Perşembe, Mart 29, 2007

Kötü tohum

Nick Cave & The Bad Seeds'den hareketle...

- Ne iş yaparsın?
- Çalarım.
- Barlarda mı?
- Marketlerde.
- İlginç! Alternatif mi?
- Yoo... Kendisi.
- Neyin kendisi?
- Hayatın.
- Eğlenceli olmalı.
- Çaldıktan sonra öyle.
- Ya çalarken?
- Zevkimden çalmıyorum.
- Para mı?
- Her şey... Karnımı doyuracak.
- Ya sanat?
- !!!!
- Zor tabii sizin için de. Yine de dolu insan özeniyor ama.
- Büyüklere özenilir. Küçüklere...
- Büyük olmak zor tabii.
- ....
- Duygusal bir iş.
- Yo! Duygu yok! Yoksa çalamazsın.
- Ben sanırdım ki...
- Öyle.
- Anlıyorum... Birilerinin önünde...
- Ne kadar az olursa o kadar iyi.
- Yoklarmış gibi.
- Mümkünse.
- Eğitim peki?
- Sokaktan. Çala çala.
- En zor yanı ne?
- Her şey... Polisler.
- Ruhsat muhsat. İzbe yerlerde. Sizin de başınız belaya girer.
- Ruhsat? Bilmem o işleri.
- Bir tarzın var mı peki?
- Yooo. İçimden geldiği gibi.
- Doğaçlama...
- ....
- Neyse ben şu taksiye bineyim.
- Cüzdanını kontrol et. Buraları tehlikelidir.

Çarşamba, Mart 14, 2007

Küçük bir yardım adam

Minibüs. Kadının yanına oturan herif. Yan göz herif. Omzunu herif. Bacağını herif. Yavaştan herif. Uzak elini saçlarına götüren kadın. Gayri ihtiyari kadın. Endişeyle kadın. Hemen arkasında oturan adam. Güzel elli kadın, hoş saçlı kadın, güzel bir elle karıştırılan saçlar adam. Kadın. Adam. Elini uzatan adam, eline dokunulan kadın. Eli tutulan kadın. Yavaşça kadın. Fark eden herif. Tüm dikkat toplanmışken herif. Artık bir şey olacakken herif. Toparlanan herif. Başka tarafa bakmaya başlayan herif. İnen herif. Kadının elini hemen bırakmayan adam. Sonra yavaşça bırakan adam. Eli boşlukta öylece kalan kadın. Kucağına inen el kadın. Cam tarafından arkaya çevrilen baş kadın. Aniden kapı tarafına kadın... İnerkenki sırtı görünen adam.

Çarşamba, Mart 07, 2007

Yasal aşk

-Amansız bir hastalığa yakalandım. En az altı, en çok on iki ay yaşarım. Hastalığımın ne olduğunu açıklayıp, benim bile hâlâ tam olarak anlayamadığım tıbbi terimlerle canını sıkmak istemiyorum. Önemli olan tek şey var zaten: Ölüyorum...

Bu gerçek, daha önce hiç mi hiç üzerinde durmadığım bir düşüncenin zihnimde şekillenmesine neden oldu: Ben öldükten sonra ne olacak?

Ruhuma ne olacağıyla ilgili hayal dünyam yeterince meşgul. Cennet cehennem işte, anlarsın ya... Ama zihnimi asıl meşgul eden ben öldükten sonra geridekilere ne olacağı?

Ne yalan söyleyeyim, dünyanın ya da ülkemin ne olacağı beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Bu konuda yapabileceğim bir şeyler olduğunu yaşarken bile düşünmezdim zaten, öldükten sonra neden düşüneyim. O işi politikacılara bırakıyorum.

"Geridekiler" lafının altını dolduracak "Ben öldükten sonra bari onlar rahat etsin..." diyebileceğim bir ailem de yok. Hoş, olsa ne yazar, bende metelik yok. Hiçbir zaman da olmadı. 42 yaşındayım, tek sahibi olduğum şey kitaplarım. Yazdığım birkaç tane, okuduğum bir sürü. İşte mal varlığımın tümü. Oturduğum ev bile kira. Arabamı yıllar önce külüstür fiyatına sattım. Para bankada. Hiç dokunmuyorum. Faizi eklenince ne kadar oldu, onu da bilmiyorum. Kefen parasını karşılar mı acaba?

Ben öldükten sonra ne olacağı konusunda uzun uzun düşündüm. Ve bir karara vardım. Geriye beni anımsayacak birkaç kişi bırakmak istiyorum. Arkadaşlarım beni anımsayacaklardır... Eski karılarım da öyle... Ama ben, başka kişiler de planladım.

Hayatım boyunca sevdiğim bir kadın var. Onu aradım. Önümüzdeki günlerde beni ziyarete gelecek. Ondan bir şey isteyeceğim, ilk ve son kez. Yakında ölecek bir adamın son isteği bu, ama kolayca kabul edilecek bir şey de değil... Bakalım ne diyecek teklifime?

Onunla bir süre beraber olduk, beraber yaşadık. Karım olmasını istemedim ondan, çünkü onu kaybetmekten korktum. Bu düşüncem hâlâ doğru geliyor bana. Evlilik aşkı öldürüyor. Evlendiğim iki kadın, kendilerine âşık olmasam da yanlarında mutlu olduğum sorunsuz insanlardı. Onlarla evlendiğim için pişman değilim, çok güzel günler geçirdik. Ama onlara âşık değildim.

Hayatımın her döneminde sadece o kadına âşıktım. Onu tanımadan önce bile onun gibi birini kurardım kafamda. Onu tanıdıktan sonra da, bunun aşk olduğuna iyice emin olduktan sonra artık aşkı aramaz oldum, bu da çok rahatlattı beni. Ama ben onun kalbindeki yerimi başkalarıyla paylaşıyor muyum, bilmiyorum. Zaten bunun önemi yok artık. Geçmiş geçmişte kalır. Şu an yaptıklarımız da geçmişe kalacak. Ve ben artık ölecek bir insan olarak geçmişe kalacak bir şey yapmak istiyorum.

Bir çocuğum olsun istiyorum. Aşık olduğum kadından, bana benzeyecek bir çocuğum olsun. Annesinin ona beni anlatacağı, beni tanımayı isteyecek bir çocuk. Babasının kitaplarını okuyacak bir çocuk istiyorum. Kitaplar gibi durağan şeyler değil zaman içinde kendi aklını kullanarak, içgüdülerinin peşinden giderek değişecek bir insan bırakmak istiyorum arkamda.

Kadın için zor bir durum değil mi... Önümüzdeki günlerde bana geldiğinde ona teklifimi yapacağım. Ne diyeceğini bilemiyorum. Seni çağırmamım nedeni bu. Dostumsun. Her zaman, her durumda yanımdaydın. Söyle bana! Ona böyle bir teklif getirmekle acaba doğru mu yapıyorum? Onun bana olan duygularını bilemiyorum. Bilseydim bile, o da benzer duygular içindeyse bile ondan böyle bir şeyi istemeye hakkım var mı acaba? Sonuçta gelecek yıldan sonra bir daha dünya üzerinde olmayacak bir adamım. Bu fikri kafamdan silsem mi yoksa. Ne dersin? Hı! Ne dersin?
- Bu zor bir soru. Biliyorsun; beni gerçek dostun olarak kabul ettiğin günden beri hep ben olsam nasıl hissedeceğimi söyleyerek öğüt verdim sana. Böylece sen kafana uygun bir insana göre davranabiliyordun. Bunun dışındakilerin de senin için önemi yoktu zaten, olmamalıydı da. Şimdi de öyle yapacağım. Ama o kadın, kim bilmiyorum, kafaca uygun musunuz bilmiyorum, benim kadar sana yakın, seni gerçekten tanıyan biri mi bilmiyorum.
- Endişelenme! Sen sadece benim yerimde olsan ne yapardın, onun yerinde olsan ne yapardın diye düşün. Öyle yanıtla beni.
- O zaman söyleyeyim. Bence bu düşüncen çok güzel. Onun yerinde ben olsam bu teklifinden onur duyardım, ama değilim!
- Beni yüreklendirdin, teşekkür ederim. Artık hayatım boyunca âşık olduğum tek kadına teklifimi yapabilirim. İşte söylüyorum... Benim çocuğumu doğurur musun?
- Ne... ben mi?
- Evet sen...
- Ama, ama... şey! Sanmıştım ki...
- Biliyorum başka bir kadın sandın.
- Değil mi? Ben miyim?
- Sana o meçhul kadından bahsederken yüz şeklinin değiştiğini, bozulduğunu ama belli etmemeye çalıştığını gördüm.
- Yo! Aslında...
- Tabii ki bu beni sevindirdi. Ama kıskançlık belirtileri gibi gözüken bu hareketlerin teklifimi kabul edeceğin anlamına gelmediğini de gayet iyi biliyorum.
- E belki de...
- Henüz şaşkınsın. Kararını hemen verme, bekleyebilirim...
- Evet şaşkınım! Hem de çok şaşkınım. Demek bunca yıldır... Neyse. Diyeceğim... Beklemene gerek yok, ben kararımı çoktan verdim. Vermiştim!
- Nedir peki?
- Evlenmeden olmaz...

Pazartesi, Şubat 26, 2007

Yaş'lı

Üst kattan çamaşır makinesinin sesi.
Her gün.
Kim yıkıyor her gün bu kadar çamaşırı.
Her gün bayrak gibi dalgalanan çamaşırlar.
Ya manzaramı kapatıyor ya da balkonumu ıslatıyor, camımı, çamaşırlarımı.
Sonra, koluma damlıyor.
Bazen cama tak tak,
noluyor allah allah,
çamaşırlar, haa
alışana kadar hep açıp bakıyordum.

Sonra annem dedi,
üst kattaki, yaşlı o kadın,
altına kaçırıyor her halde.
Temizliğe gelen kadın yıkıyor her gün.

Tutamıyor!
Yaşlanınca hep böyle mi oluyor?
Bir gün sevişirken aklımıza geliyor,
belki de gençliğinde...
Fazladan…
Arkadan…

Bir gün yok makine sesi.
Sessizlikten fark ediyorum.
Hah diyorum.
Bokunu tutmasını öğrendi sonunda.

Annem gelince ona da diyorum.
Annem bakıyor.
Bu yaşta!
Bir şey demiyor.

Pazar, Şubat 18, 2007

Adam olacak yazar

Gode'den ayrılış ilanım oldu, hayırlı olsun...
Gode de 2 ay içinde Mavi gibi olacaktır diye düşünüyorum; bensiz...
Allaha emanetler bırakıyorum hep...

Pazar, Şubat 11, 2007

Gönderilmedi

Sanırım yapacak tek bir şeyiniz kaldı kayda değer olarak.

Ölmek...

Gerçekleri yaşarken anlayamayacağınıza artık emin oldum; gönderdiğiniz o hakaretlerle dolu mektup son şansınızdı...

Öleceksiniz... Bunu bilmek için Tanrı olmak gerekmiyor...

Ama ben Tanrı’yım! Bunu anlamadınız değil mi?

İşte bunun için bir an önce ölmeniz iyi olacak. Bir an önce Tanrı’nın yanına gitmelisiniz. Çünkü dünyada, yaşarken kimse, hiçbir insanoğlu size laf anlatamaz. Tanrı’nın görevlendirdiği ben bile beceremedim bunu baksanıza... Bir an önce ölmelisiniz. Bir an önce gerçeklerle buluşmalısınız çünkü... Ölümden kötü yaşamlar var!

Tanrı’nın yanına gittiğinizde ne olacağını size söyleyeyim. Benim, içimdeki gururu, büyüklenmemi sizin elinizi kolunuzu hak ettiğiniz kadar hak ettiğimi anlayacaksınız. “Senden büyük Allah var.” diyorsunuz. Benden büyük bir Tanrı’nın olmadığını anlayacaksınız. Benden büyük bir babanın, benden büyük bir insanın, benden büyük kimsenin olmadığını anlayacaksınız. En büyüğün BEN olduğumu anlayacaksınız. Ve Tanrı’nın da benimle aynı fikirde olduğunu anlayacaksınız...

Bunun nasıl olacağını da söyleyeyim hatta. Tanrı bir gün yanınıza gelecek, kolunu omzunuza dayayacak, siz yeryüzüne doğru bakmakta olacaksınız o sırada. Orada, yukarıda, yeni olduğunuzdan daha, her şeyi tam olarak kavramış olmadığınızdan size açıklamaya çalışacak Tanrı. Bak, diyecek, şurada yaşarken, iki bedenken, birbirine bu kadar yakın iki insanken tanımadığın, anlamaya çalışmadığın insan senin oğlundu. Senden olmuştu ama senin değildi. Sen öyle sandın. Malın, erin, işçin sandın. Halbuki bak... Şu insana bak, insan olmayı bile beceremediğini düşündüğün şu insana... Ona kim sahip olabilir? O en üst insanlık aşamasına ulaşmaya çalışıyor. Ona hangi canlı söz geçirebilir? Tanrı olduğunu bilen, BEN olduğunu bilen şu insana bak. Kim onun bana, senden daha yakın olmadığını söyleyebilir? Ama sen söylemeye cesaret ettin... Bu da sana verdiğim hayatı yaşama tarzın. Bu hayatında gerçekleri görmen için sana bir fırsat verdim, oğlunu verdim sana... O beğenmediğin, asi ilan ettiğin oğlunu... Onu kibirlilikle suçladın! Ne için? Sadece sana uymadığı için. Sen ona uymadığın için kibirli olduğunu bir an bile düşündün mü? Yoluna çıkardığım işareti anlamak için bir an düşündün mü? Oğlunu dinlemeyi reddettiğinde, beni dinlemeyi reddettiğini bir an düşündün mü? Oğlunun Tanrın olabileceğini bir an düşündün mü?

Bunları söyleyecek size ve siz şaşırarak dönüp bakacaksınız ona.

Benim Tanrı olduğumu söyleyene bakacaksınız.

Ve benim Tanrı olduğumu söyleyenin, BEN olduğumu göreceksiniz...

Çünkü insan öldüğünde en sevdiğiyle ya da/yani en nefret ettiğiyle buluşur, Tanrı diye.

Ama siz yine inanmayacaksınız.

Oğlunuza inanmayacaksınız.

Tanrınıza inanmayacaksınız.

Ölmeniz bile bir işe yaramayacak...

O zaman... Size daha çoook uzun ömürler diliyorum. Ve ben çekiliyorum. Yapabileceklerim buraya kadardı...


Tanrı’ya emanetsiniz...

Pazar, Şubat 04, 2007

Deneme, yanılma! (2)

Hayatdökümü

“Hayat insanlara göre kuruluyor,
oysa insanlar hayata göre yaşamalılar.”

Bu öykü tamamen hayal ürünü değildir. Kahramanlarının gerçek kişilerle benzerlikleri vardır ama bu kişilerin adları açıklanmayacaktır. Yazar bir gün bir hayalden yola çıkarak bir kente varmış ve hayalindeki mekana benzettiği bir mekanda bir insana rastlamıştır. Ve bu insanın, daha önceden bir parçasını kendi hayal ettiği, bir yazısını kurgularken tasarladığı hayatını ondan dinleme şansına erişmiştir.

Yazarın kahramanlarını daha yakından tanıma isteği vardır, zaten bu amaçla yazı masasının başından kalkarak hayata dalıvermiştir. Yazar hayale gerçekten daha fazla önem verir, daha fazla anlam yükler; kahramanlarını yaşamış insanlardan bire bir seçmez de kendi gösterişsiz tahtında kendi çapında bir Tanrı olarak yeniden yaratır, tabii her zaman etkilenmelere açıktır ve gerçek dünyanın da en az hayal dünyası kadar ilgi çekici olaylara sahne olduğunu bilir. Bu düşüncelerin etkisiyle bir yazısında tamamen hayalinde yarattığı iki kahramanın ilişkilerinin tümüyle kendi uydurması olup olmadığını sorgular. Gerçek hayattaki insanların arasında da böyle âşık olanlar, yıllarca bekleyenler, reddedenler, kabul edenler, haksızlığa uğrayanlar, tam da hayal ettiği gibi yaşayanlar var mıdır? Bunu sorgular, araştırır ve böylece hayal kişiliklerinin insansı bir temelden yükselip yükselmediğini denetlemiş olur. Bunu istemekte, şart koşmakta haklı olduğunu düşünür, çünkü sonuçta yaşanan ve hayal edilen her şey, gerçekleştirilen ya da kaçınılan her olay insana özgüdür. (“Tanrı görür ama karışmaz. Karışamaz çünkü kendi böyle yaratmıştır.” Calvino) Böylece yazar, yaşananların kendi hayal dünyasına etki edeceğini öngörmektedir. Ve tabii içten içe, tamamen ve yalnızca yazarlık tutkularıyla açıklanabilecek bir düşünceyle, hayal ettiklerinin de yaşananlara etki edeceğini hayal eder.

Yazar, metninde incinmiş bir karakteri anlatmaya başlamıştır ve artık ruhundaki incilerin pırıltısı incinmişliğin kara bulutuyla gölgelenen o karakter, hayatını kendi başına sürdürmeye devam edecektir. Yazara düşen -gerçek ya da hayal- tanık olduklarını yazmaktır. Kahraman, yazara hayatını dikte ettirir; böylece hayatını gerçekleştirir, bir sona ulaştırır, ruhunu huzura kavuşturur. Yazar da yazmasına neden olan tutkularının tatminine doğru yelken açar, ulaşır ya da ulaşamaz, bu kahramanı ilgilendirmez; ama kahramanının tutarlılığı yazarı ilgilendirmelidir. Kağıt üzerindeki mürekkep haricinde bir gerçekliği olmayan bu hayal dünyasının dışındaki gerçek dünyada -ya da hayal evreninin bir sistemini oluşturan gerçek dünyada- hayal dünyası sakinleriyle (kahramanlar), gerçek dünya sakinlerinin (insanlar) hayatları eş mantıklı bir gelişim izler görünür. (Yazı, insanları kahraman yapar; hayat, kahramanları insan...) Oysa tek ve çok önemli bir farkla birbirinden ayrılıyordur: Kahraman kendi hayatını sürdüğü -hayatını kendi sürdüğü- bilgisine sahiptir ve bu bilgiyi kullanmakta, böyle nefes almakta ve özgürlüğünü böyle korumaktadır. Bu bilgi yazar tarafından verilmiş ve kullanması için ön ayak olunmuştur, zaten kahraman, var oluşunun anlamının bu bilgiyi kullanmak olduğunu, kullanmazsa yazıdan, yazarın hayal dünyasından atılacağını bilir. Oysa ki bu gerçek, insan için her zaman geçerli değildir. Tüm insanlar da bu bilgiye sahiptir, hepsi bu bilgiyi kullanma içgüdüsüyle doğmuşlardır ama hepsi bunu yapmazlar, dahası bu bilgiye sahip olduklarını bile fark etmezler. Bu yüzden her iki hayatın da, hayal dünyası ile gerçek dünyanın da, kahramanların dünyası ile insanların dünyasının da, yazı ile hayatın da, ebedi sanat ile hayat sanatının da eş mantıklılıkları bozulmuş ve önemli bir ayrım doğmuştur:

Yazı hatasız olmalıdır, insan ise hatalarıyla insandır.

Yazı hatalarından arındığı sürece doğmayı, ortaya çıkmayı ve her iki dünyada da sonsuza dek var olmayı hak eder; insan ise hatalarından arındığı sürece yok olmayı, ölmeyi.

Yazı ölümsüzlüğü başarmalıdır, insan ise ölümü...

Ve tam da böyle olur.

Hayatı planlamaya teşebbüs edebilmiş bir insanın öyküsü bu. Baba asker. Yazar bu bilgiyle babanın oğlunu otoriter bir bakışla yetiştirmiş olabileceği düşüncesini vermeyi amaçlar. İngilizce’de Author (Yazar) ve Authority (Otorite) sözcüklerinin benzerliğinden yola çıkarak, “babanın, çocuğunun hayatının yazarı olmaya kalkıştığı” şeklinde bir otorite açıklaması getirmeye çalışır. Sonuçta yazarın, öznel olmadığını düşündüğü bir inancı vardır: Baba denen şey müthiş bir buluştur! Sanki hayatlarımızı romanlaştırmak için yaratılmışlardır.
Burada yazar, yazar kimliğiyle “kahramanlarının-hayatının yazarı” (ve kahramanlarının hayatının-yazarı) olmaya kalkıştığını düşünür, yazar/kahraman ve baba/oğul ilişkisini karşılaştırmayı başka bir yazıya bırakma düşüncesiyle savaşır ama yenilir. Böylece asıl konuya bir parantez ile ara vermek ister, konudan tam da kopamayarak şöyle bir monolog yazar:
“Geleceğim (göreceli de olsa) garantide. Çünkü her şeyim, tüm hareketlerim ve uzun vadeli planlarım (deneyimsiz bir yaşımda saptadığım) bu gelecek için seferber. Hiçbir şey (değişim bile, duygularımın, isteklerimin, çevremin, hayatın, doğruların değişimi bile) beni yolumdan döndüremez. (Temelinin sağlamlığını kontrol etmediğim, üzerine kurulabilecekleri gözden geçirmediğim) ideallerim doğrultusunda, ne olursa olsun (hatalı olduğumu anlasam bile) ilerleyeceğim.”

Yazar buradan şuraya gitmek istemektedir: Bir babanın otoritesi ile bir yazarın otoritesi ne kadar farklıdır? Parantez içleri okunmadan söylenen bu iç ses bir hayatın/yazının başlangıcındaki oğlanın/kahramanın monologudur. Baba, eğer hayatı boyunca bir yazıya konu olabilecek bir dönüşüme uğramayacaksa, oğluna -belki varlıklarını ve doğruluklarını kendine de itiraf etmediği- parantez içlerini okutmamaya çalışır, yazar ise okutmaya. Sonuçta başka hayatları çok farklı yerlere sürüklüyor gözükseler de, baba da yazar da otoriter değil midir? Peki, babanın otoritesine bağlı olarak açıklamaya çalıştığımız için yazarın otoritesini acaba yanlış mı yorumluyoruz? Çünkü burada bir otoriteden söz edilecekse yazarın otoritesi midir bu? Öncelikle yazar, dönüşüme uğramamış hayatları yazmaz, bu, yazının konusu olamaz. Yazı, konu seçiminde belli ettiği bu otoritesini konunun işlenişinde de belli eder. İyi ya da kötü, yazının konusu olabilecek dilediğiniz kahramanı anlatmakta özgürsünüz ama art arda sıraladığınız özelliklerle tutarlı bir hayat yaratmak zorunda değil misiniz? Bu açıdan bakıldığında babanın otoritesi ile karşılaştırılanın yazarınki değil yazınınki olduğunu söylemek yerinde olur. Yazının otoritesi dediğimizde de zaten, bunu sağlayan hayatın otoritesinden söz etmek zorunluluktur. Hayatın otoritesi, dendiği andan itibaren de... artık bir otoriteden söz edilemez. (Yazar, hayatın, insanın üzerinde otorite kurmak için değil, insanın otoritesini kursun diye kurulduğuna inanır. Ama insan, otoritesini, başkalarının hayatları üzerinde değil kendi hayatı üzerinde kuracaktır. Burada yazar, “otorite” sözcüğünün, yerini, gönül rahatlığıyla ve büyük bir istekle “otokontrol” sözcüğüne bırakacağının görülmesini bekler.)

Ah parantez denen şu müthiş buluş! Yazar, yazı içindeki parantez açmaların, yazanın “açmazsa delireceği” o gerekli seviye ile okuyanın “kapanmazsa delireceği” o yeterli seviye arasında bir yerlerde belirlenme zorunluluğunu bilir; yazının, otoritesini bazen “okuyanın otoritesi” şeklinde kullandığını da...

Ah idealizm denen şu müthiş buluş! Oğlan hayatının ileriki yıllarında kendi idealleri olarak belirlediği babasının görüşlerini ya da babasının etkisiyle belirlediği kendine uymayan idealleri sorgulamaya başlayabilir, parantez içlerini okumayı başarabilir, başaramayabilir. Oysa yazının ideali, kahramanına önünde sonunda parantez içlerini okutabileceği bir gelişimdir.

Yazımızın kahramanı çocukluğunda ona dikte edilen hayat formuna göre planlar yapıp hareket ediyor. Belki geçim sıkıntısıyla hareket ediyor belki de birşeyleri kanıtlama ihtiyacı, daha üstün olma ihtiyacı, başarmış görüntüsü verme ihtiyacı gibi tamamen duygusal nedenlerle. Hayatın zor olduğuna inanıyor ve zor olmasının kötü olduğuna. Hiçbir şeyin garantisi olmadığına inanıyor ve bunun hayatı yaşanamaz ve umutsuz kıldığına. Kimsenin ona yardım etmeyeceğine ve tek başına ayakta durabilmek zorunda olduğuna. Böylece ideallerini hayatta kalma idealine indirgiyor, doğada insan dışındaki diğer canlıların yaptığı gibi. Burada tuzağa giriyor: Kendi olmaktan çıkıp başkalarının istediği, öngördüğü, planladığı ve zorladığı kişi olmaya doğru ilk adımını atmış oluyor. Üzerinde otorite kurulmasına engel olamadığı için otokontrolünü kullanamıyor.

Parantezlerin içini fark etmiyor. Otoriteden doğan rahatsızlığa karşı -gördüğünü öğrendiği ve uyguladığı için- kendi içindeki otorite mekanizmasını harekete geçiriyor ve ruh kuruluyor. Zembereğinden boşalan ruh onu bir yere kadar götürecektir: Daha gençken karar verdiği bir mesleğin eğitimi. İş hayatı. Yükseliş. Üst düzey bir kariyer. Oysa yıllar sonra geldiği yerde, mesleğiyle ilgili hiçbir şey yapmayan bir insan.

Kariyeri, terk edilmiş hain bir sevgili gibi alıyor intikamını, hayatında kendisi olmayacaksa başkalarının da olmamasına neden olacak bir iz bırakarak çekiliyor hayatından, endişe, stres hasta ediyor onu. Zaten özel hayat ihmal edilmiş; o yönde bir yükleme olmadığı için, bir robot, âşık olması, aşka yönelik birşeyler yapması için programlanamadığı için. Şimdi ise: zembereğinden boşalmış ama özgürlüğü tanımayan; eski büyük planlarının etkisi ve amaçsızlık arasında bocalayan; kültürle, eğitimle, insanlarla ve hayatla yakından ilgilenen ama duygusal ilişkilerden uzak duran ve hayatı ne fiziksel, ne de duygusal anlamda tümüyle kavrayabilen; zanaat ile sanat arasında kalmış; işlevsellik ve estetizm arasında bocalayan ve ikisinin bileşimlerini bulamayan; dünyevi ve dünyevi olamayan, materyalist bir hümanist...
Planları sanki onu planlarının dışına atmak için çalıştı. Hedeflerine bu kadar bağlı olması sanki hedeflerinden tamamen kopmasını sağladı. İşte hayatın otoritesi.

Tam burada hayatın ve yazının isteklerinin birbirinden nasıl ayrıldığını görebiliriz. Hayata göre bu hayat başarılı sayılmayabilir, insanını mutsuz ettiği için. Oysa mutsuzluk en büyük yazı konusudur. Hayat mutluluğu hedefler, yazı, mutluluğu hedefleyen hayatları... Yazının hedef aldığı hayatta o yüzden mutsuzluklar da mutluluklar kadar, iyilikler de kötülükler kadar kayda değerdir. Çünkü yazı hayatın kurgusudur, hayatı insanın kurgusu. Gerçek olan hayattır ama hayat hayalcidir, hayal olan yazı ise gerçekçidir.

Burada yazar “İnsan Yanılsamasının Temeli” diye -daha şimdi- adlandırdığı bir felsefeyi açıklamayı deneyecektir: Hayatı başarmak, ölmeyi başarmak demektir. Sanıldığının aksine ölüm bir ceza ya da “bazen bir cinayet” değil bir ödüldür, hayat bursunun karşılığıdır. Hayatı başaramayan, ölümü ceza olarak algılar. “En iyi şey bile bitmeye mahkumdur” tümcesinin doğrusu “en iyi şey bile bitmekle ödüllendirilir”dir, “sıkıcılığa düşmeden sona ermekle”. Asıl yaşamaya mahkum edilen şey, kötünün kötü olduğunu savunan mantıktır. Kötünün kötülüğünü reddeden, onu kabul edip anlamlandırmaya çalışan, bu anlama ulaştığında onu reddedemeyeceğini, reddettiği her kötülük için bir iyiliği de reddettiğini fark eder. Çünkü nasıl suyun bileşiminden hidrojeni çıkarırsanız kalana su denmez, hayattan da kötülüğü çıkardığınızda kalan iyi bir hayat olmaz, çünkü o, hayat olamaz. Kötüyü çıkarırsanız, hayat kalmaz. (Kabul edilmesi zor, ama bu onun doğruluğuna etki etmez.)

Bir hayat... Bir yazı... Hayat yazılmaya epeyce yatkın. Yazı ise hayatı yazmayı başka bir zamana bırakacak. Bu tespitlerin, çıkarımların ve bilgilerin ışığında, bunları özümseyip tamamen kendi dünyasını yaratmak üzere gelecek bir zamana. Şu anda okuyup bitirmek üzere olduğunuz bu yazı, hayatın gerçekliği ağır bastığından kendi hayal dünyasını kuramadı, kurmayı denemedi. (Deneseydi hedef aldığı, incelemeye giriştiği hayatının bire bir aktarılmasından ileriye gidemeyebilir, hayattaki insanı yazının kahramanı yapmayı başaramayabilirdi. Bu durum da, yazarlık başarısızlığı dışında bir takım başka tehlikeleri getirebilirdi: Örneğin konu edilen insan, hayatının ve duygularının yazıya dökülmesini, “yerlere dökülmesi” olarak yorumlayabilirdi.) Yazı, yazarın bir çeşit felsefi günlüğü olmaktan öteye geçmeyi planlamadı. Tek bir insanı değil, İnsan’ı irdelemeyi denedi. İleride belki bir uzun öykü ya da romanın felsefi alt yapı denemesi olarak değerlendirilir.

Yazar hayatını ve yazılarını kendi planlamayı seven biridir. Bu planlarına planlamamayı dahil etme hakkını ise her zaman saklı tutar, planlarının elini kolunu bağlamasına engel olmak için. Kafasında bir plan varsa bile bunu açıklamaya, değerini kaybedeceği korkusuyla isteksiz gözükür. Planlarını kendine bile açıklamama hakkını kullanır.

Yazar şimdi o hakkını kullanıyor...

(5 Aralık 1999)

Cuma, Ocak 26, 2007

Deneme, yanılma! (1)

Duygudökümü

Bu öykü tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişilerle ilgisi varsa bile bu tamamen rastlantıdır. Yazar bir gün biryerlerde oturup öykü konusu ararken birkaç konuşmaya şahit olmuş ve onları malzeme olarak kullanmış olabilir. Yazarın konuyla ilgisi sadece yazarlık tutkularıyla açıklanabilir. Başka bir neden aramaya gerek yok.

23 yıllık bir sevda öyküsü bu. 23 yıl önce başladığı söyleniyor. Bugünlerde de bittiği. Böyle söyleniyor. Hemen herkes böyle düşünüyor. Hemen herkes. Yazar hariç!

23 yıl öncesine bir dönelim. Ah bellek denen şu müthiş buluş! Zaman makinesi: 70’lerin sonları. Bir kış günü. Bir kent lisesinde okuyan biri erkek diğeri kız iki öğrenci otomobille gidiyorlar. Erkek kızı evine bırakacak. Kız istemeye istemeye geldi. Çünkü yollar karla kaplı. Ya müsamereye hazırlandıkları salonda sabahlayacaktı ya da erkeğin onu evine bırakmasına izin verecekti. O kadar da kötü olamaz canım! Gerçi birbirlerine karşı düşmanca tavırlar sergilemeyi bir alışkanlık haline getirdiler ama... Neden öyle davrandıklarını düşünmüyorlar, sadece davranıyorlar. Ah gençlik denen o müthiş buluş! Birinden hoşlanmamanın özel bir nedeni olmayabilir, tıpkı hoşlanmanın de bir nedeni olmayabileceği gibi. Erkek kantine giren kızı görünce okuduğu gazeteyi suratına kaldırıp kağıttan bir duvar koyuyor aralarına. Kızın davranışları da farklı değil. İlk kim başladı? Biz bilemiyoruz. Kendileri biliyorlar mı acaba? Bir gün müsamere koluna başkan seçiliyor erkek. Kızın da yardımcısı olarak seçildiğini öğrenince görevden çekilmek istiyor. Gerek yok, diyor kız, görevden ben çekilirim. Peki peki, diye alttan alıyor erkek. Lafını da esirgemiyor ama: Çok konuşmazsan belki idare edebiliriz! O karlı gece eve bırakma teklifini de mecburiyetten yaptığını düşündürtüyor. O gece arabadaki konuşmalarında ise tam tersini...

-Çıktığın çocuk var ya...
-Eeee?
-Ondan ayrıl.
-Nedenmiş?
-Bir de hoşlandığın o çocuk var ya?
-Eeee?
-Onu da unut.
-Niyeymiş?
-Benimle çık! Sadece benden hoşlan...
-!!!???

Kızla birbirlerine bu kadar ters, neredeyse düşmanca davranıyor olmaları mı etkiledi erkeği, yoksa etkilendiğini anladığı için mi ters davranıyordu. Sevgisi önce başlayıp nefretten güç alarak mı ilerledi, yoksa nefreti sevgiye dönüştü de bunu fark edince nefretinin dozunu mu artırdı?

Peki kızın davranışları nasıl açıklanabilir? Öyle kolay teslim olmaz. Peşinden koşmalara, teklifin defalarca yinelenmesine aldırmaz. Kapılara kadar gelinmesine, yolda karşısına çıkılmasına, söylenenlere yazılanlara kulak asmaz... İnadını sürdürür. Kendisinin de erkekten hoşlanmaya başladığını anladığında bile... Evet, demez... İnadına...

Sonra yolları ayrılır. Kız başka kente göçer. Erkek üniversiteyi okur. Bir ara hapse girer. Nedeni ne olabilir? 80’li yıllar. Devrimcilik mi? Yoksa adi bir suç mu? Devrimciliğin yanında diğer suçlar adi mi? Erkek bundan söz etmek istemez. Bizim gözümüzde gizemini korur böylece. Onu koymak istediğimiz yere koyma hakkını verir bize, olanak tanır onun için düşünmek istediklerimizi düşünmemize. Onu sevmeyenler adi suçlardan birini yakıştırırlar kendilerince. Sevenler ise ona yakışanı sadece.

Sonra yabancı bir ülkeye gider erkek. Orada mesleğiyle ilgi büyük bir şirkette yöneticilik yapar, üst düzey. Amatör bir caz grubunda saksofon çalar. Ülkesine ve kentine/kendine döndüğünden bu satırların yazıldığı güne kadar yaptıklarına bir bakalım: Bir Kafe’nin sahibi ve yöneticiliği. (Buradaki yöneticiliği ne kadar üst düzeydir, bilemiyoruz, yöneticinin amacının insanlarla daha yakın iletişim kurmak olduğu söyleniyor.) Daha çok, kitap okumak, sanat eserleri sergisini gezmek, kentte düzenlenen kültürel faaliyetlerden haberdar olmak ve böylece ruhunu beslemek için gelinen bir yer, arada da birşeyler yiyilip içiliyor tabii... Böyle bir şeye “teşebbüs” edebilmiş bir insan yöneticimiz. Kafe’sinin (kesme kesin gerekli) yanında bir de hediyelik eşya ve oyuncak dükkanına da teşebbüs etmiş bir insan. Okuduğu üniversitenin mezunlar derneğinde çalışarak öğrencilerin burs ihtiyaçlarını karşılamaya da teşebbüs etmiş bir insan. Ülkesinin gelişiminin kültür gelişimi olduğuna inanmış, böyle düşünmeye teşebbüs edebilmiş bir insan...

Aynı zamanda da 23 yıl sonra derginin birinde kendisiyle ilgili bir yazıyı okuyup arayan 23 yıl önce peşinden koştuğu kadına, kadının yaşadığı kentte onu ziyarete geleceği sözünü veren, ama bu sözünü yerine getirmediği gibi bir telefon edip gelemeyeceğini bildirmeye gerek bile görmeyen, buna da teşebbüs edebilen bir insan... Ah insan denen şu müthiş buluş!

Buluşacakları gece kadının heyecanının ve hayal kırıklığını düşünebilmiş midir acaba? Düşünmesine yardımcı olalım, böylece anlamasına da yardımcı olabiliriz belki. Kadın güzel güzel giyiniyor. İş yerindeki arkadaşlarından o gece için uğurlar alıyor. Birinden bir bilezik, başkasından bir kolye, bir yüzük, uç uç böceği biblosu, renkli, kokulu bir (s)ilgi... Bir arkadaşının Amerikalardan getirdiği kınayı sürüyor eline. Uğur getirsin diye... İnsanlar gelip imalı imalı sorular soruyorlar. Senaryolar kuruluyor. Espriler yapılıyor. Filmlere konu olacağı türünden laflar ediliyor bu buluşmanın. Herkes neşeli, herkes mutlu. En fazla da kadın. Belli etmek istemiyor ama ne mutlu olduğu yüzünden okunuyor. Ama hiç kimse bozmaya cüret edemezmiş gibi gözüken o mutlu gülümseme bozuluyor. Buluşmanın gerçekleşmesi için gereken telefon gelmiyor. Geç kaldığıyla, gelemeyeceğiyle ilgili bir telefon da gelmiyor. Karşı telefon edilince öğreniliyor ki, kentinden ayrılmamış bile. “Evet, gidemedim” diyor erkek, Kafe’de kendisine hatırlatılması üzerine. Sadece bir “Evet, gidemedim.”

Tüm uğur eşyalarını teker teker çıkartıp sahiplerine geri veriyor kadın. Avucunun içindeki kına hariç. Bazı şeylerin geri dönüşü yok! İçinden şöyle geçiriyor: Herhangi bir gün gibi başladı. Herhangi bir gün gibi bitti. Öyle olmayabilirdi...

“Evet, gidemedim...” Onunla ilgili ne denebilir ki? İnsanlarla daha yakın iletişim kurabilmek için açtığı Kafe’sinde hobi olarak saksofon çalan üst düzey yönetici ve oyuncakçı dükkanı sahibi bir... nokta nokta...

Ah yazı denen şu müthiş buluş... İnsanı senin kadar kıskandıran bir şey keşfedildi mi bugüne kadar? Öyle ki ne kadar iyi tümceler yazarsan, kıskançlığın o kadar artıyor. Ne kadar hayran olursan o kadar kıskanıyorsun ve ne kadar kıskanırsan o kadar hayran oluyorsun. İlginç olan şu ki; yazdığın bir sözcüğü diğerinden sonra ya da önce getirerek tümcenin anlamını değiştirebilir, duygulanımı tamamen farklılaştırabilirsiniz: Sempatik düşüncesiz ile düşüncesiz sempatik arasındaki nüans’ı fark edebiliyorsunuz değil mi? Duygusal ama inatçı ve inatçı ama duygusal arasındakini? Gururlu ama sert ile sert ama gururlu’nun farkını... Bu duygu değişimini sağlayan şeyi tüm bir metne de uygulayabilirsiniz. İnsancıl birinden söz edip onu tek bir hareketiyle kötüleyebilirsiniz, ya da tam tersini yapar kötücül bir hareketi anlatıp onun soylu nedenlerini anlamlandırmaya çalışabilirsiniz.

Metni hüzünle ya da umutla bitirebilirsiniz. Öyle ki o hüzün de içinde biraz umut taşır, o umut da biraz hüzün... Size kalmış.

Metin buraya kadar. Gerisi size kalmış.

(25 Kasım 1999)

Pazar, Ocak 21, 2007

Loğusa

-Efendim şimdi elimdeki dava karısını loğusayken terk eden bir adamla ilgili.

-Bunun davası mı olur Avukat Bey, suçla aynı türden bir ceza yazıverin işte.

-Ama şu var efendim: Kadının sicili temiz değil. Daha önceki hayatında bir adama lanet etmiş.

-Ne diye?

-Karısını loğusayken terk etti diye.

-Bak sen. Tam İlahi Adalet Mahkemesi’nin konusu. Peki adam masum muymuş?

-Evet efendim, hem de melek kadar! Karısını, önceki hayatındaki bir günahından dolayı cezalandırmak üzere dünyaya gönderilmiş bir melekmiş adam.

-Ve bu kadın bir meleğe lanet etmiş! Büyük suç.

-Kadının suçunun cezasını çekmesini ve adamı hiçbir kötülükle cezalandırmamayı teklif ediyorum. Zaten adam insanlar tarafından epeyce suçlandı, tüm yaşamı boyunca da suçlanacak.

-Karısını terk etme nedeni neydi?

-Evliliğe zorlamak için hamile kalması.

-Adam güçlü birisi mi, yaptığından emin mi?

-Pek değil. Bazen vicdanı sızlıyor. Kendinden emin ama insanların hareketlerinden emin değil.

-Vah zavallı. Onu daha da yalnız bırakabilirler. Biz yalnız bırakmayalım. Ondaki özbilinci ve kendine güveni daha da güçlü ortaya çıkaralım, bir olayla.

-Ben de bunu önereceğim ama çekiniyorum. Sonuçta diğer insanlara kötü örnek olmaz mı? Onların gözünde büyük bir günahkar; ama toplum dışına itilmişliği haricinde hiçbir ceza çekmiyor.

-İnsanlar için bu en büyük ceza değil mi, yani yalnızlık?

-Evet ama sanatçı falan da olabilir adam. O zaman sevilir ve tüm yaptığına rağmen sayılır da.

-Biraz fazla insan gibi düşünmüyor muyuz ne dersin Avukat Bey? Sonuçta ilahi adalet için çalışmamız yeterli. Bunun insanlar tarafından anlaşılamıyor olması insanların sorunu.

-Doğru buyurdunuz efendim.

-Adama sanatçılık vermek iyi fikir. Kötülükle boğuşarak, üstelik bizzat insanlar tarafından kötülük olarak nitelendirilen bir şey yapmış biri olarak belki hayatın adaletine biraz yaklaşabilir. En azından diğer taraftan bakar da olaylara, kötülüğü bilmeden etmeden aşağılayan insanlara bir ders olur bu.

Pazar, Ocak 07, 2007

İnsan nasıl anlaşamaz? (5)

İnsanlaşamaz mı?!

“İnsanların ne düşündüğünü bildiğimizi sanırız çünkü onları umursamayız.”

*
-Yazar, arkadaşıyla karşılaşır, hep kendinden bahseder, sonra der ki hadi bakalım biraz da senden bahsedelim, söyle, son kitabımı nasıl buldun? (Erich Fromm narsis kişilikten söz ediyor.)

*
Bir köpeğin düşünce tarzı: Birlikte yaşadığım bu insanlar beni besliyor, seviyor, sıcak tutuyor ve bana çok iyi bakıyor... Bunlar Tanrı mı ne...
Bir kedinin düşünce tarzı: Birlikte yaşadığım bu insanlar beni besliyor, seviyor, sıcak tutuyor ve bana çok iyi bakıyor... Ben Tanrı mıyım ne...

*
Birkaç zamandır araşmadığımız bir arkadaşım elektronik posta atıyor: “Hiç aramıyorsun, ne olup bittiğini de merak etmiyor gibisin.”

Şöyle yanıtladığımı düşündüm onu:
-Kusura bakma, arayamadım, babam öldü!
-A... Çok üzüldüm... Başın sağ olsun...
-Üzülme, kimse ölmedi, benim de hayatımda birşeyler olup bitiyor olabilir, bunu fark edebilmen için öyle söyledim!

*
(Dolmuşta)
-Camı açar mısınız?
-Ama bana çok esiyor.
-O zaman yer değiştirin.
-Siz de şuradaki açık cam kenarına geçebilirsiniz ama.
-Ama biz iki kişiyiz.
-!!! Ne yani? Döver misiniz!?

*
Kadın: Beni tahrik edebilir misin bilmem.
Erkek: Beni tahrik edebilen her kadını ederim.


SON
(Bitmedi ama)

Çarşamba, Ocak 03, 2007

Doğmamışsınız, cennetsiniz.

Hapissiniz. İki kapılı bir odada. Bir kapı özgürlüğe, diğeri ölüme açılıyor... Birinin önünde doğrucu gardiyan, diğerininkinde yalancı... Tek soru hakkınız var... Hangisine ne sorardınız?

Biraz düşünün, cevabı bulamasak da, düşünmek işe yarar...

Cevap şu: Dilediğiniz bir tanesine yaklaşır diğerini işaret ederek “O önünde durduğu kapının ne kapısı olduğunu söyler?” diye sorarsınız. Söyleyeceği şey yalandır. Tersini yaparsınız.

Doğrucu, yalancının söyleyeceği yalanı aynen söyleyecektir: Yani yalandır söylediği.

Yalancı, doğrucunun söylediği doğruyu söylemeyecektir. Yani yalandır yine söylediği.

Doğruyla yalan birbirlerinin üzerine ışıklarını düşürdüğünde yalan kazanacaktır.

Ama biz başka bir yerden devam edelim konuya… Ne yaparız, biz olsak o hapsedilmiş adam?

Çoğu insan yerinde oturur. Ölmemek için özgürlük olasılığını yok sayar... Hadi yok saysın, oturmaz da oturduğu yerde; ayağa kalkıp, hücresinde felsefe de yapar: Doğru cevabın bulunamayacağını bile savunabilir... Doğru var olsa bile yalanın olduğu yerde ona üstünlük sağlayamıyordur... Doğru, doğrultusu yalana çevrildiğinde yalanlaşıyor, yalan ise doğruyu kendine benzetiyordur... Kendini yok sayar, sanki dünyada yalanla doğru at koşturuyordur, insandan bağımsız. Kendisinin yalanın zaferine rağmen doğruyu yapabileceğine ve yalanın zaferinden artık söz edilemeyeceğine inanmaz. Yalanın, ancak kendi müdahale etmezse kazanacağını düşünmez. Yalanın zaferinin(!) yalanı görünür kıldığını, görünür kılınan yalanın da yenilebileceğini anlayamaz...

Doğruyla yalanın birbirlerinin üzerine ışıklarını düşürdüğünde yalanın kazanacağı bilgisi bizim doğruyu yapmamızı sağlar...

Bir başka çeşit insan da şöyle bir hikaye kurar: Hapissiniz, iki gardiyan var ve ikisi de doğrucu. İnsanın kötülüğü diye bir şey yok yani... Ama o zaman iki gardiyana gerek yok, teki de yeter... İki kapı da özgürlüğe açılıyor. Hayatın kötülüğü diye bir şey de yok yani. Sorun yok.

Teki haricinde: Siz hala hapissiniz... Doğmamışsınız, cennette hapissiniz.

Ve iki kapı var: Biri doğum, özgürlük; diğeri doğmamak, ölüm (ölümden daha kötü bir ölüm hem de, yaşamadan ölüm…)

Neyi seçerdiniz...

Pazar, Aralık 31, 2006

İnsan nasıl anlaşamaz? (4)

Ama neden!?

“Savunma mekanizmalarımı olabildiğince yıkmaya çalıştım.” (Mario Levi)

*
-Sınıfı geçtim, ya sen?
-Hoca bıraktı.

*
“’Özür dilerim’den sonra ‘ama’ denmez.”

-Üzerime geldi, bana hakaretler etti. Sonra hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Bir özür dilemedi.
-Haklısın, dilemeliymiş.
-Ayşe de o aşağılayıcı lafları nasıl sarf etti, anlayamadım.
-Evet, yapmamalıydı.
-Senin de geçen günkü tutumun hiç doğru değildi.
-Ama benim nedenlerim var.

“İnsan kendine hayvan gibi davranıldığında ‘ama ben bir insanım’ diye bağırır, ama kendisi bir hayvan gibi davrandığında ‘ne de olsa sadece insanım’ der. (G.K. Chesterton)

*
-Sen hep başkalarının senden özür dilemesini istiyorsun, sen hiç onlardan özür dilemeyi düşünmüyorsun.
-Sen neden benden özür dilemiyorsun?
-Ben niye özür dileyecekmişim ki!

*
İş yerinde kadınları üst mevkilere atamaya can atıyordu, kadın erkek eşitliğine inanmadığının kanıtıydı bu. (Alain de Botton / Romantik Hareket)

*
“İdare ederim” (İnternetteki bir arkadaş bulma sitesinde bir üyenin kendi özellikleri bölümüne yazdığı.)
“İdare etsin” (Karşısından beklediği özellikler.)


İnsan anlaşamaz... ama anlaşamaz mı!?

“İnsan başkasına nadiren yalan söyler, yalan söylediği genelde kendisidir.” (Nietzche)

*
-O adam beni işten çıkarttı, nasıl onun yanında işe girersin?
-Tamam girmeyeyim, ama nedenini anlayamadım!
-Benim haksız olduğum anlamına gelir bu.

*
Terörist başkentte yargılanacaktır. Kardeşi uzak şehirden gelir, başkentin oteli teröristin kardeşini, protesto gösterilerinin hedefi olmaktan korktuğu için reddeder. Adam buna çok kızar, kıyasıya eleştirir.

Aynı adam, kardeşi iki haftalık tatilinde kullanmak için arabasını ödünç istediğinde şöyle der: “Ama, bilemiyorum ki...”

*
“Bir gün oğluma baktım. Ben sahnede trompet çalıyordum, o sahne gerisinden izliyordu. Bana bakmadığını fark ettim, piyaniste bakıyordu. Onun oğluymuş gibi bakıyordu hem de. Orada kıskançlık damarım çatlasaydı her halde ya hiçbir şey olamazdı ya da daha iyi bir piyanist olurdu...”

Pazar, Aralık 24, 2006

İnsan nasıl anlaşamaz? (3)

Nasıl insan anlaşamaz...

“Psikanaliste fazla konuşmasın diye para ödenir, çünkü konuşmak dinlememenin bir yoludur.” (Adam Philips / Dehşetler ve Uzmanlar.)

*
- Senin hakkında kötü düşünebilirim. Ama düşünmüyorum.
- Yanılıyorsun. (İkinci cümleyi dinlemedi.)
- Yani senin hakkında kötü mü düşüneyim!?

*
“Konuşma yeteneği insana düşüncelerini gizlesin diye verilmiştir.”

-Sizi bağlamalıyım aslında, başınıza ne geleceği beni ilgilendirmiyor ama daha kısa diye dağ yolundan gidip de çığa yakalanırsanız sağ kalanlarınızı kurtarmak için vakit kaybetmek zorunda kalırım.
-Sağ kalanlarımızı kurtarmak mı! Demek başımıza ne geleceği seni ilgilendirmiyor!

*
-Bana dokunman hoşuma gitmiyor.
-Özür dilerim, ben sadece...
-Çünkü bana dokunman hoşuma gidiyor.


*
“Zihin önemli düşünceleri en hareketsiz olduğu sıradan zaman dilimlerinde üretir. Konuşurken düşünmek zordur.”

-Tatlı yapmasına gerek yok annemin. (Anne oruçlu, hasta, ayakta durmaması lazım, tatlı da çok gerekli değil, ev yiyecek dolu.)
-Olunca yiyorsun ama!

“Olunca yiyorsun ama!” Haklı gibi gözüküyor değil mi? Olunca yemese, sevmese annesini düşündüğünü kesinleyemeyiz, ama tam da olunca yediği, sevdiği için bu durumda annesini düşündüğü kesin. Yani “olunca yiyorsun ama” lafı bir safsata.

*
Mahmut Temizyürek ilk kez fil gören iki uyanık bilgicin aralarındaki konuşmayı aktarıyor: “Nelere bak nelere?” Öbürü daha pişkindir: “Öyledir onlar öyledir.”


*
Telefonun çalmasıyla uyanıyorum, yetişemiyorum. Arkasından cep telefonum çalıyor.
-Evde değil misin?
-Evdeyim.
-Numaran 0216... değil mi?
-Yok, uyuyordum.
-A, özür dilerim.
-Önemli değil.
-Ama saat öğlen 1 yani.
-Ama ben bütün gece uyumadım.
-Ama ben bunu bilemezdim.
-Zaten ben de bir şey demedim...

*
“Kimse birbirinin tam ne dediğini dinlemez, kendi çağrışımları aracılığıyla yorumladıklarını dinler.” (Sırma Köksal)

Rumeli Feneri. Hafta içi. Öğlen. İlkbahar. Tepedeki çay bahçesinden karşı kıyılara, mendireğin içindeki teknelere bakıyoruz. Arkadaşım teknelerin aksinin ne kadar net olduğunu gösteriyor. Garson arkamızdan “Aylardır buradayım, söylediğiniz ilk defa dikkatimi çekiyor.” diyor. Bilgili, kitap okumuş, hafızası güçlü, biraz kızgınca heyecanlı, memleketinden kısa bir süre için gelmiş, yardım olsun diye garsonluk yapıyor, dönecek. Adı Hüseyin, ben sonradan adını Teknelerin Aksi Hüseyin koydum.

Hüseyin: Işığı olmayanın gölgesi de olmaz. Gölgenin en uzun olduğu zaman güneş doğarken ve batarkendir.
Ben: Belki ışığın nereden geldiği önemlidir. Hiç gölgemiz olmadığı zaman güneşin tam tepemizde ve en yoğun ışık gönderdiği andır...
Hüseyin: O zaman ekvatorda olmalıyız ama. Zaten her ışık güneş değildir.

*
“Bütün dolandırıcılar cümlelerine ‘dürüstçe’ sözüyle, bütün yalancılar da ‘açıkça’ kelimesiyle başlarlar.” Bütün söz kesenler de “sözümü kesiyorsun” cümlesiyle konuşmalarına sonsuza kadar devam etmek isterler!

-Ne güzel bir başlık.
-Neresi güzel canım. Böyle başlıklarda... hem sonra... ve tabii ki... vs, vs...
-Bilmem benim hoşuma gitmişti.
-Çünkü duygularına hitap etmeye çalışmış ve başarmış da. Aslında bakarsan duygu sömürüsünden farklı değil. Sonra ... Üstelik… vs, vs, vs...
-Bugün her şeyi eleştiriyorsun, kötü bir günündesin herhalde, ben sadece...
-İzin verir misin biraz da ben konuşayım?

Yukarıdaki gibi monolog meraklısı arkadaşlar, örneğin film çekebilirler...
“Sinema izleyenlerin pasif olması nedeniyle vasat bir sanattır. Bir salonda bir koltukta karanlıkta olmanız bir mesajla bombardıman edilerek iki saat kımıldayamamanız bir derece daha aşağı bir konumda bulunduğunuzu gösteriyor. Clockwork Orange’dan: Deli gömleği giydirilmiş bir koltuğa bağlanmış başı ekrana doğru çevrilmiş bakması için gözleri açık tutulmuş biri. İşte film izleyicisi. Bunu kabul edemem.” (Micheal Tournier)

Ya da bir duvara konuşup içlerini rahatlattıktan sonra insan içine çıkabilirler... Aşağıdaki konuşma yan masada gerçekleşmişti, “Tavırlarını duyguları zannettim...” başlığı uyar sanırım.

İki kadın konuşuyor, biri diğerine sevgilisinden söz ediyor. Birlikte sinemadan çıkmışlar, sevgilisine daha önceden sinirli olduğunu saklamıyor. “Nereye gidelim?” diye sormuş adam.
-Fark etmez. Ama açım.
-Ne yemek istersin?
-Bilmiyorum.
-A lokantasına gidelim ya da B kafesine...
-Her şeyi neden bana soruyorsun? Kendin karar versene.
(Bayan arkadaşına “Erkek dediğin karar verebilmeli” diye açıklama yapıyor. Adam eliyle “aman boşver” gibi bir hareket yapmış kendi kendine. Kadın atlamış hemen:
-Bana bak, bana öyle hareketler yapma!

Karşıdaki kadın çıt çıkarmadan dinliyor. Tek kelime bile etmiyor. İletişimi boş verin, herkese böyle duvar gibi iyi arkadaşlar dilerim.

*
“Bu kadar ince hesaplar yapılmıyor, biz şimdi oturup böyle felsefi düşündüğümüzde bunları ortaya çıkarıyoruz.” (Can Ataklı)

Cumartesi, Kasım 25, 2006

İnsan nasıl anlaşamaz? (2)

Gerçekten, insan nasıl anlaşamaz...

“Düşünce dediğin önyargıları düzene sokmaktır.” William James

*

-İnsanlar nasıl kuş avlayabiliyorlar, anlayamıyorum!

-Peki balık avı konusunda da aynı şeyi mi düşünüyorsun?

-Hayır canım, balık avlamak normal, ama kuş avlamak...

*

“İnsan hem akıllı hem partideyse içten değildir. Hem akıllı hem içtense partide değildir. Hem içten hem partideyse akıllı değildir.” (Hans Robert Jauss. Nazi dönemi için.)

Ahmet Ayşe’ye kırgın, çünkü Ayşe Ahmet’in en yakın arkadaşı Mehmet ile aralarını yapmaya çalışmadı, arabuluculuğa soyunmadı. Ayşe’nin gerekçesi şuydu: 30 küsur yaşında, aklı başında insanlar, kendi başlarının çaresine bakabilirler.

Arkadaşları Fatma, Ahmet’i arar ve bu konuda konuşmak istediğini söyler. Ayşe’nin arabuluculuk yapmamasına neden kızdığını anlayamamıştır, bu konuda Ayşe’yi haklı bulmaktadır.

Ahmet bu mantığı anlayamaz: Fatma, Ahmet ile Ayşe arasında arabuluculuk yapmakta ve Ayşe’yi haklı bulduğunu söylemektedir. Haklı bulma nedeni arabuluculuk yapılmasını gerekli görmemesidir!

*

Bir dost: “Para güçtür. Zenginlik güzel şeydir. Zengin olmak isterdim.”

Aynı dost, başka bir gün: “Şu ayakkabının tamiri için bu kadar para istenir mi? İnsanlık öldü mü?”

*

(Seinfeld’den)

A: Sen çok iyi bir dostsun, birisini öldürsen bile seni ispiyonlamam.

B: Sağ ol.

C: Ben ispiyonlarım. Bir gün beni de öldürmeye kalkabilirsin.

B: Ama bir dostuz.

C: O kadar emin değilim artık.

*

Kadın bir patlamada ölmüş olabileceği ihtimaliyle umut kesilen ama içgüdüleri sayesinden yaşadığını hissettiği savaş muhabiri kocasını savaşa gizlice gidip kurtarır. Filmin sonunu ben şöyle yazdım: Adam kendini kurtaran karısını ilk şoku atlattıktan sonra boşar.

- Nasıl karını boşarsın, seni kurtarmak için hayatını tehlikeye attı o.

- Evet. İki küçük çocuğumun annesinin hayatını tehlikeye attı.

*

Goethe ve Schiller tüm gece şöminenin başında oturmuşlar ve tek kelime konuşmamışlar sonra da “sohbet çok güzeldi” demişler.

Aktaranın yorumu: “Yalnızlık insanın içinde.”

!!!

*

Bir fıkra:

-Bu adamdan şikayetçiyim Hakim Bey, çünkü bana zenci olduğunu söylemedi.

-Ama kızım, söylemesi mi gerekiyordu!!

-Öyle demeyin Hakim Bey, ilk zamanlarda insanın gözü aşktan başka bir şey görmüyor...

*

- Burada öyle biri oturmuyor, yanlış numara.

- Peki telefonu niye açıyorsun o zaman kardeşim yanlış numaraysa.

*

John Lennon’ın katili: “Yaşasaydı beni anlardı.”

*

“İnsanoğlunun düzeleceğine inanmıyorum, cümlesini kurduğum için beni eleştirenlere bana bu cümleyi kurdurtan etmenin “insan”ın ta kendisi olduğunu anımsatmak isterim.” (Enis Batur)

!!!

“Tabii ki insan haklarına inanıyorum ama onlar insan değil ki!” (Behiç Ak’ın bir karikatüründen)

*

“Beni sağ gösterip sol vurdum sanıyorsun halbuki ben solağım.”

*

-Akıllı ve güzel bir kadınım. Bu nedenle herkes bende hatalar aradı. Şu anda bana hak veriyor, beni anlıyor gibi duruyorsun ama sen de bende bir hata arıyorsun.

-Şu an sen bende bir hata arıyorsun.

*

- Bana neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğimi söyleyemezsin...

- Sen de bana...

*

Komedyen: “Yoksullukla, toplumsal sorunlarla ilgili espri yapmak sıkıcıdır. Bu tür mizah eskimiştir, modası geçmiştir.”

Seyirci: “Niye esprileriniz bu kadar belden aşağı?”

Komedyen: “Cinsellik tarih kadar eski bir konu, elbette kendimizi cinsellikten soyutlayamayız.”

Bir derginin yorumu: “Sanki yoksulluk, sömürü tarih kadar eski değil.”

Şöyle cevap verilebileceğini düşündüm: “Ben cinsellikten söz etmek istiyorum ama yoksulluktan o kadar da söz etmek istemiyorum. “Niye?” diye sormanızdan da kişisel haklarım, özgürlüklerim adına rahatsızlık duyuyorum. Alın size toplumsal adaletsizlik eleştirisi. Oldu mu?”

Karşı taraf şöyle diyebilir: ”Sanatçının sorumluluğu hani?”

“E sanatçının özgürlüğü hani?”

*

“’Türkler özsel olarak geri zekâlıdır.’ önermesi herhangi bir şiddeti özendirmez. Bu yanıyla fikir özgürlüğünün koruması altında düşünülebilir. Oysa bu önermeyle yapılan ‘epistemik bir şiddettir’. Bu önermeyi yapan açısından herhangi bir Türk'ün bu tartışma içinde eşit bir şekilde yer alması en başından imkansızlaşmıştır.” (Ferdan Ergut’un “Herkes her şeyi söyle(ye)memeli.” adlı metninden.)

*

Birkaç “günlük hayat şiddeti” örneği:

Orhan Pamuk: İslam hakkında konuşmak için iyi bir örnek değil Taliban. Engizisyondan yola çıkılarak Hıristiyanlık hakkında konuşmak gibi bir şey.
Gazeteci: Engizisyondan yola çıkılarak Hıristiyanlık hakkında konuşmak neden mümkün olmasın?
OP: Ben Taliban uzmanı değilim.
G: Günümüzde her birimiz Taliban uzmanı olmak zorunda değil miyiz?
OP: Sizin yaptığınız Almanya’yı faşizmden yola çıkarak anlatmak gibi.
G: Almanya’yı faşizm olmadan anlatmaktan kesinlikle kaçınılmalı.
OP: Gerçek Almanya’yı anlayabilmek için onu faşizmi içine karıştırmadan da anlayabilmiş olmak gerekir.

Birini konuşturmak için onun zıddına gitmek, onu köşeye sıkıştırmak yöntemi başarılı olabilir, burada olduğu gibi olmayabilir de. Ama iki halde de bence ahlaklı değildir... Gazeteci, Pamuk’un röportajın bitmesini istemesini kastederek şöyle bir metin ekler röportajın arkasına: “Tanrı olmanın da değişik avantajları var; en önemlisi de bir şeyin sonunun gelip gelmediğini kendi belirleyebilmek.” İnsanın kendiyle yapılan röportajın sonunu (ve konularını) belirleyebilme hakkı olmamalı mı?

Pazar, Kasım 19, 2006

Hayır

-Bunun bilinmesini istemiyor aslında ama... Söylemek zorundayım: O bu parayı kendisi için istemiyor.

-...Ya ne için istiyor?

-Yoksul bir hayır kurumuna bağışlamak için. Çok yoksul.

-Haklı olduğuna inanma nedeniniz bu mu?

-Evet.

-Neden istemiyor bilinmesini peki?

-Bu konunun mahkemeyi etkilemesini istemiyor. Paranın sadece uğradığı haksızlığa karşı verilmesini istiyor.

-Ama siz şu anda ona ihanet ettiniz. Mahkeme artık bu bilgiden etkilenecektir. Neden yaptınız?

-Çünkü ben parayı bağışlayacağı o yoksul hayır kurumunun sahibiyim. Çok yoksul.

Salı, Ekim 31, 2006

Kekler ve kadınlar

Bir terapist ile hastasının görüş birliğine varmaları önemlidir, görüş yanlış bile olsa! (Adam Philips?? Engin Geçtan??)

Asla katılmadığım bir görüş, ama neden böyle bir düşünce olduğunu da kimseye soramadım, okuduklarımda da cevabını bulamadım…

Irvin Yalom’un Divan’ında da şöyle bir benzeri vardır: “Terapide amacın her konuda doğruyu söylemek olduğu da nereden çıktı! Amaç, yegane amaç daima hasta yararına hareket etmektir.”

Görüş yanlış bile olsa görüş birliğine varmaya çalışmak… Her konuda doğruyu söylemeseniz de daima hasta yararına hareket etmek…

Böyle bir durumu sağlayabilmek için kim özveride bulunur? Tabii ki terapist… Yani hasta için bir sorun yok, o hem görüş birliğine vardıklarını düşündüğü için hem de vardıkları görüşün yanlış olabileceğini, ya da kendine doğrunun söylenmediğini düşünmediği için mutlu… Yani daha usta daha bilgili olana göre değil daha az usta ve bilgili olana göre kuruluyor denge… Daha az usta ve daha az bilgili olanı rahatlatmak için...

Günlük hayatımızda da erkeklerin rahatlatmak için kadınlara uyguladığı bir taktik gibi bu… Tabii burada daha bilgili ya da daha akıllı gibi sıfatlar yok. Ama rahatlatılmak istenen bir taraf var kesinlikle, kadınlar… İzninizle ben bu rahatlatılmayı tavlamak olarak adlandıracağım, çünkü bir terapist yukarıdaki kurala uyuyorsa belki benim henüz anlamadığım bir nedenle yapıyordur bunu, bir tıp adamı sonuçta, reçetelerini okuyamasak bile o reçetedeki talimatları uygularız, yani bir hastaya yalan söylemek bazen geçerli nedenlere dayanabilir sanıyorum… Ama günlük hayatımızda kadın ve erkek gibi “eşit” iki insan söz konusuysa yalan söylemek hangi geçerli nedene dayanır?

Diye sorduğumda o adlandırmaya varıyorum işte, vardım: Tavlamak…

Bir terapist ve hastası ile benzer yanları erkek ve kadının; erkeğin, aynen terapistin uyduğu kurala uymak üzere kodlanmış olması: Görüş birliği kuralı… Kural “kadınları senle görüş birliğine vardırmaya çalış” olarak işlemeyeceği için de, şöyle işliyor: “Kadınlarla görüş birliğindeymiş gibi davran, görüş yanlış da olsa…”

İşte size neden erkeklerin kadınlara yalan söylediğinin bence bir açıklaması…

İlişkide amacın her konuda doğruyu söylemek olduğu da nereden çıktı! Amaç, yegane amaç daima kadının yararına hareket etmektir, hareket yanlış bile olsa!

Salı, Ekim 24, 2006

Kötülük

Sonunda oldu. İnsanlık için büyük bir adımdı. İnsan için de öyle. Kolay mı dünyadaki kötülüklerin kökünü kurutmak? Kurutmak dediysek mecazi anlamda. Aslında kötülükleri uzay gemisinin içine yerleştirdikleri bir kapsülle korunaklı bir biçimde uzayın derinliklerine göndermeyi planlıyorlardı. Herkes rahat edecekti böylece. Mutlu olacaktı. Dünyada hiç kötülük kalmayacaktı.

Ama biri çıktı ve dedi ki: “Sanıyor musunuz ki kötülükleri yok edeceğiz? Onları sadece kendimizden uzaklaştırıp başka canlıların yaşadığı dünyalara göndereceğiz. Kendi kötülüklerimizin başka canlıların başına bela olmasına, hayatlarını karartmasına neden olacağız. Dünyamıza da kötülüklerin uzak gezegenlerin birinden gönderilmiş bir kapsülün içinde gelmiş olabileceğini hiç düşünmediniz mi? Kötülükten kurtulacağını düşünen sizler... Şimdi söyleyin bakalım, dünya üzerinde yapılacak bu son kötülük hanginizin vicdan azabıyla kıvranmadan uyuyabilmenizi sağlayacak? Uyuyabilseniz bile kabus görmekten hanginiz kendini kurtarabilecek..?”

Böylece insanlar ne kadar bencil olduklarını düşündüler; ve bencilliği neden kapsülün içine koymadıklarını... Bencillik de kapsülün içine kondu. Tabii işler böyle olunca, insanlar kapsülün gönderilmesine karşı çıktılar. Tüm kötülükler dünyada kaldı.

Ve bunlara hep o bencilliğimiz yüzünden oldu!

Cuma, Ekim 20, 2006

İnsan nasıl anlaşamaz? (1)

Cemal Süreya “Folklor Şiire Düşman”da bir yaşlı adama, onun sorusu üzerine karısından neden ayrıldığını açıklar: “Anlaşamadık...” Yaşlı adam ona şaşkın şaşkın baktıktan sonra şöyle der: “İnsan nasıl anlaşamaz?”

İnsan nasıl anlaşamaz...

*
Ev resmi yapmasını isteyen bir çocuğa havalı olsun diye şato resmi yapar adam. Çocuk bakar ve şöyle der: “Ne kadar beceriksizsin. Bir ev resmi yapamadın.”

*
Kingslay Amis oğlu Martin Amis’in odasına girer, oğlu ilk yazı denemelerini eliyle saklar. Martin Amis şöyle söyler yıllar sonra: “İlgisizdi, ilk romanımı önüne atana kadar erken çabalarımı fark etmedi.”

“Kuşak çatışması koşullanmadır. Şimdi Aristo burada olsa kuşak çatışması mı olurdu aramızda.” (Çetin Altan)

*
Savaş sırasında Avrupa’ya gelen Amerikan askerleri Avrupalı kadınları çok aceleci bulduklarını söylerler. Halbuki Avrupalı kadınlar da Amerikan erkekleri için aynı şeyi düşünüyordur. Farklılık kültürden kaynaklanıyordur: İlk buluşmada öpüşme bir Avrupalı kadın için doğal bir olaydır ve sevişmeye gitmesi gerekmez. Amerikalı erkekler için ise öpüşme sevişmenin kesin başlangıcıdır. Avrupalı kadın erkekle rahatlıkla öpüşür bu da Amerikalı erkeğin Avrupalı kadına aceleci demesine neden olur. Öpüştükten sonra sevişmeye gitmeyi isteyen Amerikalı erkek de aynı şekilde Avrupalı kadın tarafından aceleci damgası yer.

*
İnternette yeni tanıştığım bir kadınla sohbetimiz:
-Sence bi erkek evlenmeye nasıl ikna edilir?
-bana sorma cevabımı muhtemelen beğenmezsin...
-olsun söleee artık arkadaşız
-Evlilik kadınları ve çocuğu koruyan onların tarafını tutan bir müessesedir. Bu konuda erkek ikna edilmez ancak kandırılabilir:)))
-:)))) çok iyi bi cevaptı peki nasıl kandırılır
-Serbest olmasına izin vereceksin... Hülya Avşar gibi)))
-ama onlar evli, evlenmeye nasıl kandırılır diyorum ben
-Özel durumlar giriyor o zaman araya, tek bir reçete yok...
-neler var mesela
-niye evlenmek istemiyor, sen niye evlenmek istiyorsun bir de
-daha özgür olmak için, başka kızların ilgisinden mahrum kalmamak için ve başka kızlarla da sınırlı da olsa ilgilenmek için sanırım, ben de düzenli bi hayat bebek ve oturmuş bi yaşam
-e dediğim gibi başta, serbest bırak sen de istediğini elde et, ama onu doğallığından uzaklaştırıp olayı sadece daha çok kadın doğallığı olan bebeğe yöneltirsen akıllı bir erkek evlenmek istemez....
-serbest bırak diyosun, serbest kalınca niye evlenmek istesin ki
-sen bir bebeğe sahip olmak istiyorsun onun böyle bir yeteneği yok, yani bizim, o da kadınlara sahip olmak istiyo, toplum seni haklı onu haksız buluyor, sen biraz hak ver bari ona...
-hımmmm eeee serbest takılsın diyosun
-hayır evlilik içinde serbest bırak demek istedim... benim kız arkadaşım evlilik diye diretirken peki sadece soyadını ver yeter demeye başladı
-yani ne demek bu
-çocuk sevgisi aşktan üstündür demek
-benim çıkmam lazım sonra yine sohbet ederiz

*
Mahkumlara ayrı ayrı sorulur: Eğer ikiniz de birbirinizi ele vermez, sessiz kalırsanız her biriniz birer yıl hapis cezası alacaksınız. Eğer arkadaşınızı ele verirseniz ve o da sizi ele verirse beşer yıl hapis cezası alacaksınız. Eğer sadece biriniz diğerini ele verirse o serbest kalacak ve diğeri on yıl hapis cezası alacak.


*
Sunucu: Sizin romanınız 5 yıl önceden böyle bir cinayeti öngördü mü? Siz kahin misiniz?
Yazar: Hayır değilim, benim kahramanımla maktul arasında –kitabın tamamını okuma şansınız olmadı sanırım- uzaktan yakından bir bağlantı yok.

Sunucunun içinden şöyle dediğini düşündüm: Tüh! Anlaşsaydık iyi konu çıkardı buradan.

*
-Aa biraz geciktim ama sen zaten ısmarlamışsın.
-Evet, çünkü gelip de beni öyle hâlâ seni bekler ve garsonları geçiştirmeye çalışır halimle görünce hissedeceğin suçluluk duygusundan kurtarmak istedim...
*
“Seni kırmamak için sana beni kırdığını söylemeyeceğim.”

*
“Beni kırmamak için kaba davranmıştı. Böylece hem ona tepki gösterebilecek hem de rasyonalizasyon süreçlerim devreye girdiğinde kendimi değil onu sorumlu tutabilecektim. Çok nazik biriydi.” (Tarık Günersel)

*
Mazoşist sadiste “vur bana” demiş. Sadist de yanıt vermiş “hayır”. (Alain de Botton / Romantik Hareket)


*
-Bugüne kadar tanıdığım herkesten farklısın. Zaten hiçbir arkadaşım birbirine benzemez, hepsi birbirinden farklıdır.
-E benim ne farklılığım kaldı o zaman!?

Cuma, Ekim 13, 2006

Siz de mi zekisiniz!

Yapılan bir araştırmaya göre her 100 kişiden 1 kişi zeki, 32 kişi normal zekaya sahip ve geri kalan 67 kişinin zekası normalin altında...

O zeki 1 kişi olmasa normal zekaya sahip olanların bir kısmı zeki sayılacak ve normalin altında zekaya sahip olanların bir kısmı da normal zekaya sahip sayılacak. (Belki hepsi: O bir kişiyi yok etsen 32 kişi zeki konumuna geçer 67 kişi de normak zekalı. Tabii toplum ortalaması düşük bir zeka seviyesinden bahsediyoruz.) Zeki insanlara olumsuz bakış buradan çıkıyor olabilir mi, diğerlerinin değerlerini düşürüyorlar? Sonuçta başaran seni daha az başarılı ya da başarısız yapıyor. Çocukluğumuzda karşılaştığımız bir örneği düşünelim: 40 alıyorsunuz sınavdan. Ama hoca şöyle bir uygulama getiriyor: En yüksek nota göre değerlendirilecek tüm sınıf! En çalışkan/akıllı öğrenci ancak 80 alabildiği için onun notu 100 sayılacağından sizinki de 50 sayılıyor ve geçer not almış oluyorsunuz. Bir sonraki sınavda çalışkan/akıllı öğrenci daha çok çalışıyor ve 100 alıyor. Siz aynı notta sayıyorsunuz: 40. Neden geçer not alamadınız? Çalışmadığınız için değil, asla öyle değil, “o inek” daha fazla çalıştığı için, sadece inek değil “kalleş” bir inek olduğu için!

İlk sınavda daha fazla mutlu öğrenci olacağı açık. Ama ikinci sınava göre standartların daha düşük olduğu unutulmamalı.

Zekayla ilgili konuya dönüp şöyle çıkarımlar yapalım mı: Zeki olan 1 kişi zeki olduğunu biliyordur mutlaka. 32 kişiden dörtte biri yani 8 kişi; 67 kişiden en az yarısı yani 34 kişi zeki olduğunu düşünüyor olmalı, toplam 42 kişi. Neden? Normal zekaya sahip olanlar hayatları boyunca gerçekten zeki birisine rastlayamayacakları (ve böylece kendilerinin aslında zeki değil de sadece normal zekalı olduklarını anlayamayacakları) için ve normalin altında zekaya sahip olanlar da o zeki kişiye rastlasalar da anlayamayacakları için.

42 artı 1... % 43: Yani insanların neredeyse yarısı zeki olduğunu düşünüyor ve bunların arasında sadece biri gerçekten zeki...

Geri kalanlardan yarısının da kendilerine zeki diyenlerin arasından en az birinin gerçekten zeki olduğuna inandığını düşünelim... Geri kalanlar 57 kişi. Yarısı 29 kişi. 42 kişi kendinin zeki olduğuna inanıyordu, 29 kişi de bu 42 kişiden birinin zeki olduğuna inanıyor. 42+29=71. Bu toplamdan kendinin zeki olduğuna inanan ve tek haklı olan adamı çıkaralım. 71-1=70. Yani her 100 kişiden 70'i yanlış adama inanıyor...

Ama esas sorun şu her halde: Bu yazıyı okuyan her 100 kişiden 70'i, yanlış kişiye inanan o 70 kişiden biri değil de geri kalan 30 kişiden biri olduğunu düşünüyor. Hatta azımsanmayacak kadar büyük bir çoğunluk da o 30 kişiden 1’i olduğunu düşünüyor.

İki alıntıyla bitirmek istiyorum: “İnsanlar, başkalarını köleleştirmeyi, kendilerini özgürleştirmekten daha çok istiyorlar.” Ve “Dünyanın sorunu şu: Ahmaklar kendiden emin, zekiler kuşkuyla dolu.”

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Bar kadını

Bir bar kadınıydı ama fahişe değil.
Para alırdı ama çok fazla değil.
Yanlış anlamayın güzel olmadığından değil.
Sadece istediği için yapardı, para için değil.
Hoşlanırdı sevişmekten ama herkesle değil.
Benimle bilhassa ve kanı kaynadıklarıyla,
ille de yakışıklı değil.
Bir leydi gibiydi konuşurken ve bir leydi gibiydi soyunurken
ama yatakta değil.
Sarılarak uyumak isterdim ona, kaçar giderdi,
ama hoşlanmadığından değil.
Her tarafını gördüğümü utanarak sanki
unutarak giyinirdi
ve tam olarak giyinmeden çıkmazdı karşıma.
Sevişme sonrası yine bir leydiydi o.
Başkalarıyla görürdüm arasıra onu.
Bakmazdı bana ama görmez değil.
İstekliydim duymak istediklerini söylemeye
ama cesaretli değil.
Beni kaybedeceğini bilerek sevişirdi.
Terk edeceğimi bilerek sevişirdim onunla.
Ve o olmadan şimdi geceleri,
yine de onsuz değil.