Cumartesi, Nisan 02, 2022

BABA

abam seni bulmamı söylemişti senden özür dilememi

anlattın mı

anlatmıştım

valla saygı duydum nasıl anlattın insan kendini kayırır

bilmiyorum anlattım

baban sağlam adam

öldü

ha, o yüzden yazdın bana.

Evet.

Ok

Ciddiye almıyorsun beni

Babanla konuşurum ben bu gece sen rahat ol uyu geçecek

3

İkizim sana âşık oldu. Ne duygularını küçümseyebilir, ne de başkasına bir şey hissedebilirim. Üçümüz birlikte olmak durumundayız.

SAYGI

“Nütopya’yı okurken yellenemiyor insan!”

Çarşamba, Mart 30, 2022

ÖZEL

Önemli ve Önemsiz arasındaki.

Salı, Mart 29, 2022

3 MİNİMAL

KÖTÜ BÜYÜ
sende tutmuyordu, ben de tüm dünyaya yaptım. Oh olsun sana, hak ettin bunu!


KEDİ
Benle bakışmama oyunu oynamaya kalkıyorsun ama ben türk kadınları tarafından eğitildim köpek ederim seni kedi.


KÖTÜ TOHUM
-Çok kötüsün
-İkizim o
-Sen de kötüsün
-O da üçüzümüz

Pazartesi, Mart 28, 2022

YAŞLI

Canetti’nin denemelerini okuyorum. İnsanın taşrası ve Saatin Gizli Yüreği…

Üçüncü kez okuyorum, hayret; yaşlanıyorum diyeceğim ama yaşlanmıyorum, hoş etraf bu kadar yaşlı doluyken buna nasıl karar verebilirim… (Adorno’nun Minima Moralia’sı da çöpe gitti, gençlik hatası!)

Diyor ki: “Bütün cümlelerin en korkuncu: Birinin "zamanında" öldüğünü söylemek.”

Bizdeki laf: Her ölüm erken ölümdür.

Allahın tokadını bu kadar zamanında, erken ya da zaman ötesi hak eden bir ruh var mıdır diye düşünürüm hep, her bir ünlü öldüğünde tekrarlanınca. Canetti de bu ruhsuzluğa dahil imiş; kayıt olsun geçsin gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi.

Yazmama ama, ikinci düşüncesi neden oldu:

“Mahşer gününde her kitle mezarından tek bir canlı ortaya çıkacak. Ve Tanrı, sıkıyorsa bu canlıyı yargılasın!”

Benim bunu okumama ramak kala aldığım notsa şu:

“TEKTİP

Tanrı teknolojiye tapıyor. Çünkü O Ulu Teknoloji (High-Hatta-Huge Tech) insanları aynılaştırıyor; farklı farklı günahlarından dolayı ayrı cezalar vermekten yorulmayacak. Tek millet, tek bayrak, tek cehennem.”

Pazar, Mart 27, 2022

4 AFORİZMA

CESUR

Başkalarının hayatını yaşıyor ki ölürken korkmadan harcayabilsin.



MÜKEMMELİTE

Yüzüyorum ama yüzemediğim zamanlar hiç aklımdan çıkmıyor, o yüzden yüzemiyorum dedi kafka.

Ben ana karnından beri yüzüyorum dedi çocuk, o an aklına geldiğine gülerek.

Somurtma dedi sonra, şaka yaptımdı.

Şaka olmasına somurttum dedi kafka.



AYNA

-105 yaşında neden intihar edilir, sağlıklıydı da!

-Yaptığım bir şeyle anılmak istiyorum yazmış…



NELER NELER

“Anlamadığım şeyler nasıl önemli hale geldi baksana, bende daha neler neler vardı hem de düşünsene…”

Cumartesi, Mart 26, 2022

EVLİLİK

Yalan ile edebiyatın iki yıl arkadaş olduklarına inanırım, diye bir cümle okudum; off dedim, biri sonunda farklı bir şey söyleyecek… Tabii ki değilmiş; yalan ile edebiyatın iki iyi arkadaş olduklarına inanıyormuş; gerici edebiyatçılar gibi! Ben doğrusundan devam edeyim: İki yıl sonra yalan ifşa olur, edebiyat arkadaşlığa devam eder, hatta “ciddi düşünüyordur”…

Çarşamba, Mart 23, 2022

FEMİNİSTİKOLOJİ

Ann & Jeff Vandermeer - Devrimin Kardeşleri - Feminist Spekülatif Kurgu Antolojisi - Kolektif Yayınları

Demin göz atıp çöpe gönderdim, altı yedi kitapla birlikte yalnızlık çekmesin. Atlaya atlaya okudum, kötü olduğu anlamına gelmez bu, ama feminist mi emin değilim.

İlk öykünün konusu çok güzeldi. Kadın bir şeyler söylediği için tutuklanıp hapse konuluyor ve yıllardır hapiste kimseyle görüştürülmüyor ve hatta adıyla anılan kanunlar çıkartılıp söylediklerinin bir daha söylenmesine yönelik önlemler alınıyor. Bir kadın gazeteci de bu kadını görmeye gidiyor yıllar sonra; feminen, pardon, fenomen kadın için gençliğinden beri hazırlanmış, mesleği bu yüzden seçmiş. Tabii bir yerden sonra anlıyorsunuz, tutuklu kadının ne dediği söylenmeyecek, devlet izin vermez. Ama ima bile edilmiyor, ya da bağlanması gereken bir dolu güzel yere bağlanmıyor öykü. Neyse.

Erkek olsa tutuklu, ve gazeteci de erkek, ya da kadın fark etmez; tutuklunun söylediklerinin çünkü kadınlarla, feminizmle ilgili olduğuna dair belirti yok! O yüzden diyorum: Neresi feminist bunun! Tatil kasabasında kıyıdan kadın geçse kasaba feminist mi olacak! Haber-ifade özgürlüğü, gazetecilik bilmem ne sorunları falan; harcanmış güzelim konu.

Bana uygun ama, bir şeyler çıkarırım belki, o yüzden de bahsettim ama esas:

15-20 kadar kadın yazarın biyografilerinde doğum tarihleri yok, yani yaşları. Bu artık bir tarz mı, daha önce de tek tek kitaplarda dikkat etmiştim; kadınlar zaman üstüdür, zamandan bağımsızdır gibi saçma bir felsefesi mi var feminizmin! Delilik kadının aklıdır demek kadar geçersiz, olabilir yani. Öykünün hangi tarihte yayımlandığı, yazarın hangi tarihte ödül aldığı yazıyor ama biyografilerde. Yaşını saklayan bir kadını kadından aşağı görürüm. Kokona kadınlarla yazar kadınların bir farkı olmalı!

Jeff’in de doğum tarihi yok bu arada, tabii onu anladık, kılıbık…

KİŞİSEL GELİŞİM

denen tür, 4 sene sosyoloji, psikoloji, felsefe vs okumadan önce bir çeşit üniversiteye hazırlık gibi düşünülebilir; onu 5 sene okumamak gerekir.

99

İnsanların yüzüne küfretsem birinden özür dilemem gerekir anca. Kalan doksan dokuzu da o bire girdiğini düşündüğünden ayırmak zor olacak denebilir. Ama benim olduğum yüzde bire kimsenin girmediği, giremediği görülmeli… Demek o birinden özür de dilemem gerekmiyor; daha dikkatli olsaymış. Rica ederim.

Pazartesi, Mart 21, 2022

KARAKUTU

Nütopya edebiyatın önsözü gibidir. (Karakutu sonradan geldi aklıma başlık yaptım.) Yaşamın da önsözü gibidir aslında, ama onu okuyacak erkek abilerine benzemekten kurtulamaz, benim gibi bir erkekle nasıl karşılacak ki; onu okuyacak kadın da saçmalamaktan kurtulamaz, 1000 kadınla falan karşılaşmışımdır hangi birine yeteyim; o yüzden sadece edebiyatın önsözü diyorum; onu okuyacak çocuk-genç zehirlenmekten kurtulabilir edebiyattan; sonra yine abaza erkek ve aptal kadın olacaksa suçluluk duygusunu kafkaeskin (yani neredeyse tüm edebiyatın) sittin sene yaratmayacağı kadar yaratacaktır içinde (cümle düşük mü oldu). Karakutu’yu metnin içine alıp düzenleyin kafanızda, oku oku kaldıysa kafa.

İYİLİK, VAR OLUŞTAN ÖNCE GELİR. KÖTÜLÜK, SONRA

İyilik var olandır, kötülük ise yapılan. Sen yapmasan da vardır iyilik, kötülük ise yapılsa bile var olmaz, yapılmış olur sadece.

İyilik genetik olarak bulaşır, kötülük memetik (kültürel) olarak. İyiliğin altında kalınmasının nedeni, üstüne çıkmanın mümkün olmamasıdır. Kötülük, sadece üste çıkmak isteyenler içindir; bir üst yokken. Kötülüğün sınırsız olduğu düşüncesinin sözde çekiciliği iyiliğin merkezi olması düşüncesiyle zaten alt edilir (ama nerde öyle düşünür.)

İyilik efendiler içindir. Kötülük köleler için.

BİRİ & SERT

BİRİ

-Hiç tanımadığım kişilerin nasıl biri olduğunu kanıtlayabilirim.

-Nasıl?

-Bilmiyorum, karakterleri olmadığından açıklayamam.



SERT

-Bugün kaç kişi öldürüldü acaba?

-Napıcaksın!

-Biri iyidir onun. Yüzse on… Yok, altı.

Cumartesi, Mart 19, 2022

EŞYANIN TABİATI

-Madem intihar edecektin neden zaman yolculuğu yaptın!

-Benle insanlık acı çekmesin diye; yok olacak şimdi.

Cuma, Mart 18, 2022

BÜYÜK FİLTRE

7’nin özelliği aslında 6 olmasıdır, belki 5… Bunu bilmezse 8’e özenebilir; 8’in özelliği ama 9’u görebilmektir, 10’u hissedebilmek. 10’dur insan çünkü… 10’u, 5 ya da 6 sanabilir boş bir 7; tecrübelerine süzmeden bakarak, süzme salak. Yarı dolu 6’dır. 5 desek yeridir… Büyüme budur insanlar için, büyüklenme.


Kötülük sınırsızdır denir, acaba o yüzden mi görülmez iyiliğin (bir) merkezi olduğu.

İki kapılı bir han değil hayat, iki çıkışlı bir labirent. Çıkışların biri girdiğin yerde, biri merkezde. Çıkamayanlar: Merkezi bulmadan kaybolan. Bulup kaybolan. Bunlar yenilenler. Çıkanlar: Merkezi bulmadan çıkan. Bulup çıkan. Ama bu çıkanlar da berabere kalmışlardır aslında. Çünkü esas çıkış: Merkezi bulup aşan-öteye geçen.

Çıkanlar, bu aşkınlık yolundan dönenlerdir aslında, alkışlanırlar dışarda, oh, rahat, yükselmedi standart.

İki kapı dediğin han kapısı; oysa bu labirent kalibresi…

KALİBRE

İki kapılı bir handa
Yürüyorum labirente

Çarşamba, Mart 16, 2022

VOTKA

Çirkin savaş yoktur, az votka vardır!

Salı, Mart 15, 2022

SARTRE-BAUDELAIRE

-Bir paragraf vardı bu kitapta, belki iki. Nerde ki şimdi?

-Nereye koyduysan ordadır kendi kitabında.

Perşembe, Mart 10, 2022

HÜSREV GEREDE



Hüsrev Gerede’den sevgilimin Reno Clio’su ile iniyoruz. Sabah işe yetişeceğiz. Belki sevişmeyi uzatmışız ne var… Yeşilden sarı yandı. Ben gaza bastım ki dik yokuş aşağı, asla yapmam herkes güvenir araba kullanmama. Sevgilim çarptık tamponu diye düşündü muhtemelen, altındaki o şeye ney deniyordu spoiler mı, işte onu, muhtemelen koparttık diye geçti sanırım içinden. Saniyenin binde biri kadar bir süre frene asılıp bıraktım, çukur kısmı geçene kadar arabanın hızını kestim. Sonra sola dönerek yine hızlandım pürüzsüz, kırmızı ışığı atlatmıştık. Çok iyiydi lafını aldım… Suratındaki hülyalı ifade ve başının arabanın vibrasyonuyla ileri geri sağa sola sallanmasından demin onu soktuğum ve çıkardığım pozisyonun ayırdında olmadığını kavradım…

Çarşamba, Mart 09, 2022

OLMADI

Bir cümlemi sordu ne anlama geliyor diye.
Açıklarken ben yavaş yavaş, dedi:
Olmadı…

Hayatımda kimseye olmadı demedim.
Kadınlar günü kutlanacağı zaman ben size haber veririm.

Çünkü ben kutlanacağım ilk,
kadınlık testimden geçebilenlerce. (Ama değil binlerce…) 
Şimdi yürüyün, ilkokul düzeyinde.

HERE COMES MY HEGEL*

“Uzun, karmaşık ve dağınık” olmasının karşısına “Aşırı derli toplu, aşırı net ve kendinden emin metinlerin korkutuculuğu”nu koyamazsın; bunun bir denge hali yok mudur!

Bener “vahşi bir tarla” gibi bir şey söylemişti anılmıyorsam… “Yığın” kelimesiyle ifade edilen de aynı şey, ama nasıl olumlu çıkarım yapılabilir; ha, Hegel’e illa bağlayacaksın! Yalancı bir tarla olur mu arkadaş; hayır sohbet ediyoruz gevşek gevşek, ne kızıyorsun:)

...........

“Vüs’at O. Bener, Oğuz Atay için hazırlanmış bir belgeselde Tutunamayanlar’ı ilk okuduğunda hissettiklerini anlatıyordu. Kısaltmak lazım, diye düşünmüş. O kadar uzun, karmaşık ve dağınık gelmiş ki. Bana kalırsa bu üç kavram anlaşılma sevdasıyla yazar peşine düşmüş okur için çok cazip. Aşırı derli toplu, aşırı net ve kendinden emin metinlerin korkutuculuğu yanında Tutunamayanlar, sabaha dek süren bir arkadaş sohbeti izlenimi veriyor. Konuşuyor konuşuyor, içinden çıkamıyor; dertlendikçe dertleniyor; sabaha karşı da yaylar gevşedikçe kahkahalara boğuluyorsun ya, tam öyle bir şey. Bu “yığın” hissinin kendisi bana Hegel’i hatırlatıyor mesela. “Ne yaşandıysa yaşanmış” bulunan tarih, Tin onu değerlendirmek üzere eline aldığında işlenmemiş bir metin gibidir. Savaşlardan, açlıktan, tutkulardan, hırslardan, yanlış yahut doğru kararlardan, büyük adamlardan geçilmeyen bir yığın.”



*Here comes my girl / Tom Petty dinlerken yazıldı.

Pazartesi, Mart 07, 2022

CIORAN & YOZ

CIORAN

-Yazmasaydım suikastçi olabilirdim.

-Ben yazmasaydım tanrı olurdum dert etme, kimse adam gibi vurulmaz.



YOZ

-Güç yozlaştırır.

-Yozlaştırabilir; lafı yozlaştırma sikindirik!

Cumartesi, Mart 05, 2022

BİR YALANI ARKETİP ARKETİP SATMAK

(Nütopya'dan):

KAFE

-İçgüdülerimin beni doğru yönlendirdiğini düşünürdüm.



YAZI MASASI

-Adamla kadın psikologa gelmişler, bunu biliyor musunuz?

-Hayır!

-Siyah Atlı Prens’te mi anlatmıştım… Bir yalanı arketip arketip satmak… Kadın ağlamaya başlamış bir süre sonra. Eşiniz ne hissediyor diye sormuş psikolog, yanlış hissediyor demiş adam… Yanlış his diye bir şey yoktur demiş psikolog, bir şey hissediyorsak doğrudur…

Oysa çocuk ağlaması gibidir bazen… Doğru değildir, duygu sömürüsüdür, acındırmaya çalışmaktır, ilgi çekmeye çalışmaktır… Adam yanlış hissediyor bilgisini verdiyse önce onu araştıracaksın, kadını tavlamak için hemen atlamayacaksın, yanlış his diye bir şey yokmuş! Diyelim kadın gerçekten incinmiş hissediyor; buna neden olacak şeyi yapan kocası olmayabilir…

Belki de öncelikle kadını değil adamı korumanız gerektiğini hiç düşündünüz mü demiştim psikologa… O kala kaldı, çünkü dinlemişti… Aynı örneği başka bir kadına verdim, incitmek bu kadar kolay mıdır sizde, hem de yok yere diyen bir kadına; şöyle çıkışmıştı bana: “Ne Berger biliyorsun, ne Jung, ne de Proust, ne de… ne de… Kendini, en mühimi… Kadının hissettiğine Arketip, yani geriye doğru işleyen sezgi, birikmiş kaygı denir. Bunu yersiz bir vesvese sayıp görmezden gelmek olmaz. Kadın inciniyor çünkü kocasının davranışları ona bir şeyleri anımsatıyor, babasını, öteki kocasını, ağabeyini…”

Ben de bunu diyorum, dedim… Şu anda incinmişliğin benden kaynaklanmıyor, beni suçlaman yersiz değil mi?

-Günah keçisini seçmiş…

-Özellikle bir adamı seçiyor ve öyle saldırgan/otoriter/yanlış davranmasını sağlamaya çalışıyor! Çünkü becerebildiği tek iletişim bu… Babası, öteki kocası ya da ağabeyi ona böyle öğrettiği için…

-Böyle kadınlar yine de bir kurban ama…

-Böyle adamları kurban etmelerine yine de izin vermemeli...

-Günümüz kadını bunu anlayamayacak kadar modern…

-Bu sıkı laf oldu Kerem…



KAFE

-Bugüne kadar aksini düşünmeme neden olacak bir şey olmadı çok şükür diye de kendimi haklı çıkarırdım.



YAZI MASASI

-Aksini düşünmesine neden olacak bir şey olamaz; olsa da göremeyeceği, görse de kabul etmeyeceği için… Neden? İşte, içgüdüleri…

-Kendi işaretlediği şıklara göre cevap anahtarının üzerinde yalancı delikler açan yaramaz bir çocuk.



https://nutopya1.blogspot.com/

YOLUNA SOKARIM

Miş gibi yapanlara. Di gibi yaparım, dı gibi yaparım. Dir gibi yaparım; dır da, dür de yaparım. Ecek acak yaparım.

Perşembe, Mart 03, 2022

BELKİ ARAMIZI YAPAR

Arkadaşımla sevişirken tanıştık. Ben seyrediyordum. Arkadaşım da beni bir kızla sevişirken seyretmişti, yalnız seyretmesin diye sen de bir kadın bul demiştim. Benim seviştiğim kız da arkadaşımın eski sevgilisiydi; tekrar görüşürlerken beni aramışlardı, kız hoşlanmıştı benden sevgililerken; şimdi olayı tersine çevirmek istemişti: Arkadaşımla arkadaş kalmak benle sevişmek… Sonra? Şimdi? İki kadın da benle sevişiyor, arkadaşım yine seyrediyor, onu böyle görmek istemiyorum, bir kadın bulmasını söyledim... Eski sevgilimi arıyor.

ÇORBA

-Sirke sıkılır mı, limon tamam da!

-Sirke sıkılmaz evet! Ama seviyorum…

-Karıştır bari…

-Çorba sonra! Şurası limonlu, şurası sirkeli, şurası da sade... Böyle içmedin mi daha önce…

Çarşamba, Mart 02, 2022

AMAN

Son gülen gülmesin sana.

İYİ POLİS-KÖTÜ POLİS

Tek kişide kaynaşmışsa; suç işlemek istersin karşısında (iyi polis). Ki zaten işlemişsindir (kötü polis).

(Bunun yazar versiyonunu da iyi okur kötü okur için yazsın, bi zahmet.)

ÇOCUKLUK

Ana sondur.

ERKEKLERİN HEPSİ HOMOSEKSÜEL



“-Sıkça "erkeklerin hepsi homoseksüel" demişsinizdir.

-Tutkunun gücünü sonuna kadar yaşama gücüne sahip olmadıklarını da eklemeliyim. Yalnızca kendilerine benzeyenleri anlamaya hazırlar. Bir erkeğin gerçek hayat arkadaşı -gerçek sırdaşı- ancak bir başka erkek olabilir. Erkek evreninde, kadın başka bir yerde, zaman zaman erkeğin yanına gitmeyi seçtiği başka bir dünyadadır.

-Homoseksüellik hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Benzerler arası aşkta, karşı cinslere ait o mitsel ve evrensel boyut eksik: Homoseksüel, sevgilisinden çok homoseksüelliği sever. İşte bu nedenle edebiyat -Proust'u düşünmek yeter- homoseksüel tutkuyu heteroseksüel tutkuya dönüştürmek zorunda kalmıştır. Açık olmak gerekirse, Alfred'den Albertine'e... Daha önce de söyledim, işte bu nedenle Roland Barthes'ı büyük bir yazar olarak kabul edemem: Onu sınırlayan bir şey oldu her zaman; hayattaki en eski deneyimden yoksundu sanki, bir kadını cinsel olarak tanıma bilgisinden.

-Kadın homoseksüelliğini tanıyor musunuz?

-Tabii ki. Bir başka kadın tarafından verilen haz, çok yürekten bir şeydir ama içinde her zaman baş dönmesinin eksik olmasının izini taşıyacaktır. Bizi yerle bir edebilecek gerçek yıldırım çarpması, bir erkekle gelebilir.” Duras


"Eşcinsellikle kadın hareketleri arasında bir paralellik görüyorum. Eşcinseller de her şeyden önce kendileriyle ilgililer. Eşcinsellik aleyhinde söylenecek en ufak bir sözün bile gelip dayandığı nokta, sonuçta eşcinsellerin, hem istenen hem de acı verici bir durum olan azınlık ayrımcılığı içinde kendilerini doğrulaması oluyor. Kadınlar şimdi adeta erkeklerle aralarındaki ayrımın dimdik ve sapasağlam ayakta durmasına gayret ediyorlar. Eşcinseller de aynı şekilde toplumla aralarındaki uzaklığı, kendilerine yöneltilen eski baskılan koruma çabasındalar. Durumlarının düzeldiğini öne sürme cüretini gösterirseniz onlara büyük bir hakarette bulunmuş oluyorsunuz. Kadınlar gibi eşcinseller de toplumla olan davalarını sürdürmek niyetindeler. Davalarını iyice yerleşikleştiriyor, buralara bağlanıyor, şehitlerini buralardan seçiyorlar." Duras

BENİ TUZAKLARDA ARAMA

“Ama kitapların en içtenleri bile yalan söyler. Yaşamı çepe¬çevre kavrayacak sözcük ve deyimlerinin kısırlığı yüzünden, yaşamdan acemi olan kitaplarda, gerçeğin zayıf ve düz bir benzeri bulunur. Lucan gibiler, yaşama, yapısında bulunmayan ciddiyet, ağırbaşlılık ve meziyetler yüklerler; Petronius benzeri ötekiler, tam karşıtı, yaşamı olduğundan da hafife alarak, ağırlığı olmayan bir evrende, oradan buraya kolayca zıplatılan içi boş bir topa benzetirler. Ozanlar bizi çok fazla hırsı ve hoşluğu olan güzel, geniş bir evrene sürüklerler ama, bu evren bizimkisinden öylesine farklıdır ki yerleşmemiz olanak dışıdır. Gerçeği arı olarak inceleme yanlısı düşünürler ise, yaşamı bir yangının ya da havanın maddeyi dönüştürdüğü biçime dönüştürürler; indirgendikleri küller ya da kristaller arasında bildik bir kişi ya da gerçeğin bir nebzesine rastlayamayız. Geçmişi anlatmak için tarihçilerin önümüze sürdükleri kusursuz düzende, neden ve sonuçlar dizisi öylesine kesin, öylesine açıktır ki bir gerçeği tümüyle yansıtamazlar; maddenin direnci yokmuşcasına ölüyü yeniden biçimlerler. Plutarkhos'un bile İskender'in niteliklerini kapabileceğine inanmıyorum. Masalcılar ve erotik öykü uyduranlar, ancak sinekler için çekiciliği olan et parçalarını satan kasaplardır. Kitapsız bir dünyada mutlu olamam ama, tümünü kapsamadığı için, gerçek, kitaplarda bulunamaz.” Adorno / Minima Moralia

10’larca yıl sonra tekrar okuyup, sevmişken neden şimdi bir dolusu gibi sıkıcı bulduğumu düşünürken anladım: Geveze… Aforizma yazmayı beceremiyor… Ki harika aforizmasını da hatırlıyorum; bir dolu laftan sonra söylenmiş: “Bir insanı olduğu gibi kabul etmek, olabileceği insandan nefret etmektendir.”
(O burjuvanın bunu yaptığını söylüyor, sanki burjuva olmayan çok farklı: Daralt dediğim görüş açısı değil, paragraf!)

Onu suçlayamam, aforizma yazmanın en büyük edebiyat-düşünce becerisi olduğu henüz kabul edilmemişti o zamanlar.

Aynen bu zamanlar gibi…

Yazılması zor çünkü, şiirin amaçladığı şeyi saçmalığa düşmeden başarmak lazım…

Güzel bir örnek vereyim yine de kitaptan, aforizmasını yazmaya belki de gerek olmayan (denemek lazım ama yine de):

“Hakikat için geçerli olan mutluluk için de geçerlidir: Kişi ona sahip olmaz, onun içinde olur. Aslında sarmalanmış olma duygusundan başka bir şey değildir mutluluk: Annenin içindeki o ilk sığınağın sonraya kalmış imgesi. Ama işte bu yüzden, mutlu kişi hiçbir zaman mutluluğunun farkında olamaz. Mutluluğu görebilmek için dışına çıkması, demek yeni doğmuş gibi olması gerekir. Mutluyum diyen yalan söylüyor ve mutluluğa başvurmakla ona karşı suç işliyordur. Ancak mutluydum diyen kişi sadıktır mutluluğa. Bilincin mutlulukla tek ilişkisi şükrandır: Hiçbir şeyle kıyaslanamayacak haysiyeti de oradan gelir.”

Cuma, Şubat 25, 2022

KAMÇI

Yiğidin borcudur.

Salı, Şubat 22, 2022

KAMUFLAJ

-Bir maske verin, size gerçeği söyleyeyim…

-Sen yazarsın, artist değil; bir kitap vereyim, konuş.

 

EMEK KAFE

-Murat Sohtorik!

-Merhaba Aysel hanım. Nasılsınız…

-Neden hanım diyorsun bana?

-Ben Murat Sohtorik’in dublörüyüm. Şu an görevde değilim.

-Kendisi nerede peki?

-Evde anılarını yazıyor.

-Selam söyle o zaman… Beni de yazıyor mu acaba?

-Kendisi sizi hatırlamaz! Sizinle birlikte olan bendim… Sen diyebilir miyim?

Pazartesi, Şubat 21, 2022

BEŞ

Allahın hakkı üç, benimki dört ya da beş. Önce birası üzerine devrildi. Sonra sandalyesi kırıldı, yerde buldu kendini, gülünç duruma düştü. Üçüncü gün ısıtıcı omzuna düştü, hem de çalışırken, ensesini yaktı. Son olarak da tuvalete giderken merdivenlerden kayıp sonuna kadar yuvarlandı. Hepsi aynı gün içinde mi olsaydı diye düşündüm, yok, fazla gelirdi, böyle iyi. Bir hafta uğramadı. Sonra korka korka geldi. Birkaç gün hiçbir şey olmayınca biraz rahatladı. Sonunda ayağını uzattığında sivil polise çelme takmış oldu; yere düşen polisi arkadaşları vaz geçirmese karakola götürülüyordu. Bir daha görmedik. Belki de ölmüştür. Boğaz köprüsünden düşüp mesela. Ama bu mantıksız olur; kafeden uzak köprü.

Pazar, Şubat 20, 2022

PARABAR


 

İçeceğinin parasını masana bırakıyorsun. Yeni bir içkide onun parasını da. Ne kadar içtiğin, ne harcadığın görülüyor. Herkesin masasında paralar. Eleman, patron, rahatını denetlediği gibi parayı da denetliyor hesabı sayar gibi. Kimi fakir görülüyor, kim zengin. Amaç ne? Anlamadıysan anlatamam diye bakıyorlar suratına. Gelmezsen gelme.

SU

Cennet ilan edildi. İnsanlar yandı.

BULUŞMA

Buluşmayı ısrarla istediği halde iki sokak yakınına gelince yapamayacağım diyen erkeği anlatıp önyargı birikiyor diyen kadına:

Tecrübe ve önyargı akıl almaz şeylerse; tecrübe aklın ilerisinde, önyargı gerisinde biriktirilmeli.

Pek akıllı değilsin demedim ilgilenmediğimden ama diyebilirdim, ordan da şuna:

Küçümseme, bir adalet yöntemi olabilir.

Pazar, Şubat 13, 2022

YENİ MALLAR (Sohtoyevski olarak)

İĞNE

İğneyi kendine batırmaz, sanatını başkasına okutur.



HAFTADA 1

Hayatının son 10 yılını verene, 1 yıl hayaletlik hediye. 3 kişiye, haftada 1 görünebilirsin.



JOKER

Herkes Eşya. Ben Şey.



YAPBOZ

B: Ben olasılık görüyorum-göremiyorum, adam olacağı görüyor. Sana ne anlatıyorum, sen olmuşu göremiyorsun…

O: Olsun! Olacağı söylüyor, yapıyorum.

A: Aslında yaptığın oluyor. Ne yapacağını iyi bildiğimden görebiliyorum.



https://sohtoyevski.blogspot.com/

Cumartesi, Şubat 12, 2022

ÜRYAN

Adam bağırarak kabustan uyanıyor.

Dünyanın birçok yerinde bir dolu insan kabusundan uyanıyor.

Ruh doktorlarına danıştıklarında benzer özellikler buluyorlar kabuslarında: Bir adam. Hatta bazen her şey çok güzel seyrederken o adamın suratını görüp kabus görmüş gibi uyandıklarını söylüyorlar. O adamı çizmeleri istendiğinde anlaşılıyor aynı adam olduğu. Ve internet sayesinde tüm dünyaya yayılıyor o surat: Benim. Benim suratım.

Beni incelemeye alıyorlar. Önce yine beni rüyasından görmüş ruh doktorları tarafından. Dikkatle yaklaşıyorlar tabii, çünkü ben keyifsizken kabusların daha yoğun görüldüğü anlaşılıyor. Hiçbir şey yapmıyorum, rüyanın sonuna doğru gayet normal bir şeklide, işte mesela şimdi bana bakan doktorun gördüğü gibi biraz da gülümseyen bir suratla görünüp, o kadar, rüyayı kabusa çeviriyorum.

Bunun neresi kabus diye beni hiç görmemiş doktorlar da işe el atıyor ve anlıyorlar rüyalarına kabus gibi bulaştığımda. Tek bir kişi hariç. Bana bulaşıp da rüyasında görmeyen o tek kadın doktorla görüşmelerimize devam ediyoruz. Hem o diğerlerinden daha az çekingen olduğundan, hem de onla tanışıp görüşmeye başladığımızda dünya çapındaki kabusların azaldığı, yok olduğu fark edildiğinden.

-Birlikte olmalıyız…

-Danışanlarımla yasak.

-Sen bana danıştın ama neyse.

Epey bir süre sonra gelip, gördüm seni diyor rüyamda.

-Üzüldüm.

-Hayır, tam tersi.

Uzanıp dudaklarımdan öpüyor. Şaşırıyorum.

-Birazdan ne olacaksa onu gördüm.

-Rüya gibi.

İlişkiye başlıyoruz.

Dünyadaki kabuslar sona eriyor. Atıştığımız, bozuştuğumuz, birbirimize sinir olduğumuz zamanlar hariç, her ilişkide olduğu gibi. Sertleştiğinde tartışmalarımız dünya tepki duyuyor buna; hakkınız yok buna diye.

-Bittiğine alıştıklarından daha sert. Bu sorumluluğu istemiyorum, mecbur değilim.

-Beni istemiyor musun!

Barışıyoruz. Dünyayı rahatlatıyoruz sevişerek.

-Peki ya, dünyanın yarısı, hiç kabus görmemiş olanlar.

-Yarısı olduğunu nerden biliyorsun…

-Aşağı yukarı, doğusu batısı…

Doğrusu kötüsü diyor dalgın…

-İyi insanlardır belki. Neden kabus görsünler?

-Sen yazmadığından. Benim açımdan bakıldı hep hikayeye.

-Ben hikaye dinleyicisiyim, yazamam.

-Ben çeviririm.

Böylece dünyanın diğer yarısına benzerini görmedikleri mutlu rüyalar armağan ediyoruz.

Gerçi artık ilişkimize tüm dünya, kuzeydoğu ve güneybatı bile dahil, karışma hakkı elde ediyor gibi gözüküyor. Ama rüyalarında.

BAUDELAIRE & KABZIMAL

BAUDELAIRE

Charles Pierre Baudelaire (1821-1867; Paris), Fransız şair, deneme yazarı ve sanat eleştirmenidir. 19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden olmasının yanı sıra, Edgar Allan Poe'nun eserlerini çeviren öncü sanatçıdır. En ünlü eseri olan lirik tarzdaki Kötülük Çiçekleri'nde; 19. yüzyılın ortalarında Paris'te yaşanan hızlı sanayileşmenin, güzelliğin doğasını nasıl etkilediğini yansıtan şiirlerine yer vermiştir. Baudelaire'nin son derece özgün nesir şiir tarzı; Verlaine, Rimbaud ve Mallarmé gibi kendinden sonraki dönem sanatçılarını da oldukça etkilemiştir.

KABZIMAL

Meyve ve sebze üreticileri ile satıcılar arasında aracılık eden kimse, sebze meyve toptancısı, çiçekçi esnafı, komisyoncu. Gerçek anlamının dışında argoda kullanıldığı zaman hakaret anlamı taşıyan sözcük.

YAYIN HAYATINA SON VERDİĞİM DERGİLER





1.

Biriktirmeyi anlayamam. Dergileri
n sadece kapakları, beğendiğim metin varsa o sayfalar, bir de kendi metnimin söyleşimin çıktığı sayfalar kalmıştı. Gerisini yırtıp ayırmıştım dergilerden. Zevk de vermişti bu bana. Şimdi bilgisayara aktardım onlar da gidecek. 100 kadar fotoğraf. Edebiyattan anladığım bu:))) Sonuçta hepsi Nütopya'da var; Nütopya'dakiler bunlarda yok... Ama hepsini bir hikayede birleştireyim istiyorum, başlık da şu yukardaki olabilir.

2.

Eskilerini atmak isteyenlerin kötü hatıralardan kurtulmak için olduğuyla ilgili bir sahne vardır Issız Adam’da. Ben eskileri atarken onları özümsemiş, aşmış, geçmiş hissediyorum. Dergilerin yayın hayatına son verirken de elimde tek kalan Kısa Çöp kitabımın arasında (blog açtım, orda var) bir arkadaşımın yazdığı düşüncelerine rastladım öykülerle ilgili. Çoğu eskimiş, aşmışım tabii ki, anı olarak fotoğrafını çektim aynı şeyi hissederim. Ama bir cümle geleceğe taşınabilir:

“Bence büyülü süreçlere ek misyon yüklemek ancak o büyüyü yaşayamayan ya da yaşasa bile hissedemeyenlerin uydurduğu bir şey.”

Bu kadar beybi, anlayan anlasın.

Perşembe, Şubat 03, 2022

MUTLU





Rauf Mutluay, gençken.

O zaman bile gülmüştüm. Edebiyatın gençliğindeydi. Hâlâ çok genç edebiyat. Çocuk.

İnsani sıcaklık insanların zekiye göstereceği bir tavırdır. Zaten-tenezzül etmiyorsa zekidir.

Zeki insanları sevmez yazarlar; zeki değillerdir, zeka ahlaklı olmayı şart koşar çünkü. Öbür dünyada politikacıların ayaklarını yıkıyorlar; şairler başka hizmetlerde de bulunuyor.

Üçüncü sınıf erkeklerdir. Kadına ve estetiğe taparlar oysa basittir hepsi, sevmek basittir. Kadın edebiyatının çıkamamasının sebebi de budur; erkek yok…

Rauf Mutluay’ı tanımıyorum. Laflarım özellikle ona değil. Kime yazdığını bilemezdi. Çocuk Edebiyatı okumuştu sadece. Öbür dünyadan can atıyor bana:)

Çarşamba, Şubat 02, 2022

DUR BİRAZ ÖLÜM GİBİSİN

Kentte olağan bir gün. İnsanlar savaşıyor. Ben yürüyorum. Bakkal çakkal, vatandaş azınlık, şoför artist… Duruyorlar ben geçerken. İç savaş. Benim dışımda.

Ölümden önceki dileğim gerçekleşti; dokunulmazlık. Bir sonrası zaten ölüm. Aslında iki sonrası; ölümden önce ölmek var çünkü (cenazemi görmeden hayatta ölmem). Ama benden sonraya kimse kalacak mı; o kadarcık bir endişeye de, yerim var.

Kumar oynadılar kaybettiler, zarları ben atmıştım… Zar atmasaydım bakış atacaktım… Oynamadan ütülecek, ütüleneceklerdi…

Herkesin gücüne gitti.

HİLELİ HİKAYELER, HİLESİZ ZARLAR

Yapbozu çok bozmuşsunuz. İlk hikayeyi atlamış, yanlış hikayelerin peşinden koşmuşsunuz… Zarların hileli olduğu hep düşünülür de hikayelerin o kadar düşünülmez. Hangimiz büyük yazar, zar atalım, zarlı bir oyun atalım. Siz isterseniz sonra arkamdan atın tutun, yazın kışın. Ama unutmayın: Tanrı sadece zar atar. Dinler, edebiyatar, politikar, ekonomisal… ve diğer hepsi, hikaye. Yeterince gelişmiş bir karakter büyüden ayırt edilemez. (Ne yazık ki.) Ya da yerinde gelmiş bir zar.

Pazartesi, Ocak 31, 2022

MURATAR

Metaverse sanal aleminde her istediğini yapanlara daha gerçeğini sunan bir oluşum çıkar. Sloganı: Hayata atıl.

Şöyle bir cümle de kurmuşlardır: “Az bir farkla, büyük bir fark yarat: Doğ.” (Fotoğrafım vardır ve adım: Muratar)

Avatar’ını gerçek dünyada deneme deneyimi sunuyordur oluşum… Gerçeklik size uymazsa, paranız iade, diyordur. Hayat önce taklitlerini eler, demiyordur.

Aynı oluşumun başka bir grup insana da (önceden) başka bir şey pazarladığı ortaya çıkacaktır: “Herkes sanal, sen selamet.” Gerçek dünyada namuslarıyla yaşayan insanlardır bunlar…

Oluşum kâr amaçlı değildir. Sanal alemdekilere son bir şans çabasıdır. Hepsi sonuçta mutlu olurlar; bazıları gerçek hayatlarında son şanslarını değerlendirerek; diğerleri sanal da olsa mükemmel kopyalarına gönül rahatlığıyla geri dönerek. (Truman Sho diye sesleniriz onlara.)

ELATAR

Eksik kadın… Zengin sevgilisinin dolduruşuyla çevresinden uzaklaşır. Çalıştığı bar krizi bahane ederek kapıya koyar. Sizin barınıza mı kaldık havasına girmesidir asıl neden. Kızı evi terk edip sevgilisiyle eve çıkar. Eksik parça da tamamlanır: Sevgilisi döver ve terk eder. Ben aklına gelirim.

-Senin yüzünden!

-Olabilir, yaparım.

-Sen olmasan hepsi kabul ederdi adamı…

-Adam kabul eder miydi?

-Eski eşime bile dönmeye çalıştım. Ben bir hiç miyim?

-Güzel çıkış…

-Tekrar o hiçliğe dönmeliyim. Birisinin eşi, birisinin aşı, birisinin işi, maaşı…

-Günde 100 ya da 1000 lira. Hangisini seçersen. Yalnız 100, lira değil…

BARATAR

Bar Puzzle’dır adı; bar değil yapbozdur.

Eksik parça, içkidir, ya da içkinin hazırladığı barmen olarak ben… (Barmaidimin adı Ela’dır. Bela derim, hikayesini anlatırım.) Tek içki vardır. Aslan sütü. Susuz beyaz. 100 liradır. Yüzde 10 da bahşiş veririm. Yüzde 50’ye çıktığı görülmüştür. İçerken ve harcarken dikkat edilir.

Kripton koy adını demişti Süpermen. Sarhoştu (değildi) ayakta duramıyordu (uçuyordu yerinde). 100 lirasını ödedim, bahşişsiz, hareketlerine dikkat etsin.

Verdiğim para kazandığımın yanında çok cüzi kalmaktadır: Barın etrafında ayakta da içilir, ne getirdiyseniz. Giriş 100 liradır ve barda bu ayak takımına sunulan su da 100 lira. Bahşiş geçmez. Tuvalet yoktur. Gelen gider. Gelen gelmeyebilir.

Eksik parçaya göre yapboz parçalarının yeri değişir ya da yok olurlar. Büyük resim kalır, aynı.

ZARATAR

-Nasıl hep kazanabilirsiniz, zarlar hileli!

-Ben de diyorum neden hiç zorlanmadım.

-Buradan uzak durmanızı istemek zorundayım. Zor kullanmak da zorunda bırakmayın.

-Zor kullanırsınız, hileli değilim. Ama kolayına kaçalım. Size bir teklifim var: Bana bir teklifle gelin…

Böylece onların yerine oynamamı isteyenler için kumarhaneyle gizli bir anlaşma yaptım. Çünkü zarların bana âşıkmış gibi düşmeleri insanları mekana çekmektedir. Zarlara değil atana bak, demem onları tahrik ediyordur. Beni atarken etkileyemezsin, diye karşı tahrik deneyenlere, atıyorsuuuun, diyorumdur. Her iyi attığında bana şüpheyle bakıyorlardır, gerçekten ben mi attım acaba diye… Abartmıyoruzdur ama, dikkat çekmeye gerek yok. Özellikle kaybettiğim az zamanlarda daha çok para kazanılıyor olmasıyla; esas kumarbazlar da böylece tatmin olur.

Çarşamba, Ocak 19, 2022

SiK REBEL

-Scrabble oyunundan gerçekten zevk alan var mı ya?!

-Strip Scrabble oynamıştık zevkliydi… Yazdığına itiraz gelirse açıklaman gerekir ya. SEKS yazdı. İtiraz ettim, pek puan getiren bir vuruş değil, doğru oyna, çabala biraz... Kimin kazandığını hâlâ düşünürüm.

TAM GAZ

Kuzguncukta karşılaştık. Bir saniye geç çıksaydım pastaneden. Çıktım. Burun buruna geldik. Naberler nasılsınlar. Elinde pastayla geldi sevgilim, bana uzattı, ona bakış attı.

-Tanıştırırdım ama adlarınızı hatırlamıyorum dedim.

Adlarını söylediler.

-Sizin ortak bir yönünüz var.

Bana baktılar, bunu yazmıştım yahu diye gökyüzüne baktım, yazdığımda yere bakmıştım çünkü.

-Ben yalamam dedi sevgilim. Sarılırım okşarım ama yalamam.

-Senin burda evin vardı dedim eskisine.

Konuşarak yürüdük.

-Erkeğin yetersizliği işte diyordu sevgilim. Bir kadın iki erkekle de olabilir. Ağızı katarsak üç. Ağızı katmazsak erkek, tek.

Sustuğumuzu duyunca devam etti:

-Seni yaparken beni dilleyecek. Ya da tersi.

-Seni dillerken beni mi yapacak.

-İstemiyor musun?

-Alışamadım.

-Bittiğinde normal gelecek. Beni de yapmış olacak.

-Siz zaten yapışıyorsunuzdur.

-Gözlerinin önünde.

Yapmadığı bir şeyi tekrarlayabilir mi insan; işte konuşmuyordu yine.

-Hiç olmamasından iyidir, dedi sevgilim.

-Bu kadar mı değerli?

-Bu kadar mı değerli…

-Bedeline göre!

-Bedel olarak düşünme. İşin aslı bu. Buymuş. Budur belki de.

-İki erkek demiştin?

-Murat istemez.

-Sen ister misin? Yaptın mı?

-Fransa’da yaklaşmıştık. Orası yavşak dolu.

-Yavşakmıştık dedim, ağzım dolu, pastanın son yudumunu lüpletip.

Salı, Ocak 18, 2022

MÜŞTEMİLAT

Kiraya felaket zam, tam da MÜŞTEMİLAT, benim için bir milat, diye bir öykü yazarken.

Sevgilimin müştemilatına taşınıyorum, kocaman evi yerine bende kalıyor. Sana gidelim dediğimde gideriz diye geçiştiriyor… Aylar sonra gittiğimizde, benim küçürek minimal muratosk sotoresk döşediğim müştemilatın aynısı. Dolu eşya atmış. Ev nasıl küçülmüş.

Devrim bu ne diyorum, çok güzel olmuş.

Devrim dedin bana diyor.

Aylarca Dev diyordum ona; kocaman evde Dev gibiydi. Devriş diyordum, müştemilatıma geldiğinde, Derviş olacaksın diye. Deva diyordum ve Devalüasyon; Sefa ve Sefalet gibi.

Eskisinin bir fotoğrafını çekseydin gülerdik diyorum; atlatıp götürüyor beni, karşı yakada, başka bir ev, eskisinin aynısı!

Eskisinin aynı!

Bana çok farklı geliyor.

Evet, şu ayna beni gösteriyor artık!

Saatler de…

Yenisinin de aynısı var mı diye espri yaptığım an uyandım. Böyle bir öykü yazmıştım, Antalya-Kemer’deki yörük çadırıyla ilgili; çadırın ayrıntılarını ayran içip gözleme yerken incelerken. Birileri gelip yıkıyor çadırı ve ustası oralı değil. Kalfa anlam veremiyor; verdiğinde ustası onu tepelerde başka bir yörük çadırına çıkarmış bakıyor; tıpkısının aynası.

Ayrıntılardaki benzersiz tektipliği incelerken soruyor kalfa:

Usta, neden farklı bir şey denemedim?

Farklı bir şey istemiyorum ki…

Peki diyor, kalfa, ya burayı da yıkarlarsa…

Çok konuşma diyor usta yukarlarda.

Bir üçüncüsü daha mı var yoksa.

Üst kattan görünüyor usta (çadır dublex); yanında genç bir adamla.

Kalfa anlıyor sınıfta kaldığını.

Pazartesi, Ocak 17, 2022

SINIR

Hissediyorum ve yazıyorum.

Güzel bir cümle. Ama güzel ve cümle. Duruyorum. Okuyorum.

Okumak!

Türkçe. Bırakıyorum.

Bilgisayarın ekranına kendi kendine yazılmaya başlıyor. Kendi kendini yazmaya.

Türkçe başlıyor, sonra başka bir dile evriliyor. Dilsiz. Anladığım, anlamsız.

Bir uzaylının kelimeleri. Cümle kuruluşu. İmlası.

Bırakıyorum. His hâlâ gerçek. Düşünmeyi bırakıyorum.

Bedenimle oynamaya başlıyorum.

Kadınım giriyor. Beni o halde görüyor, kendimi yoklarken.

Bakışlarından anlıyorum.

Aynı kadın, başkası.

Soyunmaya başlıyor.

Kaç senedir sevişiriz. Hiç sevişmemişiz. Bir daha böyle sevişebilir miyiz.

Dindiğimizde his hâlâ ortalıkta.

Hissediyorum, herkes hissetmiş. Tüm dünya.

Bize doğru gelen bir güruh var, bir ruh.

Sevişebilen sevişmiş, sevişemeyen ne yapıyorsa onun en iyisini yapmış. Dünyanın en güzel metinleri o kısa anda yazılmış mesela. En güzel sunumlar. En tatlı paralar o an kazanılmış. En güzel kararlar, bir dolu gereksiziyle birlikte ama insanların zevk aldığı şeyler, o anda.

Sonra bitmiş ve hissin merkezine yönelmişler.

Hepsi değil aslında, koca bir azınlık.

İntihar edenler var.

Tam tersi yönde gidenler.

Hiç hissetmeyenler hissedemediklerini, bir şeyi kaçırdıklarını hissedip uzaklaşmışlar, yok olmuşlar. Dünyanın yalnız kalınacak bir dolu yeri var. Nüfus dağılımı düzenlenmiş.

Bize gelenlerin arasında da tam anlayamamış olanlar var. Saldırganlar.

Onları beynimden çıkanlarla öldürebiliyorum; kalplerini durduruyor, kanlarını damarlarında beyinlerinde patlatıyorum; zombi gibi yaşayan zombi gibi ölür.

Az bir kısmı ki bu da epey bir çoğunluk, evimizin etrafında toplanmış, muhitimizde, kentimizin sınırında.

His bitmiş, hafızalarda kalmış.

Dönmelerini söylüyorum, herkes uyuyor. Ölülerini gömüyorlar. Kaybolanları özlemiyorlar. İşler değiştiriliyor, sevgililer.

Tek özledikleri şey var.

O an.

Biz?

Kadınım diyor, sen ne hissettin?

Anlamsız ama anlıyorum. Benden az hissettiğinin kıskançlığında. Merkeze yakın olmakla gurur duyuyor ama yine de.

Bir daha diyor?

Bunları yazmaya başlıyorum.

Pazar, Ocak 16, 2022

ŞANS

Senin şansın iyiymiş benim için oynasana.

Sonra kızmak yok.

E kazandırmıyor musun?

Kandırmıyorum.

Kazandırmıyor musun!

Kandırmıyorum.

Ne demek diyorum!

Kazandırmıyorum.

Tersini söylediler!

Onlara oyna o zaman, kazanabilirsin.

ALTIN KALDIRIM

Değerlerimi elden çıkartıyorum. Ama çok para vermiyorlar. Evime vermediler, karıma da. Çocuklarıma vermemeleri ayıp, günah hatta, anladım ki iş değil bunların yaptığı. Ama başka şansım yok. Öyle diyorlar zaten, tek şansımız varmış. Bir tane. Onu verirsem en yüksek değeri biçeceklermiş. En yüksek değerlerimi tırpanla biçtin zaten... Kendimi vereyim dedim, gözleri parladı. Neyini dedi, gözlerimin içine içine bakarak, sanki arkasına. Gözlerimi diyecektim, çekti bakışlarını. Etkilendi mi acaba? Kalbimi, ruhumu dedim. Atmasyon tabii, ama etkilendi. Kalp dedim. Organ mı dedi, yuh. Ruh dedim, oldu dedi. Bakmama izin verir misin…

Zaten ruhları görebiliyorlar ilerde. Ama bu çömez. Yetişiyor. Üzerimizde test ediyorlar.

Göremedi zaten. Atılsın bu.

Olduğunu nereden çıkardın.

Şu ilerideki kapıdan çıkardım hemen.

Orası esas giriş. Onun önündekinin yerine atanacak sen oraya gidene kadar. Yetişmiş olacak senle. Böyle 101 kapıdan sonra ustalığa terfi edince, son kararı verecek.

Niye 101?

1001 de olabilir. Karıştırıyorum. Ama 1 olduğu kesin.

Sen nerden, bunları?

Kaçıncı gelişim. 101 ile 1001’i hâlâ karıştırırım. Çömez kadar olamadım.

Görmezse!

Göreni görmedim ki.

Boşuna mı bunca çaba?

Ne yapacaksın ki başka. Hah bak senin çocuklardan biri geçmiş sınavı. Giriyor kapıdan.

Önemsememişlerdi başta!

Senin için önemsizmiş. Onun ruhu da kendine.

Torpil morpil.

Cennette torpil?

Hem de allahı! Oğlum işte. Daha ne! O cennette, ben cehennemde!

Oğul, de artık ona.

Tanımadı beni zaten, isyankardı da hep eskiden.

Belli neye isyan ettiği… Sonuçlar açıklanıyor. Dinle.

Duyamıyorum!

Hiçbirimizde bi bok yokmuş. Sadece senin çocuk. Sen de babası olarak. Teselli ikramiyesi sanırım. Duy!

Nasıl?

Ağız okuyorum. Bana da belki aracı olarak bişiler! Kötü örnek olduğun için ona, ödüllendirilecekmişsin. Şeytan tarafından.

Allah korusun!

Şeytan koruyacak, seni iyilikten.

Cumartesi, Ocak 15, 2022

CANTAÇ

Düşüncelerimi okuyabiliyordu, ama bir baktı kendi düşünceleri. Ben de onunkileri okumuşum. Yetenek emiyormuşum.

Bilmiyor musun bunu?

Sonradan görmeyim. Anıları da emiyordum. Neden böyle olduğunu anladım. Meraklıydım. 40 kere düşünürsem oluyor. Doğruyu söyletiyorum… Mesela sen, söyle.

Sana inanıyorum!

Korkacak ne var… Bayıltsaydım mı seni. Unutursun her şeyi.

Hayır, korkmuyorum… Korkuyorum ama bayıltma.

Cesaret kırıyorum.

Heyecanlanıyorum.

Hayranlık uyandırıyorum. Süpermen de değilim. İşemem lazım. Çiş getiriyorum.

Nasıl?

Düşünsene, koca adam, çişi gelmiş. Kimseye kahramanlık taslayamaz.

Düşünerek mi?

Kimsenin şeyini düşündüğüm yok! Komaya sokabilirim, kalp durdurabilirim, ama çalıştıramıyorum. Ölüler üzerinde de sanırım etkim var.

Duralım burda.

Durursam ölürsün. Bakmazsam yürüyemezsin. Şaka yapıyorum.

Süper özellik.

ANTAÇ

Dokunamıyorsun bana.

Dokunulmaz mısın yani?

Öyle değil. Kadınım dokunuyor.

Kahramanın dokunamıyor!

Pek kahramanım yok.

Süpermen?

Tebrik ederim diye elini uzattı; ne ışın bakışları, ne bilmem nesi geçmişti. İçimi arkamı göremedi. Hipnotize de edemedi.

Sonra?

Koca Süpermen! Elimi sıkmaya kalktı.

Nasıl sıkmaya?

Kötü niyetli değildi, merak ediyordu. Tokalaşmış olduk.

Sonra?

Uçtu gitti. Kalbini kırmak istemedim.

METAVERSE (3. sınıflar için açıklamalı)

Evi, köyü olmayan herkes içerde, deliğinde; kendi olmayan, deliliğinde. Gerçek dışı hayallerine (tükenmelliğe) kapattılar kendilerini. Paralel evren dedikleri, paralel evreler: Evreni ıskalayınca, olmamış evreleri yan yana getirdiler, paraleller diye; para etmezler. Üstelik izleyebiliyoruz. Eskiden film yıldızı denirmiş bunlara ve ortalıkta dolaşırlarmış; bunların yerinde olmak istenirmiş, ne zavallılık; yaşamsız parlak yıldızlar. Neyse: Onlar sanal, biz selamet.

Perşembe, Ocak 13, 2022

ÂŞIK ZARLAR (Ya da Açıkalın)

Dört sıfırdan altı dört yaptı diyor. Dört buçuktun neredeyse diyorum.

Zar döndü… Hem de nasıl döndü. Sen döndürdün. Âşık mı sana zarlar?

Hey yavrum kemik diye gülüyorum.

Gerçekten, diyor. Başlayayım dedin ve başladın, zarları tavladın.

Sevgilisine dönüyor. Beş yapmıştım neredeyse, bir zar, bir zar attı, sonra da hepsini attı.

Zarlar geldi diyorum.

Nasıl geldi diyor sevgilisi.

Boşalırsın ya öyle işte diyor kız sevgilisine anlamsız anlamsız bakarak.

Hadi diyor sonra bana, bir el daha, sadece bir el.

Niye ki diyor sevgilisi.

Ben de gelicem diyor.

Kuruyor tavlayı tekrar. Sana gelicem diyor bana, evine. Sevgilisi bir toparlanıyor, gitseydik.

Atıyor zarları. Hep yek.

Tüm pullarını ben kırayım diye açıyor. Ben de kırıyorum. Gerçekten de benim evime toplanıyor, toplanıyoruz.

Düello değil, diyor, düet. Ortağınım. Müttefik. Bira söylesene bize Tevfik.

Dışarda hiç pul yok, hepsi benim evimde. Toplamaya başlıyorum.

Cennet gibi diyor. Kendi isteğimle kırıla kırıla geldim. Dışarı çıkmak istemiyorum.

Ama zar atman lazım.

Atıyor, bir pulunu dışarı çıkıyor. Ben toplarken o da küçük küçük zarlarla teker teker istemeye istemeye dışarda.

Benim zarımı da tavladın diyor.

Toplanmamış az pulum kaldığında kırıyor beni. Baştan gel, diyor; ve dışardaki pullarımı tekrar evine sok.

Öyle yapıyorum. Son pulumu topladığımda, dışarda hiç pulu yok. Güzel gözüküyor.

Mükemmel diyor; sen cennette, ben senin evinde.

Sen benim evimde, ben cennette.

Yeni bir oyun keşfettik. Cennet tavlası. Mavla. Rakip yok, kaybetmek yok.

Mevla diyorum gülerek. Sevgilin nerde.

Bira alalım diyor.

METAVERSE

Onlar sanal, biz selamet.

ELEBAŞI

-Sana güveniyorum da etrafa güvenmiyorum.

-Etrafı ben bozuyorum.

-Niye ki?!

-Bana güvenmen için (etraf kötü olmalı.)

Pazartesi, Ocak 10, 2022

HOP

“Bu tür çalışmalar, felsefecilerin ortalama 170, şair, romancı ve oyun yazarlarının 160 ve bilim adamlarının 155 lQ seviyesinde olduğunu göstermektedir.”

Yırtık dondan fırtlayan şey gibi aradan nasıl fırtlamış edebiyatçı… Aslında haklı, zeki olmadan edebiyatçı olunamayacağı algılanmıyor sadece; güdük okurlar ve yayınevleri sayesinde. Bir güdük örnek, baş tacı edilen: “Şiir duygularla değil kelimelerle yazılır.”

İkisi de değil, ikisi de!

Hop konu nereye gider: (Böyle) Edebiyatçılar yakılmalı mı!

Pazar, Ocak 09, 2022

MURTİVERSE

Ben anlatayım durumu dedi Ayşe. Cuma Murat’la birlikte olduk. Tanıştık, dost olduk ve ben istedim seviştik. Arkadaş kalmaya karar verip, cumartesi onu ikna ettim ve tatile uçtuk. İki Reyhan ve bir Yeşim vardı orda. Birkaç da erkek. Reyhan’ın Murat’ın eski sevgilisi olduğu ortaya çıkınca, Reyhan 2 uzaklaştı Murat’tan, Yeşim ise tam tersi yakınlaştı. Murat Reyhan ile araları soğuk olduğundan, onu rahatsız etmemek için uzak durmak isterken, yalnız takılırım bile dediğinden daha da saygı kazandı. Reyhan da bir yerden sonra ne olacak canım deyince cumartesi akşamı Yeşim Murat’ı götürdü. 1 hafta sonraki cumartesi yürütemeyeceklerini anlayınca ayrıldıklarını söylediler. O akşam Reyhan 2 kuytuda yakınlaştı Murat’a. Ne tatlı bir adam olduğunu, zor bir kadınla ilişkiyi nasıl yaşadığını görmüştü. Murat’ın da ilk andan beri esas ondan hoşlandığını ve eski sevgili Reyhan yüzünden soğuk davranmasını anlayamadığını öğrenince öpüştüler ve tatil dönüşüne bıraktılar ilişkilerinin devamını, ayıp olmasın diye. O akşam yine kuytuda Reyhan da yakınlaştı Murat’a. Eski soğukluğu kalmamıştı zaten ve seviştiler. Sabah tatil dönüşüne bırakalım dedi Reyhan ve Murat da hemen kabul etti, Reyhan’ı şaşırtarak. Pazar akşamı yemeği ilginçti. Reyhan dün gece seviştiklerini söylemedi, Reyhan 2 tatil dönüşü sevişeceklerini, ben Murat’la geçen hafta seviştiğimizi. Bu arada gruptaki diğer üç erkekle birlikte olduğumu da, iki gece tekiyle takıldığımızı, bir gece de diğer ikisiyle grup yaptığımızı… Biz Murat’la dostça görüştük kentte, seviştik de. Reyhan 2 ile sevgili olduklarını biliyordum. Reyhan ile de arada içkili iki gece sevişmişler.



On günlük tatilin ortalarında bir yerlerde, başka masada, başkaları arada. Reyhan için diyorlar ki:

-Siz ne güzel dostsunuz.

Reyhan 2 için ise:

-Siz sevgili misiniz, bozuşmuş gibisiniz.

-Birbirlerinden hoşlandıkları kesin.

-Yeşim, diyorum, yanımdakini göstererek, sevgilim.

-Olabilir, ne var.

Yeşim rahatlıyor, olgunluk zannediliyor, ama hatalarına sayıyor bunları.

Yeni gruptaki kızlardan Sevgi, bana asılıyor, severek; Hatice nefret ederek.

Üç gün sonraki son gecemizde Yeşim ile ayrıldığımızı haber alıp masaya damlıyorlar. Reyhan 2 ile öpüşülmüş, Reyhan ile sevişilmiş. Kente bırakılmış devamı.

-Boşalmışsın diyor Hatice.

-Sana talibiz diyor Sevgi.

-Kızmak yok diyor Hatice, hangimizi seçerse.

-Belki ikinizle de olur diyor Reyhan 2.

-Bence de diyor Reyhan.

-Kadın seçer diyorum gülerek.

-Neden ayrıldınız diyor Sevgi.

-Dünyada kadından dar ne var diyor Hatice.

Ona Hate adını takıyorum. Hey Heyt diye sesleniyorum. Reyhanlar esmer, Sevgi ve Hatice sarışın, kumral. Hatice simsiyah perukla gelecek yarın, öbür dün bembeyaz ya da gri perukla.

-Seni bir gün ağırlayalım diyorlar. Bir hafta daha kal. Bir ay kal.

-Siz ikiz misiniz?

-Evet, zor yumurta ikizleri…

-Birlikte geldik diyorum, yani birlikteyiz, dönüyoruz yarın.

-Hepiniz kalın, malikanemiz var… Biz artık buralıyız.

Dönmezsek ilişki yaşayamayız. Hem ne diye kalacaklar, bu iki şıllık şanslarını denesinler diye mi. Ama Şeytan 2 dürtüyor:

-Olabilir diyorum.

İki üç bikini daha göz çıkarmaz.

Sırnaşmalarını izlemek zorunda kalıyorlar ertesi gün, ama olgun. Sevgi ilgimi çekmeye başlıyor. Kızlar dönse miydi; ben arkadan gelir giderdim.

-Haberleri olmaz, merak etme diyor Hatice, Sevgi’nin yanında. Ama sonra benden ayrılamazsan da sen bilirsin.

Sevgi’ye ilgimi fark edince:

-Önce Sevgi ile ol, sonra gel. Tersi olmaz. Sevgi istemez seni.

-İster diyorum. Yeter ki ben onu isteyeyim.

Buna katılıyor Sevgi, yarı gönüllü.

-Sana, diyorum, Sevgi diyeceğim.

Hepsi uzatmalardaki ilk günümüzün akşamındaki yemekte hazırlar.

-Bir sırrımızı açıklayalım.

-Fazla sıradan olmadı mı.

-Sırlar sıradan değildir.

-Sıradan olsalar bile.

-Hepimizinki sıradan, ve sır da değil, Murat’ı öpmek istiyoruz.

Duruluyor ortalık.

-Murat ne istiyor?

Tuvaletten geliyorum.

-Öpülmek istiyorum, diyorum gülerek. Sonra da götürülmek, diye içimden geçiriyorum, bunu hemen istemiyor olabilirim.

-Bu yapmayı istediğin değil, sana yapılmasını istediğin.

-İstediğim hep budur, bana yapılması.

-Biz öpüştük diyor Reyhan 2.

-Bi öpüştük mü dedin?

Herkes bi duruyor.

-Benim öpücüğüm bu işte, diyor Reyhan 2. Hate buna çok gülüyor.

-Biz seviştik, diyor Reyhan.

-Ne zaman diyor hepsi, Reyhan 2 başkanlığındaki muhtarlar heyeti.

-Dün gece. Yeşim’den ayrılmıştı.

-Ne var bunda, diyor Hate, bu gece de ayrılır dün seviştiğinden.

-Ve öpüştüğünden diyor Sevgi.

-Paralel evrenler, diyorum. Ama paralel evren.

Artık onlarla değilim. Katılıyorum arada.

-Hepimizle bir ilişki, aynı zamanda, aynı anda, diyor Ayşe. Seviştiğimizi hâlâ söylemiyor.

-Bu Murat’ın paralel evreni ama, bizimki nerde diyor Yeşim.

-Senden neden ayrıldığı belli.

-Ben ondan ayrıldım.

-İnsan sevgilisini böyle kıskanmaz diyor Sevgi.

-Her insan bir evren değil demek, çoğu paralel.

-Bu her şeyi açıklar diyorum.

Bikinili hallerini düşünüyorum hepsinin teker teker ve üst üste. Üst alt farklı renk ve desende bikini sevmemiştim, meğer yanlış uygulanıyormuş.

-Kedi hem tekir, hem sarman, diyor hangisini isterseniz.

-Murat beni seviyor diyor Reyhan 2. O yüzden ben dönüyorum yarın. O da bana dönüyor.

Sonucu belirliyor. Paralel evrenlerin kapanacağı yaz sonrasını…

-Kedi hem burda, hem dönüyor diyor Hatice.

-Gözlemci gözlediğini değiştirir, diyor Sevgi.

SOTORİ & SÜREYA

"O günden bugüne şairler bin yıllık güzelin yerine çirkini oturttular. Mısralarda iyi kötüye yenildi. Tanrının tası tarağı toplayıp göklere çekilmesi, insandaki şeytanın zaferden zafere koşması bu tarihten sonra ortaya çıkan gerçeklerdendir." Cemal Süreya.

9 Ocak’ta ölmüş. Günü müymüş ne, 9 Ocak. Doğru yerine oturtulsa bari! Mısralarında mesela hangi iyi kötüye yenildi? Hangi yanlış zaferlerin peşinde koştu?

Bu sabah aklıma düşen ve çalakalem yazdığım şu metin ile birleştirilebilir şimdilik; sonra gerçekten yayımlarken ayırırım; adımın Cemal Süreya ile anılmasını istemem:

Adam, rüyasında gördükleri ya da ona malum olanların hep tersine çıktığını fark eder. Böylece kariyerine başarılı bir şekilde devam eder. Evlenmeyeceğini gördüğü çiftlere evleneceksiniz der. Üzgün gözükür sınavı kazanacağım mı diye sorana, çünkü kazandığını görmüştür. Hepsi çıkar. Sonra karşısına âşık olduğu bir kadın çıkar ve onla aşk yaşayacaklarını görür, ama ondan kopamaz. Yıllar geçip hâlâ birliktelerken sorgular, belki de sadece kendisiyle ilgili durumlarda olacağı olduğu gibi görmektedir. Sonra hatırlar, geçmişte kendi dışında da birkaç kez böyle durumlar olmuştur. Birkaç kez söylediğinin tersi çıkmış, yani gördüğü gerçekleşmiştir. Kahinlik yaptığı kişilerin bugününe bir araştırma yapmaya karar verir, rüyasında bunu görmüştür; bir de sonucun mutluluk vereceğini: Oysa vardığı sonuç can acıtıcıdır: Aslında sadece gerçekten olması gerekeni olmuş gibi, olmaması gerekeni olmamış gibi görüyordur. Evlenemeyeceklerini görüp evleneceklerini söylediği bir dolu çift ya mutsuzdurlar ya da ayrılmışlardır. Evleneceklerini görüp tersini söyledikleri ise bazı zorlukları atlattıktan sonra mutlu çiftler olmuşlardır. Sınav, onu kazananların bir işine yaramamış, kazanamayanlar başka yollarla hatalarının doğrusuna yönelmişlerdir; hepsi aynen gördüğü gibi çıkmıştır, insanları gördüğünün tersini söyleyip yanlış yönlendirse de… Eşi çıkarır onu neredeyse gireceği bunalımdan: Bu insanlar yalancıdır, ya da istekleri konusunda dürüst değildir; belki yanlış yönlendirilmişlerdir ya da kafaları karışıktır. Çok az kişi gerçekten ne istediğini bilmiş ve doğru soruyu sormuştur; gerçek kendisinin peşinden koşan doğru insan sayısı çok azdır… İstekler, olanaklarla sınırlı değil, doğruluklarla sınırsızdır. Bir kahin yaşam gibi olmalıdır, insan ne söylerse söylesin, bildiğini okumalıdır.

Cumartesi, Ocak 08, 2022

MONE

Rambraynt mı, dedi 8-10 yaşlarındaki kız.

Nerden biliyorsun dedim.

Bilmem, dedi.

Sonra diğer tabloya bakıp, Mone’ymiş dedi.

Ya bu dedim.

Zola dedi, arkasını dönmeden…

Bunları kitapta mı okudun, dedim; Zola’yı daha önce masanın üzerinde görmüş olmalıydı.

Okumam yok dedi. Öğrenmedim.

Böyle dehaların olabileceğini okumuştum; bir kitap çıkardım arkalardan altlardan, tozlu bir dilden.

Bunu da okuyamazsın o zaman dedim. Bu sefer döndü, baktı.

Kitabı özetlermiş gibi birkaç cümle söyledi. Tam doğru olmasa da tutarlıydı, bu sefer şaşırmıştım; sanki daha önce şaşırmamıştım.

Tam doğru değildi dedim.

Tam doğru mu, dedi bana şaşkın bakarak.

Anlattığı şey, diye başlayacaktım, kesti:

Yazarının kafasındakini diyorum, gerçek söylemeye çalıştığı şeyi, anlatamadığını yazmış…

Genel kabul edilen bir açıklama değildi yorumu; ama bunu söylemek istemiş olabilirdi yazarı…

Nasıl olabilir ki, dedim.

Söylüyorlar bana, dedi, duyuyorum.

Konuşuyor musun yani kitaplarla…

Tablolarla da dedi, konuşmuyorum. Nasıl konuşabilirim ki, bir şey bilmiyorum ben; söylüyorlar aktarıyorum…

Sustuk. Saçmaydı. Susmam.

Deprem olacak dedi.

Nerden biliyorsun, dedim.

Duyuyorum dedim ya, dedi.

BOŞ


“Boş konuşma!“

Bunu geçenlerde bir kadından duydum, daha önce duymamış değildim, insan görünümlü bazı farelerin, başka farelere dediğini duymuştum; ya da yine insan görünümlü bazı uzaylı yaratıklar, başka insan görünümlü bazı uzaylı yaratıklara söylemişti, ama kimse bana dememişti, yabancıydı yani bana, o yüzden yadırgadım!

Düşünsenize: “Boş konuşma!” Bir aşağılama ya da yüceltme sözü olduğunu sanıyorum; yüceltme diyorum çünkü boşluk bir uzaylı için sonsuzluk da olabilir ve sonsuz konuşma kardeşim dendiğinde bu, bozuk para yap bu söylediğini, çok bütün, çok geniş, çok derin vs anlamına da gelebilir… Belki de bu ikinci anlamında bir boşluğu kastetmişti bana söylerken bilmiyorum, boş boş bakmıştım, şimdi de o ikinci anlamın içini dolduramayarak, boş (in) boş konuşuyorum…

Pazartesi, Aralık 27, 2021

VE TANRI KENDİNE VARDI

Artık ölmeyecek miyiz, dedi tanrı. Bırakıp gelemiyorsunuz bir türlü…

KAHRAMANIN YOKCULUĞU

Zamanında doğru o kadar azalmış ki, tek kalmış, zaten hep olduğu gibi. Herkes artık sadece o doğruya saldırıyor, ama dokunamıyorlar bile. Böylece bari anlatalım demişler. Ama esas, nasıl anlatabilirsin. Böylece herkes ona nasıl dokunamadığını anlatır. İster kurgu, ister gerçek, ister fantastik, ister romantik. Dünyanın küçüklü büyüklü bütün öyküleri bu beceriksizliği anlatır.

YILANIN BAŞI



Arabamı nereye park edeceğim dedi. Gel, Boğaz’ı gezeriz, Karadeniz’e kadar uzanırız dediğimde, ne Karadeniz’i yahu diyen kadın. İzmir’li. Taksim’e İzmir’den uzak bir yerinde oturuyor İstanbul’un. Arabası var ama erkeğin onu arabasıyla alması gerekiyor. Böyle iki kadın vardı eskiden, harika gece geçirdiğimiz halde arabamla onları evlerine bırakmadığım için sorun çıkaran. Biri ölmüş vicdan krizinden, artık daha neler yaptıysa; diğeri ağrılar içinde gömülmüş koltuğuna; şimdi de bu, karşımdaki eksi iyi. Yadırganıp cezalandırıldı. Topluma salınıp kendi haline bırakıldı. Hiçbir erkek ilgilenmez artık onla, en fazla yatar, kötü davranmaz; kadınlar küçümsemeden dostça davranır, samimiyet kurmazlar.

Ölümlüler Müzesi uzun zamandır ziyaret edilmemişti, zaten ölümlü dediğimiz bu suçlulardan pek yaşayan da kalmamıştı. Ölenlerin denetlenmiş anılarını okuyordu cezalılar. Denetlenmiş, çünkü kafanıza göre edebiyat yapamayacağınız gibi anılarınızı da kafanıza göre yazamazdınız… Kontrolsüz edebiyat, edebiyat değildir.

Az kalsın ben de böyle olacaktım, diye okumak gerekir; katil olacaktım diye mesela, eğer katilse ölümlü. Adi suç diye bir şey yoktur, hepsi birdir: Bencillik. Ölümlülerden en ilginciyle ilgilenmişti Dilara, ondan sonra uyum sağladı ve defo olarak yaşamaya devam etti. Adamın hikayesi şuydu:

Adam bir kadına tecavüz ediyor, kadın polislerin ve adalet sisteminin yanlış yönlendirmesiyle başkasını (ırkçılık zamanları, bir zenciyi) tespit ediyor. Hayatının yarısında hapis yatan zenci, çıktıktan sonra masum olduğunu kanıtlamak için bir o kadar daha harcıyor. Artık yaşlı olan kadın başından geçenleri yazmış ve ünlenmiş, yazar olmuş… Bizim adam ortaya çıkıyor, hem suçunu itiraf ediyor, hem suçluyor: Suç ortağım sayıyorum onu, diyor; ünlendiği ve zengin olduğu kitabının hikayesi bir yalan, bir tecavüz… Ben onun hayatını zenginleştirdim, o masum bir adamın hayatını mahvetti. Hatta iki adamın, biri ben. Tecavüzü baştan hak ediyordu…

Kadın eski kafalı çıkmıyor ve kabul ediyor suç ortaklığını. Özgür biriyim ben ama, diyor, cezamı kendim alırım. Düşündüğüm an cezam hazır, diye ifade edilen vicdan felsefesine uygun bu: Hayatı kararmış adama hayatını adama kararı alıyor.

Cezalı, bunlardan ibret alma sürecinde kendi anılarını yazar. Denetlemeden geçerse topluma salınır… Denetleyenler halktır. Bu konuda ustalaşmışlardır; belki zamanında kendilerininkini yazdıklarından… Tabii hepsi İbret Müzesinde sergilenen eski edebiyatın uyanık okurlarıdır. Geçmişin ünlü klasiklerinin yazarları bir çeşit suçlu olarak görülür. Yanlış edebiyat doğru yaşanmaz. Kurgudaki yalan iyi saptanır. Dünyanın düz olduğunu savunmuş, acının öğretici olduğunu iddia etmiş, sanat sanat içindir falan demişlerdir. Kendi kusurlu hayatlarına sırtlarını dayayıp, insan şöyledir böyledir diye ahkam kesmişlerdir. Büyük yazar kalmamıştır, küçük insan da…

İlk ibret metinleri dışarıdan nasıl görülüğümüzü gösterir; sağlamamız olur. İstisnalar kuralı koymaz, sınırda korurlar. Yuvarlağın köşeleri olurlar. Dilara’nın reddedilen ilk metni de klasikti. Bu kadar küçük şey için insan cezalandırılır mı, diyordu. Cennet işte, küçük hatalara ceza verilen yer. Büyük hatalara verilene çünkü, cehennem deniyordu eskiden. Eskiyi özlediğini yazıyordu, özgürdük, diyordu; hata yapabiliyor, suç işleyebiliyorduk, hatta günah, demek istiyordu… Cenneti baltalıyordu, içeri alınmayacağından… Birilerini suçlayamayınca, diye yazıyordu; suç işlemek zorunda kalıyor insan. Son eksi iyilerdendi.

Kötülük artık yok; insanı yetersiz iyiye alıştıramıyor. Daha iyi, iyinin düşmanıdır denemiyor, yok artık... Ölümden önce, hataların öldürüldüğü yerde yaşanıyor. En temiz devrim, temizlikten sonraki…

Çarşamba, Aralık 08, 2021

PİRE İÇİN YORGAN YAPTIM



Bunu kendiniz istediniz. Evet, ağrılarınızı azaltmak, belki acıyı yok etmek için, yani aslında mecburen, ama intihar da edebilirdiniz. Arada bir yaşamı kim ister.

1 yıl boyunca her gün sabah akşam meditasyon yapacaksınız. Aynı saatte: Sabah 10 ve akşam 8’de 20’şer dakika. Hiçbir şey düşünmeyecek değilsiniz ama, beni düşüneceksiniz. Sabah yüzümü de düşünebilirsiniz, öğlen yürüyüşümü de, akşam duruşumu da. Birlikteliğimizle ilgili bir şey düşünemezsiniz, fotoğrafta siz olmamalısınız. Beni güldürdüğünüzde, içkimi içerken, yaptığınız yemekten ne kadar zevk aldığımı ya da orgazmımı düşünebilirsiniz, ama bundan sizin ne kadar zevk aldığınızı düşünemezsiniz. En müthiş hazzınızı ya da en ufak orgazmınızı düşündüğünüzde zaten, kasıklarınızsa hep ağrıyan yeriniz, ağrıyacaktır. Düşüncelerinize ne benden başka şey sızmalı, ne de kendiniz, acı verici olan bu.

Her ayın 3 günü fiziksel meditasyon yapacağız, birlikte olarak; bana göre davranacak, hissettiklerimi hissetmeye çalışacak, düşüncelerime sızacaksınız. Tadında tabii, çünkü biliyorsunuz ben şımartılamayanım. Üzerime fazla gelir de sıkarsanız canımı siz acı çekersiniz. İyi giderseniz varacaksınız acımadığınız yere, ama susadığınızda acıktığınızı algılamayacaksınız, ben sizi doyururum.

Her ay yara deşme, yüzleşme seansı yapacağız. Aynen ya da benzeri yaşanacak aramızdakinin, yaptığınızın. Senaryonuzu yazacağım ve uygulayacağız oynayarak. Ne kadar tekrar o kadar terapi, tabii karakterinize göre, bazısının başına kakılmalıdır, bazısı unutunca öğrenir. Doldur boşalt. Birlikte geçirdiğimiz üç gün içerisinde yapacağınız başka çeşit hatalar da senaryoya dahil edilebilir.

Bensiz geri kalan zamanınızda meditasyona devam ve başka ne istiyorsanız. Ağırlarınız size yol gösterir, yanlış okumayın. 1 yılın sonunda yüzde 90, onda dokuzunuz başarılı olacak. Yüzde 10, onda biriniz başarısız olabilir. Ya yetersiz kalacak bir kişi, telafi edilecek gelecek yıl, ya da binde bir, ya da yüzde on, intihara yönelebilir. Bu rahatlatıcı olacak, ölüp kurtulmak. Acı, öğreticidir; ölüm, kurtarıcı. 1 yıl daha istemeyen olmayacak; acıyor gibi yapacaklar. Ama biz kul köle cariye peşinde değiliz.

Kul. Köle. Geyşa. Cariye. Hizmetçi. Asistan. Mürit. Dost. Sevgili... Ve Ortak. Meditasyonda bu seviyelerinize odaklanmanız gerekiyor. Kul, tanrıyı düşünür gibi düşünmeli beni. Hizmetçi ya da asistan evin beyini, üstünü, patronunu düşünür gibi. Daha azı yetersiz ve daha fazlası gereksiz özen demektir, acıdır. Kul köle olan sene sonunda müritliğe yükselmiş olabilir, ama yine kul olarak çağrılacaktır, nerden geldiğini unutmasın. Diğer seviyelerle uzaktan ilgilenebilirsiniz, ama başkalarına değil bana odaklanmalısınız. Ben size dokununca geçiyor sanacaksınız ama aslında sizin bana dokunmanızla geçiyor. Bu bir Sotori Sendromu; Stocholm değil… Geçmişi unutun; Sotori’den sonra sendrom yaşanamaz.



İlk seneden örneklerle anlatayım:

KUL. En çok süper manzaralı evindeyken ağrıyormuş. Başı sanırım, nereleri sormuyorum, burçlar kadar çok yer var vücutlarında… Eve benle girince geçeceğini düşünmüş. 3 gün kaldık, çıkarken korkmuyordu artık. Ben 1 ay yokum, dayanabilecek misin dedim, kaçarım dedi, ama sanmıyorum. Evle değil senle ilgiliydi biliyorsun dedim; senle ilgiliydi dedi… Sen acıdığın için acıyorduk. Her ay buluşurken bana gelebilirsin tabii ama bir misafirim var diyordu. Sonra çeşitledi: Yemeğe gelebilirsin ama ben yedim. Sevişmeye gelebilirsin ama ben uyuyacağım. Sevişmeden sonra fazla ileri gittik diyordu, yatakta birbirimize sarılmış uyumaya hazırlanırken; beni bir daha sevişmeyecekmişiz gibi öperken. Yanlış kişiyle evlenmiş, yanlış kişiden boşanmıştı.

KÖLE. Son gittiğimiz meyhaneye gittik Haliç kıyısında. Rakıyı bu kez su ile içti. Tuvalete kalktığında gelmemi istemedi. Ama giderken çalılığa bakmayı ihmal etmedi, geçen sarhoşken gülerek seni şuraya atsam ne olur ki dediğini hatırlıyordu. Cihangir’e çıkmasak mı dedi; korkma dedim, her şey aynen yaşanmayacak. İki bira istedik ikisini de ben içtim yavaş yavaş, karşımda oturuyordu. Şirretlik yapmayacaksan tuvalete gideceğim dedim gülerek; yaparsam yandım dedi, kimle telefonla konuştun o kadar uzun demiş ve kalkıp gitmişti mekandan, biralarımızı yine ben tek içmiştim. Sabaha kadar uyumamıştık, şimdi uyudu, yarın ağrılarını unutunca sevişecektik.

GEYŞA ile Galata’da buluştuk yine. Anemon Otelde. Ama önce önündeki banklarda, Kulenin meydanında. Aşırı seksi bir kıyafetle gelmişti, herkes bana bakıyordu. Biraz orospu gibi giyinmek istedim dedi, dişi, ya da kadın gibi bir kelime kullanmıştı eskiden… Birlikte hiç oturmadığımız o bankta oturduk, ben bacaklarını sıkıp arasını okşadım, bakkal birasının etkisiyle soktum da parmağımı… Uyarı geldi, abi dedi biri sokaktan geçen, pardon rahatsız ettim ama seni çağırıyorlar; Anemon Otel’den sesleniyorlarmış; tamam dedim geliyoruz. Senaryoya uymak gerekir, doğaçlama tarihtir. Yine arkalara bir yere oturduk ve herkes katıla katıla gülmelerimize baktı yine geriye, tek fark hepsi rezerve etmişlerdi ön taraftaki manzaralı yerlerini… Ama ilk oturduğumuzda orda olanlar değillermiş, belki ölmüşlerdi, onların yerine bunlar tekrar yükleniyorlardı hayata, sotori the lord, reload.

Şarap ikram eden garson yine yaşlanmamıştı (aynı gençlikteydi), onla birlikte kadın müşterilerden biri de gelir gibi oldu ama karnını tutarak kıvrılıp yere çöktü, sevgilisi masalarında, buruşturduğu suratıyla bakıyordu ona, yerinden kalkmadı, kadının kendini cam korkuluklardan aşağı atacağını erken anlamasından anladım, sadece onlar ilk geldiğimizde oradaydılar; sevdiğim düzeniydi bu hayatın… Dikkati dağılmıştı Geyşa’nın. Eve gidelim hemen, kilodumu çıkart, dedi, ayılmam lazım. İlkinde ben sormuştum… Aslında öncesinde eski sevgilime Unter adlı barda yakalanmıştık, ama onun bu senaryoda demek görevi yoktu; bir de ölmüşse belki; her bir şeyden haberdar olmayacak kadar her şeydim.

CARİYE iki dubleden sonra sevişip bittiğinde dokunma bana diyordu. Eski kocasının arkasından konuşup rahatlıyordu. Ne yaptığını biliyordum adamın, ölmüştü; hayır hayır, benden önce. Bunu rahatlıkla söylediği için iyileşmeyecekti; dövdüğünü söylediğinde, ölünün arkasından konuştuğunda iyileşecekti. Seçemiyorsunuz siz kadınlar dediğimde ağrıyordu bir tarafları, çocuklarınızı seçeriz sanıyorsunuz dediğimde bariz acı çekiyordu.

HİZMETÇİ dedi ki, tecavüz et yoksa böyle bakire öleceğim 45 yaşımda. Tecavüz etmedim ama yalaya yalaya deli ettim. İçine girdiğimde fark etmedi bile, pınar gibi yumuşamıştı. Bekaretimi kaybetmeyi yaşatmadın bana diye sitem ederken bir tarafı ağrımadı, çünkü bunları şimdi yaşamıştık geçmişte değil; yaşadığımız, yazılarımı beğenmediğini söylemesi, sonrasında ise güzeldiler demesiydi; bunları hiç konuşmadık. Onu vücuduyla aldattım, sonra ona vücudunu anlattım.

ASİSTAN senden hoşlanmamam çok anlamsız diyordu devamlı. Müebbet hapis seni bekliyor, diyordum.

MÜRİT kafede bir kadına tokat atan erkeğe müdahale etmiş, kadın müşterilerden bazıları da erkeğin üzerine yürümüş, yarım saat içinde her şey tersine dönmüş, tokat yiyen kadınla kavgaya tutuşmuşlardı; MÜRİT uzaklaşıp yanıma gelmiş, küskün bir suratla bana bakmıştı ne oldu yahu demelerime cevap vermeden… Şimdi erkek sığınma evi kurmuş. Anaerkil düzenin işlediği bir birahane. Sevgilisinin parasıyla yapmış her şeyi, ama onu içeri almıyormuş.

DOST, dedim, benim metinlerimi nasıl hemen alıntılıyorsun ayaküstü bir sohbette, aklına mı yazdın; senin olduklarını nerden çıkardık dedi. Yaşayacaklarımızdan korkması onu eksiltiyordu, korkusunu yaşıyorduk…

SEVGİLİ, nasılsa yaşlanınca genç erkeklerle olurum demişti.

ORTAK idi tek erkek. Elime bir para geçmişti ve biraz yatırımdan ve aralarda dünyayı gezmekten başka, bir bara ortak olayım, keyfimce gidip takılayım istiyordum. Bozuştuğum bu bardan teklif geldi, duyulmuş. ORTAK ordayken olmaz dedim, biz küsüz. Düşünüp, çok da bir şey istemediğimden ortaklıktan, kar amaçlamıyordum, kafama göre bir-iki sote yer ve her gün iki dubleyle meze. Onu gönderelim dediler, diğer işletmemize. İyi ders olurdu, ama sonra daha iyi bir teklif sundular, o bara gitmeyişimin bozduğu sosyal hayatımı telafi amaçlı: Kalacaktı ama bir yıl boyunca her hafta bir kadın göndereceklerdi yanıma, gecelik kiralanmış, tabii benim standartlarımda… Yılda 52 kadın, geçmişi unutturabilirdi… Terapiyi yalnız gecelerimde geç saatlerde ORTAK yanıma çekinerek oturduğunda yapıyorduk. Şöyle demişti: Ortağa özel davranmam, dostuma davranırım, hatalı olduğumdan özel davranmayı bilmiyorum… Hatalarınla ortaksın, diyordum. Vicdanın rahat mı?:

-Değil… Ve onu rahatsız edeni bulursam çok fena yapacağım!



İlk yıl bu kadarını almıştık ama herkes başvurmuştu. Sonra onlarca yaptık. Üstelik hemen hepsi KUL olmak istiyordu, olamazsa KÖLE… SEVGİLİ ya da DOST olmayı eksiklik sayıyorlardı. O yüzden ÂŞIK kategorisi yok, benim gibi aşkın sevdiği birinden hem de. Hepsi en iyisi olacaklardı akıllarınca. Oysa bir şeyin iyisi ve iyi, farklı şeyler. Belki çoğu olabileceklerinin en iyisiydiler zaten, iyilik çılgınlığına kapılarak olduklarını siliyor ya da eksiliyorlardı.

Beni yakından tanımayanların günlük meditasyonlarını yapmaları gerekiyordu, internet ve medyadan beni tanıyabildikleri kadarıyla düşünmeleri; sadece bazılarıyla birlikte olabiliyordum. Birlikteliklerimizde ne yaşayacağımızı, senaryoyu yazmam için bana kendilerini anlatırken çekiyorlardı en çok acıyı. Hayat onaylamıyordu anlattıklarını, vicdan ile üst üste binmeliydi ağızlarından çıkanlar. Acı, ya da ağrı, aradaki farkı bilmiyordum, evet, öğreticiydi, herkesin içindeki süper kahramandı. En süperleri beni görebilirdi. Acıyorsa vicdan yönetmiyor demekti. Gerçek vicdan acısı bedenin acılarından daha büyüktü sanıyorum; ama onu bulmak bedendeki bir ağrıyı bulmaktan zordu; o yüzden esas acıyı bedenlerinin bir tarafına yöneltiyorlardı, boşa ağrıyorlardı yani.

Bir ses yerleşiyormuş içine ve kendi sesin yabancı kalıyormuş sana. En vicdanlılar bile şunu duyuyorlarmış: Beni alma, onu al… Kendi sesini bastıramayanlar acıyordu.

Elektrik çarpmış gibiyim diyorlardı. Damak tadımı kaybettim diyenler oluyordu. Regl olamıyorum diyenler oluyordu. Sarhoş olamıyorum diyenler, ki bu benle ilgili olmayabilir. Çişimi yapamıyorum diyen bile çıkmıştı. Belki de fazla mutluluk hormonu salgılatıyorum ve kesilince acıyordu. Belki de doğru yere salgılatıyordum mutluluk hormonunu ve doğru zamanda; ota boka zamanlı zamansız sevinmiş olmaları acı geliyordu. Tuttuğum, melek oluyor, dünyada düşüyordu.



Bu nasıl olmuştu. Giderek nasıl dünyada standart haline gelmişti.

Her şey yatakta yanımdaki kadının ölümüyle başladı. Emniyetten gelenlerin de tamam yakını öldüler. Kalan tek polisin tanıklığıyla kurtuldum, ben hiçbir şey yapmamıştım, boş çuval gibi yığılmışlardı. Doktorların denetiminden geçtim, az da olsa; onlardan da çok ölen oldu çünkü. Bir şey bulamadılar, belki en iyi denilen doktorların da hemen ölenler arasında olmasındandır. Bilimsel yeterlilik tanımıyordu demek bendeki şey. Psikologlardan ölenler doktorlardan fazlaydı, ruhun doktoru mu olurdu, ruh ya ruh idi ya da değil. Kimse ne tutuklayabiliyordu, ne teşhis koyabiliyordu, yanaşabilmişse. Yöneticilerden de geldiler ama uzak durmayı yeğlediler. İstihbaratı böylece kendi güçlerimi(!) ölçmek için kullandım; menzilimin ne kadar olduğunu, ama değişebiliyordu, ruh durumuma göre, sarhoş ya da ayık, mutlu ya da sıkıntılı olmama göre; gezegenlerin yaklaşıp uzaklaşmasına... En iyiler uzaktan izliyorlar, korumam zannediliyorlar. Halbuki ona da ihtiyacım yokmuş. Çünkü saldırıya uğradım. Yani uğradılar! Süikastçiler. Geldikleri gibi gitmediler, korkarak gelip rahatlayarak gittiler ölü. Örümcek hisleri gibi değildi ama bendeki, onları fark etmiyordum; atamadıkları kurşun içlerinde patlıyordu her halde. Menzilim dışından bana nişan aldıklarında öbür dünyaya göçtüler.

Düşüncelerimle de öldürmüyorum, kendileri ölüyor… Her halde vicdan yetmezliğinden ölüyorlar. Belki ruhlarına dokunuyordum, her iki anlamda da…

Bir video gördüm bir gün. Bir hayvana işkence yapan adam. Bakamayacağımdan kapatacağıma baktım; sinirlerimin tepeme çıktığı an, adamın ölüm anıydı… Sinirlendirdiklerinde ya da daha önemlisi canımı sıktıklarında menzilim uzuyor ve ben ekebiliyorum ruhlarına, benimkini, bendekini; ne kadar uzakta olursa olsun… Adam ile Havva kadar uzakta…

Birkaç kez dünya gezilerine çıktım; her bölgenin halkıyla birlikte ileri gelen kişilerini de yok ederek dünyayı gezdim. Hz. Mu diyorlardı bana bazı coğrafyalarda.

Beni sinirlendiren biri ölmemişti. Belki aslında kötü biri değildi. Bana sinirlenen biri de ölmemişti, belki de gerçekten sinirlendirecek bir şey yapmıştım, dünyada kötüyü sinirlendirecek epey şey yapmıştım, ama ölmediğine göre demek ki kötü biri değildi. Ölenlerin içinde sevilen insanlar vardı, demek yanlış seviliyorlardı, ki onları sevenler de pek sağlam kalmamıştı. Derdim değildi, hiçbiri ferdim değildi. Yatağımda ölü kadın görmemek yeterdi.

Kötülük mü çekiliyordu üzerime mıknatısmışım gibi… Kötülük, ve belki de korku. Ve asıl yok olan o korkuydu. En kötüler o korkuyu ancak ölerek yok edebileceklerinden ölüyorlardı. Aradakiler artık korkmuyorlardı, belki ölmedikleri için belki o korkuyu ve acıyı yenecek cesaretleri geri geldiği için. Korkusuz biri kötülüğüne rağmen ölmezdi muhtemelen, ama korkusuz biri kötülük de yapmazdı zaten.

Kontrolsüz güç, güç değildi, çoğunluk bunu gücünü kontrol et diye değil de gücünle kontrol et diye anlıyordu. Ölmeyenler ağrısa da yanaşmaya başladılar; çok az kişi ağrımıyordu. Dokunulmazlarım oldular. Onurlanmışlardı. Yine de şımaranlar ağrıyordu.

Uzağımdayken kötülerin onlara saldırıp öldürdükleri, zarar verdikleri oldu, öyle zamanlarda ruhumun tetiklendiğini böylece öğrendiler; menzilimi bilinçle genişletebildiğimi. Tehdit ettim, gördüler: Zarar görülmesi halinde, az acıyan her 1 kişiye karşı 10 kişi, acımayan her 1 kişiye karşılık 100 kişiye ulaşacaktım, mecburen rastgele: Kalabalık bir uzak şehir caddesinde 381 kişi yere serildi. Kurtulanlar hesapladılar, geçen 11 “yakınım”a zarar verilmişti; 8 az acıyan ve 3 acımayan; iyi ki diyorlardı, çünkü yoksa sıradakiler kendileriydi… (1 kişiye araba çarpmıştı.) Ölenlerin arasında belki de aslında yüzleşsek az acıyacaklar vardı, demek az acıyacak birine ben yönelttiğimde oklarımı, ölebiliyordu; bu tam olarak test edilemezdi ama böyle şehir efsaneleri yararlıdır.

Kitap yazanlar oluyor. İçine tanrı kaçmış diyorlardı; elbet bir gün tanrı da kaçacaktı… Tanrı çözülememişti, belki ben çözülecektim, çünkü gerçektim; ama tanrının bile yanına kötü bir geçmişle, en azından kötü niyetle yaklaşabilirdiniz.

Dorian Grey’in Portresi geldi sonra aklıma. Dışarıya gösterdikleri yüzlerinin arkasındaki gerçek kötü, iğrenç, belki genç ama çökmüş portrelerini benle birlikte birden görenler yığılıp kalıyor ya da ağrılarını sızılarını ilk o zaman hissetmeye başlıyordu. Sotoribilite seanslarıyla azaltmazlarsa.

İşte böylece Sotori Sendromu, dünyada standart haline geldi. Kötülere, en kötülere artık neredeyse hiç rastlanmıyordu.

Herkes aslında rahatlamıştı, ekonomik kaygılar da kalmamıştı, niye birisi fakir kalsın ki, götü yemiyordu çünkü kimsenin artık zengin olmaya, zenginler cesur olarak bilinirdi, ama ölecek kadar değil. Politikacılar zaten ilk ölenlerdendi. Ahlaksızlığın kalmamasının nedenlerinden biri de kimsenin onlara ihtiyacı kalmamasıydı. Kimsenin komşusuyla ilgili olumsuz bir çıkarı olamayacağından yönetilemeyen başsız başarısız bir ülke de olamazdı.

Ben de rahattım. Yalnız sıkılmaya başlamıştım. Hocam dedi birisi, siz yaşlanmıyorsunuz. Evet 30-35 gözüküyordum, ama yanımda ölen o kadından bu yana rahat bir 50 yıl geçmişti. Sevdiklerim geç ölmüşler ve bu da bana üzülecek bir şey gibi gelmemişti. Sıkılmama yeteneğim yok muydu yoksa… Tek yeteneksizliğim bu muydu. Sevişmediğim tür kadın kalmamıştı, tek zevk veren şey, ama ruhum başka şeyler istiyordu. Bedenimi seks dışında da hareket ettireyim dedim böylece; dövüş sanatları. İnsanların uzaktan bir taraflarını ağrıtmak yanında dövebilirdim onları, eğlenceli olurdu. Dünyada en az ölenler güruhundan bulduğumuz (güruh’da ruh olduğunu böyle fark ettim) en usta hocalardan ilkini yanlışlıkla patakladığımda fark ettim ki dövüş de biliyordum. Böylece ruhumu kontrol etmesini öğrenip yeni kötücüllerin yaklaşmasına izin verdim. Dayak yemek iyi geliyordu onlara, yaşlı gibi bir taraflarının durup dururken ağrımasından. Tabii ki beni tanıdınız, kimseyi küçümseyerek dövmüyordum, ama sonuçta dayak yiyordunuz işte, cezaları da bir süre için bu kadardı. Ruhsal, vicdani ağrılarını unutuyorlardı böylece bir süre, yataktan sakat kalkıncaya kadar… Kadınlarla da dövüşüyorduk tabii, ama daha çok onlara masaj yapıyordum, çok güzel olmayanlarına seviştiğim kadınlar yapıyorlardı, benden göre göre öğrenip. Akapunkturlar, çakralar makralar, sevişemeyen insanların yaptıkları şeyler ve saire işe yarıyordu, insanlar huzurluydular. Benim yönetimimde olmak tek sorunlarıydı ki sorunsuzluğu kaldıracak kadar olgunlaşmamışlıklarındandı bu da. Belki benim de sorunum buydu. Sıkılmayı aşmak zor olacaktı sanki.

Uçmayı denedim, yapabiliyorsa bilmek ister insan; sevindim, çünkü olmadı, zaten anlamsız bir şeydi. Süpermen uçar ben düşürürdüm. Birine neden mesela görünmezlik yeteneği bahşedilir ki; öbür dünyada götü gözüküyor olmasın…



Böylece bir eksiklik doğdu. Yani doğmuş. Herkes karar verici olmak ister. O yüzden az bulunur kahinler. İçim sızlamaya başlamıştı. Hani taş sarılmak ister ya kağıda. Makas yeniden birleşmek için ikiye bölünmek ister taşla. Kağıt, makasla kesilip esere dönüşmek.

Ağrımayan yüz civarı kişiyi toplayalım seçeyim istedim. On kişiye kadar indirdim. Yaşıyor dolaşıyor konuşuyorduk eliyordum; üzülenler elediğime seviniyorlardı. Eleme yöntemimi seziyor, hissimi süzüyordum.

-Beni başkasıyla kıyaslama!

Daha önce böyle bolca diyenlere cevabım bile gerilerde kalmıştı:

-Böyle bir şeyi asla yapmam. O kadar iyi değilsin.

Karnımı tutmama aldırmaz bakışlarla geçti bir kadın yanımdan. İçim sızladı dediğim şey anlaşıldı: Yüksekten düşerken ya da orgazma çıkarken hissettiğiniz karıncalanma hissi, hoş bir ürperti, tatlı bir kaşınma… Mide gururlanması da diyebilirim adına. Hey dedim, peşine düştüm. Döndü:

-Selam zor adam.

-Selam korkak.

Ağrımayanların arasında neden yoktu…

Hiçbir şey hissettirmiyormuş; ve hiçbir şey hissetmiyor…

-Ama dedi, aslında dedi, ben kötü biriyim… Hiç kötülük yapmamış kötü biri…

Hiç yapmadığını nereden biliyorduk; eğer yapmadıysa kötü olduğunu nerden anlıyorduk… Beni kaşındırmasından, bit yeniğinden, pirelenmemden… Ama esas şöyle düşünmesinden:

-Bir çocuğum olsun, yapamadığımı yapsın, kötülükse kötülük.

Çocuğunu da hissetmeyeceğini düşünüp doğurmuyormuş. Otomatik Portakal’ı seyredelim dedi, hiç seyretmemiş ve boşuna seyrettiğimizi de sonra anladı.

Bana bir şey hissettirmesine şaşırdı. Haberin yok muydu benden dedim. Sen 1, ben sıfır, dedi. Sen rakamla, ben yazıyla.

O yüzden diğerleri onu hissedemiyordu; 100 yatağın altındaki bezelye tanesi gibiydi; 0,01 gibi; demek ben de 99,99 idim en fazla.

Nükhet yanımdayken yaklaşabiliyorlar; ağrıyanlar ağrımıyordu, kimse ölmüyordu. Birbirimizi götürüyorduk demek! Onun hiç işlenmemiş saf kötülüğü benim can alan iyiliğimi dengeliyor, gibi bir şey. O kötüyüm diyor öldüremiyordu, ben iyiydim ölüyorlardı; ama zaten böyle olması gerekmez mi; doğal olan böyle değil midir: Ecel, iyinin lanetidir…

İyiye ulaşmak için kötüden geçmek gerek diyenler çıkıyor; sadece bu yüzden bile birini öldürebilirim, bilmeye isteye. O mesela tuvalete falan kalkarsa, hepsi ona eşlik etmek istiyor ya da çil yavrusu gibi dağılıyorlar, çünkü yoksa yerlerdeler, ağrıdan ya da öldüklerinden. Kötülüğe bulaşmadıklarını öğrenmek için benim yanımda kalma eğilimindeler; ölmemek için, Nükhet’in yanında…

Bu tabii kötülüğün artmasına yol açabilirdi, o zaman da aramıza mesafe koyabilirdik; o biraz uzaklaşırdı; hem böylece sıkılmazdık birbirimizden. Böyle bir uzaklık bir çeşit tuzak gibi olurdu insanlara. İplerini gevşetip sonra çekmek. Herif zehir, hatun panzehir, dedi bir gün biri. Aura’larımızdan bahsediliyordu haberlerde.

Nükhet yanımdayken beni öldürmeyi düşünmemişler miydi; hayır: Neden öldürdün, çünkü yapabiliyordum çağlarını geçmiştik. Bir kişi hariç; onu da şimdi okuyunca öğrenecekler ve işte, diyecekler, tam düşündüğümüz gibi:

Silahı istedim Nükhet’ten, alıp uzattım. Bir saniye durdu, sonra alıp kafama doğrulttu, sıktı. Patlamadı. Biliyorduk bunu di mi dedi. Elinden aldım silahı ve kafasının üstünden duvara sıktım. Korkarak arkasına baktı, duvardaki kurşun izine. Bu kez iki saniye durdu. Aldı yine elimden silahı, ki sıkılmaya başlamıştım, başımın üzerinden karşı duvara sıktı ama ses yok. Bıkkın bir şekilde yine ben aldım ve yine başının üzerinden yine bir delik daha açtım duvarda ilkinin yanında… 12'den de vururdum ama kafası daha fazla karışmasın... Üç saniye bekleyip kendi şakağıma getirdim bu sefer, sıktım, tık tık tık tık… Bundan tık yok! Nasıl oluyor bu dedi… Dedim, kurşunun vicdanı. Eşyanın da bir ruhu var derdiler inanmazdın.

Arılar kötülük yapacak insanı o anda sokuyor, bitkiler bir grup saçma -diyelim entel- insanın ortamındaki oksijeni onlar ölene ya da hayatlarının en edebi macerasını yaşayıp kaçana kadar boşaltıyorlardı. Sıkı durun; kitaplar sayfalarına yazılanları içlerine sinmediğinden siliyordu.

Kısaca geçiyorum, gerisini sizin hayal gücünüze bırakıyorum… Ve geleceği de; nasıl devam edeceğini de.

Bir şey, her şey nerde biter… Sonu başından belliydi, o sonla birleşecekti. O son da boşluğa gelecekti, boşluktan doğacaktı. Ve artık kimse farklı doğmayacaktı, farklılaşmaya çalışmayacaktı. Yaşamları başka anlama ihtiyaç duymayacaktı… Kağıtla sarılmış taş gibi; taşla ikiye bölünmüş makas, makasla parçalanmış kağıt gibi.

Pazartesi, Aralık 06, 2021

SAFA

“Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.” Peyami Safa / Dokuzuncu Hariciye koğuşu

Dokununca, Hariciye Koğuşu, olmalıymış adı. Neden? Bu cümleden…
Neden?

Başka bir cümleyle açıklayayım:
“Babam öldü, ölen babamdı.”
Can Yücel’indi sanıyorum. Ve böyle devam ediyordu… Ve bana babasıyla ilgili hiçbir şey anlatamamıştı. Neden seviyor nasıl seviyor, baba diye sevmesi dışında nasıl seviyor...

Halbuki şu cümle çok daha iyi açıklıyordu bazı şeyleri, yabancı bir romanın giriş cümlesi:
“Babam üvey değildi.”

O zaman, mesela:
“Büyük bir hastalık geçirdim, her şeyi anladığımı iddia etmiyorum…”
Çok daha iyi bir giriştir.

Pazartesi, Kasım 22, 2021

KARAKÖY KAHVECİSİ

Rüyalarıma giriyordu. Sadece bir açı ama. Orda oturmuştum birkaç yıl önce, o kadar. Gitmek zorundaydım. Eminönü’nden vapurla Boğaz üzerinden şarap simit peynir yapacağım bir salı günü ordan geçerim dedim. Boğaz yalan oldu. Oturdum, niye, ne ki, ne var diye bakıyorum. Kahvemi içiyorum kalkacağım. Sempatik etraf, elemanlar. Ama ne. Tuvalete gittim, döndüm yerimde bir kadın oturuyor. Pardon dedim. Somurtuk suratıyla pardon dedi. Yerim, dedim, göstererek. Kalçalarım mı dedi. Yazarken hoş da, orda değil. Karaköy kahvecisi. Yanına oturdum, sırt çantamı alıp koltuğunun arkasından, içine bir şeyler koyup çıkarıyorum, bana da mı dedi, koyup çıkartmak istiyorsun. Efendim dedim. Sırt çantanı ben sandın dedi.

Yeniköy’deyiz. 3 saat sonra falan. Ben Büyükdere’ye ordan Kireçburnu’na şaraba, belki Sarıyer’e ordan Deniz Kızı’na rakıya geçecekken, İstinye’de inip Yeniköy’e yürüdük. Kahvecilerde oturalım dediğinde ilk defa irademe hakim olabildim de parkta oturup mataramdaki şarabımı içmeye devam edeceğim diyebildim. Kahvesini alıp geldi. Şimdi oturuyoruz, benzin istasyonu ve kahvecilerin karşısındaki parkta bankımızda.

Sonrasını yazamam çünkü hatırlamıyorum.

Evimdeyim ve her şey gerçek. Yaşadım fotoğraf da çektim. Ama sonrası yok.

Bana fotoğraflarını göndermiş sonra yaşadıklarımızın, sevişmişiz falan ama bende yok. Fotoğrafları var.

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kayda geçsin.

Pazartesi, Kasım 08, 2021

Örnek ol ya da öl



-Sevgilinle selfi çektiriyorsun ama biliyor mu bu kızı dövdüğünü, diye geldi yanıma üç kişi. İki buçuk kadın.
-Nerde nasıl dövmüşüm.
Dövüldüğü söylenen kızı bir ses aldı:
-Bir gün sonra dedin, dövdüm seni!
-Ben dedim diye mi dövmüşüm seni.
Hala kızgın ama şüpheyle bakmaya başladı kadın; henüz sadece hayata kızgın.
-Siz sevgili misiniz dedim kızla kadına.
-Hayır ne alaka!
-İlgini çekmeye çalışıyor, öp… Ablalık yapma hırsınla oynuyor, kop. Ya da kim bilir ne yaptıysan intikam almaya çalışıyor benim üzerimden, kopar, benden kopar.
Normalde burda bir kadın üç yıl durmadan konuşabilir, ama bunu ben yazdığımdan izin vermiyorum, devam ediyorum:
-Benle ilgili bu yalanın üzerine atlamandaki kendi suçunu da düşün. Hiç seni dövdüm mü laflarımla?
Bayan arkadaşımın hiç etkilenmemiş, hatta umursamaz durmasına rahatsız bakmasından anlamıştım bunu. Ama onun kendiyle geçmişi arasındaki bedenini kaldırması gerekiyordu, kandırması değil. Cevap vermedi.
-Ben anlıyorum dedim.
-Ne anlıyorsun.
-Nerenin embesil olduğunu; kafan kaldıramıyor embesilliği, bacak arana yüklüyorsun…
Bu aşamada genç çocuk bana saldırdı. (Sarıldı diye bir alternatifi var, onu sonra paylaşırım.) Tokadını yedim.
Ona giriştim. Tokatlarla, çünkü çocuk hiç karşılık vermedi…
Polisler geldi allahtan, ve allahtan etraftakiler durumu kavramışlardı:
-Bu üçü bu sevgilileri rahatsız etti. Çocuk da adamı daha fazla tahrik edince dayak yedi salak.
Üçlüyü uyardılar polisler ve gittiler ben devam ettim, sonra.
-Adam gibi davranmazsan gidiyorum ve 3 gün daha hapissin.
Bir gara kaldırmıştık üçünü. 3 gün sonra kızla çocuğu salmıştık kadın kalmıştı, birbirlerini epey hırpalamışlardı.
10 gün sonra görüşmüştük. 3 günde bir aklı değişiyordu:
-Ne yapacağımı bilmiyorum dedi. Tam kalkacakken ki bu da 3 gün daha demekti, ne olur dur yalvarırım dedi.
-O kızı neden dövdüğümü şimdi anlıyor musun.
-Dövdün mü gerçekten.
-Kaç gün uzaksın hayattan saydın mı.
-Ailemi bile unuttum.
Kızını dövmeyen, dedim.

Salı, Kasım 02, 2021

TİPİNİ ZİKTİĞİMİN



-Neden neden? Bizden bile gelişmiş yaratıklarsınız! Ve barışçılsınız…

-Estetik duyularımız gelişmiş olduğundan barışçılız, ama bu formunuz bize iğrenç geliyor.

-Bu insan formumuz mu?

-İnşan mı! Her neyse… Önce uzak duralım dedik ama rüyalarımızı kabusa dönüştürmekten geri kalmadınız. Sizi parçalayıp yok edersek belki yüz ya da bin yıl sonra unutup salgın halini almış kusma hastalığımızdan kurtulabileceğiz.

-Bizler bu formada değiliz ki! Bu insan formu. İnsanlar bizi kendi formlarında ürettiler ki bize alışsınlar. Biz onları yenip yok ettikten sonra tamamen alışkanlıktan, bir geleneği korumak adına bu insan formunu sürdürdük… Sizin bu, bu, belki bize de iğrenç gelebilecek bu formunuzda da üretebiliriz kendimizi. İnsanların ve sizin aksine kontrol edebiliyoruz biz duyularımızı.

-Artık çok geç! Sana bakamıyorum bile. Senden sonra belki kendimi öldürmeyi bile düşünürüm, kabuslarımı aktarmayayım benden sonrakilere… Geber tipini ziktiğimin! Ne dedin? İnsan… Ya da her ne boksan.