Perşembe, Nisan 23, 2020

İLİŞKİLER

Bu öykünün kahramanları yirmili, otuzlu, kırklı ve ellili yaşlardaki dört insan.

Yirmili yaşlardaki, genç bir kadın. Çok güzel, çok alımlı. Entelektüel. Annesini seviyor ama ona benzer bir yaşam sürmek istemiyor. Aslında o kimseye benzer bir yaşam sürmek istemiyor. Keşfetmek en büyük hobisi. Bu çabalarıyla günün birinde kendini de keşfedeceğine inanıyor.

Annesi, ev kadını olarak yetiştirilen bir kuşakla, kızı gibi hayata daha özgür, daha bireyci bakma ayrıcalığını yaşayan kuşağın orta noktasında bir yerde büyümüş. Kızının, kafasına estiğinde bütün işlerini, sorumluluklarını bırakıp, bir haftalık, on beş günlük tatillere çıktığını; cinsel konularda erkek arkadaşlarıyla her türlü şeyi yaşadığını; politikadan nefret ettiğini ve politikacılara şarlatan gözüyle baktığını; Tanrıyla ve dinle ilgili düşüncelerinin ne dincileri ne de Tanrıtanımazları tümüyle haklı bulmadığı için askıda olduğunu -bu nedenle “Kurallarını kendim koydum...” dediği bireysel bir dine inandığını- biliyor. Onun bu davranış ve düşüncelerini, yaşamına ve düşünüş tarzına tam uymasa da, çok yanlış bulmuyor. İyi bir eğitim almış olmasının desteğiyle, kendisinin de tam inanmadığı bağlarla bağlamak, sınırlamak yerine, ona güvenmeyi ve gerisini kadere bırakmayı yeğliyor.

Bu akıllı korkak (temkinli her halde doğru kelime...) kadın, az önce sözünü ettiğimiz dört kişiden biri, öykümüzün kırklı yaşlardaki kahramanı...

Kadının kocası bir zaman önce ölmüş. Ama kızı, babasının dizlerinin üzerinde oturacak yaşı çoktan geçtiğinden, kendisi de ev kadını olarak yetişmiş bir önceki kuşaktan, hayatını ömür boyu tek bir erkek üzerine kurmayacak kadar uzak olduğundan, bu ölüm alt üst etmemiş onları. Kızı zaten modern ve olgun fikirlere sahip olarak büyüdüğünden ve felsefeye meraklı olduğundan, yaşam ve ölüm konusundaki felsefi düşüncelerine temel oluşturmakta kullanmış babasının ölümünü. Yani çok düşünmüş, az ağlamış.

Annesi ise zaten bir işi ve kocasından ayrı bir sosyal çevresi -hatta kocasının tanımadığı erkek arkadaşları- bulunduğundan, onu yaşarken ne kadar sevse de “Hayat arkadaşımı kaybettim...” türü bir duyguya kapılmamış. Çekici bir kadın olduğundan, ona her zaman ilgi gösteren hatta ara sıra espri yollu “Kocandan boşan, seni evimin kadını yapayım...” gibi laflar söyleyip onu kahkahalarla güldüren arkadaşlarıyla daha rahat ve sık beraber olmaya başlamış. Önceleri sanki kocası yaşıyormuş ve onu evde bekliyormuşçasına tümüyle arkadaşlık sınırları içerisinde sürmüş bu ilişkiler. Masum öpücükleri, saçları okşamaları ve belinden, elinden tutmaları saymıyoruz artık...

Ama sorarım size, dul bir kadın ne kadar dayanabilir yalnızlığa... Hemen her gece rüyasında, kocasının görüntüsüyle sevişip tatmin olmaya çalışır ve sert erkek göğsü yerine yastığa sarılarak uyur ya da evlilik günlerinde -onları meraklı gözlerden gizleyen çalılık arkalarında, karanlık bir yerde otomobilin içinde- yaşanılan o hoş anları hatırlayarak, evinin banyosunda, tazyikli suyun içini ısıtan sıcaklığına kendini bırakır da, nasıl yakışıklı erkek arkadaşlarının kollarına kendini gerçekten, ciddi ciddi bırakmayı düşünmez...

Hele hayatındaki erkeklerden ikisi, kocasına ayırdığı rüyalarına en az onun kadar sıklıkta girmeye başlamışsa... Tutku ve şehvet daha yoğun hissedildiği için her zaman ön plana çıkıyor ve hatta burnunu rüyalarına sokuyor. Ama geleceğe yönelik bazı düşünceler -bir aile olma düşüncesi, hayatında her zaman güvenebileceği bir erkeğin olması düşüncesi, kızına bir baba bulma düşüncesi (kızının yaşça kendinden epeyce büyük “sevgili” babaları olsa da)- geri planda zihnini meşgul etmeyi sürdürüyor. Bu nedenle bu iki erkek arasında kararsız kalıyor. Çünkü bunlardan biri içindeki tutkuyu tatmin edecek gibi gözükürken, diğeri gelecek endişelerini yok edeceğe benziyor ama tutkuyu ve güveni bir arada sunacak üçüncü bir alternatif ne yazık ki bulunmuyor. Bu iki erkek de -şimdi onların sırası geldi- öykünün biri otuzlu diğeri ellili yaşlardaki diğer kahramanları...

Ellili yaşlardaki, kendi işinin başında bir patron. Felsefesi “Yaşayan kazanır...” değil, “Kazanan yaşar...”. Bu felsefeyi çok da iyi uygulamış, iyi kazanmış... Geleceğini garanti altına almış. Ama bu çabalarıyla gençken evlendiği ve sorumsuzca terk ettiği karısının ve kadından olan oğlunun, vicdanını sızlatan çığlıklarını dindirmeyi başaramamış. Sonra öykümüzün kahramanı bu kırk yaşlarındaki kadına rastlamış. Onu zengin erkek konumuyla çabucak etkileyebilir, gelecek vaatleriyle büyüleyebilirmiş, eğer kadının beynine girip aklını çelen -hem de tam ters yönde- başka bir erkek olmasaymış.

Bu erkek de son kahramanımız, otuz yaşlarındaki delikanlı. Kadın, zengin erkekle lüks yerlerde öğle yemekleri yerken, otuzluk delikanlısıyla sabahlara kadar süren ve gecenin hakkını gerçekten veren buluşmalar yapıyor. Hafta sonunda zengin hayranının şehir dışında ve deniz kıyısındaki evine kapanıp sakin ve huzurlu birkaç gün geçirirken, önceki hafta, delikanlının motorsikleti üzerinde geçirdiği plansız programsız ve tümüyle motoru kullananın yaşam tarzının doğal sonucu olarak karşılaşılan maceraların aklına gelmesinden kendini kurtaramıyor. Yaşamının geri kalan zamanını moruklamaya yüz tutmuş centilmenin kanatları altında rahat geçirebileceğini düşünürken, tutkulu ama sadece gününü yaşayan gencin, geceleri rüyalarına girip, aklını başından almasına engel olamıyor.

On yıl öncesinde olsa, ileride geleceği için endişelenmeye bol bol zamanı olacağını düşünerek, zengin sevgilisinin kırışmaya başlamış yanağından bir makas alıp, hafta sonunu -ve tüm hafta sonlarını- motorun üzerinde geçirebilecekken ve on yıl sonrasında olsa, genç aşığın motorunun gürültüsünün kulaklarını fazlasıyla rahatsız ettiğini görerek, Limuzin’in o sessiz ve sarsıntısız arka koltuğuna gönül rahatlığıyla kurulabilecekken, geçmişi ile geleceğinin sınırında, kırk yaşlarında yaşıyor... Her insan hayatının belli bir döneminde yaş bunalımı geçirir... Kadınların farkı, bunalımın hayatlarının her dönemine yayılmasıdır.

Otuzlu yaşlardaki gencin nasıl biri olduğu konusunda kafanızda canlanan fikirlere aynen katılalım, onu fazlaca anlatmayalım. Gizemli bir kişiliği olduğundan bu tavrımız onun da hoşuna gider.

Yaşamın hep ileri doğru gittiği düşünülerek, gelecek endişesinin daha önemli olduğu söylenebilir. Ama yine yaşamın hep ileri gittiği gerçeğinden şöyle bir sonuca da varılabilir: İnsan hep geçmişe kalır. Zaten fotoğraflarını tozlardan, örümcek ağlarından temizleyip, parlatıp, baş köşemizdeki yerlerine astığımız bir geçmişimiz olmadan, geleceğimiz ne kadar parlak olabilir... Bugün geçmişe mi aittir, yoksa geleceğe mi? Yoksa otuzluk delikanlımızın felsefesi mi en doğrusu: Bugün, bugüne aittir...

Bugün, bugüne aittir... Yarını düşünmeye gerek yok. Peki ya iki saat sonrasını, bir saat sonrasını... Bir an sonrasını düşünmeden yaşayan bir beyin var olabilir mi acaba? Bugün bugüne aittir felsefesi bir kandırmaca mı yoksa?

Nitekim bu felsefenin öykümüzdeki temsilcisi otuzluk delikanlı da geleceği düşünüyor. Planlar yapıyor. Aynen sizin ve benim gibi. Onun da hayatta yapmayı istediği, arzuladığı şeyler var. Örneğin o, kırklık sevgilisinin kızını arzuluyor... Ve onu elde ediyor. Hem anne hem kızla beraber oluyor. Ve ne anne ne kız bunu biliyor.

Delikanlının da bilmediği şeyler var. Kızıyla ilişkiye girmekten çekinmediği kırk yaşındaki sevgilisinin, ona ara sıra bahsettiği ve yaşam tarzının bir gereği olarak olgunlukla karşıladığı -ya da öyle gözüktüğü- elli yaşlarındaki zengin centilmen, yıllar önce, daha o kundakta bir bebekken annesini terk eden adam, yani babası.

Babasının bu sorumsuz davranışına rağmen annesi, ondan hep iyi söz etmiş olduğundan ve onun bir gün geri döneceği umudunu çocuğa içten içe yansıttığından, ergenlik çağlarının sonuna kadar saf ve inatçı bir umutla onu beklemiş genç adam. Artık geleceğine inanmadığı gün, geleceğe de inanmamaya başlamış.

Babası ise -bu gerçeğe henüz kendinizi alıştıramamış olabilirsiniz, bir önceki paragrafı bir daha okuyunuz- terk etmenin dayanılmaz acılarını her zaman içinde taşıyarak ve geri dönmenin göze alınamaz ağırlığına katlanamayacağını düşünerek, vicdanını başka bir yerde rahatlatma yolunu seçiyor. Kırk yaşlarındaki kadının ve onun yirmili yaşlardaki kızının karşısına, onlara güvenli bir gelecek garantileyen zengin ve dul bir koca ve sempatik bir baba olarak çıkıyor. Aslında karısı olmasını istediği, sizin bu öykü bahanesiyle tanıştığınız kadını, o çok öncelerden, daha dul kalmadan tanıyormuş. Hatta o sıralar henüz karısını ve oğlunu kendi başlarına bırakıp gittiği kafasına dank etmemiş ve vicdanının sesini duymaya başlamamışken, onunla kısa süreli bir ilişki de yaşamış. Karşı tarafın beraberliklerine engel yanı -kadının kocası, evin gerçek babası- ortadan kalktığında, yas döneminin hemen ardından, vicdanının artık duymaya başladığı sesinden kendini kurtaracak evlenme teklifini yapıyor.

Gençliğinde yaptığı hata, onun yalnızca geleceğe bakmasını ve yalnızca gelecek için çalışmasını ve bu sayede zengin olmasını sağlamış. Ama ikinci plana iterek, anımsadıklarını bastırarak kurtulmaya çalıştığı geçmişi onu, elli yaşının bir dönemecinde bekliyor. Artık giderek kısalan gelecek, geçmiş kadar önemli değildir. Kısa kibrit çöpünü kim çekmek ister...

Ve elli küsur yaşlarındaki bu adam, kadınla hayatını tekrar birleştirerek, daha önceki ilişkilerinden olduğunu bilmediği kendi öz kızının üvey babası olmaya doğru ilerliyor. Bu durumu kız da bilmiyor, sadece kızın annesi biliyor.

Hayat öyle kurnazdır ki size uzattığı kibritlerin içinde, birden fazla kısa kibrit olup olmadığına dikkat etmelisiniz...

Ellili yaşlardaki beyimizin, yaşının verdiği olgunlukla bu öğüdümüzü dinlediği pek söylenemez; o yaşlarda insanlar öğüt dinlemezler. O zaman, kim otuzlu yaşlardaki delikanlı ile yirmili yaşlardaki genç kadını suçlayabilir; o yaşlarda da insanlar öğüt dinlemezler. Bu iki genç, kardeş olduklarını bilmeden, birbirleriyle sıra dışı bir ilişkiye girmişlerse, hayat tarzlarının sıra dışı olması içlerini rahatlatır mı? Yarını da dünü de düşünmeye gerek duymayan bir adam, geçmiş hatalarının geleceğini etkilemesine izin verir mi? “Ensest ilişkiyi hangi din, hangi Tanrı yasaklamış, benim dinimde bal gibi de yeri var...” deyip, bireysel dinine yeni ahlak kuralları ekleyebilir mi genç kadın?

Sanırım ekleyemez. Çünkü eğer ekleyebilseydi, bir tane de kendi babasına ilgi duyan bir kadının, onunla beraberliğini haklı kılacak bir kural eklerdi. Halbuki o, öz babası olduğunu bilmeden annesinin bu elli küsur yaşındaki sevgilisine ilgi duyuyor. Ölen (üvey) babasının eksikliğini hissetmediğini söylese de, hayatındaki erkeklerin babası yaştakilerinin azımsanamayacak sayıda olması, onu haksız çıkarıyor. Annesinin ilişkisine bu nedenle karşı çıkıyor. Annesi ilgi duyduğu erkekle evlenirse, üvey babası olacak bu adamla beraber olamaz. Ama bu evlilik gerçekleşmezse, ilişkilerini annesinden gizlediği ve annesinin sırrını da öğrenmediği sürece, gönül rahatlığıyla, öz babası olduğundan habersiz bu adamla ilişkiye girebilir...

Ama eğer annesinin sırrını öğrenirse, yaşadığı olaylar üzerine kurduğu felsefi görüşlerinin, yaşam, ölüm ve aşk konulu olanlarında, temelden bazı değişiklikler yapması gerektiğini düşünecektir. Bu açıdan görüşlerini “O kadar yıl dizinin dibinden ayrılmadığım, babam olduğuna inandığım kişi aslında babam değilmiş, demek ki insan babasına bile güvenmemeli...” ya da “Bir kızın babasına duyduğu sevgi, belki de şu anda âşık olduğum insana duyduğum sevgiden farklı değildir, o zaman bir kızın babasına (ya da bir oğlan çocuğunun annesine) âşık olduğunu düşünmemesinin tek nedeni, onun babası (ya da annesi) olduğunu bilmesidir...” şeklinde değişikliğe ve yeniliğe uğratacak ve gönül verdiği felsefenin, hiçbir şeyden emin olmamak anlamına geldiği bir kez daha kanıtlandığı için mutluluk duyduğunu söyleyecek ama bundan da çok fazla emin gözükemeyecektir. Burada, genç kızın kafasının iyice karışması ve felsefe yapmayı bırakıp ağlaması büyük olasılıktır.

Şu ana kadar kaçırdığınız bir şeyler oldu mu? Sanırım ben bir şeyi kaçırdım... Kırk yaşındaki kadın kahramanımın felsefesine yer vermedim (halbuki tüm bu ilişkilerin merkezinde o var). Gururuna yediremediği ve ailesini dağıtmak istemediğinden, kızının gerçek babasının elli yaşındaki eski dostu olduğunu kimseye söylememiş. Şu anda da söylemeye niyetli değil. Ama aynı zamanda otuzluk delikanlıyı -şehveti- terk ederek, kız ile babayı yıllar sonra -onlar bundan habersiz de olsa- bir araya getirmeyi düşünmüyor da değil. Tabii kızının öz babasından hoşlandığını ve onunla evliliğine bu nedenle karşı olduğunu da anlamış değil. Bir de şu var ki, kızının öz babasının başka bir kadından olma oğlunun, şu anda kendine şehveti yaşatan delikanlı olduğunun da hiç farkında değil.

Sanırım şimdi oldu, size her şeyi düzenli bir şekilde toparlayıp, hiçbir şeyi atlamadan aktarabildim. Öykü yazarken en çok dikkat ettiğim nokta budur: Hiçbir şey karmaşık kalmamalıdır.


(Gençlik Kitabevi Öykü Ödülü ‘97 Mansiyon)

Salı, Nisan 21, 2020

GÜNLÜK KAYGILAR



BİR GÜN...


Uzun süreden beri patronun beni işten çıkarmak istediğinden şüpheleniyordum. Nedeni gayet açıktı. Bundan önceki iki kriz döneminde birçok çalışana bunu yaptığı halde benim kılıma bile dokunmamıştı. Gerçi çok iyi anlaşıyoruz, ben de işimde çok iyiyim ama bu patronlar paradan başka kimseyi dost kabul etmezler kendilerine. Ben de bu yüzden bir patronu dost kabul etmem. Şüphelendiğim şey de zaten bugün başıma geldi. Patron beni yanına çağırdı ve dedi ki:



“Büro çok kalabalıklaştı. Sen de farkındasındır, artık bize dar geliyor. Bu konuda bir şeyler yapmayı düşünüyorum.”



Hemen anladım niyetini. Bir bozuldum, bir bozuldum... Üstüne bir de o lafı etti: “Senin çevren geniştir, başka bir yer bulabilirsin sanırım...”



İşte açık açık söylemişti artık. Bir an ne diyeceğimi bilemedim, yüzüm kızarmış olmalı. “Bu şirkete bu kadar emek verdim, nasıl başka bir yer bulmamı söylersiniz! Beni nasıl kovarsınız!..“ dedim ve kapıyı sertçe çarpıp çıktım odasından.



Hemen birkaç arkadaşımı aradım ve patronumun bana açıkça “Artık başka bir yer ara kendine, burada işin bitti, kovuldun...” dediğini söyledim. Bana yardım edip edemeyeceklerini sordum. İlgileneceklerini söylediler. Benim gibi biri nasılsa başka bir iş bulurmuş...



BİR GÜN SONRA...

Benim gibi biri nasıl başka bir iş bulur? Bugün iş ilanlarına baktım. Pek iç açıcı bir şey yok. Daha doğrusu benim gibi birisi için bir şeyler yok. Ne kadar aşağılayıcı bir şey eleman ilanlarına bakmak. Aradıkları insana uyup uymadığını düşünmek. Bir de utanmadan “Beraber çalışmak üzere...” gibi laflar kullanırlar. Beraber çalışmak da şöyledir: Siz iş için çalışırsınız, onlar da sizin çalışıp çalışmadığınızı görmek için... Hele küçük iş yerlerinde bu kadar kibarlığa bile gerek yoktur, doğrudan “Çalıştırılmak üzere...” alınırsınız. Kendimi hep köle pazarında gibi hissetmişimdir.



Ya görüşmeye çağırdıklarında... O da ayrı bir sorun. Senin görevlerini ve işin gerekliliklerini anlata anlata bitiremezler ama bunun karşılığında sana sunacaklarını söyledikleri şeylerin özeti, yalnızca maaş ve belki de primdir. Tecrübenizin, becerinizin ve çalışma saatlerinizin artarak devam etmesini yılın her günü isterler, oysa onlar maaşınızı yılda bir arttırırlar. Hiçbir zaman hakkınız olanı vermezler yani. Huzur vereceğinizi garantileyin, yarı maaşa geleyim...



Arkadaşlarımdan da telefon gelmedi, biliyordum zaten. Hepsi yalancı. Bana yardım edeceklerine işimden kovulduğum için seviniyorlardır mutlaka. Beni rakipleri gibi gördüklerine eminim. Daha iyi bir yer bulayım da, daha iyi maaş veren bir yer, gösteririm hepsine. Patrona da gösteririm. Bir de sabah utanmadan yanıma gelmiş ve sözünü yanlış anladığımdan bahsediyor. Güya o, büronun bu kalabalığını, iş yoğunluğunu kaldıracak yeni bir yere taşınması gerektiğini düşünüyormuş. Bana “Bir yer bulabilir misin?” derken, taşınmayı düşündüğü yeni bir büroyu kastetmiş. Benim gibi titiz ve çalışkan bir insanı neden kovsunmuş ki. Hem yeni büroda bana ayrı bir oda verme düşüncesi bile varmış...



Beyefendi külahıma anlatsın, bu yalanlarla beni kandıramaz, burada artık bir hafta daha duramam. Yoo olur mu... Ay sonuna kadar beni kovamaz. Ay sonunda tam maaş alır, öyle çıkarım. Hem bir iş de bulmuş olurum o zamana kadar. İyi fikir günlüğüm. Sağol. Sen olmasan... Hepsine göstereceğim... Beraber göstereceğiz...



Bu akşam çok yorgundum, yeni aldığım cinayet romanını okuyamadım. Artık yarın akşama...



BİR GÜN SONRA...

Akşam eve dönerken yolda rastladığım arkadaşım moralimi bozdu. Yeni bir iş aradığımı söyledim, endişelerimi aktardım. “Sen iş bulamayacaksın da kim bulacak...” dedi. “Kim iş bulmuş da sen bulacaksın...” der gibi bakıyordu ama. Sektörü iyi tanır, acaba iş bulmak için bir eksiğim mi var? Ne olabilir ki? Acaba akşamları yardımcı bazı kurslara gitmeli miydim? Eğitimimde eksik bir yön var belki de... Amaan canım, o pis bir nifak tohumu... Kendimle benim aramızı açmak istiyor. Bir an kendimden bile şüphelendim... Oysa ben her şeyden şüphelenirim, kendimden şüphelenmem.



Bunları kafamdan atayım, başka şeyler düşünüp biraz rahatlayayım. Neyse ki yazıyorum da biraz akıtabiliyorum içimi. Günlüğüm, seni tutmaya ara vermiştim uzun süredir. Tekrar başlamam iyi oldu. Yazmadığım zamanlarda hayatımda ne büyük bir eksiklik olduğunu fark ettim. Gün gün yaşadığım olayların yorumunu, bana söylenen bir sözün gerçek anlamını, hareketlerin arkasındaki imaları, günün o hızlı temposu içerisinde anlamam, kavramam zor oluyor bazen. Ama eve gelip sana yazarken hepsini daha ayrıntılı düşünüyor ve gizli anlamları bulabiliyorum. Bu yüzden benim yalnızca günlüğüm değil, en iyi arkadaşımsın ve seni çok seviyorum. Bundan sonra sana yazmayı hiç bırakmayacağım.



Bu cinayet romanlarını okumayı da tabii... Bu akşam okumaya başladığım çok ilginç. Katil kim acaba? Ben, beyin sekreterinden ve evin hanımından şüpheleniyorum. Bir de o genç üniversiteli kız var tabii. Gözlerim uykusuzluktan kapanmasa sonuna kadar gelirdim aslında... Neyse yarın akşama.



BİR GÜN SONRA...

Akşam eve gelip kitabı heyecanla okumaya başladığımda bil bakalım ne aptallık yaptım: Boş bulunup, durmam gereken yeri geçtim, sonunu da okudum, bitirdim romanı. Katil uşakmış. At gitsin şimdi bu kitabı... Oysa ki üniversite çağlarından beri okuduğum ne çok cinayet romanı var, hiçbirini bitirmedim. Hepsini ara sıra açar tekrar tekrar okur, göz atarım. Katilin bulunması işin zevkini kaçırıyor. En iyisi şüphelenmek... Herkesten ve her şeyden... Hiç bitmemecesine hem de. Herhalde hiç iyi bir dedektif olamazdım ben...



Bugün başka ne oldu..? Askerdeki sevgilimden mektup aldım. Aynen şöyle diyor mektubun bir bölümünde: “Kendimi değişmiş hissediyorum. Askerde yaptığımız bunca gereksiz iş, boşa harcadığımız bunca zaman gözümü açtı. Sivildeyken de, dönünce tekrar başlamayı düşündüğüm eski işim de dahil, bir sürü gereksiz iş yapıyor, zamanımı gereksiz insanlarla, gereksiz yerlerde yine boşa harcıyordum. O yüzden karar verdim, askerlik bitince hayatımdaki bir çok fazlalığı atacağım. Daha akıllı yaşayacağım... “



Önce “Aferin ya..!” dedim, doğruymuş, askerlik insanı olgunlaştırıyor, akıllandırıyormuş. Ama sonra esas demek istediğini anladım. Gayet açık aslında... Onun derdi benimle. Beyefendimiz beni terk etmek istediğini söylemeye çalışıyor da söyleyemiyor. Sen kim oluyorsun da beni terk ediyorsun... Esas ben seni terk ediyorum. Beni “Gereksiz” buluyorsun ha... Benimle “boşa zaman geçiriyordun” ha... Bu mektuptan sonra gelecek ikinci ya da üçüncü mektupta benden ayrılmak istediğinden bahsedeceğine de eminim. Neyse ki durumun hemen farkına vardım. Ona öyle bir mektup yazacağım ki benim kim olduğumu anlayacak. Ondan nefret ediyorum...



Ah günlüğüm... Biliyorum beni terk etmeyecek, bana yalanları değil, gerçekleri dosdoğru söyleyecek bir tek sen varsın...



BİR GÜN SONRA...

Bugün bir iş görüşmesine gittim. Ne yazık ki bir bayandı görüştüğüm ve söylediğine göre orada işe başlarsam amirim de o olacakmış. Bunu bilmiyordum giderken. Bilseydim o kadar çekici giyinmezdim. Zaten o da fark etti ondan güzel olduğumu. Devamlı beni süzdü yukarıdan aşağı. Mutlaka kıskanmıştır. Suratıma “Senin gibi bir dişi şeytanı yanıma alacak kadar enayi miyim ben, burada ikimizden biri fazla...” der gibi baktı. Böyle hırslı, şirret kadınlar çevrede kendilerinden daha çekici başka bir kadının olmasını istemezler. Hiç umudum yok bu yüzden. Aptal kadın. Benim gibisini zor bulur. Zaten söylediği o laflardan sonra benimle çalışmak istese, özür dilese bile, ben onunla çalışmam artık.



Patron bugün neden bir tatile çıkmadığımı sordu, çok yorulmuşum güya. Merak etmemesini, bir süre sonra benden tümüyle kurtulacağını söyledim. Aksi gibi iş aramalarım da hâlâ sonuçsuz, moralim bozuluyor.



Neyse ben romanımı okuyayım...

.....

Tanrım mükemmel bir roman. Gece yarısına kadar okudum. Sonunu okusaydım kendimi öldürürdüm. Çok farklı bir cinayet olayı, çünkü dedektifin kendisi de şüphelilerden birisi. O bile şaşırıyor kanıtların kendi üzerinde toplanmasına, artık kimseden şüphelenmeyi düşünemiyor bile ama hayatında hiç olmadığı kadar kendinden şüpheleniyor. Şüphe bir kurt gibi kemiriyor içini. Ne müthiş bir konu değil mi... Tam istediğim gibi. İnanır mısın, ter içinde kaldım. Müthiş rahatlamış hissediyorum kendimi, şimdi mışıl mışıl uyurum.



BİR GÜN SONRA...

Patronum yeni birisini almış işe. Benimle tanıştırdı. Yardımcım olacağını, böylece üzerimdeki iş yükünün hafifleyeceğini düşündüğünü söyledi. Biraz rahatlarmışım. Ne pişkin herif şu bizim patron, hâlâ beni kovduğunun farkında değilmiş gibi davranıyor. Ve biraz düşününce de buldum, sağ ol günlüğüm, arkamdan kuyumu kazıyorlarmış da haberim yok. Bakar mısın, daha ben gitmeden yerime geçecek kişiyi buldu: O genç çocuk... Sempatik bir şey ama ona işi öğretmek için parmağımı bile kıpırdatmam. Nasılsa aybaşı ayrılıyorum. Bir de iş bulabilsem...



Bu arada bir yerle daha görüştüm. Beni çok beğendiklerini, benimle çalışmak istediklerini söylediler. Şu anki işimle ilgili sorunun ne olduğunu sordular. Sorun olmadığını, iki tarafın da birbirinden çok memnun olduğunu ama benim kendimi geliştirecek ve daha çok sorumluluk yüklenmeme olanak tanıyacak yeni bir işe ve çevreye ihtiyacım olduğunu söyledim. “Anlıyoruz” dediler.



Kovulduğumu, kapı dışarı edildiğimi mi anladılar acaba? Yok canım anlamış olamazlar. Patronumu arayıp sorarlar belki de. Belki de ben daha onlarla görüşmeden sormuş, soruşturmuşlardır. Tabii öyle olmalı. Şimdi her şeyi anlıyorum. Benimle dalga geçtikleri her hallerinden belliydi zaten. Devamlı gülüyorlardı suratıma. Önce beni sempatik buldukları için güldüklerini sanmıştım ama değilmiş demekki... Terbiyesiz herifler... Duygularımla oynadı ahlaksızlar... Ah sevgili günlüğüm, bak sen olmasan nasıl da kanacaktım o insanlara... Ararlarsa bir daha, göstereceğim onlara da günlerini. Şu hayat ne kadar kötü, insanlar ne kadar zalim... Tanrım..! Biz böyle acılar içinde kıvranırken sen neredesin..? Yoksa yok musun..? Baksana, bizi kendinden bile şüpheye düşürüyorsun... Tövbe tövbe...



Sen ne dersin günlüğüm...



BİR GÜN SONRA...

Bugün daha önce başvurduğum iki yerden telefon ettiler ve beni son bir kez görmek istediklerini söylediler. Bir dakika... “Son bir kez” ne demek? Bir daha görmeyecekler mi yani? Ama o zaman neden çağırsınlar? Aman canım ben de!!! Büyük olasılıkla iş teklifi yapacaklar. Çok iyi oldu bu, aybaşı yaklaşıyor.



Bu arada patronumun güya yardımcım diye yanıma verdiği genç çocuk benden hoşlanıyor sanırım. Masasının üzerinde bir şiir bulmuştum geçen gün. Şöyle bir göz atıp bıraktım yerine ama çok güzel bir şiir olduğundan aklımda kaldı birkaç dizesi. Dizeler o güzel ritmleriyle aklıma bir şarkı sözü gibi takıldığından, içimden tekrar tekrar söylemeye başlamıştım ki, bir anda buldum: Bu şiir beni anlatıyordu.



O “Beyaz gül yanakların, sarı gül dağınık saçlarındır...” dediği kadının benden başkası olması mümkün değildi. “Gül” diyerek aynı zamanda, yerime geçeceği için ona kızgın olmadığımı belli etmemi, ona cesaret vermek için gülümsememi istiyordu. Her ne kadar o, patronun isteğiyle, benim ay başında boşalacak yerimi almak üzere geldiyse de bu şirkete, bana âşık olmaktan alıkoyamamıştı kendini işte, ne yapsın...



“Ömrüm, gittikçe silinen bir kopyandı senin...” diyen bu çaresiz âşık, umursamaz tavırlarımla onu içine düşürdüğüm durumdan bahsediyordu. Bana âşık olmasa gözlerini kapayıp görevini yerine getirebilecekken, gözlerini her kapadığında hayalimle uyanıyordu. Geceleri uyku tutmuyordu, zaten geceleri anlamıştı bana âşık olduğunu. “Hep karanlık sevdim seni...” derken hem bunu hem de geleceğimizdeki karaltıyı simgelemeye çalışıyordu. Tam bir yıldırım aşkıydı. Benden hoşlanıyor, pişmanlığını dile getirmeye çalışıyor ama bana açılamıyordu. Zaten o yüzden yazdı bu şiiri. Gözlerine ilk baktığımda anlamıştım zaten onun sanatçı bir kişiliği olduğunu... Bu çok hoşuma gitti. Ne kadar romantik. Sanırım ben de ondan hoşlanabilirim... Nasılsa askerdeki sevgilimden ayrıldım. Ona bir mektup gönderdim, her şeyin bittiğini anlattım.

...

Bu cinayet romanı yazarları bu kadar güzel kurguları nasıl tasarlayabiliyorlar? Sanki olayın içindeymişler, sanki gerçekten o cinayetleri yaşamışlar gibi. Şüpheleniyorum doğrusu.



BİR GÜN SONRA...

İki yıl önce tuttuğum günlüğümü okudum. Günlük tutmak güzel bir şey. Yazarken o kadar önem vermiyorsunuz ama belli bir süre geçip de, kendi hayatınıza biraz uzaktan bakınca işin ilginçliğini anlıyorsunuz. Sanki siz başka biriymişiniz gibi. “Bunları ben mi yaşamışım?” diyorsunuz, günahları ve sevaplarıyla... Çok şaşırtıcı bir duygu bu. Ama bazen endişelenmiyor değilim, acaba insanlardan kaçmak için bir bahene mi bu? Hayatta en çok korktuğum şey yalnız kalmak. Hiçbir arayanım, benim arayacağım tek bir kişinin bile olmaması... Bazen bu günlüğe kendimi fazla kaptırdığımı düşünüyorum çünkü. Sanki bir şeylerden kaçıp, gelip bu günlüğe yazıyor ve bunun beni sorunlardan kurtarmasını bekliyorum... Yok canım... Ben de her şeyden şüphelenmeye başladım. Olacak şey değil, günlüğümden de şüphelenirsem, güvenecek kimim kalır ki...



Senden özür dilerim günlüğüm.



BİR GÜN SONRA...

Askerdeki eski sevgilim aradı. Önce çok heyecanlandım. Doğrusu beraberliğimiz süresince beni her açıdan memnun etmedi değil. Bir an sesini duyunca o eski güzel günleri hatırladım. (Ve tabii geceleri... O aşk dolu geceleri sana yazdığımı hatırlıyorum, şu sayfayı bitirdikten sonra açıp okuyayım.) İçim bir hoş oldu. Ama sonra kendimi toparladım. Beni terk eden bir erkeğin ayaklarına kapanamazdım ya...



Uzun uzun anlattı. Önce onu terk etmeme çok şaşırdığını, buna bir anlam veremediğini ama daha sonra düşününce her şeyi anladığını söyledi. Askerden dönmesini birkaç ay daha bekleyemediğim için bana teşekkür ederken, yeni bulduğum sevgilimle bana mutluluklar diledi. Ona bir aptal olduğunu söyleyip kapadım telefonu suratına. Nereden uyduruyor bunları anlamadım. Öyle yeni sevgili falan... Paranoyakça şeyler bunlar. Tabii canım, belli, kendi suçunu bana yüklemeye çalışıyor. Beni asıl terk eden sen değil misin aptal... Vicdan azabından kurtulacak aklınca. Aman aman... ondan ayrıldığım iyi oldu.



Zaten benim yeni bir sevenim var artık. Sana bahsetmiştim, iş yerindeki o yakışıklı çocuk, yardımcım. Bana belli etmemeye çalışıyor ama o şiir her şeyi açıkça anlatıyordu. Ona gayet candan davranıyorum ama benimleyken neden o kadar ciddi olduğunu bir türlü anlayamıyorum, sadece iş konuşuyor, hiç esas konuya girmiyor. Yoksa üzerine düşmemden, fazlaca ilgilenmemden mi hoşlanmadı? Evet evet öyle olmalı. Biraz ağırdan satayım canım ben de kendimi. Öyle güzel aşk şiirleri yazıyorsa, gizemlilik hoşuna gidiyordur, belki de platoniktir. Çok iyi bir âşık olduğu her halinden belli. Onunla iyi bir çift olacağız ama ay başına da epey az kaldı... Elini çabuk tut sevgilim, beni istiyorsun ve işte buradayım. Gel de al işte artık beni...



Hiç merak etme günlüğüm, bir haftaya kadar bana içini açacak. Bak bir hafta sonrasının sayfasını açıyorum ve ne yazıyorum: “Uzun süredir peşimden koşan çocuk sonunda bana açıldı. Artık bana delice âşık bir sevgilim var ve benimle evlenmek istiyor. Ama ben biraz daha beklemekten yanayım... Biraz nazlanayım, değil mi...”



BİR GÜN SONRA...

Sonunda yaptım... Bu düşüncemden sana bahsetmemiştim, kusura bakma. Bugün gittim ve ona benden hoşlandığını bildiğimi söyledim. Çok utangaç, biraz sinirlendi. “Nereden çıkarıyorsunuz bunu?” dedi. Yazdığı aşk şiirini masasının üzerinde bulduğumu, bunun hemen benim için yazıldığını anladığımı, zaten ilk tanıştığımızda da bakışlarını üzerimden ayıramadığını fark ettiğimi, laf aramızda bugüne kadar epeyce hayranım olduğundan bu konularda biraz tecrübeli sayılabileceğimi söyledim. Tabii beni ahlaksız bir kadın sanmasın diye çok az ilişkim olduğunu çünkü çok seçici davrandığımı da ekledim. Suratıma o kadar aptal aptal ama bir o kadar da tatlı baktı ki yanağından bir makas almadan duramadım. Sence fazla ileri gitmiş miyim? N’apayım aylardır bir erkeğim olmadı. Çekici bir kadınım ve ay başı da yaklaşıyor... Yani aybaşında işten ayrılacağım ya, onu demek istiyorum... Onu öylece bırakıp odama geldim. Akşama kadar bekledim ama bir ses çıkmadı. Böyle utangaç erkekleri bilirim, kendilerini göstermekten hep çekinirler. Ama yarın sabah masamın üzerini çiçeklerle donatılmış bulacağıma eminim. Tabii tutkulu bir de not. Ah çok heyecanlanıyorum...



BİR GÜN SONRA...

Bu erkeklere hayatta güvenilmez sevgili günlük. Her şey bitti. Sen o kadar kur yap, şiir yaz, peşimden koş, sonra hepsini inkar et. Üstelik evliymiş biliyor musun? Ben onunla konuştuktan sonra tam anlamıyla kriz geçirmiş. Tabii yalandan. Sonra patronuma anlatmış durumu. Patron da bu sabah benimle konuştu. Tam anlamıyla rezil oldum. Tüm bunların bir yanlış anlama olamayacağını, o serserinin işi odama çiçek yollamaya kadar götürdüğünü söyledim. “Hatta kendi el yazısıyla yazdığı o tutkulu notu bile gösterirdim size ama şu anda yanımda değil...” dedim. Doğru söyledim, yanımda yoktu. Patronum her zamanki soğukkanlılığıyla beni de sakinleştirmeye çalışarak, üzülmememi, bir süre sonra bu olayın unutulacağını söyledi. Tabii artık o herifle beraber çalışmamızın olanaksız olduğunu da ekledi.



“Kısa sürede sana yeni bir yardımcı bulacağım hiç merak etme...“ dedi.



Aybaşına dört gün var ya... İşten ayrılmama... “Kısa süre” derken onu kastediyor. Aklı sıra bana iyilik yapacak da, vicdanını rahatlatacak. Bu erkeklerin topunun boyu devrilsin..! “Bugünden gidiyorum, size artık bir dakika tahammül edemem...” deyip çıktım odasından. Bunu yapmak zorundaydım. İnsanların yüzüne nasıl bakarım orada artık. Beni fettan kadın durumuna düşürdüler. Cinselliğe böyle zaafı olan bir toplumda, bir kadını ancak bu tür yalanlarla suçlayıp, ayağını kaydırabilirler. Benim tek suçum başarılı olmak... Bir de peşimde koşan, bana türlü tekliflerde bulunan her erkeğe güvenmek... İkisi de isteklerine ulaştılar ama bu yanlarına kalmaz. Tanrı onların cezasını verir. Yeni bir iş bulabilseydim, ben de verirdim ama...



Oh sevgili günlük ne yapacağım? Yardım et, akıl ver bana...

....

Sence katil kim..? Film yıldızı mı, menejeri mi, set görevlisi mi... Film yıldızı olamaz... Yoksa olabilir mi? Hepsi katil olabilir aslında. Evet evet öyle olmalı. Hepsi katil... hepsi...



Şu romanlar hayatın ta kendisi sanki, değil mi...





BİR GÜN SONRA...

Bugün o iki iş görüşmesine gittim. İkisinin de aynı gün olması ne raslantı... Ve müjde... İkisinden de iş teklifi aldım. Sadece karar vereceğim hangisini seçeceğime. Ne dersin günlüğüm, hangisini seçeyim. Beni iyi tanırsın, içimi gerçekten açabileceğim tek insansın. Şuraya bak, “İnsan” yazdım. Seni artık bir insan gibi mi görüyorum. Evet, neden olmasın? Sen benim mektup arkadaşım gibi bir şeysin. En gizli şeyleri konuştuğumuz, birbirimize her sırrımızı verdiğimiz bir arkadaşlık bu, ne güzel değil mi? Sana öyle şeyler yazıyorum ki, düşünüyorum bazen bunları birisi okusa ne olur diye...



Heeey!... Bir an tüm vücudumu bir ürperti kapladı. Bu şüphe... içimi yeni yeni kemirmeye başladığını hissettiğim bu şüphe...



Sanki günlüğümü birileri okuyormuş gibi...



BİR GÜN SONRA...

Biliyorum artık sen okutuyorsun günlüğümü. Ve... ve... daha da kötüsü... Her zaman düşündüğüm gibi bir kadın değilsin sen, kahrolası bir erkeksin... Lanet olsun... Bütün duygularımı, ruhumun en gizemli taraflarını bir erkek okuyup dalga geçsin, katıla katıla gülsün diye açmadım ben...



BİR GÜN SONRA...

Çok beklersin. Bir daha hiçbir şey yazmayacağım sana... Sayfalarına elimi bile sürmeyeceğim artık... Aldattın beni anlıyor musun, aldattın. Senden nefret ediyorum.



(Berfin Bahar)

Pazartesi, Nisan 20, 2020

İPUCU

Henüz orta yaşa dayadığı merdiveni çıkıyordu. Kimilerinin asansörle çıktığı için “Hayatının Baharı” olarak adlandırdığı bir mevsimi yaşıyor; ama çocukluğundan ve gençliğinden, hayatının resmini bir sonbahar tablosuna çevirecek kara bulutlar yollanıyordu hep.

İpin ucunu kaçırmaktan korkuyordu. Çok geç olmadan bir şey olmalıydı, bir şey... O şey, neyse, onu bulma umuduyla yaşıyordu.

Bir gün hayallerini kurduğu o şey gerçekleşti: İpucunu buldu...

İpucu, bir ipin ucuydu. Hayatın karmaşık anlamını çözmesini sağlayacak bu ipucu, acılarından tek kurtuluştu ona göre. İpucu, hayatının bundan sonraki yönünü belirleyecekti. O nereye götürürse oraya gidecekti artık. Yaşadığı sonbahar tablosunun karamsarlığını gölgede bırakacak parlak bir çerçeve bulma umudu sardı içini. Belki “Hayatın Baharı”nı artık o da keşfedecekti.

Elinde ipin ucu, ayakta öylece duruyordu. Öncelikle bu mutlu anın tadını çıkarmak istiyordu. Hayallerine ulaştığını düşünüyordu artık. İpin yalnızca ucunu tutuyor olması; hayallerine ipucunu ancak sonuna kadar izlediğinde tam olarak ulaşacak olması, onu fazla düşündürmüyordu açıkçası. Nasılsa bir şekilde yolunu bulurdu. İpucunu bulmuştu ya...

İpi izleyerek yürümeye başladı. Uzun bir yolculuk olacağının henüz farkında değildi...

Önce öylesine yürüdü. Adımlarını büyük bir güvenle atıyordu. Tuhaf bir insanüstülük hissediyordu. Hani birisi size hazırlanmak için çok çaba harcamış olduğunuz önemli bir yarışmayı kazandığınızı çıtlatır. Bunun gizli bilgi olduğunu söyler, henüz kamuoyuna açıklanmamıştır. Bunu ondan duyduğunuzu kimseye söylememenizi ister. Siz artık onu duymuyorsunuzdur zaten. Etrafınızdaki hiç kimseyi görmüyor, hatta yaşamdaki hiçbir varlığı önemsemiyorsunuzdur. Dünya artık sizin etrafınızda dönüyordur. Hatta ve hatta dünya siz olmasanız dönmeyecek gibidir. Ama siz bu sorumluluğunuzun bilincinde var olmuşsunuzdur... Var olmuş ve bir şeyler yapmışsınızdır. Önemli bir şeyler hem de... Vasat insanların beceremeyeceği şeyler.

Kaç insan hayatın anlamını keşfedeceği ipucunu bulmuştur... Kaçı hayatın anlamına erişmeyi başarabilmiştir...

Artık daha dik yürüyordu. Ve tabii daha dikkatliydi. Hayatın anlamı bir anda karşısına çıkabilirdi. Temkinsiz yakalanmamalı, o anda bedenen ve ruhen tam anlamıyla hazır olmalıydı. Sürprizlere karşı da gözünü açmalıydı. Ne de olsa hayattı bu... Karşına ne çıkacağı bilinmezdi. Bütün hamlelerini önceden bilen bir oyuncuyla satranç oynamak gibi bir şeydi yaşamak. Baştan haksızlıktı yani... Ama o emindi; her defasında doğru hamleyi yapıyordu: ipin yolunda, onun doğrultusunda, bir adım... sonra bir adım daha... bir daha... bir daha... Ve böyle sürüp gitti yıllar boyu... Hep umutluydu...

Hayatının kışında, 85 yaşında, hâlâ ipi izleyerek yürüyordu. O kadar yıl, ipin yolunda, aradığı şeyi bulamadan yürümekten, sadece elleri değil, kalbi de çatlaklarla doluydu. Kalbinin tam olarak kırılması için bir şey daha olması gerekti: Vücudunu yıllarca, umutla peşinden sürüklediği ip birdenbire bitti. Yıllar önce bir ucundan yola çıktığı ipin öbür ucu, şu an ellerindeydi.

Hesaplarına göre hayatın anlamını bulmuş olması gerekiyordu. Sanki ağır bir yükü kaldırırken kopmuş gibi gözüken ipin ucuna baktı: Hiçbir şey yoktu... Hayatın anlamı yok muydu..? Hayatın anlamı “hiçbir şey” miydi..? İkisi de aynı şey demekse, hayatını bir hiç için mi harcamıştı...

Bir an kafasını toplamaya çalıştı. Göreceği, anlayacağı, çözeceği bir şeyler varsa, şimdi yapmalıydı bunu, tam şu anda... Tüm yaşamı boyunca bunu bir olasılık olarak düşünmüştü zaten: Hayatın anlamı ona uzun bir süre içerisinde parça parça da görünebilirdi, bir anda da karşısına çıkabilirdi. 85 yıl sonunda -giderek daha az zamanının kaldığını düşünerek yaşarken- artık hayatın anlamının bir anda karşısına çıkacağına daha çok inanmaya başlamıştı. 85 yıl boyunca o bir anı beklemişti. 85 yıl ve bir an... Koca bir 85 yıl ve küçücük bir bir an...

Ya da küçücük bir 85 yıl ve kocaman bir bir an... Ama ne kadar kocaman olursa olsun, onu hâlâ göremiyordu...

Belki de çile çeken Hint Fakirleri gibi çilesini, ipi yaşamı boyunca izleyerek doldurmuştu... Belki ipucu sadece bir kelime oyunuydu... Belki de ipin elindeki bu diğer ucunda başka bir ipucu saklıydı... Evet evet öyle olmalıydı. Başka bir ipucuydu bu ipin ucu...

Bu doğru olsa da, artık yaşlı vücudu, ne yeni bir ipucu bulacak, ne de onun peşinden gidecek durumda değildi. İpucu elinde, yere çöktü. Bütün hayatını yolunda harcadığı ipe baktı.

Yıllar sonra ilk kez bu kadar dikkatle bakıyordu ipe. Ve yıllar sonra ilk kez ipin üzerindeki yazıyı fark etti. Yazının, ipe boylu boyunca yazılmış ve ipin elindeki ucunda bitmiş olduğunu anladı. Son kelimeleri başa doğru okuyarak, yıllar boyunca geldiği yönün tersinde gitmeye başladı bir süre. Arasıra durup okuduklarını kavramaya çalışıyor ama başaramıyordu bunu. Yine de deli gibi takip etti ipi. Bu yeni ipucunu değerlendirmeli, onun yolunda gitmeliydi.

Sonra durdu. Mantıklı düşünmeye çalıştı. İpin üzerine yazılan metin -hayatın anlamının yazılı olduğu metin- baştan okumadıkça, hiçbir şey ifade etmeyecekti. Genç değildi, gençliğine dönemezdi, metni baştan okuyamazdı. Ama yaşının verdiği olgunlukla, gençliğinin aksine, bu defaki ipucunu daha mantıklı değerlendirebilirdi...

Artık hayatın bir anlamı olduğuna inanmıyordu...


(Gençlik Kitabevi Öykü Ödülü ‘97 Mansiyon)

Pazar, Nisan 19, 2020

BİR

Hayatımdaki insanlara puan verdim. Ve puanlarına göre önemliden az önemliye doğru sıraladım onları. Sonra onların gözünde kendi puanımı tahmin ettim. Hangi insanı ne kadar önemsiyorum ve onlar tarafından ne kadar önemseniyorum, saptadım. Eşit çıktı. Örneğin, Ahmet'in gözümdeki değeri on üzerinden olsa olsa beş idi. Oysa Ahmet beni çok sever, sık sık arar, tatil planları yapmamız için ikna etmeye çalışırdı. Onun gözündeki değerim en az dokuz olmalıydı. Böylece Ahmet sayesinde lehime bir dört puan kazanmış oluyordum. Oysa Oya söz konusu olduğunda puanlama tamamen aleyhime işliyordu. Oya'yı en az on şiddetinde seviyordum, ona âşıktım. Oysa o bana olsa olsa iki, bilemedin üç verirdi. Böylece Oya bana yedi puan kaybettirmiş oluyordu.

Önem verdiklerime daha az; önemsemediklerime daha fazla ilgi göstersem ne olur diye düşündüm. Daha az önem verdiklerimle arkadaşlığım sağlamlaşır; daha çok ilgi gösterdiklerimle ise zayıflardı herhalde. Çünkü insanlar sevdikleriyle değil de sevildikleriyle arkadaşlıklarını daha sağlam sanıyor. Herkes birilerini sevmeye değil de kendini birilerine sevdirmeye çalışıyor.

"Madem öyle" dedim kendi kendime "hepsine de aynı taktiği uygulayıp önem vermeyeyim, hiç aramayayım.": Arkadaşlıklarım çok sağlamlaştı. Tüm arkadaşlarımın gözbebeğiydim artık. Benim mutlaka arayacağımı düşünenler "Allah Allah, bu çocuk niye aramadı" diye endişeleniyor ve böylece tuzağıma düşmüş oluyorlardı.

Aramamı zaten beklemeyenler de arada bir aramalarım bile kesilince beni kaybetmekten korkup daha çok üzerime düşmeye başladı. Aranan insan olmuştum. Mutluydum. Rol yapmaya, ilgisiz erkeği oynamaya devam ettim. Telefonların ardı arkası kesilmedi, hafta sonu, ondan sonraki hafta içi, ay sonuna kadar olan bütün hafta sonları, içleri, dışları, kenarları, köşeleri, her taraf her taraf öncelerden tutulmuştu. Kapılmıştım. Kapalı gişe oynamak buna deniyordu işte.

Sonra sezonum mu bitti ne, telefonum çalmamaya, biletlerim satılmamaya başlandı. Rolünün hakkını vererek oynasa da, burnu çok havada olduğu için izleyiciye bakmayan bir artist gibi boş salonlara oynamaya başladım: Burnum havadan yere doğru inmeye başladığında, önce, göz ucuyla arka sıralara baktım. Boştu, ilk onlar terk etmişti zaten. Orta sıralar... boştu, onlar da fazla dayanamamıştı bu sevgi sömürücüsüne. Önlere doğru... boştu, üzüle üzüle gitmişlerdi. En ön sıralara bakmadan önce gözlerimi sıkı sıkı kapattım ve açmakla açmamak arasında kararsız kaldım. Açamadım. Arkamı dönerek sahneden uzaklaştım.

Ön sıralar dolu, biliyorum. Ya da en azından yarısı dolu. Birkaç kişi olmalı... Hiç olmazsa bir kişi vardır mutlaka. Eminim o beni terk etmez. Ona her zaman güvenirim.

Oh içim rahatladı. İnsanın güvendiği birinin olması ne güzel... Yarın arayıp, onu sevdiğimi söyleyeceğim.

(KISA ÇÖP'TEN)

Cumartesi, Nisan 18, 2020

BEŞİNCİ ASKER

BÜYÜK HARF önümdeki askerin ensesinden olanları korkuyla izliyorum bir iki üç dört ense önümde korkunç bir savaş cereyan ediyor burnuma et ter kan barut çiş kokuları geliyor en öndeki yaralanmadan ya da ölmeden arkasındaki ateş etmeyecek o yaralanmadan ya da ölmeden de onun arkasındaki sonra onun arkasındaki ve onun arkasındaki yani ben otomatik silahlarımız sayesinde ve boğazın çıkışı epey dar olduğundan tek bir asker bile çıkanları durdurabilir boğazın girişine iyi koşullandırılmış bir asker dünyaya bedeldir ayrıca diğerleri onun arkasında onun gölgesinde kaldıkları için boğazdan çıkmaya çalışan düşman askerleri eğer şansları yardım eder de mermileri göbeklerine yemeden bellerini doğrultup nişan alacak bile vakit bulamadan ateş edebilirlerse beş asker gücündeki tek askeri ama tek asker gibi hedef gösteren o beş askeri vurmaları düşük bir olasılık iyi taktik değil mi yine de ilk asker vuruldu nöbeti hemen arkasındaki aldı düşman komutanı bazen gruplar halinde o daracık geçitten ne büyüklükte bir grup geçerse bazen teker teker geçide salıyor askerlerini ama zavallıların becerebildikleri tek şey canlı hedef olmak kurtulan ikinci askeri vuruyor ikinci askeri vuran üçüncü asker tarafından vuruluyor dördüncü savaşa hazırlanıyor ve ben beşinci asker sıra bana geldiğinde savaşmak düşüncesiyle sıvışmak düşüncesi arasında bocalıyorum düşman komutanı taktiğimizi geç de olsa birliğinin yarısını kaybettikten sonra anladığından neredeyse 30 askerini hınçla ve tek bir atakla tabii tek bir sıra halinde göndererek artık gücü iki asker kalan beni saymasak da olurdu bu tek askeri öldürmeyi planlıyor önümdeki aslanlar gibi savaşırken kaçmayı hep bir sonraki saniyeye erteliyorum sanki cesaretimi toplayacağım saati bekliyorum önümdeki asker vuruluyor ve bir an önümden çekiliyor savaşla ve ölümle yüz yüze geliyorum silahımı doğrultuyorum zaten doğrultmuşum da bu kez daha inançla tutuyorum kaçma düşüncesi yerini savaşma düşüncesine bırakıyor ama önümdeki asker ölmemiş sadece yaralanmış ve ayakta dik duramadığı için yere çömelmiş bir halde savaşmaya devam ediyor bu ne hırs onun arkasına çömeliyorum nişan aldığım düşman askerleri ben daha ateş etmeden birer birer devriliyor önümdeki artık bana siper olamayacak hale gelip çöktüğünde otomatik silahımdaki mermileri hiç sakınmadan maliyetine aldırmadan boşaltmaya başlıyorum yığınlar halinde yerde serilen kendi arkadaşlarını artık çiğneyerek boğazdan çıkmaya çalışan düşman askerlerinin üzerine bu bir bilgisayar oyunu değil yaşamda her şeyin bir bedeli var mermilerin bitme olasılığı beliriyor o kadar çok harcıyorum ki korkaklığımın açığını kapatmak için tabii artık korkaklığımdan eser kalmamış başka çarem kalmamış bir korkak bu kadar düşman askeri öldürebilir miydi düşman komutanı askerlerinin tükenmekte olduğunu görüyor onları teker teker yollamaya başlıyor namlumun ucuna tek asker ama gerekten tek asker kaldığımı anlıyor su gibi mermi harcadığımı gördüğünden başka bir taktik uyguluyor askerleri menzilime tam olarak girmeden girer gibi yaparak beni aldatarak mermilerimi tüketmeye çalışıyor bu amaçlarında başarılı olacağa benziyorlar eskiden yirmi mermiyle beş ya da altı düşman askeri öldürürken şimdi otuz mermiyle ancak bir düşman askeri öldürüyorum kendime gelmek istemiyorum başka düşüncelerin aklıma gelmesini istemiyorum mermilerim giderek azalırken düşman askerleri ayaklarını başlarını göstererek teker teker hedef olmaya aslında hedef olmamaya hedefmiş gibi görünmeye devam ediyor şanslarını deneyip beni vurabileceklerine gözleri kesince ortaya atlayıp mermilerimi yiyorlar işte bir tane daha gitti kaldı dört tane evet önümde dört asker kaldı artık beşinci askerim ben ordunun gerisi arkamda en az bir yirmi kişi daha oluşturuyor ama ben öldükten sonra arkada yüz kişi olsa ne fayda korkuyorum boğazı geçmek için düşman mermilerinin önüne atlamalar yapan ordunun sıradaki beşinci intihar komandosu olarak korkuyorum işte birinciyi öldürdü mermileri biraz daha azaldı ikinciyi öldürdü mermileri biraz daha azaldı üçüncüyü öldürdü mermileri biraz daha azaldı dördüncüyü de öldürecek mermileri biraz daha azalacak sıra bana geldi neredeyse kaçmayı düşünmedim değil ama komutan vuruverir mazallah şakağımdan askeri mahkemeyi beklemeden evet sıra bende ama arkadaşlarım gibi oyunlar yapmak niyetinde hiç değilim nasılsa işe yaramadı onların oyunları da baksana boğazın çıkışında öyle yatıyorlar etten bir dağ gibi bir göz dağı gibi komutan omuzumu okşuyor ölüme hazırlıyor sanki beni bitir mermilerini diyor hadi göreyim seni acıyı uzatmak niye mermilerinin biteceği yok böyle giderse hepimizi temizler de yine bitmez maşallah atlayacağım doğrudan boğazın çıkışına mermileri yemeden birkaç el ateş edersem ama onu da sanmıyorum ya atladım bile neden yemedim hiçbir mermi karşımda duruyor boğazı kollayan asker silahı bana çevrili duman tütüyor namlusundan ama neden mermi geçmiyor geçip de saplanmıyor canım etime savaşın en sessiz dakikaları bunlar daha önceki silah seslerinin canhıraş çığlıkların uğultuların savaşı biraz daha korkunçlaştıran tüm o seslerin kesildiği dakikalar ritmik olarak şu sesleri duymaya başlıyorum sadece klik klik klik sanki boş silahla beni vurabilecekmiş gibi inatla basmaya devam ediyor boğazı bekleyen bu zavallı asker tetiğe eli takıldı belki de saatlerdir yaptı bu hareketi ne de olsa ama bitti işte mermisi tam ben boğazı geçmeye çalışan ordunun beşinci askeri ölüme atıldığım sırada bitti hem de bir mermi sadece bir mermi bile az harcamış olsaydı öncekilere işte savaşı bitirirdi o mermi benim için bitirirdi ama şimdi ikimiz karşı karşıya gözlerimiz karşı karşıya bedenlerimiz karşı karşıya fikirlerimiz karşı karşıya onun boş silahı benim daha tek mermi atılmamış silahımla karşı karşıya NOKTA



(Ağustos 1999 E Dergisi Öykü ‘99 Eki) / KISA ÇÖP

Cuma, Nisan 17, 2020

AÇIKLAYABİLİRİM

O gün, dalgın dalgın uzaklarda göz gezdirirken, gözleri gezinti rotamın ara istasyonunda bulunuyormuş, fark etmemiştim. Ona baktığımı, daha da ötesi onu süzdüğümü, artık biraz abartarak da olsa, ondan etkilendiğimi sezmiş. Biraz sonra tanıştığımızda, deminki bakışlarımın herhangi bir nesneye yönelik olmadığını, ona rastlamasının sadece bir rastlantıdan ileriye gidemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Tabii bunları anlatırkenki tutumumun onu dikizlerken suç üstünde yakalanmışlığımdan kurtulma çabasıymış gibi bir yanlış tahmin batağına saplanarak başarısız kalacağını da düşünmedim değil. Bu ikinci düşüncemi de hiç çekinmeden ona söylediğimde, şu üçüncüyü de eklemem şart olmuştu: “Doğallıktan uzak bir insan değilimdir, eğer beğendiysem duygularımı saklamam.” Yanlış tahminine ve bu tahmin üzerinde yükselttiği baştaki yargısına bağlı kalmaya devam ediyorsa eğer, bu üçüncü açıklamamın da ikinci açıklamamı haklı çıkartmak için yapıldığını düşüneceğini üzülerek tahmin ettiğimi de açıkça belirttim.


İlişkimizin sonraki dönemlerinde, tabii ki birçok başka konudan konuştuk, birçok başka olayla karşılaştık, ama duygularını belli etmeyen bir insanmışım gibi anlaşılmış olma durumlarımı, her defasında -tıpkı ilki gibi- ona gösterme gereğini sık sık duydum. Açıkçası onun bu konudaki tepkisi tamamen tepkisizlikti: Beni, ilk günden beri çok sevdiğim ve zamanla içindeki dozu çok iyi ayarlanmış sinsiliği fark ettikten sonra kelimenin tam anlamıyla âşık olduğum gülümsemesiyle cevaplandırmış, açıkçası cevapsız bırakmıştı. Çoğu kez benim kanıtlar üstüne kanıtlar koyarak ona anlatmaya çalıştığım yanlış anlaşılma korkumu yanlış anlamasından korkmamın, ona alay edilecek bir şeymiş gibi gelmesinden korkmuşumdur. Her defasında ona daha iyi açıklamalar sunma çabalarımın, “Yarası olan gocunur...” tarzı umursamaz bir yoruma kurban gittiği endişesini aralıksız taşıdım. Birbirimizi çok daha iyi tanımaya başladığımız günlerin, ayların sonunda bile, ilk günkü o belirsizlikten doğan ve giderek gelişen endişemi derinden hissetmeme engel olamadım. Onun ne düşündüğünü tam olarak bilemememden doğan bu belirsizliği her defasında kendi yararıma yorup bana kalpten inandığını umarak kendimi rahatlatmaya çalıştım. Ama yine de, artık yıllar öncesinin bir anısı olarak kalmış o olayın, ilk tanıştığımız günkü göz gezdirmelerimin ona rastlamış olmasının, aslında hiç de plansız olmadığını açıkladığım şu son birkaç günkü kadar kendimi rahat hissetmiş değildim.



(Mayıs Haziran 1999 Adam Öykü) / KISA ÇÖP

Pazartesi, Nisan 23, 2018

Derin Halk



“İlk aşkını bul.”

Barda otururken birden böyle fısıldıyorum kendi kendime; herkes duyuyor… 40 gün, 1 gece… Yayılıyor. Harika bir cennet yaşanıyor bu dönem… Kötüler ortaya çıkıyor; iyilik yapınca vicdanları sızlayanlar: Bulamıyorlar, zaten yok ya da bulsalar bile yine beceriksizce harcıyorlar. Yine de etkisizler bu dönem.



“Borcunu öde.”

1 gün 40 gece… Bu kez tam bir cehennem, ve iyiler ortaya çıkıyor, gerçekten borcunu bilen ve ödeyenler, ama misafirler. Ve ev sahipleri; beceremeyenler, sıkılanlar, benim niye borcum olsun ki diyenler; sıradanlar, çoğunluk… Neden sıradanlar; çünkü sıranın önüne geçmeye çalışıyorlar hayat boyu, cehennemde ise sıranın gerisine kaçıyorlar. Kaytaracaklar ya güya, suçsuz çıkacaklar, üstelik cehennemde... Ne demişler, demediyseler de diyelim: Cehennemde yanmaktan kötüsü, yanmayı beklemek, başkası yanarken. Bu sıradanların tarihsel suçu ise kötülerin onlardan yüz bulması; potansiyel kötüyü açığa çıkarmaları ve işe koymaları…

Bu suçtan kimin çıkarı var diyerek suçluyu yakalayabilirsiniz diyeni yakalamalısınız.



Sıradan çoğunluk ve kötüler; neredeyse herkes bana düşman; yüzde 50 ila 70. Kitap da sakıncalı bulunmaya başlanıyor artık. Alet işler el dövünür. Sıradanların çoğunluk olmasından doğan gücünü küçümsedik… Derin devlet, derin edebiyat derken derin halkı kaçırdık, ya da sıranın onlara gelmesi gerekiyordu: Doğmak için uğraşmadığını sandığından hak etmemiş hissediyor; ruhunun diğer yarısı da kendini herkesten özel görüyor; bu insanların bir de demokrasiyle yönetilmeyi talep ettiği rejim şizofrenizm. Dünyayı yüzde bir zenginlerin yönettiğinden şikayet edip zenginleşmeye çalışıyorlar. Yüzde bir akıllı-ahlaklı yönetsin desen kabul etmezler, zengin olmak akıllı-ahlaklı olmaktan daha kolay olduğundan önlerini tıkamış olursun çünkü.



Bunları düşünerek bardan çıkacakken şu cümleyi duyuyorum:

“Bugün 23 Nisan…”

1 gün, 1 gece… Saat 00.23. 23 Nisanın bu seneki günlük başkanı seçilmişim. Beni seven mi var, kaldı mı ki hiç, yoksa bu bir tuzak mı… Ama barın hayaleti söyledi bunu bana. Barın ortada pek gözükmeyen, az konuşan ortaklarından. Geldi yanıma: Gelin durun kasada. Şöyle bir baktım ona: Tamam kasada durmayın bir masada durun; böyle giderse her şey bize sizi hatırlatacak… Barın en gözde yerine oturtuluyorum. İnsanlara ilk günkü gibi bakıyorum. Olmuşlar. Kitap’larını getirmişler, en sevdikleri satırı ya da bölümü açıyorlar, (imzalıyorsun.) Altına onlar da imzalarını atıyorlar. Bu bir antlaşma. Şöyle diyor hayalet: 5 kitap birden okuyanların yanında başka şey okuyamayacakları bir kitap.



Ahlaklı-akıllıların hakim olduğu bir düzen kurulmalı, yazıp imzalıyorum...

Bir diğerine: Kapitali değiştirilmiş bir kapitalizm; yeni kapital para değil ahlak...

Sonrakine: Düşünsene, kalite ahlakla ölçülen bir şey artık; ahlaklı davranıldığında zengin de olunduğundan iyiler paralılar da, para babaları yerine ahlak babaları hüküm sürdüğünden sıradanlar ahlaklı davranmaya çalışıyor.

23 Nisan hayalciliği tabii bu; ve sadece bir günlük; bu anlayışı tüm dünyaya yaymak gerekmeyecek mi, yoksa böyle kendi iyimizle kavrulup gidecek miyiz?

Ne buyurdunuz sahip, diyor biri, sabah olmak üzere, düzen bozulmaya başladı bile:

Kapitalizm satmak için nüfusun artmasını ve yayılmayı ister, ama bu çoğalma ahlaki bir yapının kalitesini düşürür, karakterlerden ödün vermeden büyüyemezsin; artan sayıda insana her zaman mal satabilirsin ama ar satamazsın…

Tepkileri suratlarından okuyorum, ama henüz hâlâ 23 Nisan, başkan baba da benim:

Çarşamba, Nisan 18, 2018

Başçavuş

Paylaştıklarımın yüzde onluk bölümü sonradan bana tamamlanmamış belki de bu yüzden size bir şey ifade etmiyor gelebilir.


Yüzde otuz kırklık bölümü, aşağı yukarı diyelim ölçmedim, bağlamında koparılarak paylaşılıyor, anlaşılmaz gelebilir, ama bir kitapta yayımlamaya karar verirsem üzerine düşünüp anlam çıkarmanızı bekleyebilirim (okurun kafasındaki anlamı çokanlamlılık sayıp kabul eden yazarlardan değilim, ben ne söylüyorsam o, başçavuşun eşeği osurmuyor burada).


Yüzde ellilik (diyelim) geri kalan bölümü de; anlamayan yanaşmasın… Edebiyatçı-yazarları ben de zamanında severdim, küçümsemiyorum (haha güzel) ama hayatımla edebiyatım denktir (denk olmayanın zaten dürüstlüğünden endişe edin, sanatçıyım derse affedin, o da lazım). Yanaşmasın. Nereye bağlayacaktım unuttum, bu yazı hangi bölüme giriyor sizce…


(Mutlu bir adamım, sinirim ondan. Dokundurtmam. Bu akşam yatarım yarın kalkmam, planlı olarak, umurumda olmaz. Her şeyi yazdım. Yayınlanır ve görürsünüz öyle bir insan yaşamamış, toplayın insanlık tarihini, ulaşamamış. Ve gelecekte de farklı olmayacak. Bundan faydalanırsınız ya da faydalanamazsınız; lafım özellikle faydalanmamayı seçenlere, başınızdan o korktuğunuz iktidar hiç eksik olmayacak. Karakteriniz cezanız zaten...)


Çıktı mı ne?: Karakteriniz cenazeniz.


:)

Cuma, Haziran 17, 2016

PRENSEST VE FİREZOF 5 (SON)


İnsanlar erkekler ve kadınlar diye değil 
dâhiler ve doğallar diye ikiye ayrılır. 
Erkek dâhiliğe, kadın doğallığa yatkındır. 
Kötüler bunu beceremeyenlerden çıkar.



5. BÖLÜM

HALK ÇIPLAK: HOMO RAPIENS*



Devlet en küçük faşist organizmadır; en büyüğü insandır.



O yıllarda iktidara karşı ülkede ortaya çıkan özgürlükçü ve sevimli direniş hareketi küçük küçük ve mide bulandırıcı bir her boka protesto hareketine dönüşmeye yüz tutmuştu… Hep var olan bir şey meydanlara taşınmıştı tabii…

Yöneticileriyle aynı kafadaki insanlar, yöneticilerinin uygulamalarına haksız diye kafa tutuyordu. Her şeyi bildiğini iddia eden diktatörü suçlayan dahi bir halktı bunlar… Diktatörleri biliyoruz da böyle dahi bir halk görülmüş müydü...

Benim oyumla çobanın oyu nasıl bir diyerek altında saydığı insanlara posta koyanlardı, kendi bulunduğu iğreti yerde iktidarını sağlamlaştırmaya çalışan potansiyel diktatörler; yetkileri yoktu sadece, yani büyük yetkileri...

Çobanın oyu yarım olmalıydı, bunlarınki çeyrek.

Diktatöründen asılmaz çünkü hiçbir halk…

Kime oy vereceğimin bir önemi kalmamıştı, kimlerle birlikte oy vereceğim önemliydi çünkü ve ben bunlarla beraber oy vermeye (sıçmaya) bile gitmezdim.

İlkokulda yanımda oturan kız kopya çekelim dediğinde, sıfır alacaksam hakkımla almayı tercih ederim demiştim ya. Şimdiki aklım olsa, 10 alacaksam hakkımla almayı tercih ederdim, derdim diye düşünebilirdim, ama hayır, şimdiki aklımla bile o zamanki gibi düşünebiliyorum; o zamanlardan belliymiş kelimelerle oynayacağım; kendimle asla oynamayacağım, ayarlarımı bozmayacağım da belliymiş; ama insanlarla oynayacağım henüz değil…





*Rape: Tecavüz


Çarşamba, Haziran 08, 2016

PRENSEST VE FİREZOF 4.5

İnsanlar erkekler ve kadınlar diye değil 
dâhiler ve doğallar diye ikiye ayrılır. 
Erkek dâhiliğe, kadın doğallığa yatkındır. 
Kötüler bunu beceremeyenlerden çıkar.


4,5. BÖLÜM


ÜÇÜNCÜ KADIN



Kızlar erken olgunlaşır, ama geç gençleşiyorlar.


Beni neden terk ettiğinin hikayesini anlatıyorum.

Birinci kadına âşık değildim. Her şey böyle başladı. Olurum sandım ama, yok yok olmayacağımı biliyordum. Dosttuk. Sürecek sanıyor seviniyordum. Ama bitti, sevgili olduk çünkü. O istedi. Sevgili olmazsak dost da kalmam senle deyip tehdit de etti. Aşk tehdidi! Boyun eğdim. O zamanlar sorun etmemiştim, onu kaybetmek istemiyordum, dostluğunu seviyordum, kimseye de âşık değildim. Ona olan duygularım daha sonra da değişmedi. O bana hep daha fazla âşık olurken, ben onu kaybetmeyi hiç istemedim. Sonra oldum. Âşık. İki kadına. Birden? Bir arada? Biri birine? Birdir bir? Bilmiyordum. İkisiyle de hemen hemen aynı zamanda tanıştık, ilkiyle şöyle oldu:

Gideceğim şehirde salgın hastalık olduğunu duyunca gitmekten vazgeçtim; Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun diyene de, evet dedim, Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum… Şöyle oldu:

Speed Date diye bir organizasyona çağırdı beni birinci kadın, Sevin. Öyle acele, geleceğim diyenler gelmediğinden, gönüllü lazım olmuş. Deneme çekimi yapılacak, biz de denek olacağız, yapımcılara sunulacak… 7 kadın 7 erkek, kadınlar oturuyor, erkekler sırayla kadınların masasına gidip 3 dakika konuşuyor, seninle 3 dakika, bu arada ellerindeki kağıtlardaki evet, hayır ve belki seçeneklerini işaretliyorlar. Kağıtlar yöneticilerde toplanıyor ve her halde sonra eşleşenler için çöpçatanlık yapılacak…

Sevin’le gülerek konuşuyoruz, sanki birbirimizi hiç tanımıyormuşuz gibi, başkasına bakarsan gözlerini oyarım diyor kalkarken, hayır diye işaretliyorum onu inadına. Kızlardan biri gerçekten hoşuma gidiyor, ama tabi o kalabalıkta ve heyecandan tam bakamıyorum ve güzel de konuştuğumuzdan, yine dalgasına evet diye işaretliyorum. İşin sonu nereye varacak, şeytan dürtüyor ve işaretliyorum işte, alarm çalıyor ve yandaki kadına geçmek gerekiyor, harala gürele, yandaki kadın konuşurken düşünüyorum, yanlış anlaşılmasın, yani doğru anlaşılmasın, sileceğim, şöyle bir dönüp bakıyorum, o da bana bakıyor, karşısındaki adam kulağına konuşuyor, silmiyorum, zaten dalgasına değil miydi…

Kokteylde Sevin’le yan yanayken uzaktan bana bakarak geliyor. Tanıştırılıyoruz, Herdem, işaretlediğim için mi, o da mı beni işaretlemiş. El sıkışırken işaretlemiş gibi bakıyor, Sevin bizi işaretlemesin…

Sevin’in eski arkadaşıymış, yolda karşılaşıyorlar, yıllar sonra, hadi sen de gel, gönüllü lazım güleriz, sonra da bir şeyler içer hasret gideririz.

Beni işaretlemedi mi yani?

Tabii ki seni işaretledim sen beni işaretlemedin mi diyor Sevin, bakayım şu kartlara…

Bakışlar değişiyor, kartlar uzakta, ortalık kalabalık, kim bakacak şimdi.

Ama işaretledi mi?

Evet diyorum kartlara bakalım…

Bana bakıyor Sevin, tamam diyor ya, boş ver, espri yaptım…

İçki de içmiş, önüne gelen erkekleri görmemiş bile, gözü üzerimdeymiş, içki de içmiş, pişman olmuş beni davet ettiğine, keşke birini daha evet diye işaretleseymiş, şans bu belli mi olur, kahkaha atıyor, içki de içmiş...

Sen kimi ijaretledin diyor Herdem’e.

Hiç kimseyi.

Sevgilisinden şaşkın ayrılmış, erkeklere ve insanlara güvenini kaybettiği bir dönem, seni işaretledim diyor, Sevin’e, bu vesileyle karşılaşmış olmaktan mutlu, arkadaşlıkları çok ilerliyor, benimle de.

Çok kapalı dışarı Herdem, çekiciliği, güzelliği hissedilmiyor başta. Orda karşı karşıya gelmesem ve 3 dakika sürmese, ben de görmeyebilirdim onu. Sevin’in kıskançlığı Herdem üzerinde sürmüyor bu yüzden, ben de zaten kimsenin üzerine gitmeyeceğimden, zamanla üçümüz dost oluyoruz.

Protesto kalkışmalarından epey önce bir tarih bu, ama aynı kent, aynı mekanlar, aynı insanlar, tarih öncesinden beri aynı tarih; ama o sıralar, patlayacak şeylerin sıkışmaya başladığı zamanlar.

Dostlar kaybediliyor, dostlar bulunuyor, saflar seyrekleşiyor, sıklaşıyor.

Hiçbir şey sıkılaşmıyor.

Sevin tüm arkadaşlarıyla mesafe koyuyor arasına. İkiyüzlülükleri ortaya çıkıyor benleyken, soğuyor onlardan, uzaklaşıyor. Herdem’in de yardımlarıyla.

Üçümüz bir tarikat gibiyiz: Herdem peygamber, Sevin kul. Ben de neyim ki; tanrı.

Sizin için yumuşatalım, diktatör sevmezsiniz siz, kendinizden başka.

Herdem hakem, Sevin oyuncu, ben teknik direktör.

Valla daha aşağısı kurtarmaz, bize gelişi bu.

İnsanları sınıfta bıraktıkça hayatım ne kadar kalitesizmiş diye düşünüp morali bozuluyor, yanlış seçimlerini ortaya çıkarıyorum diye sarıldıkça kızgınlığı artıyor, bunu bana da aksettiriyor, aşkını yaşama tarzı olarak tabii kesinlikle…

Kavgalar ediyoruz.

(....)

Kavgalardan kaçıyorum kaçıyorum hep üzerime geliyor ve patlatıyor beni, sonra da fırtınalı bir hayatımız olduğunu söylüyor; o böyle bir kadın diyor Herdem.

Sakinleşiyorum, kendimi kontrol ediyorum, alttan alıyorum… Bu ilişki başka türlü yürümeyecek.

Bir gece bana şöyle diyor mutlu mutlu: Artık tartışmıyoruz bak, bana stres geçirmiyorsun artık.

Evi terk ediyorum, konuşur musun Murat’la diyor Herdem’e, gerek yok diyor Herdem, Murat sana zaten stres geçirmiyordu ki.

Herkesi dinler ama kendi bildiğimi yaparım diyen bir kadın, böyle yola gelmez.

Kendini eleştirmek bile bir kendini haklı çıkartma yöntemi onun için...

Onun tarafını tutuğumu düşünüyorsun diyor Herdem.

Böyle düşünmüyorum diyor, ben hatalarımı bazen fark ediyorum.

Neden söylemiyorsun.

Ben kendime söylüyorum…

Ortalık duruluyor. 6 ay sonra oturuyor ilişkimiz. Herdem uzak evine gidemediğinden bizde kalıyor sık sık, sonra karşı apartmana taşınıyor. Arada Herdem’de sızıp koltukta uyuduğum oluyor, Sevin eve gelince uyandırma bırak uyusun kahvaltıya gelirim sabah diyor.

Bir gece ben koltukta uyuklarken başımı kaldırıyorum, sanki bunu beklemiş gibi bana bakarak çalışma masasından kalkıyor, yatak odasına geçerken kapıda duruyor… Soyunmaya başlıyor. Her parçasını çıkarmaya başladığında bir adım geriye karanlığa giriyor, çıkardığında çıkıyor, bir parçasını çıkaracakken görüyorum ve çıkarmış çıplakken, çıkarırken hiç görmüyorum, giriş, ve, sonuç.

Her öne, ışığa çıktığında ona bir kez daha âşık oluyor, her geriye, karanlığa gittiğinde ondan nefret ediyorum…

Tam olarak çıplak kaldığında artık tamamen karanlığa çekiliyor; ben de karanlığa giriyorum, görmüyoruz birbirimizi, karşılaşmıyoruz bile, sevişmişiz gibi sevişiyoruz.



Nasıl bu hale geldik

Peşime düşersen buradan taşınırım diyor, sizi de bir daha görmem.

Canım Ailem adlı diziyi izliyoruz. Aşkları için nikah masasından kaçan kıza uzaklara kaçma kararı verdikleri gecenin sabahında, yapamam diyor adam, o adama ne hissettireceğimizi çok iyi biliyorum; en yakın arkadaşıyla yakalamıştı sevgilisini…

Haftalar önce izliyoruz bunu üçümüz ve bakışıyoruz Herdem’le.

Peşime düşersen… diyor.

Çok fazla arkadaş gibi olmuştuk, ama ben bir kadınım ve âşığız biz; dün gece beni sadece hayal etmeni istemiştim, sevişelim demedim. Bir daha da sevişmeyeceğiz.

Bir daha sevişmeyeceğimiz sevişmeler yaşıyoruz. Vicdan azabı çekiyoruz gelmiyor. Sevin için de benzer bir durum geçerli. Bencilliğini gidermeye çalışırken de kendisiyle meşgul, bu sefer işe yarıyor.

Gizli olmasa zevkli olmayacağından korkuyorum diyor bir gece. Sevin’e danışalım bunu diyorum, hiç komik değil diyor…

Duruyor duruyor, bir gülme çıkıyor aniden içinden anayola, kimse çarpmadan karşıya geçiyor, bir tane daha çıkıyor, kimseye çarpmadan geçiyor o da, sonra bir tane daha katılıyor onlara ve sonra da tutamıyor kendini ve salıyor, yol kapanıyor, biz katıla katıla geçiyoruz.

Yatıştırmak için mi seviştin benle; yatıştıktan sonra seviştim farkındaysan.

Seni sevdiğimden de değil hemen burnun büyümesin, seni haklı bulduğumdan. Ne demişler, seni seviyorsam sen bahanesin.

İyi bahane… Ama bu benim sakinliğimi garantiliyor bir yandan, teşekkür ederim.

Seni destekleyen tek bir kişiyle bile yetinmen çok güven veriyor, payda önemli değil sana. Çok, şey, diyor… Sıfat saçma. Sıfatlar çok saçılmış etrafa, sana onlardan bir tanesini kullanamam, yeni bir tane yaratmak lazım; bunu da ancak yine sen yapabilirsin.

Forever alone, diyorum.

Düşündüğünün tam tersi diyor, Sevin’in yerinde olsam ben de senle aynı kavgaları ederdim, ama dışarıdan bakabildiğimden bu şartlarda, üzerime alınmadığım, kişisel almayabildiğim için görebiliyorum bazı şeyleri, ancak böyle görebildim. Eski erkek arkadaşlarımla sorun belki de bendim… Sevin benim şamar oğlanım.

Prens ders alsın diye onun yerine cezalandırılan yakın arkadaşa denir Şamar oğlanı. Prensesin arkadaşına Şımar Kızı diyelim, arkadaşının nasıl şımardığını görüp ders alır Prenses.

Sen olmasan kopardım geçmişimden, hatalı kopardım hem de, eksilirdim.

Sağlığından sonra sığlığına da kavuşurdun.

Sizin ilişkiniz toparlanmama değil sadece tamamlanmama yardım ediyor.

Sen olmasan da ayrılırdık.

Seninle yaşayacağımız ve kavga edeceğimiz bir ilişkiyi gözümüzün önünde kavga etmeden yaşadım, kendi ilişkimin hakemiydim, güzeldi. Öbür dünyadan yaşamımı izliyormuşum gibi… Paralel bir evrenden. Ama sen bu saçmalıklara inanmazsın.

Paralel apartman olabilir en fazla, Sevil yan binada uyuyor.

Bu gece annesinde kaldı. O yüzden bu kadar rahatım. Sen bunu bilmeden nasıl rahatsın?

Onu bırakacağım zamanı zamana bıraktım.



Tehlikeyf

3. Kadın gece mesaj atıyor.

Sana bu akşam bir şey söylemek istedim ama bi yalnız kalamadık söyliyim…

Ara, söyle.

Olmaz. Zaten ne söyleyeceğimi aptal değilsen anlamışsındır, söyledim farz et.

Aptalım farz et, ara.

Şimdi konuşmak istemiyorum hatta belki de hiç konuşmak istemiyorum. Ama bilmeni istedim.

Arıyorum açmıyor: Cesur olduğunu söylemiştin ve inanmıştım.

Dünyaya olan konsantrasyonumu bozuyorsun, zaten dağınık kafamı daha da dağıtıyorsun, gibi şeyler söyleyecektim. Ama şimdi ancak yazacak kadar cesurum, yüzüme vurma.

Bazen çok tatlı oluyorsun.



2 gün sonra gece mesaj atıyor.

Karşımda öyle dururken öpesim geldi seni. Allahtan şarap içmedim.

Özge şarap iç şarap iç Özge.

Sen içtin de ne oldu.

Bu senin yaratıcı çalışman ben sadece yardım edebilirim.

Nasıl bir yardım?

Yaşa ve gör.

Şimdi düzeltiyorum, doğrusu: Yarat ve gör



Çalıştığım ajansta işe başlıyor. Aynı odada ikimiz çalışıyoruz. Herkes ona bakıyor selam veriyor. Bazıları odamıza gelip bana selam veriyor, Allah Allah bu adam bana selam vermezdi ne oldu da şimdi diyorum, dönüyor Özge'ye selam veriyor ve oradan yürümeye devam ediyor. Özge bıyık altından gülmemi izliyor.



“Men have always liked me and I have always liked me(n).” 

Zsa Zsa Gabor

Bir sevgilim ve âşık olduğum bir kadın var, ilgisiz biri gibi gözükmekten rahatsız oluyorum, zaten ilgisiz biri olduğum gözükmüyor.

Arkadan gelip elime bir not tutuşturuyor: Biz senle hiç yalnız kalabilemiyecek miyiz?

Yaratıcılık fena değil de uygulamada yetersiz, bu da böyle, kadın.

Grup olarak gittiğimiz bir rock barda, sonunda, yanıma geliyor ağlamaklı, benden hoşlanmıyorsan gidiyorum, işten de ayrılacak; ne diyim, beceremeyecek, tam kaçacakken beline sarılıyorum ve çekip öpüyorum. Diğer iki erkek arkadaşımız şanslarını denemiş o gece, teki ertesi gün soruyor, abi sizin aranızda bir şey mi vardı diye… Ben de bilmiyordum ki, ne kadar ters davranıyordu görüyordun.

Sevişmeden söylüyorum. Körün istediği bir göz...

Allah vermiş üç göz diyemiyorum. Bir aşk ararken iki aşk veriyor Allah diyemiyorum; hayatımda biri var ama ona âşık değilim diyorum; başka birine de aşığım ama o hayatımda değil diyemiyorum. Birlikte olduğum kadına âşık değilsem o hayatımda mıdır diyorum; âşık olduğum kadınla birlikte değilsem o hayatımda değil midir, diyemiyorum. O yüzden sana sakınımlı yaklaşıyordum…

Çok rahatladım diyor, benimle yatmak istemediğini sanmıştım.

Önce aklım yatsın istedim; hem sen sıkılmadın mı beğenilmekten…

Belki de bundandır… Müstehcen mi şimdi sen beni...



"Güzel bir kadının başarı hissi ve kendine güveni çok sığdır ve güzelliği yok olmaya başlar başlamaz başkalarına verecek çok az şeyi olduğunu görür; ne ilginç bir insan olma ne de başkalarıyla ilgilenme sanatını geliştirmiştir."

Daha gencim güzelim.

Bu Sevin zaten.



6 ay kadar böyle devam ediyoruz. Bir derede iki kez yıkanılmazdı, ben 3 kez yıkanıyorum.

Hüznümüzünüz demiş bir şiirinde şair; hüznümüze aidiz demesi daha doğru olurdu çünkü Birbirimiziniz demişim ben bir kere.



Külotun tene içerlemesi

Bir akşam Herdem artık diyor, başkasıyla sevişmeni istemiyorum... Ona âşık değilsin, bunu biliyoruz. Bizim ilişkimiz daha güzel olur.

Bunlar mazeret değil esas söyleyeceğini söyle.

Onu da biliyoruz, sana âşığım. Artık senle olmak istiyorum. Sorun yaşamayacağımızı biliyorum. Bizim ilişkimiz daha doğru da olur.

Allahım, bir canavar yarattım, sanat ve felsefe canavarı…

Hayatımdaki sorunları çözdüm, öyle inanıyorum. Tek sorun kaldı, artık Sevin’i aldatmak istemiyorum.

Çocuk istiyor benden.

Biliyorum; ona bir çocuk ver ve ayrılma sürecini böylece başlat.

Bunu aynen Özge’ye söylüyorum. Felsefeyi aynen, felsefeciyi değil.

Başka birisini istemiyorum hayatımda diyor. Zaten seni tanıdıktan sonra tüm dostlarım arkadaş seviyesine, arkadaşlarım tanıdık seviyesine indi, sen de başkasını gerçekten istemiyorsan bekleyebiliriz.

Sorun çıkaracak gibi gözükürken kuzu gibi sakin ve uyumlu bir kadına dönüşen Özge’dense; sakinken mülkiyetçi emellerle üzerime giderek daha fazla gelmeye başlayan Herdem gibi bir başkasını gerçekten istemiyorum.



İdealist ol gerçeği iste!

Sevgilinizi kovalıyorsunuz ve o bir ağacın arkasına saklanıyor. Ağacın etrafında birkaç kez sağlı sollu dolaşıp duruyorsunuz onu yakalamak için, o hep sizden ters tarafa hareket ederek her zaman kaçıyor elinizden. Şimdi soru: Onun etrafında dolaşmış olur musunuz? Öyle gibi değil mi. Ama asla sevgilinizin önünden başka bir tarafında olmadınız, ne sağına ne soluna ne de arkasına geçebildiniz. O zaman onun etrafından nasıl dolaşmış olabilirsiniz… Sevgilinizi sevebilirsiniz, ama gerçeği daha çok sevmelisiniz, çünkü gerçek sevgiliniz gibi oynak değildir.

2 yıl içinde sakinleşiyor Herdem; Sevin’le çocuğumuz 1 yaşını geçmişken Herdem’le birlikte yaşıyoruz. Özge hâlâ Sevin’le biliyor.

Şimdi benden nefret ediyorsun ama bir gün hayatının adamını bulduğunda bana âşık olduğunu anlayacaksın diyorum Sevin’e.

Ben onu hallederim diyor Herdem, bekleyeceğiz, nasılsa bize dönecek… Kızlar erken olgunlaşır, ama geç gençleşiyorlar.

Annelik sürecinde çevresinden uzaklaştırdığı herkesi tekrar hayatına alıyor ve Herdem gibi birini neden sevdiğini anlıyor; barışma teklif etmesini teklif ediyor ona.



İnanç mantıklıdır

Biz senle neden ayrılmıştık Sevin, hatırlıyor musun? Eski sevgilim loğusayken beni terk ettiği için kızmıştın ona, çok kızmıştın, beddua okumuştun.

Sonra sizin aranız düzeldi ben kötü oldum.

Çünkü hata onda değildi bendeydi.

Loğusa olsan bile mi!

Adama sormadan hamile kaldım ve doğurdum Sevin.

Olsun…

Arkadaşım olduğundan benim tarafımı tutmuştun. Aslında kendi tarafını. Bizim tipik egoistliğimiz.

Bana ne.

Kızım yaşasaydı onu affetmeyecektim.

Nasıl yani?

Murat söylemişti, ölmesi gerekiyordu ki Murat’ı anlayabileyim.

Onun adı da Murat’tı di mi, şimdi fark ettim. Görüşüyor musunuz…

Birkaç falcı da demişti, geçmişte, aileden, akrabalardan biri bir erkeğin ah’ını almış, o yüzden aranız düzelmiyor sevgilinle, araştırmıştık da; karman var demişti başka biri, karman çorman. Oysa işte sen de ben de kendimiz yapmıştık bunu, şimdi ve burada. Başımıza gelenlerin karmayla, eski zamanlardan bir ah almakla ilgisi yok; şu an yaptıklarımızın sonucu. Loğusa’da bunu anlatıyordu Murat. Sen okuyup yırtmıştın. Ona artık Sotori diyeceğim.

Sotori deyin bana derken dalga geçiyordu, fazla havalı buluyor; dünyanın en alçakgönüllü ukalası o...

Bulmuyor, dersek bulmaz, demeliyiz, mutlaka denmeli. Falcı, kahin, falan dolaşacağımıza.

Biliyorum hepsini merak etme, egoist olabilirim ama aptal değilim; bana kötülük yapmış sayılmaz zaten, bana âşık değildi.

Bana âşıktı da ne oldu.

Özge’yle tanışalım.



Sotori

Herdem’i neden bıraktım peki? Bu kadar akıllı bir kadını?

Akıllı mı…

Şu hikayeyi çok önce yazmıştım, anlamını bilmiyordum yazarken, Herdem hayatıyla onu açıklamaya çalışıyordu sanki:

Sonunda oldu. İnsanlık için büyük bir adımdı. İnsan için de öyle. Kolay mı dünyadaki kötülüklerin kökünü kurutmak? Kurutmak dediysek mecazi anlamda. Aslında kötülükleri uzay gemisinin içine yerleştirdikleri bir kapsülle korunaklı bir biçimde uzayın derinliklerine göndermeyi planlıyorlardı. Herkes rahat edecekti böylece. Mutlu olacaktı. Dünyada hiç kötülük kalmayacaktı. Ama biri çıktı ve dedi ki: “Sanıyor musunuz ki kötülükleri yok edeceğiz? Onları sadece kendimizden uzaklaştırıp başka canlıların yaşadığı dünyalara göndereceğiz. Kendi kötülüklerimizin başka canlıların başına bela olmasına, hayatlarını karartmasına neden olacağız. Dünyamıza da kötülüklerin uzak gezegenlerin birinden böyle bir yöntemle gelmiş olabileceğini hiç düşünmediniz mi? Kötülükten kurtulacağını düşünen sizler... Şimdi söyleyin bakalım, dünya üzerinde yapılacak bu son kötülük hanginizin vicdan azabıyla kıvranmadan uyuyabilmenizi sağlayacak?” Böylece insanlar ne kadar bencil olduklarını düşündüler; ve bencilliği neden kapsülün içine koymadıklarını... Bencillik de kapsülün içine kondu. Tabii işler böyle olunca, kapsülün gönderilmesine karşı çıktılar. Tüm kötülükler dünyada kaldı.

Ve bunlar hep o bencilliğimizden kurtulma çabamız yüzünden oldu!



Sevin’i hamile bırak ve ayrılın diyen kadın, Sevin’in çocuğuna ve bana gözü gibi bakan birine dönüştü. Verici allah verici. Paket taşıtmıyordu mesela bana, zorlayınca en fazla tuvalet kağıtlarını veriyordu. Bir çeşit kimlik bunalımı. Varoluş şeysi.

Ruh eşim Robinson da ben Cuma’ysam diyordu.

Mutsuzken her şeyin eksiktir zaten; o yüzden mutluyken anlarsın ancak hayatında gerçekten neyin eksik olduğunu; her şey tamam bir şey eksik; işte o en değerlin; mutluluklar dilerim.

Mutluluğu bulunca kaybettiği çocuğuyla ilgili sorun mu çıktı ortaya. Esas eksiği çocuk muydu, bir daha çocuk istemedi, ama aşk da istemedi; esas isteği aşka ya da çocuğa değil acıya tutunmaktı belki, kendini acıtmaya. Acı çekmenin onu yücelttiğini, farklı kıldığını düşünen bu işte; yaşadığı mutsuzluğun onu inanılmaz mutlu ettiği... Bayan K… Kafkaesk, Kafkaerkil ya da Kapitalist…

Allahtan sakindi. Güzelliği bundandı. Yaşayacağını yaşadıktan sonra çekilmeli insan inzivaya.

Bu da geçti zamanla, ya da benle; acıya tutunması; o da bir dönemdi dedi…

Bir çocuk ver ona ve ayrılın diyebilmesi... Kendi için yapmamıştı, Sevin ve benim için yapmıştı.

Allah Kuran’da eş demezmiş, zevce dermiş, ayakkabının iki teki anlamındaymış… Hayattaki her şeyin bir karşılığı olduğuna belki haklı ama biraz duygusuzca inanıyor ve öyle yaşıyordu artık; âşık değildim ayrılmalıydım, âşıktık sevişmeliydik. Çocuğunu kurtaramamıştı, Sevin’inkine adanmıştı. Gülsen’in birkaç özelliğini anlattım; bu yüzden kendisinden ayrılmam da gayet doğaldı. Aslında nedenlerin de önemi yoktu, neyse o idi. Biraz robotik. Sencilin duygusuzluğu; hatta bencilceydi, evet sencil de bencildi, hâlâ. Bir hakem gibi oynuyordu hayat oyununu, katılmadan. Katıla katıla gülemiyordu artık.

Sevin çocuğumuzun adını Murat koydu. Aldırmadım. Herdem ona Ramana diyor. Benim notlarımdaki kadın kahraman Kahramana’nın kısaltılmışı. Erkek çocuğa kadın kahraman adı, soru işareti… Tam olmuşluk onda olacak diyor, ben bile tam, tamam değilmişim. Esas bütünlük ya da büyü ondaymış…

Masadaki üç erkekten dördüncüsü o, Ramana… Bazı cümlelerim onun cümleleri, bulun bakalım… Yazar olmak gibi bir derdin olmasın diyorum ona, derdiyle yazar olan akıllılardan geçilmiyor ortalık, çağlar; benim gibi mutluluktan yaz, ya da hiç yazma, benimkileri pazarla. Yazdıklarımın geleceği için babalık yapıyorum sana diyorum açık açık; gurur duyarım diyor. Belki de silik bir tip olacak, silik tipler mi bütüncüldür, Herdem’in istediği ama hayal kırıklığına uğrayacağı gibi, yine; aman neyse, silik sidikten iyidir.



Üçüncü kadın, Özge -yani Gülsen; etkilenmeyin diye başta söylemedim- işte benden böyle ayrılıyor, ikinci kadını, Herdem’i öğrenince, bu kadarı fazla… Onun da zamanı var diyor Herdem.

Günlüğümü okumuş.

Ve biz gidip tanıştık.

Nasıl!

Anlatamam; yaz çok istiyorsan… Belki de zaten yazmışsındır, bir karıştır bakalım…



(…..)

Başkasıyla olamadı, bana da dönemedi… Ben onu istiyordum alamadım…

Kopamıyorduk; ne olur birisiyle ol dedim, o kadar kolay değil dedi. Yalan söyle o zaman dedim; sıkı bir yalan olan bu adamı buldu.



(…..)

Mastürfason

Seni sözlünden ayıracağım.

Ayrılmayacağım.

O senden ayrılacak.

Bu imkansız.

Tipik zaten; yani tipsiz; bari yakışıklı birini seçseydin, kıskandırmıyor bile. Holivud filmi gibi oldu, jön çok belli.

Jön seçilmeyecek bu sefer, seçilmedi.

Karizması da yok. Böyle biriyle olman gel beni al demen gibi bir şey. Aforizmasını da yazdım…

Aforizma yazarsın anca.

Sevmediğin adamla seks: Mastürfason…

Beni seviyor. Bana elini bile sürmedi. Beyaz gelinlik giyeceğimden gerdeğe girene kadar sana dokunmayacağım dedi.

Erdek’te gerdek. İktidarsız olmasın.

Seninle olduğumu da biliyor.

Benimle değil benim olduğunu.

Önemli değil dedi, gerdek gecesi birlikte olacağız. Senden önceki sevgilim. Sen hiç olmamış gibi olacaksın.

Maymundan geldin maymuna dönüyorsun yani… Mantıklı… Hem yakışıklı değil, hem de yakışıksız hödük. Adı ne, bundan da bir Yeliz yapalım…

Söyleyemem.

Kızın ırzına geçen taşralı çapkın hapis cezasından kurtulmak için kızla evlenmek zorunda olduğunu öğrenince, kızlığı bozulmuş biriyle neden evlenmek zorundayım ki diye sormuş. Senin Yeliz de bu delikanlının diğer aşırı ucu. Stockholm olsun adı. Mister Stockholm. Kendini neden böyle aşağılıyorsun. Onu sevmiyorsun ki.

Nereden biliyorsun?

Benden başkasına yer kalmayacak şekilde tasarlandım… Yoksa benden intikam mı almaya çalışıyorsun… İntikam soğuk yenen bir yemdir.

Aforizma Amca olacak adın yaşlanınca… İntikam almıyorum.

İntikam almıyorsan hainliğindendir.

Oh rahat rahat alayım o zaman, seni seviyorum.

Seni benim kadar kimse sevmeyecek demiştin, ben bile…



Okuyucuya not: 
Nasıl ayırdığım çok orijinal bir buluş olduğundan burada yayımlamıyorum.



(…..)

Atacağı köşeyi söyleyip ters köşeye atladım. Ama o kadar cılız vurmuştu ki, son anda dönüp kurtardım.

Artık benim atlayacağım köşeye atacaktı.



(….)

40 satır mı, 40 kadın mı…

(….)

Çocuk istiyorsun ya; ama çocuk istenmez, bir adamdan çocuk istenir. Buna tüm çağların anası olmak denir… Hem olayın mantıklı, akılcı, politik, artık neyse, yönünü de düşün: Çocuğunu benim kitaplarımın okunmadığı bir dünyaya getirirsen dünyanın en iyi annesi olsan ne yazar… Önce çocuklarımın annesi ol. Öyle kucağına alıp severmiş, üveymiş gibi değil, sahiplenerek… Her paragrafa öpücük, her sayfaya orgazm, bitmiş kitaba söz veririm.

Pazar, Haziran 05, 2016

BİR YALANI ARKETİP ARKETİP SATMAK

-Adamla kadın psikologa gelmişler. Kadın ağlamaya başlamış bir süre sonra. Eşiniz ne hissediyor diye sormuş psikolog, yanlış hissediyor demiş adam… Yanlış his diye bir şey yoktur demiş psikolog, bir şey hissediyorsak doğrudur…

Oysa çocuk ağlaması gibidir bazen… Doğru değildir, duygu sömürüsüdür, acındırmaya çalışmaktır, ilgi çekmeye çalışmaktır… Adam yanlış hissediyor bilgisini verdiyse önce onu araştıracaksın, kadını tavlamak için hemen atlamayacaksın, yanlış his diye bir şey yokmuş! Diyelim kadın gerçekten incinmiş hissediyor; buna neden olacak şeyi yapan kocası olmayabilir… Belki de öncelikle kadını değil adamı korumanız gerektiğini hiç düşündünüz mü demiştim psikologa… O kala kaldı, çünkü dinlemişti…

Aynı örneği başka bir kadına verdim, incitmek bu kadar kolay mıdır sizde, hem de yok yere diyen bir kadına; şöyle çıkışmıştı bana:

“Ne Berger biliyorsun, ne Jung, ne de Proust, ne de… ne de… Kendini, en mühimi… Kadının hissettiğine Arketip, yani geriye doğru işleyen sezgi, birikmiş kaygı denir. Bunu yersiz bir vesvese sayıp görmezden gelmek olmaz. Kadın inciniyor çünkü kocasının davranışları ona bir şeyleri anımsatıyor, babasını, öteki kocasını, ağabeyini…”

Ben de bunu diyorum, dedim… Hem o kadın için hem senin için… Şu anda incinmişliğin benden kaynaklanmıyor, beni suçlaman yersiz değil mi?

-Günah keçisini seçmiş…

-Özellikle bir adamı seçiyor ve öyle saldırgan/otoriter/yanlış davranmasını sağlamaya çalışıyor! Çünkü becerebildiği tek iletişim bu… Babası, öteki kocası ya da ağabeyi ona böyle öğrettiği için…

-Bu kadınlar yine de bir kurban ama…

-Adamları kurban etmelerine izin vermemeli...

-Günümüz kadını bunu anlayamayacak kadar modern…

-Bu sıkı laf oldu.

Cuma, Haziran 03, 2016

PRENSEST VE FİREZOF 4

İnsanlar erkekler ve kadınlar diye değil 
dâhiler ve doğallar diye ikiye ayrılır. 
Erkek dâhiliğe, kadın doğallığa yatkındır. 
Kötüler bunu beceremeyenlerden çıkar.




4. BÖLÜM

TANRIM BENİ BAŞTAN MURAT



Önce masumlar ve çocuklar



Gülsen’le yalnız kaldığımızda konuyu açıyor…

Okul grubunda küçük bir tartışma çıktı.

Allah Allah.

Evet, sen kızıp ayrıldıktan sonra…

Ben duygusal konulardan konuşacaktık sanıyordum.

Bu da duygusal.

Sert…

Elif senden özür diledi, herkesin önünde.

Olamaz böyle bir şey; ben cenneti özür dilenebilen bir yer olarak düşünmüştüm.

Benden sonra düşünmüşsündür, ben sana cenneti yaşattığımdan.

Ama herkes onu destekliyordu, en azından kimse karşı olmadı. Büyüklük bende kalmıştı, burnu büyüklük onda.

Ben oldum.

Niye.

Neden, olamaz mıyım?

Kimse yapmaz bunu. Hani yıllar önce tırnağımdaki kiri almıştın.

Nasıl böyle bağlantılar kuruyorsun, kir sende değildi ki onlardaydı.

İşte onlar kirdi.

Parçalayacaktın yoksa.

Dezenfekte diyelim; daha önceki o iki forumda buna yaklaşan bir şey bile olmamıştı, beni şaşırtmak kolay değildir.

Seyirci ya da forum figüranı kalmak istemedim.

Demek torpil gerekiyormuş, her zamanki gibi.



Çakalım yok ki sözüm dinlensin.

Akıllı bir kadın aslında.

Bazen aptal biriyle, bir aşağılıkla, mesela yolsuzluk yapan biriyle daha iyi anlaşabilirim gibi geliyor, adama en azından para verirsin, para nettir, titr verirsin, titr ruhtur; kullanışlı aptal diyorlar ya, vatana millete yararlı şeyler için de kullanabilirsin bunları; akıllı biriyle ise çalışamam sanki, kullanışsızdır çünkü, aklının dikine gittiğinden; ikna etmen gerekir onu aklını yanlış kullandığına, aslında aptallığına; bunu anladığında gururu da kırılacağından bana düşman olması çok olası. Aşağılık biri, akıllı ama kibirli yani tam olarak olmamış birinden nasıl daha dürüst, daha sağlam olabiliyor, inanamazsın.



Tarlabaşı

Bir kadına tecavüz olayını daha erkekliği taciz etmeden atlatamadık, yazıyorsun…

Evimde oturuyor ve bir kadına tecavüz olayında daha sinirleniyorum, sonra bir de bakıyorum suçlu benmişim… Erkek olduğum için... Potansiyel olarak tecavüzcüymüşüm. Tüm kadınlarımın sen benden daha kadınsın dediği bir erkek olsam bile bu tacize katlanmak zorundayım.

Bir kadın, sarhoş her halde yazıyor altına, Elif de sarhoşsa italik yazsın o zaman diye destekliyor... Bak Elif, diyorsun, ben bir yazarım, geldiğim belli bir noktadan bakarak bunları yazıyorum... Ben senin yazar olduğunu düşünmüyorum diyor.

Ben de senin kadın olduğunu düşünmüyorum desem hakaret oluyor… Onun namusu namus benimki tarlabaşı...

Ama kadınlık daha temel bir durum.

İşte onun kadınlığı temel bir durum değil. Kadın olduğunu düşünmesi kadınlara hakaret esas… Benim kadın tanıdığım kadar yazar tanımış mıdır hem.

Birkaç yazını gönderdim, sana kadın düşmanı denmiş metinlerinden; onu kızdırdığın yeri de bir daha okusana dedim, muhtemelen okumuştu, birisinin sormasını bekliyordu. Düşüncelerine katılmıyorum ama öyle ifade etmemeliydim dedi... Tartışma kapandı; dedim ya zaten küçük bir tartışmaydı... Sanki Elif’i günah keçisi seçtiler, birçoğu, ki senden özür dilemesi gerekenler, hiçbir şey yazmadılar. Adama neler dediniz, mahallenizin filozofu sandınız demiştim, deli filozofu… Hiçbiri cevap vermedi… Öyle bitti.

Hiç yoktan iyidir; onlar beni çok da ilgilendirmiyor, ama sen… Gerçekten neden yaptın böyle bir şeyi?

Karar verdim artık Murat, pusulamı takip edeceğim. Yöne karar verdikten sonra bakıyordum.

İnşallah yakında pusula olacaksın; pusulaya bakmayacaksın pusula pusula bakacaksın… Bunu kadere inanmak gibi düşün; kadere inanan insan kadere inanmayı da kendi iradesiyle seçtiğinden aslında kadere inanmıyor, yine kendi seçimine inanıyordur, sadece farkında değildir; özgürlüğe mahkum olmak işte bu… Alil’lere anlatmaya çalıştığım buydu: Genetik mi, çevre mi; hayır sen…



Önce masumlar ve çocuklar

Ayça’yı okudum.

Ayça kim?

Kraliçenin kızı.

Ha şu Ayça. Onunla ne ilgisi var.

Bence olayın düğüm noktası o… Ben de ondan kendime geldim, bence onu yazmalısın.

Sonra da seni mi yazayım.

Bende yazacak bir şey bulama diye kendimi ıslah ediyorum.

En son amacımı biliyorsun, sadece iyiliğin olduğu bir dünya yazmak. Özür dilemeye gerek olmayan bir dünya. Neyse sen Ayça’yı anlat.

Her şeyi baştan özetleyeceğim.



(…..)



Hop hop

Sen sıkı hastaymışsın be Sohtorik. Söylemişlerdi de inanmamıştım. Kompleksinin nedenini bilenlerdenim…

Adını saklayarak yorum yapan biri bu, bunla dalga geçmen çok komik:

Seni biliyorum sen şu sevgilisini bana kaptıran çocuk değil misin… Yahu kardeşim yeter artık, sevgilin senle bir kere bile olmadan anladı ne mal olduğunu ve Allahtan ben de karşısına çıkmışım. Ve beni seçti diyeceğim ama seçti denemez bile, holivud filmlerindeki gibi jön ve gön vardır ya, gönü seçecek hali yoktur esas kızın, pek de rekabet olmaz zaten aralarında, bizim durumuz da öyleydi işte, sen bir göndün ben de sana gömd… neyse… Değişik adlarla çıkıyorsun karşıma, ama bu kadar da bilinçsizce aptalı oynanmaz ki, en hırslandığın zamanda böyle adsız mesajlar yazıyorsun. Bitti gitti, kız benle, hatta kız benim artık, kabul et de bitsin şu iş…

Hop! Şimdi ne oldu… O bana attı tuttu ben ona attım tuttu. Ben hastaymışım sebebini biliyormuş… Nerden? Ben de onun sevgilisini çaldım işte, saniyesinde, bunun da kanıtı yok, olmalı da değil. Daha ileri de gidebilirim aklıma gelen her şeyi söyleyebilirim; ama yahu bana asılma artık, sana vermeyeceğim diye yazsam, hop adamı ibne yaptım… Adı da olmadığından ibne aşağı ibne yukarı… Doğruyu da bulmuşum bu arada mesela tesadüfe bak sen: Adam benim uydurduklarımdan birine kapılıp, hop hop, giyiverirmiş kendi içi boş karakteri yerine benimkini, sonradan teşekkür ediyor bir de, sağ ol kendimi buldum diye, amme hizmeti bir yerde.



Orgazm (is a sex letter word)

Yıllar sonra birisi sana merhaba diyerek dostça yazıyor, eski defterleri karıştırdım diyor, gerginmişsin o zamanlar…

Öyle bakma olaya diyorsun, o yazdığım metinleri tatmin olarak okuyorum, keyifsizken keyfim yerine geliyor, bana yararı çok büyük, aramızdaki diktatörlere ve esas tehlike olarak gördüğüm küçük faşistlere ve yandaşlara karşı bir şey yapabilmiş olma duygusuyla mutlu oluyorum…

Hem, diyorsun, demin şöyle bir baktım da yazışmalara, sen de bana karşı hoş olmayan şeyler yazmışsın, hadi yazdın diyelim, sonra silmişsin onları siteden, neden sildin ki…

Unuttum be Murat… Eski günler… Sağlıcakla kal…



Tribünden hem dövüşü izleyip hem de bahiste haklı çıkmak yok öyle. İneceksin sahaya, kazandığını göstereceksin, yenilirsen göstereceksin. Hayır güvenmiyorsan, rakibine oyna, adam gibi dayağını ye, haklı çık git.



(......)



Kütür Kütür Kültür

(…)

Başka bir Elif bunu çok iyi örnekliyor; kitabının önsözünü okuyormuş, sen de okumalıymışsın.

Yani bunu başka bir yazara ben söylesem sağlam eleştiri olacak da…

Ama ben senin yazılarını çok seviyorum diyor bu da sonra...

İşte insan okurunu seçemiyor.

Murad... Beckett’e Arabeskett dediğin tipik bir Kafkaesk-karşıtı metnine şöyle diyor: Moruk dikkat et... Büyük laflar ediyorsun büyük lokma yutmadan!

Laf yetiştirmek laf ebeliği yapmak anlamından çıkarılsın, lafını olgunlaştırmak anlamında kullanılsın...

Niçe’den büyüğüm diyorsun.

Boğazına takılsın.

2 yaş büyüğüm diyorsun.

Yutmaya çalışsın.

O öldü bense hâlâ yaşamaya ve yazmaya devam ediyorum diyorsun.

Hazmetmeye başlasın.

Ama Niçe’nin etrafında onun dehasını anlayacak beyinler vardı diyorsun.

Midesine otursun…



Temel sorun aynı, yazdıklarımı okumamış olmayı boş ver, Beckett’i, Kafka’yı, Niçe’yi hasbel kader okuduğu için onları bilebileceğini düşünmesini de boş ver, onları eleştirecek kişinin kendi yaşıtı, kuşakdaşı olabileceğini aklı almıyor…



Think Kong

İnsanlar neden bilmedikleri konularda konuşurlar biliyor musun, o kadar çok konu ve konuşulacak şey vardır ki çünkü... Bu deli, Niçe denen, Tanrı öldü diye bir laf attı kuyuya, bunlar da peşinden atladı; tanrı öldü diye gururlanıyorlar, ama kuyuda; bu lafın Tanrıyla hiçbir ilgisi yok oysa, Niçe’yle ilgisi var; Niçe yaşamadı der Tanrı, olur biter, olmadan biter, kapanır konu. Tanrıyı öldürüp yerine insanı geçirerek bunların burnunu büyüttüğünü göremedi bu zerdali; işte şimdi buyurun bakalım: Kendinden üst hiçbir şeye inanmayan insan kürü.

Bu Elif’lerden bolca var, üçüncü bir tanesi, anlaşılmaz yazıyorsun diyor…

Anlaşılmazz, olmalı. İki z zurnanın zırt dediği yeri gösterir.

On bin kez söyledim, diyorsun, anladığınızda, tek siz anlamış gibi bilmiş bilmiş konuşuyor; anlamadığınızda da ben anlamadım demek yerine anlaşılmaz diyorsunuz. Bunun tersi olmalı oysa. Sadece siz biliyor olamazsınız ama sadece siz anlamamış olabilirsiniz.

Bunların şöyle diyebilen modelleri de var hanııım, Nilüfer marka: Çok derindi, düşündürücüydü, sürükleyiciydi, komikti, allak bullak ediciydi, ilginçti, dikkat çekiciydi ve zekiceydi…

Yanlış okuyanları bu doğru okuyanlara kırdıracaksın aslında…



Zavallı

Hava atma, dikkat çekme çabasıymış yazdıkların, statü kaygısıymış, hepimiz aynı zavallıymışız oysa.

Özürlü bir yurttaşımızın araba arkası yazısını hatırlattı bu bana: Her sağlıklı insan bir özürlü adayıdır... Yükseklik korkusu en çok intihar eğilimlilerde görülürmüş. Ukalalık uçurumuna en yakın olanlarda da alçakgönüllülük eğilimi görülüyor, tabii yapma.

Ve böyle patlıyor... Ama baktığında ne kadar kibarlar.

Baktığın içindir... Kibar ile kibir, bunlarda aynı kökten gelir, benimse ukala olmadığımı tüm dünya bilir; gururumda gördükleri ukalalık kendi kibirleri...

Bu son Elif, sana ıssız adam diyor bir yerde… Düşünsene, senin özel hayatına, cinselliğine, yatak odana girdiğinin farkında değil bu karı…

Sen karı deyince oldu bak, ben desem yasak...

Erkekse ıssız adamdır, hay Allahım ya…

Filmi anlayan da çıkmadı… Kadınlara özellikle de anne olacaklara Issız Adam'ı yüz kez seyrettirilmeli, anlamayanlara ehliyet verilmemeli; çocuk ehliyeti. Sevgililik ehliyetini ne yazık ki erkeklerden kaçak olarak alacaklardır, bu karaborsa engellenemez... Bir yandan da düşünüyorum, ıssız, aptal, zavallı falan dedikleri erkeklere aslında dua etmeleri gerektiğinin farkında değiller, başka bir ilişki şansları olamaz… Şu arıza kadın seven çocuğun adı neydi, Üsnü olsun hadi… Arabasını da arızalı mı seviyordur acaba.

Güzel nokta; arıza mı, arızalı mı dedi, hatırlıyor musun; orijinal mi olacak, yani genetiği bozuk; yoksa kötü kullanımdan dolayı arızalanmış olsa da olur mu…

Demek istiyor ki Hüsnü: Seni olduğum gibi kabul edeceğim… Binde birlik bir genetik farkla, DNA'nın teki maymun oluyor, teki insan… Bunlarla aramdaki fark da böyle muhteşem...



Kısa Çöp

Şaşırtıcı bir dünya yaratıyormuşsun Kısa Çöp’de, ama anlatıcıların bu şaşırtıcılığa kapılmıyormuş, anlatımlarında soğukkanlılık göze çarpıyormuş…

Göze çarpan soğukkanlılık… Mağarada kaybolup bunu normal karşılayan insanlar anlatmıştım, çünkü belki de oraya aittirler diye düşünmüştüm, dışarıda da farklı bir hayatları yoktu ki. Kral tacını maddi değeri ya da tarihsel önemini yadsıyarak TV’nin üstünde güzel duracağı için isteyen bir adam tasarlamıştım. Bendim. Bir ressam vardı, tanrı kendine meydan okuduğunu düşünüyordu yaptığı tabloların gerçekliğini ve güzelliği görünce; tanrının salaklığıydı tabii; çünkü sıradan biriydi ressam aslında, sıradan bir melek; kendisine daha fazlası vaat edildiğinde sadece çok sevdiği işini yapmakla yetinecek bir insan kadar sıradan...

Önyargılarından sıyrılmışsın, bildiklerini unutmuşsun.

Kendileri bilir, ben bunları hiç bildim mi ki acaba… Yapmak istediği şeyi bilen ama onu yapamayacağını anladıktan sonra başka şeylerle uğraşarak hayatını heba etmeyen adamın mutluluğunu anlatmıştım. Özel nitelikleri yoktu, kimseye bir şey göstermek zorunda kalmıyor, öyle hissetmiyordu. Alçakgönüllülük yamadılar.

Her şeye yeniden başlayabiliriz diyormuşsun, yeni bir dünya tasarlayabiliriz, fantastik gereçlere de gerek yok, elimizdekilerle yapabiliriz…

Dostoyevski idamdan bağışlandığı için içi minnetle doluyor, benim Kısa Çöp’teki mahkum kahramanım yargıca son arzusunu soruyor; biri böceğin altına yatıyor, diğeri Sokrates’i aşıyor… Saramago’nun İsa’sı da birini ölümden geri getirir, diriltir; diğeri der ki: Onu ikinci kez ölüme mahkum ettin… İdam edilecek adamın yargıca son arzusunu sorması şaşırtıcı değil o yüzden, çünkü yargıcın ipleri de asılacak adamın elinde, idam kararından emin değil yargıç…

Yazının başlığı da şuydu: Belki de daha ateşi bulmadık!

Buldular da yanlış kullandılar... Düşün, çatal bıçak bile yanlış kullanılır… Bıçak sağ elde, tamam da bizon mu kesiyorsun; o yüzden daha çok kullandığın çatal sol elde, ama solak değilsin; bıçaktan yararlısı kaşık, o nerde… Kaşık sağ elde, bıçağın yerinde olmalı.



Anti kahraman icat ettiler 

çünkü kahramanın ne hissettiğini anlatamıyorlar.

Kahraman ne hissettiğini anlatabiliyor mu?

Kahraman ne hissettiğini anlayabiliyor mu... İçinde olduğun bir şeyi anlatamazsın, sanılanın aksine. Neymiş, ben bir başkasıymış, bir ben varmış bende, benden içeri; işte anlatamayacağını söylüyor, bunun zor olduğunu.

Başkasına bakarak kendini açıklarsın ya...

Yoo... Yine başkası açıklıyorsun.

Bunlar kendilerini açıklayabilirler ama, çünkü zaten kendileri değiller.

Başkasının da sınırlarını açıklıyorsun, sadece sınırlar.

Benzerlik anlatıyorsun o zaman sadece, değdiğin yerleri.

Ve binde birlik bir yerden değiyorsa diğerlerine, nasıl anlatılacak… Anlatmam anlamsız, anlatmam anlatmaksız... Hem daha önce anlatıldı mı acaba; kentaki’yi anlatıyorsun ama daha amerika keşfedilmemiş… Peygamberim diyorsun, daha allahı görmemiş… Şeytan diyordu ya cehennemde, burası bile böyleyse, ne güzeldir cennet… Ya da Süpermen’i düşün, gizlenmek için kimliğini gizlediğini sanırdık, halbuki kendini tanımak içindi belki, kendine dışarıdan bakabilmek için; uçtuğunu anlamasınlar diye değil, uçtuğunu anlayabilmek için… Hadi çakıştığını düşün, kendinle beninin, esas şimdi düşün, nasıl anlatacaksın. Yorum yok, yorum olamaz. Lafın tamamı aptala söylenirmiş, ama başkasına ne kadar iyi söylersen söyle kendini koyuyorsun yine aptal yerine. Kendini bil imiş, evet, kendini bil ve felsefe yapma… İnsanı anlatarak kendimden uzaklaştığımı fark ediyorum giderek. Yazarlığımı yanlış zemine oturtmuş olabilirim.



Üçgen Üstü Az Piramit

Bir üçgen çizdim elimi kaldırmadan: Sol kenar, alt kenar ve sağ kenar. Sağ kenarın sol kenarla kesiştiği köşede üçgen tamamlanıyordu, ama ben durmadım, devam ettim yoluma dosdoğru. Birçoğu üçgeni bir daha çizdiler.

Geldiğim noktadan üçgenin sol köşesine dik bir çizgi daha çektim ama yine durmadım köşede. Belirlediğim bir noktaya doğru, dosdoğru devam ettim yoluma. Birçoğu yeni oluşturdukları üçgeni bir daha çizdiler.

Bir dik çizgi daha çizdim sağ köşeye doğru ve yine durmadım köşede. Birçoğu yeni oluşturdukları üçgeni bir daha çizdiler. Köşelerden geçtim hiç durmadan ve son çizdiğim üçgenden fazla uzaklaşmadan. Böylece iç içe geçmiş, köşelerde her zaman kesişen ve yavaş yavaş genişleyen üçgenler çiziyordum.

Şu üç şeydi dikkat ettiğim: Uyumluluk. Ve. Yaratıcılık…

Bazıları aynı üçgeni çizmekten bıktılar ama çizdiklerinin üzerinden geçe geçe o kadar oymuşlardı ki zemini, kalemlerini farklı bir tarzda oynatamadılar özgürce. Mezarlarını kazmış gibi oldular yaşarken.

Bazılarıysa köşeden geçtikten sonra o kadar uzaklaştı ki, birleşecekleri başka bir köşe göremedi. Ve böyle uzayıp gittiler bir daha hiç üçgen yapamadan. Merkezimiz aynıydı hepimizin ama bazıları yakınlıklarını aynen korurken merkeze, bazıları da çok uzaklaşıp kayboldu sonsuzlukta. Bazılarıysa çizmekten bunalıp kalemini kaldırdı, indirdi.

Üçgen çizmek piramit yapmaya zemin hazırlamak içindi… Belli bir olgunluğa eriştikten, üçgen çizme tarzımızı belirledikten sonra, en beğendiğimiz üçgenimizin, üçgenlerimizin, üçgen tarımızın üzerinden, devam etmek…

Einstein demiş, dehanın sınırları vardır, aptallığın yoktur diye; dehanın merkezi vardır demeliydi oysa, aptallığın yoktur.

Böylece sonuçta, piramidim ve etrafında pirimatlar; bu piramit de nerden geldi diyen… Uzaydan gelmiş olmalı, hatta çok mantıklı, uzaydan geldiğine göre uzaylılar yapmış olmalı…



Yeteneklerini iyiye kullanmıyorsan, iyice kullanmıyorsun demektir.

İlkokulda yanında oturan kız kopya çekelim dediğinde, sıfır alacaksam hakkımla almayı tercih ederim diyorsun.

Yanlış demişim. Ama mantığı doğru.

Ortaokul sosyal bilgiler hocanız mezuniyetinize bir hafta kala sınıfın en çalışkan 3 öğrencisine isterseniz artık sosyal bilgiler kitabını getirmeyebileceğinizi söylüyor. Normal zamanda kitabı getirmemiş olmak ceza ya da düşük not demek. Getiriyorsun kitabını, çünkü bu ayrıcalığı tuhaf buluyorsun...

Ya da kimse getirmesin.

İlk işinde kimseye zam yapmazken patron, seni sevdiğinden sana yapıyor… Sevme nedeni ne… Şu tarz hareketlerin: Biraz ötende müşterilerin yaptığı gizli bir konuşmayı dinmediğin, gizli olduğu için kulak bile kesilmediğini söylüyorsun, şaşırıyor, gizli bazı bilgileri alamamış olsa da hareketini dürüstçe buluyor.



Seçilmiş: Köle

Sonra düşündüm ama o zam durumunu; zammımı iş arkadaşlarımdan saklıyorum, yalan söylemek, oynamak durumunda kalıyorum.

Başka bir iş yerinde, ödüllük işin fikrinin senin olduğunu saklıyorsun.

Saklamak değil söyleyemedim. Bu iş güzel olmuş, kimin fikri diye sordu patron. Sessizlik oldu, Allahtan biri Murat’ın fikri dedi.

Niye söyleyemiyorsun?

Onu da ben mi söyleyeceğim…

İş ödül kazanıyor, az kalsın başkasının adıyla… Başka bir işte iki grup haline çalışıyorsunuz ve çıkan iki işten sizin yapmadığınız diğerine oy veriyorsun, müşteriye o sunulsun diye, çünkü o daha yaratıcı.

Böylece çıtamız, kabız müşterinin çıtası yükselir ve daha yaratıcı işler yapma olanağımız artar diye… Burada çok daha derin bir statü kaygısı olabilir mi acaba? Belki ben de gösterişli saklanıyorumdur… Şu da var mesela… Depremde 30 bin insan öldü, İnsanlık ölmedi, diye bir başlık buluyorum. Yabancı ülkelere, depremden sonraki yardımlarından dolayı teşekkür ilanı. Yaratıcı yönetmenimiz, bu kadar insanın öldüğünü söylüyorsunuz, olmaz diyor. Her zamanki, üzerine düşünmeden hemen eleyen insanlara karşı ketum tavrımdan savunmuyorum fikrimi… Depremde insanlar öldü, insanlık ölmedi diye bir başlıkla katılan başka bir ajans ödülü alıyor… Genç yazar arkadaşım hışımla yaratıcı yönetmenimizin odasına giriyor; benim yine, olur böyle şeyler tavrımdan sonra, benden iş çıkmayacağını görerek… Allahtan yerinde yok yaratıcı yönetmen… Sonra düşünüyorum, o kadar insan ölmüş ve biz bir ilan yapıp reklamımızı yapmaya, ödül almaya çalışmıyor muyuz ve bir de ben yıllar sonra şimdi, burada, statü kaygım olmadığının kanıtını vermeye çalışmıyor muyum bu örnekle?

Vicdanını bu kadar yormamalısın, hem karakter kaygısı olmadığına emin olmak lazım… Ya da şöyle bir statü kaygısı güzel değil mi: İlk kitabın için çıktığın radyo programını banttan dinledikten sonra heyecanla nasıl bulduğunu soruyor sevgilin; hatalarını söylüyorsun, şurada çok iyi ifade edememişim, şurada soruyu anlamamışım; ne dese beğenirsin: Ne kadar ukalasın. Daha dünkü boksun…

Sevgilimin statü kaygısını demiyorsun di mi, kendi radyoya çıkmış gibi sevinmiş, ben de o sevinci bozmuş oluyorum…

Halbuki seni dünden tanıyor olması gerekirdi; kitapçıya girmiştiniz, o dergilere bakarken arkasında yaklaşıp sarılıyorsun, şu dergiyi alsana, bakalım kimler varmış bu sayıda, oku bana. Okuyor teker teker, bir yerde duruyor, geri dönüyor, yaa niye söylemedin diyor. İlk yayınlanan metnin.

Dergide yazısı çıkınca sanki tüm dergi sadece kendisi için çıkıyormuş gibi davranan yazarlar vardı çevremde; kitapçıda kitabını diğer bir yazarın önüne çıkaranlar.

Seninkine de aynını yapmaya kalktığından alıp geri koyuyorsun.

Yanımda mıydın…

Yapmışsındır…

Biri diyor ki: İyisi kötüsü tartışılır, ama yakın zamanda popüler edebiyatçılar gemisinde güvertede keyifle oturacaksın, bunu çok iyi biliyorum...

Senin yerinde olsam şu şu ve şu hataları yapardım diyor gibiler…

Diyorsun ki: Gemiyi kaçırmak istemem, çünkü binip de gemiyi kaçırmak istiyorum…



Piliç

Fıkra vardı ya, piliç niçin yolda karşıdan karşıya geçer sorusunu tarihten herkes kendi felsefesiyle cevaplıyordu.

Hatırlatsana.

Seçtiklerim şunlar, sevdiklerim değil: Karşıdan karşıya geçmek pilicin doğasıdır, Aristoteles. Tarihsel olarak kaçınılmazdı, Marx. Bu soruyu sormak, sizin kendi piliç doğanızı inkâr etmektir, Buda. Pilicin yolun karşısına geçmesi ya da yolun pilicin ayakları altında yer değiştirmesi, tümüyle sizin gösterdiğiniz referansa bağlıdır, Einstein… Ve tabii Galile, sevdiğim: Oysa piliç karşıdan karşıya geçiyor.



Oysa piliç karşıdan karşıya geçiyor, süpermen uçuyor, yıllar yılları kovalıyor, herkes kendi ben’ini kovalıyor. Onu da felsefe diye ortaya atıyor. Ya da edebiyat kılıfına saklıyor... Dünyanın bütün felsefeleri birleşin; yoksa yolun karşısına geçtiniz sanırken tam, tavuk gibi…