Cumartesi, Ocak 15, 2022

METAVERSE (3. sınıflar için açıklamalı)

Evi, köyü olmayan herkes içerde, deliğinde; kendi olmayan, deliliğinde. Gerçek dışı hayallerine (tükenmelliğe) kapattılar kendilerini. Paralel evren dedikleri, paralel evreler: Evreni ıskalayınca, olmamış evreleri yan yana getirdiler, paraleller diye; para etmezler. Üstelik izleyebiliyoruz. Eskiden film yıldızı denirmiş bunlara ve ortalıkta dolaşırlarmış; bunların yerinde olmak istenirmiş, ne zavallılık; yaşamsız parlak yıldızlar. Neyse: Onlar sanal, biz selamet.

Perşembe, Ocak 13, 2022

ÂŞIK ZARLAR (Ya da Açıkalın)

Dört sıfırdan altı dört yaptı diyor. Dört buçuktun neredeyse diyorum.

Zar döndü… Hem de nasıl döndü. Sen döndürdün. Âşık mı sana zarlar?

Hey yavrum kemik diye gülüyorum.

Gerçekten, diyor. Başlayayım dedin ve başladın, zarları tavladın.

Sevgilisine dönüyor. Beş yapmıştım neredeyse, bir zar, bir zar attı, sonra da hepsini attı.

Zarlar geldi diyorum.

Nasıl geldi diyor sevgilisi.

Boşalırsın ya öyle işte diyor kız sevgilisine anlamsız anlamsız bakarak.

Hadi diyor sonra bana, bir el daha, sadece bir el.

Niye ki diyor sevgilisi.

Ben de gelicem diyor.

Kuruyor tavlayı tekrar. Sana gelicem diyor bana, evine. Sevgilisi bir toparlanıyor, gitseydik.

Atıyor zarları. Hep yek.

Tüm pullarını ben kırayım diye açıyor. Ben de kırıyorum. Gerçekten de benim evime toplanıyor, toplanıyoruz.

Düello değil, diyor, düet. Ortağınım. Müttefik. Bira söylesene bize Tevfik.

Dışarda hiç pul yok, hepsi benim evimde. Toplamaya başlıyorum.

Cennet gibi diyor. Kendi isteğimle kırıla kırıla geldim. Dışarı çıkmak istemiyorum.

Ama zar atman lazım.

Atıyor, bir pulunu dışarı çıkıyor. Ben toplarken o da küçük küçük zarlarla teker teker istemeye istemeye dışarda.

Benim zarımı da tavladın diyor.

Toplanmamış az pulum kaldığında kırıyor beni. Baştan gel, diyor; ve dışardaki pullarımı tekrar evine sok.

Öyle yapıyorum. Son pulumu topladığımda, dışarda hiç pulu yok. Güzel gözüküyor.

Mükemmel diyor; sen cennette, ben senin evinde.

Sen benim evimde, ben cennette.

Yeni bir oyun keşfettik. Cennet tavlası. Mavla. Rakip yok, kaybetmek yok.

Mevla diyorum gülerek. Sevgilin nerde.

Bira alalım diyor.

METAVERSE

Onlar sanal, biz selamet.

ELEBAŞI

-Sana güveniyorum da etrafa güvenmiyorum.

-Etrafı ben bozuyorum.

-Niye ki?!

-Bana güvenmen için (etraf kötü olmalı.)

Pazartesi, Ocak 10, 2022

HOP

“Bu tür çalışmalar, felsefecilerin ortalama 170, şair, romancı ve oyun yazarlarının 160 ve bilim adamlarının 155 lQ seviyesinde olduğunu göstermektedir.”

Yırtık dondan fırtlayan şey gibi aradan nasıl fırtlamış edebiyatçı… Aslında haklı, zeki olmadan edebiyatçı olunamayacağı algılanmıyor sadece; güdük okurlar ve yayınevleri sayesinde. Bir güdük örnek, baş tacı edilen: “Şiir duygularla değil kelimelerle yazılır.”

İkisi de değil, ikisi de!

Hop konu nereye gider: (Böyle) Edebiyatçılar yakılmalı mı!

Pazar, Ocak 09, 2022

MURTİVERSE

Ben anlatayım durumu dedi Ayşe. Cuma Murat’la birlikte olduk. Tanıştık, dost olduk ve ben istedim seviştik. Arkadaş kalmaya karar verip, cumartesi onu ikna ettim ve tatile uçtuk. İki Reyhan ve bir Yeşim vardı orda. Birkaç da erkek. Reyhan’ın Murat’ın eski sevgilisi olduğu ortaya çıkınca, Reyhan 2 uzaklaştı Murat’tan, Yeşim ise tam tersi yakınlaştı. Murat Reyhan ile araları soğuk olduğundan, onu rahatsız etmemek için uzak durmak isterken, yalnız takılırım bile dediğinden daha da saygı kazandı. Reyhan da bir yerden sonra ne olacak canım deyince cumartesi akşamı Yeşim Murat’ı götürdü. 1 hafta sonraki cumartesi yürütemeyeceklerini anlayınca ayrıldıklarını söylediler. O akşam Reyhan 2 kuytuda yakınlaştı Murat’a. Ne tatlı bir adam olduğunu, zor bir kadınla ilişkiyi nasıl yaşadığını görmüştü. Murat’ın da ilk andan beri esas ondan hoşlandığını ve eski sevgili Reyhan yüzünden soğuk davranmasını anlayamadığını öğrenince öpüştüler ve tatil dönüşüne bıraktılar ilişkilerinin devamını, ayıp olmasın diye. O akşam yine kuytuda Reyhan da yakınlaştı Murat’a. Eski soğukluğu kalmamıştı zaten ve seviştiler. Sabah tatil dönüşüne bırakalım dedi Reyhan ve Murat da hemen kabul etti, Reyhan’ı şaşırtarak. Pazar akşamı yemeği ilginçti. Reyhan dün gece seviştiklerini söylemedi, Reyhan 2 tatil dönüşü sevişeceklerini, ben Murat’la geçen hafta seviştiğimizi. Bu arada gruptaki diğer üç erkekle birlikte olduğumu da, iki gece tekiyle takıldığımızı, bir gece de diğer ikisiyle grup yaptığımızı… Biz Murat’la dostça görüştük kentte, seviştik de. Reyhan 2 ile sevgili olduklarını biliyordum. Reyhan ile de arada içkili iki gece sevişmişler.



On günlük tatilin ortalarında bir yerlerde, başka masada, başkaları arada. Reyhan için diyorlar ki:

-Siz ne güzel dostsunuz.

Reyhan 2 için ise:

-Siz sevgili misiniz, bozuşmuş gibisiniz.

-Birbirlerinden hoşlandıkları kesin.

-Yeşim, diyorum, yanımdakini göstererek, sevgilim.

-Olabilir, ne var.

Yeşim rahatlıyor, olgunluk zannediliyor, ama hatalarına sayıyor bunları.

Yeni gruptaki kızlardan Sevgi, bana asılıyor, severek; Hatice nefret ederek.

Üç gün sonraki son gecemizde Yeşim ile ayrıldığımızı haber alıp masaya damlıyorlar. Reyhan 2 ile öpüşülmüş, Reyhan ile sevişilmiş. Kente bırakılmış devamı.

-Boşalmışsın diyor Hatice.

-Sana talibiz diyor Sevgi.

-Kızmak yok diyor Hatice, hangimizi seçerse.

-Belki ikinizle de olur diyor Reyhan 2.

-Bence de diyor Reyhan.

-Kadın seçer diyorum gülerek.

-Neden ayrıldınız diyor Sevgi.

-Dünyada kadından dar ne var diyor Hatice.

Ona Hate adını takıyorum. Hey Heyt diye sesleniyorum. Reyhanlar esmer, Sevgi ve Hatice sarışın, kumral. Hatice simsiyah perukla gelecek yarın, öbür dün bembeyaz ya da gri perukla.

-Seni bir gün ağırlayalım diyorlar. Bir hafta daha kal. Bir ay kal.

-Siz ikiz misiniz?

-Evet, zor yumurta ikizleri…

-Birlikte geldik diyorum, yani birlikteyiz, dönüyoruz yarın.

-Hepiniz kalın, malikanemiz var… Biz artık buralıyız.

Dönmezsek ilişki yaşayamayız. Hem ne diye kalacaklar, bu iki şıllık şanslarını denesinler diye mi. Ama Şeytan 2 dürtüyor:

-Olabilir diyorum.

İki üç bikini daha göz çıkarmaz.

Sırnaşmalarını izlemek zorunda kalıyorlar ertesi gün, ama olgun. Sevgi ilgimi çekmeye başlıyor. Kızlar dönse miydi; ben arkadan gelir giderdim.

-Haberleri olmaz, merak etme diyor Hatice, Sevgi’nin yanında. Ama sonra benden ayrılamazsan da sen bilirsin.

Sevgi’ye ilgimi fark edince:

-Önce Sevgi ile ol, sonra gel. Tersi olmaz. Sevgi istemez seni.

-İster diyorum. Yeter ki ben onu isteyeyim.

Buna katılıyor Sevgi, yarı gönüllü.

-Sana, diyorum, Sevgi diyeceğim.

Hepsi uzatmalardaki ilk günümüzün akşamındaki yemekte hazırlar.

-Bir sırrımızı açıklayalım.

-Fazla sıradan olmadı mı.

-Sırlar sıradan değildir.

-Sıradan olsalar bile.

-Hepimizinki sıradan, ve sır da değil, Murat’ı öpmek istiyoruz.

Duruluyor ortalık.

-Murat ne istiyor?

Tuvaletten geliyorum.

-Öpülmek istiyorum, diyorum gülerek. Sonra da götürülmek, diye içimden geçiriyorum, bunu hemen istemiyor olabilirim.

-Bu yapmayı istediğin değil, sana yapılmasını istediğin.

-İstediğim hep budur, bana yapılması.

-Biz öpüştük diyor Reyhan 2.

-Bi öpüştük mü dedin?

Herkes bi duruyor.

-Benim öpücüğüm bu işte, diyor Reyhan 2. Hate buna çok gülüyor.

-Biz seviştik, diyor Reyhan.

-Ne zaman diyor hepsi, Reyhan 2 başkanlığındaki muhtarlar heyeti.

-Dün gece. Yeşim’den ayrılmıştı.

-Ne var bunda, diyor Hate, bu gece de ayrılır dün seviştiğinden.

-Ve öpüştüğünden diyor Sevgi.

-Paralel evrenler, diyorum. Ama paralel evren.

Artık onlarla değilim. Katılıyorum arada.

-Hepimizle bir ilişki, aynı zamanda, aynı anda, diyor Ayşe. Seviştiğimizi hâlâ söylemiyor.

-Bu Murat’ın paralel evreni ama, bizimki nerde diyor Yeşim.

-Senden neden ayrıldığı belli.

-Ben ondan ayrıldım.

-İnsan sevgilisini böyle kıskanmaz diyor Sevgi.

-Her insan bir evren değil demek, çoğu paralel.

-Bu her şeyi açıklar diyorum.

Bikinili hallerini düşünüyorum hepsinin teker teker ve üst üste. Üst alt farklı renk ve desende bikini sevmemiştim, meğer yanlış uygulanıyormuş.

-Kedi hem tekir, hem sarman, diyor hangisini isterseniz.

-Murat beni seviyor diyor Reyhan 2. O yüzden ben dönüyorum yarın. O da bana dönüyor.

Sonucu belirliyor. Paralel evrenlerin kapanacağı yaz sonrasını…

-Kedi hem burda, hem dönüyor diyor Hatice.

-Gözlemci gözlediğini değiştirir, diyor Sevgi.

SOTORİ & SÜREYA

"O günden bugüne şairler bin yıllık güzelin yerine çirkini oturttular. Mısralarda iyi kötüye yenildi. Tanrının tası tarağı toplayıp göklere çekilmesi, insandaki şeytanın zaferden zafere koşması bu tarihten sonra ortaya çıkan gerçeklerdendir." Cemal Süreya.

9 Ocak’ta ölmüş. Günü müymüş ne, 9 Ocak. Doğru yerine oturtulsa bari! Mısralarında mesela hangi iyi kötüye yenildi? Hangi yanlış zaferlerin peşinde koştu?

Bu sabah aklıma düşen ve çalakalem yazdığım şu metin ile birleştirilebilir şimdilik; sonra gerçekten yayımlarken ayırırım; adımın Cemal Süreya ile anılmasını istemem:

Adam, rüyasında gördükleri ya da ona malum olanların hep tersine çıktığını fark eder. Böylece kariyerine başarılı bir şekilde devam eder. Evlenmeyeceğini gördüğü çiftlere evleneceksiniz der. Üzgün gözükür sınavı kazanacağım mı diye sorana, çünkü kazandığını görmüştür. Hepsi çıkar. Sonra karşısına âşık olduğu bir kadın çıkar ve onla aşk yaşayacaklarını görür, ama ondan kopamaz. Yıllar geçip hâlâ birliktelerken sorgular, belki de sadece kendisiyle ilgili durumlarda olacağı olduğu gibi görmektedir. Sonra hatırlar, geçmişte kendi dışında da birkaç kez böyle durumlar olmuştur. Birkaç kez söylediğinin tersi çıkmış, yani gördüğü gerçekleşmiştir. Kahinlik yaptığı kişilerin bugününe bir araştırma yapmaya karar verir, rüyasında bunu görmüştür; bir de sonucun mutluluk vereceğini: Oysa vardığı sonuç can acıtıcıdır: Aslında sadece gerçekten olması gerekeni olmuş gibi, olmaması gerekeni olmamış gibi görüyordur. Evlenemeyeceklerini görüp evleneceklerini söylediği bir dolu çift ya mutsuzdurlar ya da ayrılmışlardır. Evleneceklerini görüp tersini söyledikleri ise bazı zorlukları atlattıktan sonra mutlu çiftler olmuşlardır. Sınav, onu kazananların bir işine yaramamış, kazanamayanlar başka yollarla hatalarının doğrusuna yönelmişlerdir; hepsi aynen gördüğü gibi çıkmıştır, insanları gördüğünün tersini söyleyip yanlış yönlendirse de… Eşi çıkarır onu neredeyse gireceği bunalımdan: Bu insanlar yalancıdır, ya da istekleri konusunda dürüst değildir; belki yanlış yönlendirilmişlerdir ya da kafaları karışıktır. Çok az kişi gerçekten ne istediğini bilmiş ve doğru soruyu sormuştur; gerçek kendisinin peşinden koşan doğru insan sayısı çok azdır… İstekler, olanaklarla sınırlı değil, doğruluklarla sınırsızdır. Bir kahin yaşam gibi olmalıdır, insan ne söylerse söylesin, bildiğini okumalıdır.

Cumartesi, Ocak 08, 2022

MONE

Rambraynt mı, dedi 8-10 yaşlarındaki kız.

Nerden biliyorsun dedim.

Bilmem, dedi.

Sonra diğer tabloya bakıp, Mone’ymiş dedi.

Ya bu dedim.

Zola dedi, arkasını dönmeden…

Bunları kitapta mı okudun, dedim; Zola’yı daha önce masanın üzerinde görmüş olmalıydı.

Okumam yok dedi. Öğrenmedim.

Böyle dehaların olabileceğini okumuştum; bir kitap çıkardım arkalardan altlardan, tozlu bir dilden.

Bunu da okuyamazsın o zaman dedim. Bu sefer döndü, baktı.

Kitabı özetlermiş gibi birkaç cümle söyledi. Tam doğru olmasa da tutarlıydı, bu sefer şaşırmıştım; sanki daha önce şaşırmamıştım.

Tam doğru değildi dedim.

Tam doğru mu, dedi bana şaşkın bakarak.

Anlattığı şey, diye başlayacaktım, kesti:

Yazarının kafasındakini diyorum, gerçek söylemeye çalıştığı şeyi, anlatamadığını yazmış…

Genel kabul edilen bir açıklama değildi yorumu; ama bunu söylemek istemiş olabilirdi yazarı…

Nasıl olabilir ki, dedim.

Söylüyorlar bana, dedi, duyuyorum.

Konuşuyor musun yani kitaplarla…

Tablolarla da dedi, konuşmuyorum. Nasıl konuşabilirim ki, bir şey bilmiyorum ben; söylüyorlar aktarıyorum…

Sustuk. Saçmaydı. Susmam.

Deprem olacak dedi.

Nerden biliyorsun, dedim.

Duyuyorum dedim ya, dedi.

BOŞ


“Boş konuşma!“

Bunu geçenlerde bir kadından duydum, daha önce duymamış değildim, insan görünümlü bazı farelerin, başka farelere dediğini duymuştum; ya da yine insan görünümlü bazı uzaylı yaratıklar, başka insan görünümlü bazı uzaylı yaratıklara söylemişti, ama kimse bana dememişti, yabancıydı yani bana, o yüzden yadırgadım!

Düşünsenize: “Boş konuşma!” Bir aşağılama ya da yüceltme sözü olduğunu sanıyorum; yüceltme diyorum çünkü boşluk bir uzaylı için sonsuzluk da olabilir ve sonsuz konuşma kardeşim dendiğinde bu, bozuk para yap bu söylediğini, çok bütün, çok geniş, çok derin vs anlamına da gelebilir… Belki de bu ikinci anlamında bir boşluğu kastetmişti bana söylerken bilmiyorum, boş boş bakmıştım, şimdi de o ikinci anlamın içini dolduramayarak, boş (in) boş konuşuyorum…

Pazartesi, Aralık 27, 2021

VE TANRI KENDİNE VARDI

Artık ölmeyecek miyiz, dedi tanrı. Bırakıp gelemiyorsunuz bir türlü…

KAHRAMANIN YOKCULUĞU

Zamanında doğru o kadar azalmış ki, tek kalmış, zaten hep olduğu gibi. Herkes artık sadece o doğruya saldırıyor, ama dokunamıyorlar bile. Böylece bari anlatalım demişler. Ama esas, nasıl anlatabilirsin. Böylece herkes ona nasıl dokunamadığını anlatır. İster kurgu, ister gerçek, ister fantastik, ister romantik. Dünyanın küçüklü büyüklü bütün öyküleri bu beceriksizliği anlatır.

YILANIN BAŞI



Arabamı nereye park edeceğim dedi. Gel, Boğaz’ı gezeriz, Karadeniz’e kadar uzanırız dediğimde, ne Karadeniz’i yahu diyen kadın. İzmir’li. Taksim’e İzmir’den uzak bir yerinde oturuyor İstanbul’un. Arabası var ama erkeğin onu arabasıyla alması gerekiyor. Böyle iki kadın vardı eskiden, harika gece geçirdiğimiz halde arabamla onları evlerine bırakmadığım için sorun çıkaran. Biri ölmüş vicdan krizinden, artık daha neler yaptıysa; diğeri ağrılar içinde gömülmüş koltuğuna; şimdi de bu, karşımdaki eksi iyi. Yadırganıp cezalandırıldı. Topluma salınıp kendi haline bırakıldı. Hiçbir erkek ilgilenmez artık onla, en fazla yatar, kötü davranmaz; kadınlar küçümsemeden dostça davranır, samimiyet kurmazlar.

Ölümlüler Müzesi uzun zamandır ziyaret edilmemişti, zaten ölümlü dediğimiz bu suçlulardan pek yaşayan da kalmamıştı. Ölenlerin denetlenmiş anılarını okuyordu cezalılar. Denetlenmiş, çünkü kafanıza göre edebiyat yapamayacağınız gibi anılarınızı da kafanıza göre yazamazdınız… Kontrolsüz edebiyat, edebiyat değildir.

Az kalsın ben de böyle olacaktım, diye okumak gerekir; katil olacaktım diye mesela, eğer katilse ölümlü. Adi suç diye bir şey yoktur, hepsi birdir: Bencillik. Ölümlülerden en ilginciyle ilgilenmişti Dilara, ondan sonra uyum sağladı ve defo olarak yaşamaya devam etti. Adamın hikayesi şuydu:

Adam bir kadına tecavüz ediyor, kadın polislerin ve adalet sisteminin yanlış yönlendirmesiyle başkasını (ırkçılık zamanları, bir zenciyi) tespit ediyor. Hayatının yarısında hapis yatan zenci, çıktıktan sonra masum olduğunu kanıtlamak için bir o kadar daha harcıyor. Artık yaşlı olan kadın başından geçenleri yazmış ve ünlenmiş, yazar olmuş… Bizim adam ortaya çıkıyor, hem suçunu itiraf ediyor, hem suçluyor: Suç ortağım sayıyorum onu, diyor; ünlendiği ve zengin olduğu kitabının hikayesi bir yalan, bir tecavüz… Ben onun hayatını zenginleştirdim, o masum bir adamın hayatını mahvetti. Hatta iki adamın, biri ben. Tecavüzü baştan hak ediyordu…

Kadın eski kafalı çıkmıyor ve kabul ediyor suç ortaklığını. Özgür biriyim ben ama, diyor, cezamı kendim alırım. Düşündüğüm an cezam hazır, diye ifade edilen vicdan felsefesine uygun bu: Hayatı kararmış adama hayatını adama kararı alıyor.

Cezalı, bunlardan ibret alma sürecinde kendi anılarını yazar. Denetlemeden geçerse topluma salınır… Denetleyenler halktır. Bu konuda ustalaşmışlardır; belki zamanında kendilerininkini yazdıklarından… Tabii hepsi İbret Müzesinde sergilenen eski edebiyatın uyanık okurlarıdır. Geçmişin ünlü klasiklerinin yazarları bir çeşit suçlu olarak görülür. Yanlış edebiyat doğru yaşanmaz. Kurgudaki yalan iyi saptanır. Dünyanın düz olduğunu savunmuş, acının öğretici olduğunu iddia etmiş, sanat sanat içindir falan demişlerdir. Kendi kusurlu hayatlarına sırtlarını dayayıp, insan şöyledir böyledir diye ahkam kesmişlerdir. Büyük yazar kalmamıştır, küçük insan da…

İlk ibret metinleri dışarıdan nasıl görülüğümüzü gösterir; sağlamamız olur. İstisnalar kuralı koymaz, sınırda korurlar. Yuvarlağın köşeleri olurlar. Dilara’nın reddedilen ilk metni de klasikti. Bu kadar küçük şey için insan cezalandırılır mı, diyordu. Cennet işte, küçük hatalara ceza verilen yer. Büyük hatalara verilene çünkü, cehennem deniyordu eskiden. Eskiyi özlediğini yazıyordu, özgürdük, diyordu; hata yapabiliyor, suç işleyebiliyorduk, hatta günah, demek istiyordu… Cenneti baltalıyordu, içeri alınmayacağından… Birilerini suçlayamayınca, diye yazıyordu; suç işlemek zorunda kalıyor insan. Son eksi iyilerdendi.

Kötülük artık yok; insanı yetersiz iyiye alıştıramıyor. Daha iyi, iyinin düşmanıdır denemiyor, yok artık... Ölümden önce, hataların öldürüldüğü yerde yaşanıyor. En temiz devrim, temizlikten sonraki…

Çarşamba, Aralık 08, 2021

PİRE İÇİN YORGAN YAPTIM



Bunu kendiniz istediniz. Evet, ağrılarınızı azaltmak, belki acıyı yok etmek için, yani aslında mecburen, ama intihar da edebilirdiniz. Arada bir yaşamı kim ister.

1 yıl boyunca her gün sabah akşam meditasyon yapacaksınız. Aynı saatte: Sabah 10 ve akşam 8’de 20’şer dakika. Hiçbir şey düşünmeyecek değilsiniz ama, beni düşüneceksiniz. Sabah yüzümü de düşünebilirsiniz, öğlen yürüyüşümü de, akşam duruşumu da. Birlikteliğimizle ilgili bir şey düşünemezsiniz, fotoğrafta siz olmamalısınız. Beni güldürdüğünüzde, içkimi içerken, yaptığınız yemekten ne kadar zevk aldığımı ya da orgazmımı düşünebilirsiniz, ama bundan sizin ne kadar zevk aldığınızı düşünemezsiniz. En müthiş hazzınızı ya da en ufak orgazmınızı düşündüğünüzde zaten, kasıklarınızsa hep ağrıyan yeriniz, ağrıyacaktır. Düşüncelerinize ne benden başka şey sızmalı, ne de kendiniz, acı verici olan bu.

Her ayın 3 günü fiziksel meditasyon yapacağız, birlikte olarak; bana göre davranacak, hissettiklerimi hissetmeye çalışacak, düşüncelerime sızacaksınız. Tadında tabii, çünkü biliyorsunuz ben şımartılamayanım. Üzerime fazla gelir de sıkarsanız canımı siz acı çekersiniz. İyi giderseniz varacaksınız acımadığınız yere, ama susadığınızda acıktığınızı algılamayacaksınız, ben sizi doyururum.

Her ay yara deşme, yüzleşme seansı yapacağız. Aynen ya da benzeri yaşanacak aramızdakinin, yaptığınızın. Senaryonuzu yazacağım ve uygulayacağız oynayarak. Ne kadar tekrar o kadar terapi, tabii karakterinize göre, bazısının başına kakılmalıdır, bazısı unutunca öğrenir. Doldur boşalt. Birlikte geçirdiğimiz üç gün içerisinde yapacağınız başka çeşit hatalar da senaryoya dahil edilebilir.

Bensiz geri kalan zamanınızda meditasyona devam ve başka ne istiyorsanız. Ağırlarınız size yol gösterir, yanlış okumayın. 1 yılın sonunda yüzde 90, onda dokuzunuz başarılı olacak. Yüzde 10, onda biriniz başarısız olabilir. Ya yetersiz kalacak bir kişi, telafi edilecek gelecek yıl, ya da binde bir, ya da yüzde on, intihara yönelebilir. Bu rahatlatıcı olacak, ölüp kurtulmak. Acı, öğreticidir; ölüm, kurtarıcı. 1 yıl daha istemeyen olmayacak; acıyor gibi yapacaklar. Ama biz kul köle cariye peşinde değiliz.

Kul. Köle. Geyşa. Cariye. Hizmetçi. Asistan. Mürit. Dost. Sevgili... Ve Ortak. Meditasyonda bu seviyelerinize odaklanmanız gerekiyor. Kul, tanrıyı düşünür gibi düşünmeli beni. Hizmetçi ya da asistan evin beyini, üstünü, patronunu düşünür gibi. Daha azı yetersiz ve daha fazlası gereksiz özen demektir, acıdır. Kul köle olan sene sonunda müritliğe yükselmiş olabilir, ama yine kul olarak çağrılacaktır, nerden geldiğini unutmasın. Diğer seviyelerle uzaktan ilgilenebilirsiniz, ama başkalarına değil bana odaklanmalısınız. Ben size dokununca geçiyor sanacaksınız ama aslında sizin bana dokunmanızla geçiyor. Bu bir Sotori Sendromu; Stocholm değil… Geçmişi unutun; Sotori’den sonra sendrom yaşanamaz.



İlk seneden örneklerle anlatayım:

KUL. En çok süper manzaralı evindeyken ağrıyormuş. Başı sanırım, nereleri sormuyorum, burçlar kadar çok yer var vücutlarında… Eve benle girince geçeceğini düşünmüş. 3 gün kaldık, çıkarken korkmuyordu artık. Ben 1 ay yokum, dayanabilecek misin dedim, kaçarım dedi, ama sanmıyorum. Evle değil senle ilgiliydi biliyorsun dedim; senle ilgiliydi dedi… Sen acıdığın için acıyorduk. Her ay buluşurken bana gelebilirsin tabii ama bir misafirim var diyordu. Sonra çeşitledi: Yemeğe gelebilirsin ama ben yedim. Sevişmeye gelebilirsin ama ben uyuyacağım. Sevişmeden sonra fazla ileri gittik diyordu, yatakta birbirimize sarılmış uyumaya hazırlanırken; beni bir daha sevişmeyecekmişiz gibi öperken. Yanlış kişiyle evlenmiş, yanlış kişiden boşanmıştı.

KÖLE. Son gittiğimiz meyhaneye gittik Haliç kıyısında. Rakıyı bu kez su ile içti. Tuvalete kalktığında gelmemi istemedi. Ama giderken çalılığa bakmayı ihmal etmedi, geçen sarhoşken gülerek seni şuraya atsam ne olur ki dediğini hatırlıyordu. Cihangir’e çıkmasak mı dedi; korkma dedim, her şey aynen yaşanmayacak. İki bira istedik ikisini de ben içtim yavaş yavaş, karşımda oturuyordu. Şirretlik yapmayacaksan tuvalete gideceğim dedim gülerek; yaparsam yandım dedi, kimle telefonla konuştun o kadar uzun demiş ve kalkıp gitmişti mekandan, biralarımızı yine ben tek içmiştim. Sabaha kadar uyumamıştık, şimdi uyudu, yarın ağrılarını unutunca sevişecektik.

GEYŞA ile Galata’da buluştuk yine. Anemon Otelde. Ama önce önündeki banklarda, Kulenin meydanında. Aşırı seksi bir kıyafetle gelmişti, herkes bana bakıyordu. Biraz orospu gibi giyinmek istedim dedi, dişi, ya da kadın gibi bir kelime kullanmıştı eskiden… Birlikte hiç oturmadığımız o bankta oturduk, ben bacaklarını sıkıp arasını okşadım, bakkal birasının etkisiyle soktum da parmağımı… Uyarı geldi, abi dedi biri sokaktan geçen, pardon rahatsız ettim ama seni çağırıyorlar; Anemon Otel’den sesleniyorlarmış; tamam dedim geliyoruz. Senaryoya uymak gerekir, doğaçlama tarihtir. Yine arkalara bir yere oturduk ve herkes katıla katıla gülmelerimize baktı yine geriye, tek fark hepsi rezerve etmişlerdi ön taraftaki manzaralı yerlerini… Ama ilk oturduğumuzda orda olanlar değillermiş, belki ölmüşlerdi, onların yerine bunlar tekrar yükleniyorlardı hayata, sotori the lord, reload.

Şarap ikram eden garson yine yaşlanmamıştı (aynı gençlikteydi), onla birlikte kadın müşterilerden biri de gelir gibi oldu ama karnını tutarak kıvrılıp yere çöktü, sevgilisi masalarında, buruşturduğu suratıyla bakıyordu ona, yerinden kalkmadı, kadının kendini cam korkuluklardan aşağı atacağını erken anlamasından anladım, sadece onlar ilk geldiğimizde oradaydılar; sevdiğim düzeniydi bu hayatın… Dikkati dağılmıştı Geyşa’nın. Eve gidelim hemen, kilodumu çıkart, dedi, ayılmam lazım. İlkinde ben sormuştum… Aslında öncesinde eski sevgilime Unter adlı barda yakalanmıştık, ama onun bu senaryoda demek görevi yoktu; bir de ölmüşse belki; her bir şeyden haberdar olmayacak kadar her şeydim.

CARİYE iki dubleden sonra sevişip bittiğinde dokunma bana diyordu. Eski kocasının arkasından konuşup rahatlıyordu. Ne yaptığını biliyordum adamın, ölmüştü; hayır hayır, benden önce. Bunu rahatlıkla söylediği için iyileşmeyecekti; dövdüğünü söylediğinde, ölünün arkasından konuştuğunda iyileşecekti. Seçemiyorsunuz siz kadınlar dediğimde ağrıyordu bir tarafları, çocuklarınızı seçeriz sanıyorsunuz dediğimde bariz acı çekiyordu.

HİZMETÇİ dedi ki, tecavüz et yoksa böyle bakire öleceğim 45 yaşımda. Tecavüz etmedim ama yalaya yalaya deli ettim. İçine girdiğimde fark etmedi bile, pınar gibi yumuşamıştı. Bekaretimi kaybetmeyi yaşatmadın bana diye sitem ederken bir tarafı ağrımadı, çünkü bunları şimdi yaşamıştık geçmişte değil; yaşadığımız, yazılarımı beğenmediğini söylemesi, sonrasında ise güzeldiler demesiydi; bunları hiç konuşmadık. Onu vücuduyla aldattım, sonra ona vücudunu anlattım.

ASİSTAN senden hoşlanmamam çok anlamsız diyordu devamlı. Müebbet hapis seni bekliyor, diyordum.

MÜRİT kafede bir kadına tokat atan erkeğe müdahale etmiş, kadın müşterilerden bazıları da erkeğin üzerine yürümüş, yarım saat içinde her şey tersine dönmüş, tokat yiyen kadınla kavgaya tutuşmuşlardı; MÜRİT uzaklaşıp yanıma gelmiş, küskün bir suratla bana bakmıştı ne oldu yahu demelerime cevap vermeden… Şimdi erkek sığınma evi kurmuş. Anaerkil düzenin işlediği bir birahane. Sevgilisinin parasıyla yapmış her şeyi, ama onu içeri almıyormuş.

DOST, dedim, benim metinlerimi nasıl hemen alıntılıyorsun ayaküstü bir sohbette, aklına mı yazdın; senin olduklarını nerden çıkardık dedi. Yaşayacaklarımızdan korkması onu eksiltiyordu, korkusunu yaşıyorduk…

SEVGİLİ, nasılsa yaşlanınca genç erkeklerle olurum demişti.

ORTAK idi tek erkek. Elime bir para geçmişti ve biraz yatırımdan ve aralarda dünyayı gezmekten başka, bir bara ortak olayım, keyfimce gidip takılayım istiyordum. Bozuştuğum bu bardan teklif geldi, duyulmuş. ORTAK ordayken olmaz dedim, biz küsüz. Düşünüp, çok da bir şey istemediğimden ortaklıktan, kar amaçlamıyordum, kafama göre bir-iki sote yer ve her gün iki dubleyle meze. Onu gönderelim dediler, diğer işletmemize. İyi ders olurdu, ama sonra daha iyi bir teklif sundular, o bara gitmeyişimin bozduğu sosyal hayatımı telafi amaçlı: Kalacaktı ama bir yıl boyunca her hafta bir kadın göndereceklerdi yanıma, gecelik kiralanmış, tabii benim standartlarımda… Yılda 52 kadın, geçmişi unutturabilirdi… Terapiyi yalnız gecelerimde geç saatlerde ORTAK yanıma çekinerek oturduğunda yapıyorduk. Şöyle demişti: Ortağa özel davranmam, dostuma davranırım, hatalı olduğumdan özel davranmayı bilmiyorum… Hatalarınla ortaksın, diyordum. Vicdanın rahat mı?:

-Değil… Ve onu rahatsız edeni bulursam çok fena yapacağım!



İlk yıl bu kadarını almıştık ama herkes başvurmuştu. Sonra onlarca yaptık. Üstelik hemen hepsi KUL olmak istiyordu, olamazsa KÖLE… SEVGİLİ ya da DOST olmayı eksiklik sayıyorlardı. O yüzden ÂŞIK kategorisi yok, benim gibi aşkın sevdiği birinden hem de. Hepsi en iyisi olacaklardı akıllarınca. Oysa bir şeyin iyisi ve iyi, farklı şeyler. Belki çoğu olabileceklerinin en iyisiydiler zaten, iyilik çılgınlığına kapılarak olduklarını siliyor ya da eksiliyorlardı.

Beni yakından tanımayanların günlük meditasyonlarını yapmaları gerekiyordu, internet ve medyadan beni tanıyabildikleri kadarıyla düşünmeleri; sadece bazılarıyla birlikte olabiliyordum. Birlikteliklerimizde ne yaşayacağımızı, senaryoyu yazmam için bana kendilerini anlatırken çekiyorlardı en çok acıyı. Hayat onaylamıyordu anlattıklarını, vicdan ile üst üste binmeliydi ağızlarından çıkanlar. Acı, ya da ağrı, aradaki farkı bilmiyordum, evet, öğreticiydi, herkesin içindeki süper kahramandı. En süperleri beni görebilirdi. Acıyorsa vicdan yönetmiyor demekti. Gerçek vicdan acısı bedenin acılarından daha büyüktü sanıyorum; ama onu bulmak bedendeki bir ağrıyı bulmaktan zordu; o yüzden esas acıyı bedenlerinin bir tarafına yöneltiyorlardı, boşa ağrıyorlardı yani.

Bir ses yerleşiyormuş içine ve kendi sesin yabancı kalıyormuş sana. En vicdanlılar bile şunu duyuyorlarmış: Beni alma, onu al… Kendi sesini bastıramayanlar acıyordu.

Elektrik çarpmış gibiyim diyorlardı. Damak tadımı kaybettim diyenler oluyordu. Regl olamıyorum diyenler oluyordu. Sarhoş olamıyorum diyenler, ki bu benle ilgili olmayabilir. Çişimi yapamıyorum diyen bile çıkmıştı. Belki de fazla mutluluk hormonu salgılatıyorum ve kesilince acıyordu. Belki de doğru yere salgılatıyordum mutluluk hormonunu ve doğru zamanda; ota boka zamanlı zamansız sevinmiş olmaları acı geliyordu. Tuttuğum, melek oluyor, dünyada düşüyordu.



Bu nasıl olmuştu. Giderek nasıl dünyada standart haline gelmişti.

Her şey yatakta yanımdaki kadının ölümüyle başladı. Emniyetten gelenlerin de tamam yakını öldüler. Kalan tek polisin tanıklığıyla kurtuldum, ben hiçbir şey yapmamıştım, boş çuval gibi yığılmışlardı. Doktorların denetiminden geçtim, az da olsa; onlardan da çok ölen oldu çünkü. Bir şey bulamadılar, belki en iyi denilen doktorların da hemen ölenler arasında olmasındandır. Bilimsel yeterlilik tanımıyordu demek bendeki şey. Psikologlardan ölenler doktorlardan fazlaydı, ruhun doktoru mu olurdu, ruh ya ruh idi ya da değil. Kimse ne tutuklayabiliyordu, ne teşhis koyabiliyordu, yanaşabilmişse. Yöneticilerden de geldiler ama uzak durmayı yeğlediler. İstihbaratı böylece kendi güçlerimi(!) ölçmek için kullandım; menzilimin ne kadar olduğunu, ama değişebiliyordu, ruh durumuma göre, sarhoş ya da ayık, mutlu ya da sıkıntılı olmama göre; gezegenlerin yaklaşıp uzaklaşmasına... En iyiler uzaktan izliyorlar, korumam zannediliyorlar. Halbuki ona da ihtiyacım yokmuş. Çünkü saldırıya uğradım. Yani uğradılar! Süikastçiler. Geldikleri gibi gitmediler, korkarak gelip rahatlayarak gittiler ölü. Örümcek hisleri gibi değildi ama bendeki, onları fark etmiyordum; atamadıkları kurşun içlerinde patlıyordu her halde. Menzilim dışından bana nişan aldıklarında öbür dünyaya göçtüler.

Düşüncelerimle de öldürmüyorum, kendileri ölüyor… Her halde vicdan yetmezliğinden ölüyorlar. Belki ruhlarına dokunuyordum, her iki anlamda da…

Bir video gördüm bir gün. Bir hayvana işkence yapan adam. Bakamayacağımdan kapatacağıma baktım; sinirlerimin tepeme çıktığı an, adamın ölüm anıydı… Sinirlendirdiklerinde ya da daha önemlisi canımı sıktıklarında menzilim uzuyor ve ben ekebiliyorum ruhlarına, benimkini, bendekini; ne kadar uzakta olursa olsun… Adam ile Havva kadar uzakta…

Birkaç kez dünya gezilerine çıktım; her bölgenin halkıyla birlikte ileri gelen kişilerini de yok ederek dünyayı gezdim. Hz. Mu diyorlardı bana bazı coğrafyalarda.

Beni sinirlendiren biri ölmemişti. Belki aslında kötü biri değildi. Bana sinirlenen biri de ölmemişti, belki de gerçekten sinirlendirecek bir şey yapmıştım, dünyada kötüyü sinirlendirecek epey şey yapmıştım, ama ölmediğine göre demek ki kötü biri değildi. Ölenlerin içinde sevilen insanlar vardı, demek yanlış seviliyorlardı, ki onları sevenler de pek sağlam kalmamıştı. Derdim değildi, hiçbiri ferdim değildi. Yatağımda ölü kadın görmemek yeterdi.

Kötülük mü çekiliyordu üzerime mıknatısmışım gibi… Kötülük, ve belki de korku. Ve asıl yok olan o korkuydu. En kötüler o korkuyu ancak ölerek yok edebileceklerinden ölüyorlardı. Aradakiler artık korkmuyorlardı, belki ölmedikleri için belki o korkuyu ve acıyı yenecek cesaretleri geri geldiği için. Korkusuz biri kötülüğüne rağmen ölmezdi muhtemelen, ama korkusuz biri kötülük de yapmazdı zaten.

Kontrolsüz güç, güç değildi, çoğunluk bunu gücünü kontrol et diye değil de gücünle kontrol et diye anlıyordu. Ölmeyenler ağrısa da yanaşmaya başladılar; çok az kişi ağrımıyordu. Dokunulmazlarım oldular. Onurlanmışlardı. Yine de şımaranlar ağrıyordu.

Uzağımdayken kötülerin onlara saldırıp öldürdükleri, zarar verdikleri oldu, öyle zamanlarda ruhumun tetiklendiğini böylece öğrendiler; menzilimi bilinçle genişletebildiğimi. Tehdit ettim, gördüler: Zarar görülmesi halinde, az acıyan her 1 kişiye karşı 10 kişi, acımayan her 1 kişiye karşılık 100 kişiye ulaşacaktım, mecburen rastgele: Kalabalık bir uzak şehir caddesinde 381 kişi yere serildi. Kurtulanlar hesapladılar, geçen 11 “yakınım”a zarar verilmişti; 8 az acıyan ve 3 acımayan; iyi ki diyorlardı, çünkü yoksa sıradakiler kendileriydi… (1 kişiye araba çarpmıştı.) Ölenlerin arasında belki de aslında yüzleşsek az acıyacaklar vardı, demek az acıyacak birine ben yönelttiğimde oklarımı, ölebiliyordu; bu tam olarak test edilemezdi ama böyle şehir efsaneleri yararlıdır.

Kitap yazanlar oluyor. İçine tanrı kaçmış diyorlardı; elbet bir gün tanrı da kaçacaktı… Tanrı çözülememişti, belki ben çözülecektim, çünkü gerçektim; ama tanrının bile yanına kötü bir geçmişle, en azından kötü niyetle yaklaşabilirdiniz.

Dorian Grey’in Portresi geldi sonra aklıma. Dışarıya gösterdikleri yüzlerinin arkasındaki gerçek kötü, iğrenç, belki genç ama çökmüş portrelerini benle birlikte birden görenler yığılıp kalıyor ya da ağrılarını sızılarını ilk o zaman hissetmeye başlıyordu. Sotoribilite seanslarıyla azaltmazlarsa.

İşte böylece Sotori Sendromu, dünyada standart haline geldi. Kötülere, en kötülere artık neredeyse hiç rastlanmıyordu.

Herkes aslında rahatlamıştı, ekonomik kaygılar da kalmamıştı, niye birisi fakir kalsın ki, götü yemiyordu çünkü kimsenin artık zengin olmaya, zenginler cesur olarak bilinirdi, ama ölecek kadar değil. Politikacılar zaten ilk ölenlerdendi. Ahlaksızlığın kalmamasının nedenlerinden biri de kimsenin onlara ihtiyacı kalmamasıydı. Kimsenin komşusuyla ilgili olumsuz bir çıkarı olamayacağından yönetilemeyen başsız başarısız bir ülke de olamazdı.

Ben de rahattım. Yalnız sıkılmaya başlamıştım. Hocam dedi birisi, siz yaşlanmıyorsunuz. Evet 30-35 gözüküyordum, ama yanımda ölen o kadından bu yana rahat bir 50 yıl geçmişti. Sevdiklerim geç ölmüşler ve bu da bana üzülecek bir şey gibi gelmemişti. Sıkılmama yeteneğim yok muydu yoksa… Tek yeteneksizliğim bu muydu. Sevişmediğim tür kadın kalmamıştı, tek zevk veren şey, ama ruhum başka şeyler istiyordu. Bedenimi seks dışında da hareket ettireyim dedim böylece; dövüş sanatları. İnsanların uzaktan bir taraflarını ağrıtmak yanında dövebilirdim onları, eğlenceli olurdu. Dünyada en az ölenler güruhundan bulduğumuz (güruh’da ruh olduğunu böyle fark ettim) en usta hocalardan ilkini yanlışlıkla patakladığımda fark ettim ki dövüş de biliyordum. Böylece ruhumu kontrol etmesini öğrenip yeni kötücüllerin yaklaşmasına izin verdim. Dayak yemek iyi geliyordu onlara, yaşlı gibi bir taraflarının durup dururken ağrımasından. Tabii ki beni tanıdınız, kimseyi küçümseyerek dövmüyordum, ama sonuçta dayak yiyordunuz işte, cezaları da bir süre için bu kadardı. Ruhsal, vicdani ağrılarını unutuyorlardı böylece bir süre, yataktan sakat kalkıncaya kadar… Kadınlarla da dövüşüyorduk tabii, ama daha çok onlara masaj yapıyordum, çok güzel olmayanlarına seviştiğim kadınlar yapıyorlardı, benden göre göre öğrenip. Akapunkturlar, çakralar makralar, sevişemeyen insanların yaptıkları şeyler ve saire işe yarıyordu, insanlar huzurluydular. Benim yönetimimde olmak tek sorunlarıydı ki sorunsuzluğu kaldıracak kadar olgunlaşmamışlıklarındandı bu da. Belki benim de sorunum buydu. Sıkılmayı aşmak zor olacaktı sanki.

Uçmayı denedim, yapabiliyorsa bilmek ister insan; sevindim, çünkü olmadı, zaten anlamsız bir şeydi. Süpermen uçar ben düşürürdüm. Birine neden mesela görünmezlik yeteneği bahşedilir ki; öbür dünyada götü gözüküyor olmasın…



Böylece bir eksiklik doğdu. Yani doğmuş. Herkes karar verici olmak ister. O yüzden az bulunur kahinler. İçim sızlamaya başlamıştı. Hani taş sarılmak ister ya kağıda. Makas yeniden birleşmek için ikiye bölünmek ister taşla. Kağıt, makasla kesilip esere dönüşmek.

Ağrımayan yüz civarı kişiyi toplayalım seçeyim istedim. On kişiye kadar indirdim. Yaşıyor dolaşıyor konuşuyorduk eliyordum; üzülenler elediğime seviniyorlardı. Eleme yöntemimi seziyor, hissimi süzüyordum.

-Beni başkasıyla kıyaslama!

Daha önce böyle bolca diyenlere cevabım bile gerilerde kalmıştı:

-Böyle bir şeyi asla yapmam. O kadar iyi değilsin.

Karnımı tutmama aldırmaz bakışlarla geçti bir kadın yanımdan. İçim sızladı dediğim şey anlaşıldı: Yüksekten düşerken ya da orgazma çıkarken hissettiğiniz karıncalanma hissi, hoş bir ürperti, tatlı bir kaşınma… Mide gururlanması da diyebilirim adına. Hey dedim, peşine düştüm. Döndü:

-Selam zor adam.

-Selam korkak.

Ağrımayanların arasında neden yoktu…

Hiçbir şey hissettirmiyormuş; ve hiçbir şey hissetmiyor…

-Ama dedi, aslında dedi, ben kötü biriyim… Hiç kötülük yapmamış kötü biri…

Hiç yapmadığını nereden biliyorduk; eğer yapmadıysa kötü olduğunu nerden anlıyorduk… Beni kaşındırmasından, bit yeniğinden, pirelenmemden… Ama esas şöyle düşünmesinden:

-Bir çocuğum olsun, yapamadığımı yapsın, kötülükse kötülük.

Çocuğunu da hissetmeyeceğini düşünüp doğurmuyormuş. Otomatik Portakal’ı seyredelim dedi, hiç seyretmemiş ve boşuna seyrettiğimizi de sonra anladı.

Bana bir şey hissettirmesine şaşırdı. Haberin yok muydu benden dedim. Sen 1, ben sıfır, dedi. Sen rakamla, ben yazıyla.

O yüzden diğerleri onu hissedemiyordu; 100 yatağın altındaki bezelye tanesi gibiydi; 0,01 gibi; demek ben de 99,99 idim en fazla.

Nükhet yanımdayken yaklaşabiliyorlar; ağrıyanlar ağrımıyordu, kimse ölmüyordu. Birbirimizi götürüyorduk demek! Onun hiç işlenmemiş saf kötülüğü benim can alan iyiliğimi dengeliyor, gibi bir şey. O kötüyüm diyor öldüremiyordu, ben iyiydim ölüyorlardı; ama zaten böyle olması gerekmez mi; doğal olan böyle değil midir: Ecel, iyinin lanetidir…

İyiye ulaşmak için kötüden geçmek gerek diyenler çıkıyor; sadece bu yüzden bile birini öldürebilirim, bilmeye isteye. O mesela tuvalete falan kalkarsa, hepsi ona eşlik etmek istiyor ya da çil yavrusu gibi dağılıyorlar, çünkü yoksa yerlerdeler, ağrıdan ya da öldüklerinden. Kötülüğe bulaşmadıklarını öğrenmek için benim yanımda kalma eğilimindeler; ölmemek için, Nükhet’in yanında…

Bu tabii kötülüğün artmasına yol açabilirdi, o zaman da aramıza mesafe koyabilirdik; o biraz uzaklaşırdı; hem böylece sıkılmazdık birbirimizden. Böyle bir uzaklık bir çeşit tuzak gibi olurdu insanlara. İplerini gevşetip sonra çekmek. Herif zehir, hatun panzehir, dedi bir gün biri. Aura’larımızdan bahsediliyordu haberlerde.

Nükhet yanımdayken beni öldürmeyi düşünmemişler miydi; hayır: Neden öldürdün, çünkü yapabiliyordum çağlarını geçmiştik. Bir kişi hariç; onu da şimdi okuyunca öğrenecekler ve işte, diyecekler, tam düşündüğümüz gibi:

Silahı istedim Nükhet’ten, alıp uzattım. Bir saniye durdu, sonra alıp kafama doğrulttu, sıktı. Patlamadı. Biliyorduk bunu di mi dedi. Elinden aldım silahı ve kafasının üstünden duvara sıktım. Korkarak arkasına baktı, duvardaki kurşun izine. Bu kez iki saniye durdu. Aldı yine elimden silahı, ki sıkılmaya başlamıştım, başımın üzerinden karşı duvara sıktı ama ses yok. Bıkkın bir şekilde yine ben aldım ve yine başının üzerinden yine bir delik daha açtım duvarda ilkinin yanında… 12'den de vururdum ama kafası daha fazla karışmasın... Üç saniye bekleyip kendi şakağıma getirdim bu sefer, sıktım, tık tık tık tık… Bundan tık yok! Nasıl oluyor bu dedi… Dedim, kurşunun vicdanı. Eşyanın da bir ruhu var derdiler inanmazdın.

Arılar kötülük yapacak insanı o anda sokuyor, bitkiler bir grup saçma -diyelim entel- insanın ortamındaki oksijeni onlar ölene ya da hayatlarının en edebi macerasını yaşayıp kaçana kadar boşaltıyorlardı. Sıkı durun; kitaplar sayfalarına yazılanları içlerine sinmediğinden siliyordu.

Kısaca geçiyorum, gerisini sizin hayal gücünüze bırakıyorum… Ve geleceği de; nasıl devam edeceğini de.

Bir şey, her şey nerde biter… Sonu başından belliydi, o sonla birleşecekti. O son da boşluğa gelecekti, boşluktan doğacaktı. Ve artık kimse farklı doğmayacaktı, farklılaşmaya çalışmayacaktı. Yaşamları başka anlama ihtiyaç duymayacaktı… Kağıtla sarılmış taş gibi; taşla ikiye bölünmüş makas, makasla parçalanmış kağıt gibi.

Pazartesi, Aralık 06, 2021

SAFA

“Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.” Peyami Safa / Dokuzuncu Hariciye koğuşu

Dokununca, Hariciye Koğuşu, olmalıymış adı. Neden? Bu cümleden…
Neden?

Başka bir cümleyle açıklayayım:
“Babam öldü, ölen babamdı.”
Can Yücel’indi sanıyorum. Ve böyle devam ediyordu… Ve bana babasıyla ilgili hiçbir şey anlatamamıştı. Neden seviyor nasıl seviyor, baba diye sevmesi dışında nasıl seviyor...

Halbuki şu cümle çok daha iyi açıklıyordu bazı şeyleri, yabancı bir romanın giriş cümlesi:
“Babam üvey değildi.”

O zaman, mesela:
“Büyük bir hastalık geçirdim, her şeyi anladığımı iddia etmiyorum…”
Çok daha iyi bir giriştir.

Pazartesi, Kasım 22, 2021

KARAKÖY KAHVECİSİ

Rüyalarıma giriyordu. Sadece bir açı ama. Orda oturmuştum birkaç yıl önce, o kadar. Gitmek zorundaydım. Eminönü’nden vapurla Boğaz üzerinden şarap simit peynir yapacağım bir salı günü ordan geçerim dedim. Boğaz yalan oldu. Oturdum, niye, ne ki, ne var diye bakıyorum. Kahvemi içiyorum kalkacağım. Sempatik etraf, elemanlar. Ama ne. Tuvalete gittim, döndüm yerimde bir kadın oturuyor. Pardon dedim. Somurtuk suratıyla pardon dedi. Yerim, dedim, göstererek. Kalçalarım mı dedi. Yazarken hoş da, orda değil. Karaköy kahvecisi. Yanına oturdum, sırt çantamı alıp koltuğunun arkasından, içine bir şeyler koyup çıkarıyorum, bana da mı dedi, koyup çıkartmak istiyorsun. Efendim dedim. Sırt çantanı ben sandın dedi.

Yeniköy’deyiz. 3 saat sonra falan. Ben Büyükdere’ye ordan Kireçburnu’na şaraba, belki Sarıyer’e ordan Deniz Kızı’na rakıya geçecekken, İstinye’de inip Yeniköy’e yürüdük. Kahvecilerde oturalım dediğinde ilk defa irademe hakim olabildim de parkta oturup mataramdaki şarabımı içmeye devam edeceğim diyebildim. Kahvesini alıp geldi. Şimdi oturuyoruz, benzin istasyonu ve kahvecilerin karşısındaki parkta bankımızda.

Sonrasını yazamam çünkü hatırlamıyorum.

Evimdeyim ve her şey gerçek. Yaşadım fotoğraf da çektim. Ama sonrası yok.

Bana fotoğraflarını göndermiş sonra yaşadıklarımızın, sevişmişiz falan ama bende yok. Fotoğrafları var.

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kayda geçsin.

Pazartesi, Kasım 08, 2021

Örnek ol ya da öl



-Sevgilinle selfi çektiriyorsun ama biliyor mu bu kızı dövdüğünü, diye geldi yanıma üç kişi. İki buçuk kadın.
-Nerde nasıl dövmüşüm.
Dövüldüğü söylenen kızı bir ses aldı:
-Bir gün sonra dedin, dövdüm seni!
-Ben dedim diye mi dövmüşüm seni.
Hala kızgın ama şüpheyle bakmaya başladı kadın; henüz sadece hayata kızgın.
-Siz sevgili misiniz dedim kızla kadına.
-Hayır ne alaka!
-İlgini çekmeye çalışıyor, öp… Ablalık yapma hırsınla oynuyor, kop. Ya da kim bilir ne yaptıysan intikam almaya çalışıyor benim üzerimden, kopar, benden kopar.
Normalde burda bir kadın üç yıl durmadan konuşabilir, ama bunu ben yazdığımdan izin vermiyorum, devam ediyorum:
-Benle ilgili bu yalanın üzerine atlamandaki kendi suçunu da düşün. Hiç seni dövdüm mü laflarımla?
Bayan arkadaşımın hiç etkilenmemiş, hatta umursamaz durmasına rahatsız bakmasından anlamıştım bunu. Ama onun kendiyle geçmişi arasındaki bedenini kaldırması gerekiyordu, kandırması değil. Cevap vermedi.
-Ben anlıyorum dedim.
-Ne anlıyorsun.
-Nerenin embesil olduğunu; kafan kaldıramıyor embesilliği, bacak arana yüklüyorsun…
Bu aşamada genç çocuk bana saldırdı. (Sarıldı diye bir alternatifi var, onu sonra paylaşırım.) Tokadını yedim.
Ona giriştim. Tokatlarla, çünkü çocuk hiç karşılık vermedi…
Polisler geldi allahtan, ve allahtan etraftakiler durumu kavramışlardı:
-Bu üçü bu sevgilileri rahatsız etti. Çocuk da adamı daha fazla tahrik edince dayak yedi salak.
Üçlüyü uyardılar polisler ve gittiler ben devam ettim, sonra.
-Adam gibi davranmazsan gidiyorum ve 3 gün daha hapissin.
Bir gara kaldırmıştık üçünü. 3 gün sonra kızla çocuğu salmıştık kadın kalmıştı, birbirlerini epey hırpalamışlardı.
10 gün sonra görüşmüştük. 3 günde bir aklı değişiyordu:
-Ne yapacağımı bilmiyorum dedi. Tam kalkacakken ki bu da 3 gün daha demekti, ne olur dur yalvarırım dedi.
-O kızı neden dövdüğümü şimdi anlıyor musun.
-Dövdün mü gerçekten.
-Kaç gün uzaksın hayattan saydın mı.
-Ailemi bile unuttum.
Kızını dövmeyen, dedim.

Salı, Kasım 02, 2021

TİPİNİ ZİKTİĞİMİN



-Neden neden? Bizden bile gelişmiş yaratıklarsınız! Ve barışçılsınız…

-Estetik duyularımız gelişmiş olduğundan barışçılız, ama bu formunuz bize iğrenç geliyor.

-Bu insan formumuz mu?

-İnşan mı! Her neyse… Önce uzak duralım dedik ama rüyalarımızı kabusa dönüştürmekten geri kalmadınız. Sizi parçalayıp yok edersek belki yüz ya da bin yıl sonra unutup salgın halini almış kusma hastalığımızdan kurtulabileceğiz.

-Bizler bu formada değiliz ki! Bu insan formu. İnsanlar bizi kendi formlarında ürettiler ki bize alışsınlar. Biz onları yenip yok ettikten sonra tamamen alışkanlıktan, bir geleneği korumak adına bu insan formunu sürdürdük… Sizin bu, bu, belki bize de iğrenç gelebilecek bu formunuzda da üretebiliriz kendimizi. İnsanların ve sizin aksine kontrol edebiliyoruz biz duyularımızı.

-Artık çok geç! Sana bakamıyorum bile. Senden sonra belki kendimi öldürmeyi bile düşünürüm, kabuslarımı aktarmayayım benden sonrakilere… Geber tipini ziktiğimin! Ne dedin? İnsan… Ya da her ne boksan.

Pazartesi, Aralık 14, 2020

İKİSİ DE HAKLI OLUR MU HOCA!



Sosyal medyadan karışık.



*

Yazar kadın yazmış, aşkına karşılık bulamadığını açıkça anlattığı adamın taciz ettiğini düşündürtmeye çalışarak yazmış ama. Ustası dediği adamla birlikte edebiyatının gelişeceğini yazmayı akıl bile edememiş, böylece yayımlatma kolaylığından bahsediyor, herkes öyle yapıyormuş! Çıkar ilişkisi anlatıyor bariz, ama duygusalmış, kırılmış…



*

Kadın suçladığı adamla yapılan söyleşide adamın kendine karşı söylediği bir bilgiyi yalanlamak için kanıtlar sunuyor, iyi güzel, ama söylediği şu: “Beni sorguladığınız kadar faili de sorgulasaydınız…”

Alttaki yorumlardan biri: “Sen neden açıklama yapıyorsun ki biz zaten sana inanıyoruz.”



*

Rezil sözler eden adama şöyle diyen kadın:

“Üzerinize alındığınıza göre vardır demek ki bir şeyler.”



*

“12 Öfkeli Adam filmini seyreder gibiyim. İnsanların bir konuyu enine boyuna irdelemek gibi bir sorunu yok. Herkes bir Tweet atayım vurucu birkaç cümle edeyim gerisi ne olursa olsun diyor.”



*

Şu aşağıdakinin doğruluğunu araştırmadım, ama üzerine öykü yazılabilir, çünkü Le guin yazmış, Omelas’tan Ayrılanlar idi sanırım adı. İsteyen bulur.

"BİR TEK MASUM HAKSIZ YERE YATACAĞINA, BİN SUÇLU ARAMIZDA DOLAŞSIN. Bu hukukun evrensel ilkesidir. Oturup da eril bir bakış açısıyla masa başında üretilmiş bir ilke de değildir. Hukuk fakültelerinde ilk öğretilen ilkelerdendir ve eril ya da dişil veya feminist ya da ataerkil değil cinsiyetsiz bir ilkedir.”



*

Komikler:

“-keşke hasan ali toptaşı değil eline geçeni okusaydın da iki kelimeyi yan yana getirip cümle kurmayı becerebilseydin...

-Ben okuma yazma bilmiyorum çok haklısın

-iki romanın varmış, düşün artık edebiyatın hâlini, sen neyin kafkasısın?”



*

Muhtemelen önceki bir kızgınlığından kibar bir adamı özellikle ters anlayarak taciz eden kadın:

“siz anlayansınız, başkası hep yamulur mu sizin karşınızda. Anleşılmayan ifadeler verdiniz. Diline dikkat edin tartışmaların. Ben kelimesine çok önem verdiğiniz belli. Siz sorun değilsiniz, sopadır sorun. Yanıt vermeyin, üstün ırksınız belli”



*

pembe dizi yorumcusu:

“Hiçbir kadın keyfi olarak ben tacize, tecavüze uğradım demez, diyemez”



*

Kara dizi yorumcusu:

“Evet doğru neredeyse tacize uğramayan kadın yoktur. Fakat bir şey daha var. Yoksul aileler, yaz döneminde Erkek çocuklarını berber, lokanta, tamirhane vb. çalışıp iş öğrensin 3.5 krş getirsin diye Usta abilere teslim ederler. O çocuk büyür Erkek olur ama ölene kadar susar.”

Perşembe, Nisan 23, 2020

İLİŞKİLER

Bu öykünün kahramanları yirmili, otuzlu, kırklı ve ellili yaşlardaki dört insan.

Yirmili yaşlardaki, genç bir kadın. Çok güzel, çok alımlı. Entelektüel. Annesini seviyor ama ona benzer bir yaşam sürmek istemiyor. Aslında o kimseye benzer bir yaşam sürmek istemiyor. Keşfetmek en büyük hobisi. Bu çabalarıyla günün birinde kendini de keşfedeceğine inanıyor.

Annesi, ev kadını olarak yetiştirilen bir kuşakla, kızı gibi hayata daha özgür, daha bireyci bakma ayrıcalığını yaşayan kuşağın orta noktasında bir yerde büyümüş. Kızının, kafasına estiğinde bütün işlerini, sorumluluklarını bırakıp, bir haftalık, on beş günlük tatillere çıktığını; cinsel konularda erkek arkadaşlarıyla her türlü şeyi yaşadığını; politikadan nefret ettiğini ve politikacılara şarlatan gözüyle baktığını; Tanrıyla ve dinle ilgili düşüncelerinin ne dincileri ne de Tanrıtanımazları tümüyle haklı bulmadığı için askıda olduğunu -bu nedenle “Kurallarını kendim koydum...” dediği bireysel bir dine inandığını- biliyor. Onun bu davranış ve düşüncelerini, yaşamına ve düşünüş tarzına tam uymasa da, çok yanlış bulmuyor. İyi bir eğitim almış olmasının desteğiyle, kendisinin de tam inanmadığı bağlarla bağlamak, sınırlamak yerine, ona güvenmeyi ve gerisini kadere bırakmayı yeğliyor.

Bu akıllı korkak (temkinli her halde doğru kelime...) kadın, az önce sözünü ettiğimiz dört kişiden biri, öykümüzün kırklı yaşlardaki kahramanı...

Kadının kocası bir zaman önce ölmüş. Ama kızı, babasının dizlerinin üzerinde oturacak yaşı çoktan geçtiğinden, kendisi de ev kadını olarak yetişmiş bir önceki kuşaktan, hayatını ömür boyu tek bir erkek üzerine kurmayacak kadar uzak olduğundan, bu ölüm alt üst etmemiş onları. Kızı zaten modern ve olgun fikirlere sahip olarak büyüdüğünden ve felsefeye meraklı olduğundan, yaşam ve ölüm konusundaki felsefi düşüncelerine temel oluşturmakta kullanmış babasının ölümünü. Yani çok düşünmüş, az ağlamış.

Annesi ise zaten bir işi ve kocasından ayrı bir sosyal çevresi -hatta kocasının tanımadığı erkek arkadaşları- bulunduğundan, onu yaşarken ne kadar sevse de “Hayat arkadaşımı kaybettim...” türü bir duyguya kapılmamış. Çekici bir kadın olduğundan, ona her zaman ilgi gösteren hatta ara sıra espri yollu “Kocandan boşan, seni evimin kadını yapayım...” gibi laflar söyleyip onu kahkahalarla güldüren arkadaşlarıyla daha rahat ve sık beraber olmaya başlamış. Önceleri sanki kocası yaşıyormuş ve onu evde bekliyormuşçasına tümüyle arkadaşlık sınırları içerisinde sürmüş bu ilişkiler. Masum öpücükleri, saçları okşamaları ve belinden, elinden tutmaları saymıyoruz artık...

Ama sorarım size, dul bir kadın ne kadar dayanabilir yalnızlığa... Hemen her gece rüyasında, kocasının görüntüsüyle sevişip tatmin olmaya çalışır ve sert erkek göğsü yerine yastığa sarılarak uyur ya da evlilik günlerinde -onları meraklı gözlerden gizleyen çalılık arkalarında, karanlık bir yerde otomobilin içinde- yaşanılan o hoş anları hatırlayarak, evinin banyosunda, tazyikli suyun içini ısıtan sıcaklığına kendini bırakır da, nasıl yakışıklı erkek arkadaşlarının kollarına kendini gerçekten, ciddi ciddi bırakmayı düşünmez...

Hele hayatındaki erkeklerden ikisi, kocasına ayırdığı rüyalarına en az onun kadar sıklıkta girmeye başlamışsa... Tutku ve şehvet daha yoğun hissedildiği için her zaman ön plana çıkıyor ve hatta burnunu rüyalarına sokuyor. Ama geleceğe yönelik bazı düşünceler -bir aile olma düşüncesi, hayatında her zaman güvenebileceği bir erkeğin olması düşüncesi, kızına bir baba bulma düşüncesi (kızının yaşça kendinden epeyce büyük “sevgili” babaları olsa da)- geri planda zihnini meşgul etmeyi sürdürüyor. Bu nedenle bu iki erkek arasında kararsız kalıyor. Çünkü bunlardan biri içindeki tutkuyu tatmin edecek gibi gözükürken, diğeri gelecek endişelerini yok edeceğe benziyor ama tutkuyu ve güveni bir arada sunacak üçüncü bir alternatif ne yazık ki bulunmuyor. Bu iki erkek de -şimdi onların sırası geldi- öykünün biri otuzlu diğeri ellili yaşlardaki diğer kahramanları...

Ellili yaşlardaki, kendi işinin başında bir patron. Felsefesi “Yaşayan kazanır...” değil, “Kazanan yaşar...”. Bu felsefeyi çok da iyi uygulamış, iyi kazanmış... Geleceğini garanti altına almış. Ama bu çabalarıyla gençken evlendiği ve sorumsuzca terk ettiği karısının ve kadından olan oğlunun, vicdanını sızlatan çığlıklarını dindirmeyi başaramamış. Sonra öykümüzün kahramanı bu kırk yaşlarındaki kadına rastlamış. Onu zengin erkek konumuyla çabucak etkileyebilir, gelecek vaatleriyle büyüleyebilirmiş, eğer kadının beynine girip aklını çelen -hem de tam ters yönde- başka bir erkek olmasaymış.

Bu erkek de son kahramanımız, otuz yaşlarındaki delikanlı. Kadın, zengin erkekle lüks yerlerde öğle yemekleri yerken, otuzluk delikanlısıyla sabahlara kadar süren ve gecenin hakkını gerçekten veren buluşmalar yapıyor. Hafta sonunda zengin hayranının şehir dışında ve deniz kıyısındaki evine kapanıp sakin ve huzurlu birkaç gün geçirirken, önceki hafta, delikanlının motorsikleti üzerinde geçirdiği plansız programsız ve tümüyle motoru kullananın yaşam tarzının doğal sonucu olarak karşılaşılan maceraların aklına gelmesinden kendini kurtaramıyor. Yaşamının geri kalan zamanını moruklamaya yüz tutmuş centilmenin kanatları altında rahat geçirebileceğini düşünürken, tutkulu ama sadece gününü yaşayan gencin, geceleri rüyalarına girip, aklını başından almasına engel olamıyor.

On yıl öncesinde olsa, ileride geleceği için endişelenmeye bol bol zamanı olacağını düşünerek, zengin sevgilisinin kırışmaya başlamış yanağından bir makas alıp, hafta sonunu -ve tüm hafta sonlarını- motorun üzerinde geçirebilecekken ve on yıl sonrasında olsa, genç aşığın motorunun gürültüsünün kulaklarını fazlasıyla rahatsız ettiğini görerek, Limuzin’in o sessiz ve sarsıntısız arka koltuğuna gönül rahatlığıyla kurulabilecekken, geçmişi ile geleceğinin sınırında, kırk yaşlarında yaşıyor... Her insan hayatının belli bir döneminde yaş bunalımı geçirir... Kadınların farkı, bunalımın hayatlarının her dönemine yayılmasıdır.

Otuzlu yaşlardaki gencin nasıl biri olduğu konusunda kafanızda canlanan fikirlere aynen katılalım, onu fazlaca anlatmayalım. Gizemli bir kişiliği olduğundan bu tavrımız onun da hoşuna gider.

Yaşamın hep ileri doğru gittiği düşünülerek, gelecek endişesinin daha önemli olduğu söylenebilir. Ama yine yaşamın hep ileri gittiği gerçeğinden şöyle bir sonuca da varılabilir: İnsan hep geçmişe kalır. Zaten fotoğraflarını tozlardan, örümcek ağlarından temizleyip, parlatıp, baş köşemizdeki yerlerine astığımız bir geçmişimiz olmadan, geleceğimiz ne kadar parlak olabilir... Bugün geçmişe mi aittir, yoksa geleceğe mi? Yoksa otuzluk delikanlımızın felsefesi mi en doğrusu: Bugün, bugüne aittir...

Bugün, bugüne aittir... Yarını düşünmeye gerek yok. Peki ya iki saat sonrasını, bir saat sonrasını... Bir an sonrasını düşünmeden yaşayan bir beyin var olabilir mi acaba? Bugün bugüne aittir felsefesi bir kandırmaca mı yoksa?

Nitekim bu felsefenin öykümüzdeki temsilcisi otuzluk delikanlı da geleceği düşünüyor. Planlar yapıyor. Aynen sizin ve benim gibi. Onun da hayatta yapmayı istediği, arzuladığı şeyler var. Örneğin o, kırklık sevgilisinin kızını arzuluyor... Ve onu elde ediyor. Hem anne hem kızla beraber oluyor. Ve ne anne ne kız bunu biliyor.

Delikanlının da bilmediği şeyler var. Kızıyla ilişkiye girmekten çekinmediği kırk yaşındaki sevgilisinin, ona ara sıra bahsettiği ve yaşam tarzının bir gereği olarak olgunlukla karşıladığı -ya da öyle gözüktüğü- elli yaşlarındaki zengin centilmen, yıllar önce, daha o kundakta bir bebekken annesini terk eden adam, yani babası.

Babasının bu sorumsuz davranışına rağmen annesi, ondan hep iyi söz etmiş olduğundan ve onun bir gün geri döneceği umudunu çocuğa içten içe yansıttığından, ergenlik çağlarının sonuna kadar saf ve inatçı bir umutla onu beklemiş genç adam. Artık geleceğine inanmadığı gün, geleceğe de inanmamaya başlamış.

Babası ise -bu gerçeğe henüz kendinizi alıştıramamış olabilirsiniz, bir önceki paragrafı bir daha okuyunuz- terk etmenin dayanılmaz acılarını her zaman içinde taşıyarak ve geri dönmenin göze alınamaz ağırlığına katlanamayacağını düşünerek, vicdanını başka bir yerde rahatlatma yolunu seçiyor. Kırk yaşlarındaki kadının ve onun yirmili yaşlardaki kızının karşısına, onlara güvenli bir gelecek garantileyen zengin ve dul bir koca ve sempatik bir baba olarak çıkıyor. Aslında karısı olmasını istediği, sizin bu öykü bahanesiyle tanıştığınız kadını, o çok öncelerden, daha dul kalmadan tanıyormuş. Hatta o sıralar henüz karısını ve oğlunu kendi başlarına bırakıp gittiği kafasına dank etmemiş ve vicdanının sesini duymaya başlamamışken, onunla kısa süreli bir ilişki de yaşamış. Karşı tarafın beraberliklerine engel yanı -kadının kocası, evin gerçek babası- ortadan kalktığında, yas döneminin hemen ardından, vicdanının artık duymaya başladığı sesinden kendini kurtaracak evlenme teklifini yapıyor.

Gençliğinde yaptığı hata, onun yalnızca geleceğe bakmasını ve yalnızca gelecek için çalışmasını ve bu sayede zengin olmasını sağlamış. Ama ikinci plana iterek, anımsadıklarını bastırarak kurtulmaya çalıştığı geçmişi onu, elli yaşının bir dönemecinde bekliyor. Artık giderek kısalan gelecek, geçmiş kadar önemli değildir. Kısa kibrit çöpünü kim çekmek ister...

Ve elli küsur yaşlarındaki bu adam, kadınla hayatını tekrar birleştirerek, daha önceki ilişkilerinden olduğunu bilmediği kendi öz kızının üvey babası olmaya doğru ilerliyor. Bu durumu kız da bilmiyor, sadece kızın annesi biliyor.

Hayat öyle kurnazdır ki size uzattığı kibritlerin içinde, birden fazla kısa kibrit olup olmadığına dikkat etmelisiniz...

Ellili yaşlardaki beyimizin, yaşının verdiği olgunlukla bu öğüdümüzü dinlediği pek söylenemez; o yaşlarda insanlar öğüt dinlemezler. O zaman, kim otuzlu yaşlardaki delikanlı ile yirmili yaşlardaki genç kadını suçlayabilir; o yaşlarda da insanlar öğüt dinlemezler. Bu iki genç, kardeş olduklarını bilmeden, birbirleriyle sıra dışı bir ilişkiye girmişlerse, hayat tarzlarının sıra dışı olması içlerini rahatlatır mı? Yarını da dünü de düşünmeye gerek duymayan bir adam, geçmiş hatalarının geleceğini etkilemesine izin verir mi? “Ensest ilişkiyi hangi din, hangi Tanrı yasaklamış, benim dinimde bal gibi de yeri var...” deyip, bireysel dinine yeni ahlak kuralları ekleyebilir mi genç kadın?

Sanırım ekleyemez. Çünkü eğer ekleyebilseydi, bir tane de kendi babasına ilgi duyan bir kadının, onunla beraberliğini haklı kılacak bir kural eklerdi. Halbuki o, öz babası olduğunu bilmeden annesinin bu elli küsur yaşındaki sevgilisine ilgi duyuyor. Ölen (üvey) babasının eksikliğini hissetmediğini söylese de, hayatındaki erkeklerin babası yaştakilerinin azımsanamayacak sayıda olması, onu haksız çıkarıyor. Annesinin ilişkisine bu nedenle karşı çıkıyor. Annesi ilgi duyduğu erkekle evlenirse, üvey babası olacak bu adamla beraber olamaz. Ama bu evlilik gerçekleşmezse, ilişkilerini annesinden gizlediği ve annesinin sırrını da öğrenmediği sürece, gönül rahatlığıyla, öz babası olduğundan habersiz bu adamla ilişkiye girebilir...

Ama eğer annesinin sırrını öğrenirse, yaşadığı olaylar üzerine kurduğu felsefi görüşlerinin, yaşam, ölüm ve aşk konulu olanlarında, temelden bazı değişiklikler yapması gerektiğini düşünecektir. Bu açıdan görüşlerini “O kadar yıl dizinin dibinden ayrılmadığım, babam olduğuna inandığım kişi aslında babam değilmiş, demek ki insan babasına bile güvenmemeli...” ya da “Bir kızın babasına duyduğu sevgi, belki de şu anda âşık olduğum insana duyduğum sevgiden farklı değildir, o zaman bir kızın babasına (ya da bir oğlan çocuğunun annesine) âşık olduğunu düşünmemesinin tek nedeni, onun babası (ya da annesi) olduğunu bilmesidir...” şeklinde değişikliğe ve yeniliğe uğratacak ve gönül verdiği felsefenin, hiçbir şeyden emin olmamak anlamına geldiği bir kez daha kanıtlandığı için mutluluk duyduğunu söyleyecek ama bundan da çok fazla emin gözükemeyecektir. Burada, genç kızın kafasının iyice karışması ve felsefe yapmayı bırakıp ağlaması büyük olasılıktır.

Şu ana kadar kaçırdığınız bir şeyler oldu mu? Sanırım ben bir şeyi kaçırdım... Kırk yaşındaki kadın kahramanımın felsefesine yer vermedim (halbuki tüm bu ilişkilerin merkezinde o var). Gururuna yediremediği ve ailesini dağıtmak istemediğinden, kızının gerçek babasının elli yaşındaki eski dostu olduğunu kimseye söylememiş. Şu anda da söylemeye niyetli değil. Ama aynı zamanda otuzluk delikanlıyı -şehveti- terk ederek, kız ile babayı yıllar sonra -onlar bundan habersiz de olsa- bir araya getirmeyi düşünmüyor da değil. Tabii kızının öz babasından hoşlandığını ve onunla evliliğine bu nedenle karşı olduğunu da anlamış değil. Bir de şu var ki, kızının öz babasının başka bir kadından olma oğlunun, şu anda kendine şehveti yaşatan delikanlı olduğunun da hiç farkında değil.

Sanırım şimdi oldu, size her şeyi düzenli bir şekilde toparlayıp, hiçbir şeyi atlamadan aktarabildim. Öykü yazarken en çok dikkat ettiğim nokta budur: Hiçbir şey karmaşık kalmamalıdır.


(Gençlik Kitabevi Öykü Ödülü ‘97 Mansiyon)

Salı, Nisan 21, 2020

GÜNLÜK KAYGILAR



BİR GÜN...


Uzun süreden beri patronun beni işten çıkarmak istediğinden şüpheleniyordum. Nedeni gayet açıktı. Bundan önceki iki kriz döneminde birçok çalışana bunu yaptığı halde benim kılıma bile dokunmamıştı. Gerçi çok iyi anlaşıyoruz, ben de işimde çok iyiyim ama bu patronlar paradan başka kimseyi dost kabul etmezler kendilerine. Ben de bu yüzden bir patronu dost kabul etmem. Şüphelendiğim şey de zaten bugün başıma geldi. Patron beni yanına çağırdı ve dedi ki:



“Büro çok kalabalıklaştı. Sen de farkındasındır, artık bize dar geliyor. Bu konuda bir şeyler yapmayı düşünüyorum.”



Hemen anladım niyetini. Bir bozuldum, bir bozuldum... Üstüne bir de o lafı etti: “Senin çevren geniştir, başka bir yer bulabilirsin sanırım...”



İşte açık açık söylemişti artık. Bir an ne diyeceğimi bilemedim, yüzüm kızarmış olmalı. “Bu şirkete bu kadar emek verdim, nasıl başka bir yer bulmamı söylersiniz! Beni nasıl kovarsınız!..“ dedim ve kapıyı sertçe çarpıp çıktım odasından.



Hemen birkaç arkadaşımı aradım ve patronumun bana açıkça “Artık başka bir yer ara kendine, burada işin bitti, kovuldun...” dediğini söyledim. Bana yardım edip edemeyeceklerini sordum. İlgileneceklerini söylediler. Benim gibi biri nasılsa başka bir iş bulurmuş...



BİR GÜN SONRA...

Benim gibi biri nasıl başka bir iş bulur? Bugün iş ilanlarına baktım. Pek iç açıcı bir şey yok. Daha doğrusu benim gibi birisi için bir şeyler yok. Ne kadar aşağılayıcı bir şey eleman ilanlarına bakmak. Aradıkları insana uyup uymadığını düşünmek. Bir de utanmadan “Beraber çalışmak üzere...” gibi laflar kullanırlar. Beraber çalışmak da şöyledir: Siz iş için çalışırsınız, onlar da sizin çalışıp çalışmadığınızı görmek için... Hele küçük iş yerlerinde bu kadar kibarlığa bile gerek yoktur, doğrudan “Çalıştırılmak üzere...” alınırsınız. Kendimi hep köle pazarında gibi hissetmişimdir.



Ya görüşmeye çağırdıklarında... O da ayrı bir sorun. Senin görevlerini ve işin gerekliliklerini anlata anlata bitiremezler ama bunun karşılığında sana sunacaklarını söyledikleri şeylerin özeti, yalnızca maaş ve belki de primdir. Tecrübenizin, becerinizin ve çalışma saatlerinizin artarak devam etmesini yılın her günü isterler, oysa onlar maaşınızı yılda bir arttırırlar. Hiçbir zaman hakkınız olanı vermezler yani. Huzur vereceğinizi garantileyin, yarı maaşa geleyim...



Arkadaşlarımdan da telefon gelmedi, biliyordum zaten. Hepsi yalancı. Bana yardım edeceklerine işimden kovulduğum için seviniyorlardır mutlaka. Beni rakipleri gibi gördüklerine eminim. Daha iyi bir yer bulayım da, daha iyi maaş veren bir yer, gösteririm hepsine. Patrona da gösteririm. Bir de sabah utanmadan yanıma gelmiş ve sözünü yanlış anladığımdan bahsediyor. Güya o, büronun bu kalabalığını, iş yoğunluğunu kaldıracak yeni bir yere taşınması gerektiğini düşünüyormuş. Bana “Bir yer bulabilir misin?” derken, taşınmayı düşündüğü yeni bir büroyu kastetmiş. Benim gibi titiz ve çalışkan bir insanı neden kovsunmuş ki. Hem yeni büroda bana ayrı bir oda verme düşüncesi bile varmış...



Beyefendi külahıma anlatsın, bu yalanlarla beni kandıramaz, burada artık bir hafta daha duramam. Yoo olur mu... Ay sonuna kadar beni kovamaz. Ay sonunda tam maaş alır, öyle çıkarım. Hem bir iş de bulmuş olurum o zamana kadar. İyi fikir günlüğüm. Sağol. Sen olmasan... Hepsine göstereceğim... Beraber göstereceğiz...



Bu akşam çok yorgundum, yeni aldığım cinayet romanını okuyamadım. Artık yarın akşama...



BİR GÜN SONRA...

Akşam eve dönerken yolda rastladığım arkadaşım moralimi bozdu. Yeni bir iş aradığımı söyledim, endişelerimi aktardım. “Sen iş bulamayacaksın da kim bulacak...” dedi. “Kim iş bulmuş da sen bulacaksın...” der gibi bakıyordu ama. Sektörü iyi tanır, acaba iş bulmak için bir eksiğim mi var? Ne olabilir ki? Acaba akşamları yardımcı bazı kurslara gitmeli miydim? Eğitimimde eksik bir yön var belki de... Amaan canım, o pis bir nifak tohumu... Kendimle benim aramızı açmak istiyor. Bir an kendimden bile şüphelendim... Oysa ben her şeyden şüphelenirim, kendimden şüphelenmem.



Bunları kafamdan atayım, başka şeyler düşünüp biraz rahatlayayım. Neyse ki yazıyorum da biraz akıtabiliyorum içimi. Günlüğüm, seni tutmaya ara vermiştim uzun süredir. Tekrar başlamam iyi oldu. Yazmadığım zamanlarda hayatımda ne büyük bir eksiklik olduğunu fark ettim. Gün gün yaşadığım olayların yorumunu, bana söylenen bir sözün gerçek anlamını, hareketlerin arkasındaki imaları, günün o hızlı temposu içerisinde anlamam, kavramam zor oluyor bazen. Ama eve gelip sana yazarken hepsini daha ayrıntılı düşünüyor ve gizli anlamları bulabiliyorum. Bu yüzden benim yalnızca günlüğüm değil, en iyi arkadaşımsın ve seni çok seviyorum. Bundan sonra sana yazmayı hiç bırakmayacağım.



Bu cinayet romanlarını okumayı da tabii... Bu akşam okumaya başladığım çok ilginç. Katil kim acaba? Ben, beyin sekreterinden ve evin hanımından şüpheleniyorum. Bir de o genç üniversiteli kız var tabii. Gözlerim uykusuzluktan kapanmasa sonuna kadar gelirdim aslında... Neyse yarın akşama.



BİR GÜN SONRA...

Akşam eve gelip kitabı heyecanla okumaya başladığımda bil bakalım ne aptallık yaptım: Boş bulunup, durmam gereken yeri geçtim, sonunu da okudum, bitirdim romanı. Katil uşakmış. At gitsin şimdi bu kitabı... Oysa ki üniversite çağlarından beri okuduğum ne çok cinayet romanı var, hiçbirini bitirmedim. Hepsini ara sıra açar tekrar tekrar okur, göz atarım. Katilin bulunması işin zevkini kaçırıyor. En iyisi şüphelenmek... Herkesten ve her şeyden... Hiç bitmemecesine hem de. Herhalde hiç iyi bir dedektif olamazdım ben...



Bugün başka ne oldu..? Askerdeki sevgilimden mektup aldım. Aynen şöyle diyor mektubun bir bölümünde: “Kendimi değişmiş hissediyorum. Askerde yaptığımız bunca gereksiz iş, boşa harcadığımız bunca zaman gözümü açtı. Sivildeyken de, dönünce tekrar başlamayı düşündüğüm eski işim de dahil, bir sürü gereksiz iş yapıyor, zamanımı gereksiz insanlarla, gereksiz yerlerde yine boşa harcıyordum. O yüzden karar verdim, askerlik bitince hayatımdaki bir çok fazlalığı atacağım. Daha akıllı yaşayacağım... “



Önce “Aferin ya..!” dedim, doğruymuş, askerlik insanı olgunlaştırıyor, akıllandırıyormuş. Ama sonra esas demek istediğini anladım. Gayet açık aslında... Onun derdi benimle. Beyefendimiz beni terk etmek istediğini söylemeye çalışıyor da söyleyemiyor. Sen kim oluyorsun da beni terk ediyorsun... Esas ben seni terk ediyorum. Beni “Gereksiz” buluyorsun ha... Benimle “boşa zaman geçiriyordun” ha... Bu mektuptan sonra gelecek ikinci ya da üçüncü mektupta benden ayrılmak istediğinden bahsedeceğine de eminim. Neyse ki durumun hemen farkına vardım. Ona öyle bir mektup yazacağım ki benim kim olduğumu anlayacak. Ondan nefret ediyorum...



Ah günlüğüm... Biliyorum beni terk etmeyecek, bana yalanları değil, gerçekleri dosdoğru söyleyecek bir tek sen varsın...



BİR GÜN SONRA...

Bugün bir iş görüşmesine gittim. Ne yazık ki bir bayandı görüştüğüm ve söylediğine göre orada işe başlarsam amirim de o olacakmış. Bunu bilmiyordum giderken. Bilseydim o kadar çekici giyinmezdim. Zaten o da fark etti ondan güzel olduğumu. Devamlı beni süzdü yukarıdan aşağı. Mutlaka kıskanmıştır. Suratıma “Senin gibi bir dişi şeytanı yanıma alacak kadar enayi miyim ben, burada ikimizden biri fazla...” der gibi baktı. Böyle hırslı, şirret kadınlar çevrede kendilerinden daha çekici başka bir kadının olmasını istemezler. Hiç umudum yok bu yüzden. Aptal kadın. Benim gibisini zor bulur. Zaten söylediği o laflardan sonra benimle çalışmak istese, özür dilese bile, ben onunla çalışmam artık.



Patron bugün neden bir tatile çıkmadığımı sordu, çok yorulmuşum güya. Merak etmemesini, bir süre sonra benden tümüyle kurtulacağını söyledim. Aksi gibi iş aramalarım da hâlâ sonuçsuz, moralim bozuluyor.



Neyse ben romanımı okuyayım...

.....

Tanrım mükemmel bir roman. Gece yarısına kadar okudum. Sonunu okusaydım kendimi öldürürdüm. Çok farklı bir cinayet olayı, çünkü dedektifin kendisi de şüphelilerden birisi. O bile şaşırıyor kanıtların kendi üzerinde toplanmasına, artık kimseden şüphelenmeyi düşünemiyor bile ama hayatında hiç olmadığı kadar kendinden şüpheleniyor. Şüphe bir kurt gibi kemiriyor içini. Ne müthiş bir konu değil mi... Tam istediğim gibi. İnanır mısın, ter içinde kaldım. Müthiş rahatlamış hissediyorum kendimi, şimdi mışıl mışıl uyurum.



BİR GÜN SONRA...

Patronum yeni birisini almış işe. Benimle tanıştırdı. Yardımcım olacağını, böylece üzerimdeki iş yükünün hafifleyeceğini düşündüğünü söyledi. Biraz rahatlarmışım. Ne pişkin herif şu bizim patron, hâlâ beni kovduğunun farkında değilmiş gibi davranıyor. Ve biraz düşününce de buldum, sağ ol günlüğüm, arkamdan kuyumu kazıyorlarmış da haberim yok. Bakar mısın, daha ben gitmeden yerime geçecek kişiyi buldu: O genç çocuk... Sempatik bir şey ama ona işi öğretmek için parmağımı bile kıpırdatmam. Nasılsa aybaşı ayrılıyorum. Bir de iş bulabilsem...



Bu arada bir yerle daha görüştüm. Beni çok beğendiklerini, benimle çalışmak istediklerini söylediler. Şu anki işimle ilgili sorunun ne olduğunu sordular. Sorun olmadığını, iki tarafın da birbirinden çok memnun olduğunu ama benim kendimi geliştirecek ve daha çok sorumluluk yüklenmeme olanak tanıyacak yeni bir işe ve çevreye ihtiyacım olduğunu söyledim. “Anlıyoruz” dediler.



Kovulduğumu, kapı dışarı edildiğimi mi anladılar acaba? Yok canım anlamış olamazlar. Patronumu arayıp sorarlar belki de. Belki de ben daha onlarla görüşmeden sormuş, soruşturmuşlardır. Tabii öyle olmalı. Şimdi her şeyi anlıyorum. Benimle dalga geçtikleri her hallerinden belliydi zaten. Devamlı gülüyorlardı suratıma. Önce beni sempatik buldukları için güldüklerini sanmıştım ama değilmiş demekki... Terbiyesiz herifler... Duygularımla oynadı ahlaksızlar... Ah sevgili günlüğüm, bak sen olmasan nasıl da kanacaktım o insanlara... Ararlarsa bir daha, göstereceğim onlara da günlerini. Şu hayat ne kadar kötü, insanlar ne kadar zalim... Tanrım..! Biz böyle acılar içinde kıvranırken sen neredesin..? Yoksa yok musun..? Baksana, bizi kendinden bile şüpheye düşürüyorsun... Tövbe tövbe...



Sen ne dersin günlüğüm...



BİR GÜN SONRA...

Bugün daha önce başvurduğum iki yerden telefon ettiler ve beni son bir kez görmek istediklerini söylediler. Bir dakika... “Son bir kez” ne demek? Bir daha görmeyecekler mi yani? Ama o zaman neden çağırsınlar? Aman canım ben de!!! Büyük olasılıkla iş teklifi yapacaklar. Çok iyi oldu bu, aybaşı yaklaşıyor.



Bu arada patronumun güya yardımcım diye yanıma verdiği genç çocuk benden hoşlanıyor sanırım. Masasının üzerinde bir şiir bulmuştum geçen gün. Şöyle bir göz atıp bıraktım yerine ama çok güzel bir şiir olduğundan aklımda kaldı birkaç dizesi. Dizeler o güzel ritmleriyle aklıma bir şarkı sözü gibi takıldığından, içimden tekrar tekrar söylemeye başlamıştım ki, bir anda buldum: Bu şiir beni anlatıyordu.



O “Beyaz gül yanakların, sarı gül dağınık saçlarındır...” dediği kadının benden başkası olması mümkün değildi. “Gül” diyerek aynı zamanda, yerime geçeceği için ona kızgın olmadığımı belli etmemi, ona cesaret vermek için gülümsememi istiyordu. Her ne kadar o, patronun isteğiyle, benim ay başında boşalacak yerimi almak üzere geldiyse de bu şirkete, bana âşık olmaktan alıkoyamamıştı kendini işte, ne yapsın...



“Ömrüm, gittikçe silinen bir kopyandı senin...” diyen bu çaresiz âşık, umursamaz tavırlarımla onu içine düşürdüğüm durumdan bahsediyordu. Bana âşık olmasa gözlerini kapayıp görevini yerine getirebilecekken, gözlerini her kapadığında hayalimle uyanıyordu. Geceleri uyku tutmuyordu, zaten geceleri anlamıştı bana âşık olduğunu. “Hep karanlık sevdim seni...” derken hem bunu hem de geleceğimizdeki karaltıyı simgelemeye çalışıyordu. Tam bir yıldırım aşkıydı. Benden hoşlanıyor, pişmanlığını dile getirmeye çalışıyor ama bana açılamıyordu. Zaten o yüzden yazdı bu şiiri. Gözlerine ilk baktığımda anlamıştım zaten onun sanatçı bir kişiliği olduğunu... Bu çok hoşuma gitti. Ne kadar romantik. Sanırım ben de ondan hoşlanabilirim... Nasılsa askerdeki sevgilimden ayrıldım. Ona bir mektup gönderdim, her şeyin bittiğini anlattım.

...

Bu cinayet romanı yazarları bu kadar güzel kurguları nasıl tasarlayabiliyorlar? Sanki olayın içindeymişler, sanki gerçekten o cinayetleri yaşamışlar gibi. Şüpheleniyorum doğrusu.



BİR GÜN SONRA...

İki yıl önce tuttuğum günlüğümü okudum. Günlük tutmak güzel bir şey. Yazarken o kadar önem vermiyorsunuz ama belli bir süre geçip de, kendi hayatınıza biraz uzaktan bakınca işin ilginçliğini anlıyorsunuz. Sanki siz başka biriymişiniz gibi. “Bunları ben mi yaşamışım?” diyorsunuz, günahları ve sevaplarıyla... Çok şaşırtıcı bir duygu bu. Ama bazen endişelenmiyor değilim, acaba insanlardan kaçmak için bir bahene mi bu? Hayatta en çok korktuğum şey yalnız kalmak. Hiçbir arayanım, benim arayacağım tek bir kişinin bile olmaması... Bazen bu günlüğe kendimi fazla kaptırdığımı düşünüyorum çünkü. Sanki bir şeylerden kaçıp, gelip bu günlüğe yazıyor ve bunun beni sorunlardan kurtarmasını bekliyorum... Yok canım... Ben de her şeyden şüphelenmeye başladım. Olacak şey değil, günlüğümden de şüphelenirsem, güvenecek kimim kalır ki...



Senden özür dilerim günlüğüm.



BİR GÜN SONRA...

Askerdeki eski sevgilim aradı. Önce çok heyecanlandım. Doğrusu beraberliğimiz süresince beni her açıdan memnun etmedi değil. Bir an sesini duyunca o eski güzel günleri hatırladım. (Ve tabii geceleri... O aşk dolu geceleri sana yazdığımı hatırlıyorum, şu sayfayı bitirdikten sonra açıp okuyayım.) İçim bir hoş oldu. Ama sonra kendimi toparladım. Beni terk eden bir erkeğin ayaklarına kapanamazdım ya...



Uzun uzun anlattı. Önce onu terk etmeme çok şaşırdığını, buna bir anlam veremediğini ama daha sonra düşününce her şeyi anladığını söyledi. Askerden dönmesini birkaç ay daha bekleyemediğim için bana teşekkür ederken, yeni bulduğum sevgilimle bana mutluluklar diledi. Ona bir aptal olduğunu söyleyip kapadım telefonu suratına. Nereden uyduruyor bunları anlamadım. Öyle yeni sevgili falan... Paranoyakça şeyler bunlar. Tabii canım, belli, kendi suçunu bana yüklemeye çalışıyor. Beni asıl terk eden sen değil misin aptal... Vicdan azabından kurtulacak aklınca. Aman aman... ondan ayrıldığım iyi oldu.



Zaten benim yeni bir sevenim var artık. Sana bahsetmiştim, iş yerindeki o yakışıklı çocuk, yardımcım. Bana belli etmemeye çalışıyor ama o şiir her şeyi açıkça anlatıyordu. Ona gayet candan davranıyorum ama benimleyken neden o kadar ciddi olduğunu bir türlü anlayamıyorum, sadece iş konuşuyor, hiç esas konuya girmiyor. Yoksa üzerine düşmemden, fazlaca ilgilenmemden mi hoşlanmadı? Evet evet öyle olmalı. Biraz ağırdan satayım canım ben de kendimi. Öyle güzel aşk şiirleri yazıyorsa, gizemlilik hoşuna gidiyordur, belki de platoniktir. Çok iyi bir âşık olduğu her halinden belli. Onunla iyi bir çift olacağız ama ay başına da epey az kaldı... Elini çabuk tut sevgilim, beni istiyorsun ve işte buradayım. Gel de al işte artık beni...



Hiç merak etme günlüğüm, bir haftaya kadar bana içini açacak. Bak bir hafta sonrasının sayfasını açıyorum ve ne yazıyorum: “Uzun süredir peşimden koşan çocuk sonunda bana açıldı. Artık bana delice âşık bir sevgilim var ve benimle evlenmek istiyor. Ama ben biraz daha beklemekten yanayım... Biraz nazlanayım, değil mi...”



BİR GÜN SONRA...

Sonunda yaptım... Bu düşüncemden sana bahsetmemiştim, kusura bakma. Bugün gittim ve ona benden hoşlandığını bildiğimi söyledim. Çok utangaç, biraz sinirlendi. “Nereden çıkarıyorsunuz bunu?” dedi. Yazdığı aşk şiirini masasının üzerinde bulduğumu, bunun hemen benim için yazıldığını anladığımı, zaten ilk tanıştığımızda da bakışlarını üzerimden ayıramadığını fark ettiğimi, laf aramızda bugüne kadar epeyce hayranım olduğundan bu konularda biraz tecrübeli sayılabileceğimi söyledim. Tabii beni ahlaksız bir kadın sanmasın diye çok az ilişkim olduğunu çünkü çok seçici davrandığımı da ekledim. Suratıma o kadar aptal aptal ama bir o kadar da tatlı baktı ki yanağından bir makas almadan duramadım. Sence fazla ileri gitmiş miyim? N’apayım aylardır bir erkeğim olmadı. Çekici bir kadınım ve ay başı da yaklaşıyor... Yani aybaşında işten ayrılacağım ya, onu demek istiyorum... Onu öylece bırakıp odama geldim. Akşama kadar bekledim ama bir ses çıkmadı. Böyle utangaç erkekleri bilirim, kendilerini göstermekten hep çekinirler. Ama yarın sabah masamın üzerini çiçeklerle donatılmış bulacağıma eminim. Tabii tutkulu bir de not. Ah çok heyecanlanıyorum...



BİR GÜN SONRA...

Bu erkeklere hayatta güvenilmez sevgili günlük. Her şey bitti. Sen o kadar kur yap, şiir yaz, peşimden koş, sonra hepsini inkar et. Üstelik evliymiş biliyor musun? Ben onunla konuştuktan sonra tam anlamıyla kriz geçirmiş. Tabii yalandan. Sonra patronuma anlatmış durumu. Patron da bu sabah benimle konuştu. Tam anlamıyla rezil oldum. Tüm bunların bir yanlış anlama olamayacağını, o serserinin işi odama çiçek yollamaya kadar götürdüğünü söyledim. “Hatta kendi el yazısıyla yazdığı o tutkulu notu bile gösterirdim size ama şu anda yanımda değil...” dedim. Doğru söyledim, yanımda yoktu. Patronum her zamanki soğukkanlılığıyla beni de sakinleştirmeye çalışarak, üzülmememi, bir süre sonra bu olayın unutulacağını söyledi. Tabii artık o herifle beraber çalışmamızın olanaksız olduğunu da ekledi.



“Kısa sürede sana yeni bir yardımcı bulacağım hiç merak etme...“ dedi.



Aybaşına dört gün var ya... İşten ayrılmama... “Kısa süre” derken onu kastediyor. Aklı sıra bana iyilik yapacak da, vicdanını rahatlatacak. Bu erkeklerin topunun boyu devrilsin..! “Bugünden gidiyorum, size artık bir dakika tahammül edemem...” deyip çıktım odasından. Bunu yapmak zorundaydım. İnsanların yüzüne nasıl bakarım orada artık. Beni fettan kadın durumuna düşürdüler. Cinselliğe böyle zaafı olan bir toplumda, bir kadını ancak bu tür yalanlarla suçlayıp, ayağını kaydırabilirler. Benim tek suçum başarılı olmak... Bir de peşimde koşan, bana türlü tekliflerde bulunan her erkeğe güvenmek... İkisi de isteklerine ulaştılar ama bu yanlarına kalmaz. Tanrı onların cezasını verir. Yeni bir iş bulabilseydim, ben de verirdim ama...



Oh sevgili günlük ne yapacağım? Yardım et, akıl ver bana...

....

Sence katil kim..? Film yıldızı mı, menejeri mi, set görevlisi mi... Film yıldızı olamaz... Yoksa olabilir mi? Hepsi katil olabilir aslında. Evet evet öyle olmalı. Hepsi katil... hepsi...



Şu romanlar hayatın ta kendisi sanki, değil mi...





BİR GÜN SONRA...

Bugün o iki iş görüşmesine gittim. İkisinin de aynı gün olması ne raslantı... Ve müjde... İkisinden de iş teklifi aldım. Sadece karar vereceğim hangisini seçeceğime. Ne dersin günlüğüm, hangisini seçeyim. Beni iyi tanırsın, içimi gerçekten açabileceğim tek insansın. Şuraya bak, “İnsan” yazdım. Seni artık bir insan gibi mi görüyorum. Evet, neden olmasın? Sen benim mektup arkadaşım gibi bir şeysin. En gizli şeyleri konuştuğumuz, birbirimize her sırrımızı verdiğimiz bir arkadaşlık bu, ne güzel değil mi? Sana öyle şeyler yazıyorum ki, düşünüyorum bazen bunları birisi okusa ne olur diye...



Heeey!... Bir an tüm vücudumu bir ürperti kapladı. Bu şüphe... içimi yeni yeni kemirmeye başladığını hissettiğim bu şüphe...



Sanki günlüğümü birileri okuyormuş gibi...



BİR GÜN SONRA...

Biliyorum artık sen okutuyorsun günlüğümü. Ve... ve... daha da kötüsü... Her zaman düşündüğüm gibi bir kadın değilsin sen, kahrolası bir erkeksin... Lanet olsun... Bütün duygularımı, ruhumun en gizemli taraflarını bir erkek okuyup dalga geçsin, katıla katıla gülsün diye açmadım ben...



BİR GÜN SONRA...

Çok beklersin. Bir daha hiçbir şey yazmayacağım sana... Sayfalarına elimi bile sürmeyeceğim artık... Aldattın beni anlıyor musun, aldattın. Senden nefret ediyorum.



(Berfin Bahar)

Pazartesi, Nisan 20, 2020

İPUCU

Henüz orta yaşa dayadığı merdiveni çıkıyordu. Kimilerinin asansörle çıktığı için “Hayatının Baharı” olarak adlandırdığı bir mevsimi yaşıyor; ama çocukluğundan ve gençliğinden, hayatının resmini bir sonbahar tablosuna çevirecek kara bulutlar yollanıyordu hep.

İpin ucunu kaçırmaktan korkuyordu. Çok geç olmadan bir şey olmalıydı, bir şey... O şey, neyse, onu bulma umuduyla yaşıyordu.

Bir gün hayallerini kurduğu o şey gerçekleşti: İpucunu buldu...

İpucu, bir ipin ucuydu. Hayatın karmaşık anlamını çözmesini sağlayacak bu ipucu, acılarından tek kurtuluştu ona göre. İpucu, hayatının bundan sonraki yönünü belirleyecekti. O nereye götürürse oraya gidecekti artık. Yaşadığı sonbahar tablosunun karamsarlığını gölgede bırakacak parlak bir çerçeve bulma umudu sardı içini. Belki “Hayatın Baharı”nı artık o da keşfedecekti.

Elinde ipin ucu, ayakta öylece duruyordu. Öncelikle bu mutlu anın tadını çıkarmak istiyordu. Hayallerine ulaştığını düşünüyordu artık. İpin yalnızca ucunu tutuyor olması; hayallerine ipucunu ancak sonuna kadar izlediğinde tam olarak ulaşacak olması, onu fazla düşündürmüyordu açıkçası. Nasılsa bir şekilde yolunu bulurdu. İpucunu bulmuştu ya...

İpi izleyerek yürümeye başladı. Uzun bir yolculuk olacağının henüz farkında değildi...

Önce öylesine yürüdü. Adımlarını büyük bir güvenle atıyordu. Tuhaf bir insanüstülük hissediyordu. Hani birisi size hazırlanmak için çok çaba harcamış olduğunuz önemli bir yarışmayı kazandığınızı çıtlatır. Bunun gizli bilgi olduğunu söyler, henüz kamuoyuna açıklanmamıştır. Bunu ondan duyduğunuzu kimseye söylememenizi ister. Siz artık onu duymuyorsunuzdur zaten. Etrafınızdaki hiç kimseyi görmüyor, hatta yaşamdaki hiçbir varlığı önemsemiyorsunuzdur. Dünya artık sizin etrafınızda dönüyordur. Hatta ve hatta dünya siz olmasanız dönmeyecek gibidir. Ama siz bu sorumluluğunuzun bilincinde var olmuşsunuzdur... Var olmuş ve bir şeyler yapmışsınızdır. Önemli bir şeyler hem de... Vasat insanların beceremeyeceği şeyler.

Kaç insan hayatın anlamını keşfedeceği ipucunu bulmuştur... Kaçı hayatın anlamına erişmeyi başarabilmiştir...

Artık daha dik yürüyordu. Ve tabii daha dikkatliydi. Hayatın anlamı bir anda karşısına çıkabilirdi. Temkinsiz yakalanmamalı, o anda bedenen ve ruhen tam anlamıyla hazır olmalıydı. Sürprizlere karşı da gözünü açmalıydı. Ne de olsa hayattı bu... Karşına ne çıkacağı bilinmezdi. Bütün hamlelerini önceden bilen bir oyuncuyla satranç oynamak gibi bir şeydi yaşamak. Baştan haksızlıktı yani... Ama o emindi; her defasında doğru hamleyi yapıyordu: ipin yolunda, onun doğrultusunda, bir adım... sonra bir adım daha... bir daha... bir daha... Ve böyle sürüp gitti yıllar boyu... Hep umutluydu...

Hayatının kışında, 85 yaşında, hâlâ ipi izleyerek yürüyordu. O kadar yıl, ipin yolunda, aradığı şeyi bulamadan yürümekten, sadece elleri değil, kalbi de çatlaklarla doluydu. Kalbinin tam olarak kırılması için bir şey daha olması gerekti: Vücudunu yıllarca, umutla peşinden sürüklediği ip birdenbire bitti. Yıllar önce bir ucundan yola çıktığı ipin öbür ucu, şu an ellerindeydi.

Hesaplarına göre hayatın anlamını bulmuş olması gerekiyordu. Sanki ağır bir yükü kaldırırken kopmuş gibi gözüken ipin ucuna baktı: Hiçbir şey yoktu... Hayatın anlamı yok muydu..? Hayatın anlamı “hiçbir şey” miydi..? İkisi de aynı şey demekse, hayatını bir hiç için mi harcamıştı...

Bir an kafasını toplamaya çalıştı. Göreceği, anlayacağı, çözeceği bir şeyler varsa, şimdi yapmalıydı bunu, tam şu anda... Tüm yaşamı boyunca bunu bir olasılık olarak düşünmüştü zaten: Hayatın anlamı ona uzun bir süre içerisinde parça parça da görünebilirdi, bir anda da karşısına çıkabilirdi. 85 yıl sonunda -giderek daha az zamanının kaldığını düşünerek yaşarken- artık hayatın anlamının bir anda karşısına çıkacağına daha çok inanmaya başlamıştı. 85 yıl boyunca o bir anı beklemişti. 85 yıl ve bir an... Koca bir 85 yıl ve küçücük bir bir an...

Ya da küçücük bir 85 yıl ve kocaman bir bir an... Ama ne kadar kocaman olursa olsun, onu hâlâ göremiyordu...

Belki de çile çeken Hint Fakirleri gibi çilesini, ipi yaşamı boyunca izleyerek doldurmuştu... Belki ipucu sadece bir kelime oyunuydu... Belki de ipin elindeki bu diğer ucunda başka bir ipucu saklıydı... Evet evet öyle olmalıydı. Başka bir ipucuydu bu ipin ucu...

Bu doğru olsa da, artık yaşlı vücudu, ne yeni bir ipucu bulacak, ne de onun peşinden gidecek durumda değildi. İpucu elinde, yere çöktü. Bütün hayatını yolunda harcadığı ipe baktı.

Yıllar sonra ilk kez bu kadar dikkatle bakıyordu ipe. Ve yıllar sonra ilk kez ipin üzerindeki yazıyı fark etti. Yazının, ipe boylu boyunca yazılmış ve ipin elindeki ucunda bitmiş olduğunu anladı. Son kelimeleri başa doğru okuyarak, yıllar boyunca geldiği yönün tersinde gitmeye başladı bir süre. Arasıra durup okuduklarını kavramaya çalışıyor ama başaramıyordu bunu. Yine de deli gibi takip etti ipi. Bu yeni ipucunu değerlendirmeli, onun yolunda gitmeliydi.

Sonra durdu. Mantıklı düşünmeye çalıştı. İpin üzerine yazılan metin -hayatın anlamının yazılı olduğu metin- baştan okumadıkça, hiçbir şey ifade etmeyecekti. Genç değildi, gençliğine dönemezdi, metni baştan okuyamazdı. Ama yaşının verdiği olgunlukla, gençliğinin aksine, bu defaki ipucunu daha mantıklı değerlendirebilirdi...

Artık hayatın bir anlamı olduğuna inanmıyordu...


(Gençlik Kitabevi Öykü Ödülü ‘97 Mansiyon)

Pazar, Nisan 19, 2020

BİR

Hayatımdaki insanlara puan verdim. Ve puanlarına göre önemliden az önemliye doğru sıraladım onları. Sonra onların gözünde kendi puanımı tahmin ettim. Hangi insanı ne kadar önemsiyorum ve onlar tarafından ne kadar önemseniyorum, saptadım. Eşit çıktı. Örneğin, Ahmet'in gözümdeki değeri on üzerinden olsa olsa beş idi. Oysa Ahmet beni çok sever, sık sık arar, tatil planları yapmamız için ikna etmeye çalışırdı. Onun gözündeki değerim en az dokuz olmalıydı. Böylece Ahmet sayesinde lehime bir dört puan kazanmış oluyordum. Oysa Oya söz konusu olduğunda puanlama tamamen aleyhime işliyordu. Oya'yı en az on şiddetinde seviyordum, ona âşıktım. Oysa o bana olsa olsa iki, bilemedin üç verirdi. Böylece Oya bana yedi puan kaybettirmiş oluyordu.

Önem verdiklerime daha az; önemsemediklerime daha fazla ilgi göstersem ne olur diye düşündüm. Daha az önem verdiklerimle arkadaşlığım sağlamlaşır; daha çok ilgi gösterdiklerimle ise zayıflardı herhalde. Çünkü insanlar sevdikleriyle değil de sevildikleriyle arkadaşlıklarını daha sağlam sanıyor. Herkes birilerini sevmeye değil de kendini birilerine sevdirmeye çalışıyor.

"Madem öyle" dedim kendi kendime "hepsine de aynı taktiği uygulayıp önem vermeyeyim, hiç aramayayım.": Arkadaşlıklarım çok sağlamlaştı. Tüm arkadaşlarımın gözbebeğiydim artık. Benim mutlaka arayacağımı düşünenler "Allah Allah, bu çocuk niye aramadı" diye endişeleniyor ve böylece tuzağıma düşmüş oluyorlardı.

Aramamı zaten beklemeyenler de arada bir aramalarım bile kesilince beni kaybetmekten korkup daha çok üzerime düşmeye başladı. Aranan insan olmuştum. Mutluydum. Rol yapmaya, ilgisiz erkeği oynamaya devam ettim. Telefonların ardı arkası kesilmedi, hafta sonu, ondan sonraki hafta içi, ay sonuna kadar olan bütün hafta sonları, içleri, dışları, kenarları, köşeleri, her taraf her taraf öncelerden tutulmuştu. Kapılmıştım. Kapalı gişe oynamak buna deniyordu işte.

Sonra sezonum mu bitti ne, telefonum çalmamaya, biletlerim satılmamaya başlandı. Rolünün hakkını vererek oynasa da, burnu çok havada olduğu için izleyiciye bakmayan bir artist gibi boş salonlara oynamaya başladım: Burnum havadan yere doğru inmeye başladığında, önce, göz ucuyla arka sıralara baktım. Boştu, ilk onlar terk etmişti zaten. Orta sıralar... boştu, onlar da fazla dayanamamıştı bu sevgi sömürücüsüne. Önlere doğru... boştu, üzüle üzüle gitmişlerdi. En ön sıralara bakmadan önce gözlerimi sıkı sıkı kapattım ve açmakla açmamak arasında kararsız kaldım. Açamadım. Arkamı dönerek sahneden uzaklaştım.

Ön sıralar dolu, biliyorum. Ya da en azından yarısı dolu. Birkaç kişi olmalı... Hiç olmazsa bir kişi vardır mutlaka. Eminim o beni terk etmez. Ona her zaman güvenirim.

Oh içim rahatladı. İnsanın güvendiği birinin olması ne güzel... Yarın arayıp, onu sevdiğimi söyleyeceğim.

(KISA ÇÖP'TEN)

Cumartesi, Nisan 18, 2020

BEŞİNCİ ASKER

BÜYÜK HARF önümdeki askerin ensesinden olanları korkuyla izliyorum bir iki üç dört ense önümde korkunç bir savaş cereyan ediyor burnuma et ter kan barut çiş kokuları geliyor en öndeki yaralanmadan ya da ölmeden arkasındaki ateş etmeyecek o yaralanmadan ya da ölmeden de onun arkasındaki sonra onun arkasındaki ve onun arkasındaki yani ben otomatik silahlarımız sayesinde ve boğazın çıkışı epey dar olduğundan tek bir asker bile çıkanları durdurabilir boğazın girişine iyi koşullandırılmış bir asker dünyaya bedeldir ayrıca diğerleri onun arkasında onun gölgesinde kaldıkları için boğazdan çıkmaya çalışan düşman askerleri eğer şansları yardım eder de mermileri göbeklerine yemeden bellerini doğrultup nişan alacak bile vakit bulamadan ateş edebilirlerse beş asker gücündeki tek askeri ama tek asker gibi hedef gösteren o beş askeri vurmaları düşük bir olasılık iyi taktik değil mi yine de ilk asker vuruldu nöbeti hemen arkasındaki aldı düşman komutanı bazen gruplar halinde o daracık geçitten ne büyüklükte bir grup geçerse bazen teker teker geçide salıyor askerlerini ama zavallıların becerebildikleri tek şey canlı hedef olmak kurtulan ikinci askeri vuruyor ikinci askeri vuran üçüncü asker tarafından vuruluyor dördüncü savaşa hazırlanıyor ve ben beşinci asker sıra bana geldiğinde savaşmak düşüncesiyle sıvışmak düşüncesi arasında bocalıyorum düşman komutanı taktiğimizi geç de olsa birliğinin yarısını kaybettikten sonra anladığından neredeyse 30 askerini hınçla ve tek bir atakla tabii tek bir sıra halinde göndererek artık gücü iki asker kalan beni saymasak da olurdu bu tek askeri öldürmeyi planlıyor önümdeki aslanlar gibi savaşırken kaçmayı hep bir sonraki saniyeye erteliyorum sanki cesaretimi toplayacağım saati bekliyorum önümdeki asker vuruluyor ve bir an önümden çekiliyor savaşla ve ölümle yüz yüze geliyorum silahımı doğrultuyorum zaten doğrultmuşum da bu kez daha inançla tutuyorum kaçma düşüncesi yerini savaşma düşüncesine bırakıyor ama önümdeki asker ölmemiş sadece yaralanmış ve ayakta dik duramadığı için yere çömelmiş bir halde savaşmaya devam ediyor bu ne hırs onun arkasına çömeliyorum nişan aldığım düşman askerleri ben daha ateş etmeden birer birer devriliyor önümdeki artık bana siper olamayacak hale gelip çöktüğünde otomatik silahımdaki mermileri hiç sakınmadan maliyetine aldırmadan boşaltmaya başlıyorum yığınlar halinde yerde serilen kendi arkadaşlarını artık çiğneyerek boğazdan çıkmaya çalışan düşman askerlerinin üzerine bu bir bilgisayar oyunu değil yaşamda her şeyin bir bedeli var mermilerin bitme olasılığı beliriyor o kadar çok harcıyorum ki korkaklığımın açığını kapatmak için tabii artık korkaklığımdan eser kalmamış başka çarem kalmamış bir korkak bu kadar düşman askeri öldürebilir miydi düşman komutanı askerlerinin tükenmekte olduğunu görüyor onları teker teker yollamaya başlıyor namlumun ucuna tek asker ama gerekten tek asker kaldığımı anlıyor su gibi mermi harcadığımı gördüğünden başka bir taktik uyguluyor askerleri menzilime tam olarak girmeden girer gibi yaparak beni aldatarak mermilerimi tüketmeye çalışıyor bu amaçlarında başarılı olacağa benziyorlar eskiden yirmi mermiyle beş ya da altı düşman askeri öldürürken şimdi otuz mermiyle ancak bir düşman askeri öldürüyorum kendime gelmek istemiyorum başka düşüncelerin aklıma gelmesini istemiyorum mermilerim giderek azalırken düşman askerleri ayaklarını başlarını göstererek teker teker hedef olmaya aslında hedef olmamaya hedefmiş gibi görünmeye devam ediyor şanslarını deneyip beni vurabileceklerine gözleri kesince ortaya atlayıp mermilerimi yiyorlar işte bir tane daha gitti kaldı dört tane evet önümde dört asker kaldı artık beşinci askerim ben ordunun gerisi arkamda en az bir yirmi kişi daha oluşturuyor ama ben öldükten sonra arkada yüz kişi olsa ne fayda korkuyorum boğazı geçmek için düşman mermilerinin önüne atlamalar yapan ordunun sıradaki beşinci intihar komandosu olarak korkuyorum işte birinciyi öldürdü mermileri biraz daha azaldı ikinciyi öldürdü mermileri biraz daha azaldı üçüncüyü öldürdü mermileri biraz daha azaldı dördüncüyü de öldürecek mermileri biraz daha azalacak sıra bana geldi neredeyse kaçmayı düşünmedim değil ama komutan vuruverir mazallah şakağımdan askeri mahkemeyi beklemeden evet sıra bende ama arkadaşlarım gibi oyunlar yapmak niyetinde hiç değilim nasılsa işe yaramadı onların oyunları da baksana boğazın çıkışında öyle yatıyorlar etten bir dağ gibi bir göz dağı gibi komutan omuzumu okşuyor ölüme hazırlıyor sanki beni bitir mermilerini diyor hadi göreyim seni acıyı uzatmak niye mermilerinin biteceği yok böyle giderse hepimizi temizler de yine bitmez maşallah atlayacağım doğrudan boğazın çıkışına mermileri yemeden birkaç el ateş edersem ama onu da sanmıyorum ya atladım bile neden yemedim hiçbir mermi karşımda duruyor boğazı kollayan asker silahı bana çevrili duman tütüyor namlusundan ama neden mermi geçmiyor geçip de saplanmıyor canım etime savaşın en sessiz dakikaları bunlar daha önceki silah seslerinin canhıraş çığlıkların uğultuların savaşı biraz daha korkunçlaştıran tüm o seslerin kesildiği dakikalar ritmik olarak şu sesleri duymaya başlıyorum sadece klik klik klik sanki boş silahla beni vurabilecekmiş gibi inatla basmaya devam ediyor boğazı bekleyen bu zavallı asker tetiğe eli takıldı belki de saatlerdir yaptı bu hareketi ne de olsa ama bitti işte mermisi tam ben boğazı geçmeye çalışan ordunun beşinci askeri ölüme atıldığım sırada bitti hem de bir mermi sadece bir mermi bile az harcamış olsaydı öncekilere işte savaşı bitirirdi o mermi benim için bitirirdi ama şimdi ikimiz karşı karşıya gözlerimiz karşı karşıya bedenlerimiz karşı karşıya fikirlerimiz karşı karşıya onun boş silahı benim daha tek mermi atılmamış silahımla karşı karşıya NOKTA



(Ağustos 1999 E Dergisi Öykü ‘99 Eki) / KISA ÇÖP

Cuma, Nisan 17, 2020

AÇIKLAYABİLİRİM

O gün, dalgın dalgın uzaklarda göz gezdirirken, gözleri gezinti rotamın ara istasyonunda bulunuyormuş, fark etmemiştim. Ona baktığımı, daha da ötesi onu süzdüğümü, artık biraz abartarak da olsa, ondan etkilendiğimi sezmiş. Biraz sonra tanıştığımızda, deminki bakışlarımın herhangi bir nesneye yönelik olmadığını, ona rastlamasının sadece bir rastlantıdan ileriye gidemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Tabii bunları anlatırkenki tutumumun onu dikizlerken suç üstünde yakalanmışlığımdan kurtulma çabasıymış gibi bir yanlış tahmin batağına saplanarak başarısız kalacağını da düşünmedim değil. Bu ikinci düşüncemi de hiç çekinmeden ona söylediğimde, şu üçüncüyü de eklemem şart olmuştu: “Doğallıktan uzak bir insan değilimdir, eğer beğendiysem duygularımı saklamam.” Yanlış tahminine ve bu tahmin üzerinde yükselttiği baştaki yargısına bağlı kalmaya devam ediyorsa eğer, bu üçüncü açıklamamın da ikinci açıklamamı haklı çıkartmak için yapıldığını düşüneceğini üzülerek tahmin ettiğimi de açıkça belirttim.


İlişkimizin sonraki dönemlerinde, tabii ki birçok başka konudan konuştuk, birçok başka olayla karşılaştık, ama duygularını belli etmeyen bir insanmışım gibi anlaşılmış olma durumlarımı, her defasında -tıpkı ilki gibi- ona gösterme gereğini sık sık duydum. Açıkçası onun bu konudaki tepkisi tamamen tepkisizlikti: Beni, ilk günden beri çok sevdiğim ve zamanla içindeki dozu çok iyi ayarlanmış sinsiliği fark ettikten sonra kelimenin tam anlamıyla âşık olduğum gülümsemesiyle cevaplandırmış, açıkçası cevapsız bırakmıştı. Çoğu kez benim kanıtlar üstüne kanıtlar koyarak ona anlatmaya çalıştığım yanlış anlaşılma korkumu yanlış anlamasından korkmamın, ona alay edilecek bir şeymiş gibi gelmesinden korkmuşumdur. Her defasında ona daha iyi açıklamalar sunma çabalarımın, “Yarası olan gocunur...” tarzı umursamaz bir yoruma kurban gittiği endişesini aralıksız taşıdım. Birbirimizi çok daha iyi tanımaya başladığımız günlerin, ayların sonunda bile, ilk günkü o belirsizlikten doğan ve giderek gelişen endişemi derinden hissetmeme engel olamadım. Onun ne düşündüğünü tam olarak bilemememden doğan bu belirsizliği her defasında kendi yararıma yorup bana kalpten inandığını umarak kendimi rahatlatmaya çalıştım. Ama yine de, artık yıllar öncesinin bir anısı olarak kalmış o olayın, ilk tanıştığımız günkü göz gezdirmelerimin ona rastlamış olmasının, aslında hiç de plansız olmadığını açıkladığım şu son birkaç günkü kadar kendimi rahat hissetmiş değildim.



(Mayıs Haziran 1999 Adam Öykü) / KISA ÇÖP