bir itirafta bulunmuştu. Ben ise garsonlara bile emreden insanlara tuhaf bakardım.

Ölümün insanlarına “kötülük” açısından yaklaşacaktım. Ama bir katilin, bir faşistin ya da kötülük yaptığı açıkça görülenlerin kötülüğünden değil günlük hayatta birbirimize uyguladığımız kötülükler açısından. “Faşizm iki insan arasında başlar.” lafından hareket edecektim. Birçok savaşın nedeni olan kin ve kıskançlığa, çıkar kavgalarına “hayır” demenin, “savaşa hayır” demekten daha temel, daha doğru bir söylem olduğunu anlatmaya çalışacaktım.

Hesse’den yardım alacaktım: “(…) bizimkisine benzer bir inancın sahibi tutarlı bir kişi için yaşamın değerinin benimsenmeyişi, her türlü sertlik ve hoyratlık, her türlü umursamazlık, her türlü aşağılama öldürme cürümüyle birdir.”

“Yeryüzündeki haksızlık ve kötülüğün ortadan kaldırılabileceğine inanmıyorum. Değiştirebileceğimiz ve değiştirmemiz gereken şey bizleriz, biz kendimiziz, bizim sabırsızlığımız, manevi alandaki bencilliğimiz, incinip kırılmalarımız, sevgi ve hoşgörü noksanlığımızdır.”

Bu nedenle devletler ya da uygarlıklar savaşından çok kişisel kin ve nefretlerimizle her gün işte, evde, yolda, meyhanede çıkarttığımız savaşlar ilgimi çekiyor. “Yakınlarımızın” kafalarına atmaya çalıştığımız bombalar daha çok ilgilendiriyor. Üzerine çullandığımız bir insanın çaresizlikten uyguladığı terördeki kendi parmak izlerimizi silmeye çalışmamız ilgilendiriyor. İçimizdeki küçük faşistlere kılıflar bulmamızı unutup devletlerin faşizmine bulduğu kılıfları konu etmemizdeki ikiyüzlülük ilgilendiriyor.

 

“Kötü”yle ve “iyi”yle uğraşmış insan. “Kötünün iyisi”yle de. Ben daha çok “iyinin kötüsü”yle ilgileniyorum... İyi olabilecekken olmamış, giderek olma yetisini de kaybetmiş, umursamazlığından kaybetmiş, güncel çıkarlarına uymadığı için kaybetmekte sakınca görmemiş, bunu kaybetme olarak bile görmemiş, hatta doğrusunun iyi olmamak-kötü kalmak olduğunu giderek daha fazla bir güçle ve arkasına aldığı diğer kötülerin varlığıyla, kötü varlıkların gücüyle savunmaya başlamış insanlar ilgilendiriyor. “İyinin kötüsü”nü, “kötü”den bile daha tehlikeli buluyorum, çünkü “kötü”nün kötülüğünden daha zor anlaşılıyor onun kötülüğü, “iyinin kötüsü” çoğunlukla iyi sanılıyor: İnsan maskeli şeytan.

 

Suçunu ben söylediğimde anlamayan biriyle film seyrediyorduk. Filmde tam da onun yaşam suçunu karakter özelliği haline getirmiş biri vardı, kötü adam. Filmle birlikte o kişinin filme tepkisini de izlemeye çalışıyordum, anlayacak mı acaba, diye... Film bittikten sonra şöyle dedi: “Böyle insanlar da yaşıyor di mi...”

“Yaşamaz olsun!” desem... İtiraz ederdi: “Ama onların da yaşamaya hakkı var.” O zaman anlardık, aslında anlamış olduğunu, aldırmadığını ya da çaktırmadığını. En azından ileride öyle bir hata yaparsa, muaf tutulma hakkı istediğini...

 

2.

“Expecting the world to treat you fairly, because you are a good person is a little like expecting the bull not to attack you, because you are a vegetarian...”

İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek,
etyemez olduğunuz için boğanın size saldırmamasını beklemeye benzer.

Güzel örneklendirilmiş tehlikeli bir düşünce…

Bu düşünceyle hareket ediyorsanız “İyi bir insan olduğunuzda bile hayat size kötü davranabilir” düşüncesinden geçerek hayatın adil olmadığı sonucuna çıkabilir ve “Hayat adil değilse ben de adil olmak zorunda değilim” düşüncesine varabilirsiniz.

“İyilik yaptım da ne buldum” diye tekrarlaya tekrarlaya ve hayatın da acımasız olduğuna kendinizi ikna edip, acımasız olmakta bir sakınca görmeyebilirsiniz. “Tanrı yoksa her şeye izin vardır.” düşüncesine, ya da tam olarak “Adalet yoksa, her şeye izin vardır.” düşüncesine varabilirsiniz…

Oysa hayat adaletsiz ya da acımasız değildir. Siz adil olmadığımızda, hayatı da kendinize uydurarak adaletsiz diye suçlarsınız; günlük hayatta bir suçunuzu başkasının üzerine atma alışkanlığınız bile masum kalır burada: Hayata atarsınız suçu! Adil değildir, isteğiniz dışında hayata geliyorsunuzdur ve kaderinizi kendiniz belirleyemiyorsunuzdur, kötülük kol geziyordur ve sanki siz evinizde uslu uslu oturuyorsunuzdur, ve saire.

Nasıl bir boğa size saldırırken, sizin önemsediğiniz o olumlu ama onun için gereksiz özelliklerinize bakmıyorsa, yaşam da bakmaz; etyemez olup olmamanız nasıl boğayı ilgilendirmiyorsa, hayır kurumuna bağış yapmanız, savaşa hayır imzası vermeniz, haksızlığa uğrayan birine arka çıkmanız, ya da herhangi bir nedenden iyi biri olduğunuzu düşünmeniz ve benzeri mazeretler de yaşamı ilgilendirmez...

Yani bakmak lazımdır; bu boğa, bu doğa, size neden saldırıyor…

Oysa kendinizi suçlamaya değil de suçu hayata atmaya yöneldiğinizde, büyük başarı vaat eder sonuç; tek tek değil tüm hatalarınızın üzerini örtmüş olursunuz böylece. Ve çok daha tehlikelisini de yaparsınız: Hatta yapma hakkı kazandığınızı düşünürsünüz.

 

3.

Böylece gelelim, “Sözüm meclisten içeri”ye...

 

Böyle insanlar yaşıyorlar ve onlar sizsiniz. Siz o sözü kesilen, hakaret edilen, üzerine çullanılan, siz o aşağılanan, yurdundan kovulan, cinsiyet ayrımcılığına maruz kalan, siz o faşizm kurbanı, siz o haince öldürülen değilsiniz. Siz insanın sözünü kesen, hakaret eden, üzerine çullanansınız, insanı aşağılayan, yurdundan edensiniz, faşist olan, ırkçı olan, hain olan sizsiniz…

Siz savaşa karşı olan değilsiniz; aynı savaşları kendi çapınızda çıkaran, çapınız büyüdükçe daha geniş çaplarda çıkaracak olansınız…

Çizgi roman kahramanlarıyla, esas adamla-kadınla özdeşleştirmeyin kendinizi, siz kötü adamsınız, kötü kadınlarsınız, en iyi ihtimalle ikiyüzlü ve kaypak figüransınız…

Siz o kitaplarda anlatılan değilsiniz; siz, o, kendine karşı binlerce yıldır kitap yazılansınız…

Okuduğunuz kitaplarda kendinizi bulmaya meraklıysanız, bu kitapta gerçek kendinizi bulacaksınız…

 

Çünkü: Edebiyat terapi olabilir ama Felsefe tokat olmalı.

Kadın, çocuk, yaşlı, anne-baba, patron, başkan, büyük yazar falan dinlemeden…

 

Yan masada oturan yaşlı adam:

-Şu müziği biraz kıssana, dedi garsona.

-Efendim, en kısığı bu, deyince garson,

-O zaman bir süre kapat çok bağırıyor, dedi.

Buraya kadar yaşından dolayı doğal bir rahatsızlık ifadesi olarak algılanacak isteğin haklılığı, adamın şu cümlesiyle son buldu:

-Bunu dinleyen kimse var mı, yok…

 

 

4.

Ve burada, kendimi de nereye koyduğumu söyleyeyim...

Cem Akaş’ın Susan Sontag’ı koyduğu yere koyuyorum: “Zor bir insandı. Bu kısmen, çok ciddi, çok ahlaklı olmasından kaynaklanıyordu; kısmen de sizin de en az onun kadar ahlaklı olmanızı beklemesinden. Ahlaken haklı olan ve bunu bilen bir insanın karşısında, hadi ahlaksız demeyelim ama, günlük yaşamın ister istemez getirdiği bir ‘kıvraklık’ı olan, her zaman ilkeleri doğrultusunda hareket edemeyen ve bunu bilen, sıkıştığında işi dalgaya vurup sıyrılmaya çalışan bir insanın kendini suçlu hissetmemesi imkansız. Canımı sıktığı için severdim Susan’ı.”

 

Umarım canınızı yeterince sıkabilirim…

 

 

Salı, Nisan 28, 2015

BÖCÜK


Dev böcek bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında bir Gregor Samsa’ya dönüşmüş olarak buldu…


“Kafka’nın kahramanını böceğe dönüştürmesi çok tehlikeli” başlıklı bir yazı çıktı, hah dedim benim konum.

Ayrıntıya gerek yok, kısa kesiyorum, ona bir cevap verildi, parantez içleri benim olmak üzere şöyle bir bölüm var:

“­Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi, Samsa’nın sırtından geçinmeye alışmış, böylece kendilerine zahmetsiz bir yaşam kurmuş aile bireylerinin olgunlaşma yolcuğunun başladığı noktadır aynı zamanda. (Kitapta yok böyle bir şey) Anne, baba ve kız kardeş sağlıklı ve çalışabilecek koşullarda olmalarına karşın Samsa evin tüm yükünü çekmektedir. Ancak bu durumu daha fazla taşıyamayacaktır, böylece dönüşümü gerçekleşir, bu sembolik dönüşüm Samsa’nın bir birey olarak eşit, özerk ve bağımlılık ilişkilerinden kurtulmuş bir varoluşa sahip olmaması yüzünden ortaya çıkar. (İşte bu doğru. Böyle bir insan da olabilir, ama böcek olmaz, böcek bu insandan daha karakterlidir.) Samsa’nın sembolik ya da fantastik gerçekçi dönüşümü ve ölümü aile bireylerinin yaşamın yükünü paylaşan, emekleriyle iş üreten, para kazanmanın yollarını bulan bireyimsilere evrilmesini sağlar. (Ama bilinç kazanmazlar, adamın arkasından ağlamazlar bile, bir böceğin arkasından neden ağlansın ama di mi.) Gayet anlamlı bir yolculuk doğrusu…”

“Burada bir böcekleşme, hayvanlaşma değil insan olmaya çağrı var hem de çok güçlü ve çarpıcı bir biçimde.” (Yok böyle bir şey.)

Özeti şu: “Oysa kendini feda etmekten kendi önemini bilmeye, varoluşunu ve özünü inşa etmeye, iradesinin farkına varmaya, kendi için ve kendinde varlık olmaya çağırır modern anlatı.”

Böceğe dönüşmeyle kendini feda etmek hariç diğerlerinin bağlantısını hiçbir şekilde kurulamaz… Kaldık kendini feda etmeye... İnsan kendini bir böcek olarak feda eder mi... Ben etmez diyorum, intihar etmek bile daha gururlu bir şeydir bence, ki ayıp oldu intiharı bu kadar küçümsemek istemezdim…

İki tane belki tanısam seveceğim insanın arasındaki bir tartışma, hayattan uzak, bir dine inandığı için eleştirilen biriyle (bunun için neden eleştirildiği tam belli değil) edebiyat dinine inanan ve bu yüzden henüz eleştirilemeyecek bir diğer kişi arasında… Temel özellikleri aynı, alçakgönüllü gözükmeleri arkasında çok ukalalar. E o zaman adam gibi ukalalık yapılsın: Murat Sohtorik okuyun… Bu konuda ve hayatla ilgili daha doğru bilgilenmek için…

Meraklısına not: Tarafları tanımıyorum, araştırmadım bile…