Kadında güzellik önemlidir. Çok. O kadar çok ki, mesela 1 yıllık güzel sevgilimin gerçekten güzel olup olmadığını hala düşünebilirim. Her kadının bazı bakımsız halleri, zamanları olur, o güzel kadın nasıl da çirkin gözükür bir gün, çok kötü giyinir mesela bir gece, ya da, mesela ara sıra kadınsı da gözükmezse o çocuksu görüntüsünün bir çekiciliği kalmaz bazı çocuksu kadınların, (bir sevgilim, ona kadınsı olmamasıyla ilgili “güzel bir ders” verdikten kısa bir süre sonra göz göre göre kadınsılaşmış, yok şu daha doğru, içindeki kadını ortaya çıkartmıştı, “ben yaptım seni” derdim ona hep, ben yaptım seni, kaç erkek bu kadar “sahip” olmuştur bir kadına), kadınsı olanlar da abartır bazen, fazla makyaj, gereksiz erotizm ile, yatakta uyurken melek gibi gözükebilir bazıları, uyanınca geçebilir. Manken olacak tipteki kadınlar hiç ilgimi çekmez, sıskacık bacakları benimkinden güzel değildir, gay modacıların erkeklere kazığı diye düşünürüm bu kadınları, çoğu erkek bilmez zaten ne tür kadından hoşlandığını, başkasının da hoşlandığı kadınlardan hoşlanır erkek, işte gay modacıların aslında hoşlanmadıkları kadınlardan, bu zevk değil, kişisel değil çünkü, dolgun kadınlardan hoşlanan bir tarihimiz, ırkımız olduğunu unuturlar, ama içgüdüleri hatırlatır, yoklarlarsa… Tarihle, içgüdülerle ilgilenen varsa, kadın dediğin… sıska olmaz, en azından… Şu podyumdaki sıska ve yamuk bacaklarıyla sakatmış gibi yürüyen kadınlar mı kadın...
Asla tek tip kadını çekici bulmam, her tipin güzeli bulunur… Moda da inanılmazdır zaten, yıllardır söylerim, mesela, eteğin altına çizme giyme modası, modası geçmeyecek kadınlar gibi geçmeyecek bir tarzdır, arada giyilmelidir, her sene giyilmelidir, artık kadının tarzı olmalıdır, ama işte bu sene moda olmuş her halde ki herkes giyiyor görüyorum, e özelliği kalmadı, ama bende sağlam bir moda danışmanı olabilirmişim hissi, yok duygusu, yok düşüncesi uyandırdı... Bir de kocaman güneş gözlükleri moda şimdi, her kadın birbirine benziyor, yüzü kapatıyor çünkü, saçma, bu mu güzellik!!! Vs vs…
Yani yıllar sürebilir, aylar sürebilir bir güzelliği kesinlemem, “her halinle her şeyinle güzelsin” değil, gerçekten güzel olmalı, öyle aşık adamlık yoktur bende, aşkın mantığı dışlaması da felsefe efsanesidir, kadınları çözememiş böylece bağlayamamış yazar felsefesi, kadınlar karşısındaki aptallıklarını, adamların kendince açıklaması… Bense, son kararı çok sonra veririm, evet sen güzelsin diyebilirim mesela yüz güzeli seçilmiş bir kadına aylar sonra (ikinci kez aşık etmek, budur…) Aynen çıkma teklifini de bir yıl sonra yapabileceğim gibi, sevgiliyken bir yıl boyunca…
Bu kadar güzellikten fiziksellikten söz ettik, zekaya geçmek için… Güzelliklerini düşünmem kadınların, 1 dakikalıktır, zaten düşünmüş olduğum için 1 dakikalıktır, bir anlıktır, hemen bakalım da geçelim diye zekaya… Zekalarına karar vermem için de 1 dakika yetebilir…En güzelinin bile zekasına, hatta özellikle en güzellerinin… Ve ondan sonra güzelliklerine kimse ikna edemez beni, ilgi alanımdan çıkmışlardır artık…
Hülya Avşar’ın da güzelliği ilgi alanımdan çıkmış olmalı, zekasına çok önceden karar verdiğimden…
10 yıldır da düşünme yeteneğini geliştirememiş olduğu anlaşılıyor, fazla haklı bulunmaktan muhtemelen…
Derler ya,
bana bu konuyu aktaranların yalancısıyım,
şu haberin şu spikerin yalancısıyım,
Ahmet anlattı, ben onun yalancısıyım…
Biraz daha geniş bir anlam düzleminde Hülya Avşar da şöyle diyebilir, demelidir:
“Ben Türkiye’nin yalancısıyım…”
Onu inceleyerek Türkiye’yi görmüş gibi oluyorum… Hülya Avşar’la hayali bir Aziz Nesin diyaloğu… Harika olabilirdi…
….
Geçen akşam TV’deler… Hülya Avşar’ın konuğu Oray Eğin. Program yapıyormuş Avşar: Ciddi bir ortam yaratmaya çalışılmış, Avşar da ciddi polis sorgulayıcısı gibi bir tavır takınmış, iyi polis kötü polis tiplemelerinden esinlenerek farklı bir tarz geliştirmiş, istemeden, planlamadan… Anlamaz gözüküp bu görüntüsüyle karşıdakinin tepesini attırmazsa konuşturan polis tipi! Tabii rol yapmıyor Avşar, anlamaz gözükmüyor. O, neyse o!
TV’ye aptal kutusu denmesini,
insanı aptallaştırır anlamında alırdım bugüne kadar,
sanırım herkes gibi,
daha iyisini yeni okudum:
TV insanı aptallaştırmaz, aptallığını ortaya çıkartır…
İşte “Ben Türkiye’nin yalancısıyım!” diyebilecek kadından inciler…
Oray Eğin: Amerika’da bir komedyen şöyle bir espri yapıyor. “Ben küçükken aletlerin içinde küçük Japonlar olduğunu düşünürdüm…” Beraber seyrettiğim insanlar Türk olmasına rağmen ama Amerika’da yaşayan Türkler olduklarından bunu kötü bir espri olarak algıladılar… Irkçı bir espriydi onlar için…
AVŞAR: Neden olduğunu anlayamadım…
Oray Eğin: (Türbanla ilgili bir soru üzerine) Özgürlüğün sınırı yoktur
AVŞAR: Doğru
AVŞAR: Ben sinemacıyım diyorum…
Oray Eğin: En iyi yaptığınız iş o.
Esas şu:
AVŞAR: Devlet sanatçısı olmanın kıstası şudur: Devlete ne kadar vergi verdiğin.
Egoizm ve faşizm arasında ince bir sınır vardır, işte…
Vasat zekalılar için ürettiği işlerden kazandığı milyarlardan devletin aldığı verginin karşılığını devletten bekliyor: Devlet sanatçılığı!!!
….
Dün yazmış Hakkı Devrim:
Fahir Atakoğlu’na şunları sormuş Avşar:
-Mozart dinleyen çocuk matematiğe yatkın olurmuş, doğru mu?
-Sizce, Türk müziği diye bir şey var mı? Yani yok mu diyorsunuz? Fahir olsam ben bir Türk gamı çıkarırdım ortaya.
-Hangi enstrümanları kullanınca Türk müziği olur?
-Dünyanın, şöyle tüylerinizi ürperten müziği hangisidir? Benim için Godfather'dır mesela...
-Piyano çalan çocuğun, oradan darbukaya geçmesi bir ruh hastalığına işaret değildir, değil mi?
“Zavallı Fahir. Çok yorulmuş olmalı, ama hiç renk vermedi.” diye bitiriyor yazısını Hakkı Devrim.
….
Bugün yine rastladım: Armağan Çağlayan’a soruyor Hülya Avşar.
AVŞAR: İhtiyaçtan mı yoksa medeniyetten mi psikanaliste gittin?
A. Çağlayan: Yeni kuşağa göre ben demode olabilirim.
AVŞAR: O zaman hiçbir modacının kıyafetini giymemeliyiz. Bakarsan, hep eski modacıların kıyafetlerini giyiyoruz.
A. Çağlayan: (Popüler kültürle ilgili bir okulda ders vermesi üzerine) Öğrencilere popüler kültürü sevdirmeye çalışıyorum. Hülya Avşar ismiyle barışmalarını söylüyorum.
AVŞAR: Komplekslerini yenmelerini yani.
Evet, bende kesinlikle bir Hülya Avşar kompleksi var, Hakkı Devrim’de de olduğu görülüyor…
Sizde yok mu?
Son laf: “Sonra bendeki o duyarlı adam git gide kaybolarak yerini güzel konuşmasını bilen adama bıraktı…” (Diderot: Oyunculuk üzerine aykırı düşünceler)
Perşembe, Ekim 25, 2007
Perşembe, Ekim 18, 2007
Bunlar martı
- Martılara bak. Çerçevesiz camekanın üzerinde sanki havadaymış gibi duruyorlar, uçmadan.
- Evet çok güzel.
- Hangisi erkek acaba?
- Ne fark eder ki?
- Ne mi fark eder? Bir hikayeleri olması gerek.
- Bunlar martı!
- Olsun... Duvara tünemiş iki liseli aşık gibiler bence.
- .....
- Hangisi erkek...
- Ne bileyim canım. Nasıl bilebiliriz ki...
- Sağ taraftaki, dengede duramayan. Habire ileri geri sallanan.
- Neden?
- Rüzgara, bacaklarına dikkat etmiyor. Dikkati başka yerde.
- Nerede peki?
- Dişisinin bacaklarında...
- Evet çok güzel.
- Hangisi erkek acaba?
- Ne fark eder ki?
- Ne mi fark eder? Bir hikayeleri olması gerek.
- Bunlar martı!
- Olsun... Duvara tünemiş iki liseli aşık gibiler bence.
- .....
- Hangisi erkek...
- Ne bileyim canım. Nasıl bilebiliriz ki...
- Sağ taraftaki, dengede duramayan. Habire ileri geri sallanan.
- Neden?
- Rüzgara, bacaklarına dikkat etmiyor. Dikkati başka yerde.
- Nerede peki?
- Dişisinin bacaklarında...
Profesyonel
sayın abilerim ablalarım... kocam sizlere ömür... ben kanser hastasıyım çalışamıyorum... çocuklarımı parasızlıktan okutamıyorum... yardımlarınıza ihtiyacım var... allah kimseye göstermesin... gönlünüzden ne koparsa... allah ne muradınız varsa versin...
sayınabilerimmmablalarımmmkocamsizlerrreömür...benkansehastasıyımmmçalışamıyooom... çocuklarımıparasızlıktaaanokutamıyorum... yardımlarınızaihtiyacımvar... allahhhhkimseyegöstermesininin... gönlünüzdennekopeyrrsa... allahhhhnemuradınızvarsa...
-Senden naber kız?
sayı-nabileri-mablalarım... şşşuelimde görmü-şolduğunuz asrımızın buluşu bir meyve - soyma - makinesidir.
- Çok mu abartılı oldu...
- Ben bile inanmadım...
- Ne gülüyorsun, yavaş yavaş öğrencez... Hem sen kendine bak ukela...
sayın abilerim ablalarım... sayın abilerim... ablalarım...
- Baştaki s’yi biraz uzat... Şşt dermiş gibi... Dikkat çekici olur... Herkesi susturur...
Sssayın abilerim... ablalarım...
- Böyle mi?
- Piyanist şantör gibi oldun...
- Daha iyi değil mi, bunlar sever piyanist şantörleri...
- Ama sen bir vapur satıcısısın, piyanist şantör görmedin ömründe... Bir lokma ekmek bulamadan geçirdiğin geceler oldu... Piyanist şantör olsan vapurlarda para dilenir miydin?
ssssayınabileriii mablalarım...
-Şart mı laan, sayın abilerim ablalarım?
-Herkes böyle başlıyor!
-Biz başlamayalım... Farklı gözüksün... Dikkat çeksin..
-O kadar da farklı gözükmemek lazım... Yabancı kalırsın sonra... Dolu tip var böyle bir girişe alışmış olan, dışına çıkarsak rahatsız olurlar... Kurgu gibi gelir kız... Şüphelenirler...
-Peki neden doğrudan söylemiyoruz... Neyse anlatalım... olsun bitsin... Biz bunları gerçekten yaşadık...
-Herkes böyle yapıyor demedim mi... Süslemen lazım ki gerçek gibi gelsin...
sayın abilerim ablarım... ablarım... çok pis ablarım... sayın abileyim abla-la-yım... yım yım yım
sayınabilerimmmablalarımmmkocamsizlerrreömür...benkansehastasıyımmmçalışamıyooom... çocuklarımıparasızlıktaaanokutamıyorum... yardımlarınızaihtiyacımvar... allahhhhkimseyegöstermesininin... gönlünüzdennekopeyrrsa... allahhhhnemuradınızvarsa...
-Senden naber kız?
sayı-nabileri-mablalarım... şşşuelimde görmü-şolduğunuz asrımızın buluşu bir meyve - soyma - makinesidir.
- Çok mu abartılı oldu...
- Ben bile inanmadım...
- Ne gülüyorsun, yavaş yavaş öğrencez... Hem sen kendine bak ukela...
sayın abilerim ablalarım... sayın abilerim... ablalarım...
- Baştaki s’yi biraz uzat... Şşt dermiş gibi... Dikkat çekici olur... Herkesi susturur...
Sssayın abilerim... ablalarım...
- Böyle mi?
- Piyanist şantör gibi oldun...
- Daha iyi değil mi, bunlar sever piyanist şantörleri...
- Ama sen bir vapur satıcısısın, piyanist şantör görmedin ömründe... Bir lokma ekmek bulamadan geçirdiğin geceler oldu... Piyanist şantör olsan vapurlarda para dilenir miydin?
ssssayınabileriii mablalarım...
-Şart mı laan, sayın abilerim ablalarım?
-Herkes böyle başlıyor!
-Biz başlamayalım... Farklı gözüksün... Dikkat çeksin..
-O kadar da farklı gözükmemek lazım... Yabancı kalırsın sonra... Dolu tip var böyle bir girişe alışmış olan, dışına çıkarsak rahatsız olurlar... Kurgu gibi gelir kız... Şüphelenirler...
-Peki neden doğrudan söylemiyoruz... Neyse anlatalım... olsun bitsin... Biz bunları gerçekten yaşadık...
-Herkes böyle yapıyor demedim mi... Süslemen lazım ki gerçek gibi gelsin...
sayın abilerim ablarım... ablarım... çok pis ablarım... sayın abileyim abla-la-yım... yım yım yım
Perşembe, Ekim 11, 2007
Cuma, Ekim 05, 2007
Ya da ve ama ile ise
YA DA VE AMA
Sevgi uğraşılarak kazanılan bir şey olabilir,
aşk piyango biletidir.
Ya da
Sevgiyle köşe başında çarpışmazsınız,
aşk düşmekte olan saksıdır.
Ama
Sevgi ağaçsa,
aşk sonbahar yaprağıdır.
93) (19
İSE
Her eser bir ağaçsa
her sanatsız bir çorak demek…
Bir de otlar var!
Her aşk bir sarhoşsa
her boş kalp bir ayık demek…
Bir de garsonlar var!
Her yaşam bir güneşse
her ölüm bir sönüş demek…
Bir de yıldızlar var!
93) (19
Sevgi uğraşılarak kazanılan bir şey olabilir,
aşk piyango biletidir.
Ya da
Sevgiyle köşe başında çarpışmazsınız,
aşk düşmekte olan saksıdır.
Ama
Sevgi ağaçsa,
aşk sonbahar yaprağıdır.
93) (19
İSE
Her eser bir ağaçsa
her sanatsız bir çorak demek…
Bir de otlar var!
Her aşk bir sarhoşsa
her boş kalp bir ayık demek…
Bir de garsonlar var!
Her yaşam bir güneşse
her ölüm bir sönüş demek…
Bir de yıldızlar var!
93) (19
Çarşamba, Ekim 03, 2007
Hesse’s Dengeler

Geçen gün bir arkadaşıma
10 yıl sonra kitap okumayacağım bir hayata hazırlanıyorum,
kendimi hazırlamak değil ama, planlı değil,
ama işte “hazırlanıyorum”
dediğimde…
İnsan kitap okumadan nasıl durur yahu dedi…
İnsan kitap okumadan nasıl… durur…
E işte durur… Yanıt burada…
Başlar ve bitirir, sonra da durur, yeri geldiğinde… Yoksa tüm kitaplar okunup bittiğinde değil… Kitap okumaya, okumaya, gerek duymayacağın bir aşamaya gelmek mümkün değil mi… Sadece, her gün gazeteleri takip etmek yerine, haftada bir okumanın da sizi güncelden asla koparmayacağı gerçeğinin kitap okumaya uyarlanmasının çok doğru olacağı fikrinden de değil… Bir kitap yazdığınızda, bin kitap okumuş gibi olma hissinden, esas… İşte, bu ikincisinden.
Çetin Altan, dedim o arkadaşıma,
tanıyorum, dedi.
Yok, onu demiyorum, dedim.
Çetin Altan şunu diyor, gençten birinin hayatla ilgili soruları karşısında:
“Yani konuşalım ama, senin bu sordukların Sokrates devrinde falan (falan benim) cevaplanmış, çözülmüş…”
Genlerle, sadece bilgi aktarabiliyoruz.
Bilinç aktaramıyoruz.
Her doğan sıfırdan başlıyor, içi dolu bir 0 ama. (Bunu fark etmiyoruz ve kendimizce yönlendirmeye çalışıyoruz onu, o içi dolu 0’ı.)
İçi dolmadan bir 0, 1 olamaz… 2 olmaya yakın bir 1, artık 1’e benzemez…
Diye gider.
Doğru yönlendirilmediğinde,
sıfır olarak bitiriyor hayatını, insan.
İçi boş…
Doğduğundan da geriye düşmüş…
Hayat kırıklığından sonra hayat var mı…
Yaşama Düşkünler Evi, koymuştum bir kitabımın adını, (b)asılmamış.
Neyse konuya döneyim, sizin için konuya gelelim…
Çok okuyan bir insan, hatta yazıyorsa bir de.
Okuduklarını nasıl olur da bitiremez…
Okuyacaklarını…
Bitirmez derken azaltmaz demek istiyorum…
(Ara not: Secret okumayın, ben okumadan biliyorum ki, Tanrı ile Sohbet adlı kitaptan daha iyi değil, olamaz. Tanrı ile Sohbet’i okuduysanız, iyi okuduysanız, bir daha ömür boyu bu tür kitap okumayabilirsiniz.)
Yeni gelişmeleri takip etmek gerekir, denir, mesleğinin gerisinde kalmamak gerekir, denir, yazarlık için de geçerli mi, o kadar da…
Çetin Altan o kadar da geçerli değil diyor…
Çözüldü diyor, fi tarihinde, fi benim…
Yani iyi bir okurun giderek yazarın arkasındaki kütüphane nasıl gereksizleşmez zamanla…
Bir yerden bir yaştan sonra fotoğrafının fonundaki kütüphane manzarası yazarın ne anlama gelir.
Haha aklıma geldi diye sadece, görsel benzerlik diye sadece, bakın biz burada bulunduk diye poz veren turist gibi mi yazar… Bakın, ben bunları okudum…
Tüm yazarlar, ve yazdıkları, kendilerinden önceki yazarların oluşturdukları o gövdeye eklemlenir, diye bir düşünce var…
Romantik bir düşünce faşist de olabilir mi… Eklemlenmenin şart kılınması anlamında faşistçe, eklemlenilen gövde açısından da şöyle: Az ekledik uz ekledik ekleye ekleye bir arpa boyu yol gitmişiz, 50 cl arjantin. Zaman gibi, bu da döngüsel mi.
Hadi diyelim eklemlenir, ama bilgiye bilgi eklemlenmesi yerine bilince bilinç eklemlense, şu anda uzaya çıkmış olmaz mıydık, demeyeceğim, yaşamın dibine varmış olmaz mıydık…
Yok, varmadık, varamadık…
Buna itirazım…
Arkasında geyik, aslan, kaplan, ayı, kafaları “olduğu halde” poz veren bir avcı mı yazar…
Ben foto biriktiririm, kendimin, sevgililerimin, arkadaşlarımın fotoları. Tekrar tekrar bakarım onlara… Aynada suratıma hiç bakmam, gazete okumak gibi gelir… Bu gün nasılım! (İnsanlara bir gazete ya da dergi verseniz, hemen tarihine bakar, o günün, o haftanın ya da o ayın değilse okumaz… eskimiş bu!)
Bir daha asla yakalanamayacak bir anı fotolamak… (Ebelemek.)
CD’lerimi de atamıyorum… Tekrar tekrar dinlememek mümkün değil, Stone Roses, Kula Shaker… Hakan Kurşun.
Günlüklerimi de atamam. Değer kazandıklarını gördüm çünkü…
Ama kitaplar.
Neden onları bazen.
Onların bazılarını.
Ki bunların arasında en büyüklerin yazdıkları da var.
Gereksiz olarak niteliyorum…
Gereksiz kitap…
Okuyanlarına yetersiz faydası, dahası, yazanlarına yetersiz faydası, üzerine yazacağım metin duruyor hala… (Haalaa)
Deprem Duası adlı metnime kardeş bir metin olacak bu, soranlar için yazıyorum…
Artık diyeceğim: artık kitap okuyamıyorum.
Hiç değil elbet, eskisi kadar…
Belki eskiden de okuyamıyorumdur zaten, belki iyi bir okur değilim… Olmadım da, olmadım ya da olamadım…
Ama durumumu, bir bilincin başka bir bilince inme zorluğu, yok böyle olunca herkesi kapsadı, sıkı bir bilincin, diğer sıkı bir bilince bilincinde yer açma zorluğu ve hatta görece gereksizliği olarak açıklamak eğilimindeyim… (Kibar)
Kundera’nın diğer kitaplarını bağışladım da, Şaka’sını tutağım her halde, Tournier’in Çalı Horozu’nun ilk öyküsü -bitirdi beni derler ya- başlattı, yeni bir yazıya, adem ve havvayla ilgili, çıkar yakında… Onu tutacağım…
Kundera iyi örnek: İki tane deneme kitabını (Roman Sanatı ve, hımm Saptırılmış Vasiyetler sanırım) bayıla bayıla okuduktan bir-iki yıl sonra neresine bayılmışım bunların diye okudum. Tam o sırada bir deneme kitabı daha çıktı. Tahmin edeceğiniz gibi o da bir şey vermedi. İki mükemmel çocuğunuz var diyelim, ve üçüncüyü istiyorsunuz böylece, o da aynı mükemmellikte çıkıyor; yani sıkıcı... Ahmet Altan’ı aşmayı anlardım, ama Kundera’yı...
Duras’ın Yazmak’ını da bağışlarken vazgeçtim, fazla kişisel, ama dursun. Yazmak kişiseldir mi! Herkes aşağı yukarı aynı nedenle yazsa da mı…
Yani BAP’ın sonlarında vardı… Beyaz Atlı Prens adlı romanımın. BAP diyorum çünkü kutsal kitap da (hangisi) baplardan oluşur ya ve o da benim için bir çeşit kutsal kitaptır. Henüz sadece benim kutsal kitabım…
BAP’ın sonlarında vardı.
Her şeyi yaşamış, her şeyi okumuş gibi gelmek durumu… Hesse ile birlikte yazmıştık… Hesse’s dengeler, haha güzel… Başlık parasız.
Bilemiyorum kendimi atar mıyım bir yerlerden ama kitaplarımı atıyorum…
Kitaplarımı bağışlıyorum diyecektim ama bu fiil kitaplar için doğru olsa da, ben bağışlanacak bir şeyler yapmadım… (Akşamdan kalma ya da uykusuz olduğumda, şimdiki gibi, saçmaladığım, aklımın çalışmadığı olur, işte derim, çoğu insanın sık sık düştüğü durum. Akşamdan kalma olmadan. )
Bakalım…
Yani yeni odamdaki kitaplar da yavaş yavaş azalacak… sıfıra iner mi bilmiyorum… İçi dolu bir sıfır…
Portnoy’un feryadı. Philip Roth
Erkekliğin hikayesini anlatmış. Yazılmamış hikayesi…
Onu bulacağım.
Hesse’nin Kaplıcada Bir Konuk’unu da…
Hemen her Hesse’yi okudum ve bir yerden sonra biraz sıktığını söyleyebilirim…
Konuları hala (haalaa) aklımda olduğu için bir yakınlık hissetsem de, bu yüzden onları değerli bulma eğiliminde olsam da…
Daha güzel olsa idiler keşke… deme eğilimindeyim… (Kibar)
Dönem için güzel ve o yüzden abartılmış denilebilir belki…
Kaplıcada Bir Konuk’ta, rahatsız-sorunlu-gürültücü bir komşusunu anlamayla ilgili bir metin yazmış, Hesse.
Uyabilir…
Ama bu ikisini de örneğin Robinson kitapevinin üst katında uzunca bir karıştırdıktan sonra almalıyım, bana karşı suçları olmayan kitapları bağışlamamak için artık…
Robinson dedim de, Tournier’in bir de Robinson ve Cuma hikayesi var güzel…
2. hikaye, kitaptaki…
Ona bir yıldız atmışım yıllar önce, ama ilki olan Adem-Havva hikayesi daha çok ilgimi çekti şimdi.
Diğer kitaplarda da böyle olabilir, şu bağışladıklarımda da, diye düşünülebilir, okuyamadıklarımdaki anlamı sonradan bulabilirim, falan diye, düşünülebilir, tabii ki. Ben düşünmüyorum…
Sanmıyorum…
Artık okumadıklarımı okumaya yönelirim en fazla: Proust mesela…
(Celine. Gecenin Sonuna Yolculuk. Baştan bir yirmi sayfa okuyun, olayı anlayın, pek birolay da yok ya, sonra, her gün mesela, açın ve ortadan her hangi bir yerden çalakalem, çalagöz, gezdirin, tadını alırsınız, dedikoducu bir adamın gevelemeleri, çok güzel, ben hala okuyorumara ara, BAP’ı yazarken her sabah onu okuyarak başlardım işe. Olumlu örnekler yok değil canım, ama az.)
Tournier’in Robinson’u adasından kurtulduktan yıllar sonra, ki genç bir kadınla evlenmiştir, adasının hatırası haricinde mutludur, yerini haritada işaretlettiği adasına (asasına) özlem duyduğunu genç karısı fark eder, kabul etmez Robinson, “karısı onunla ilgili fedakarlıkları hep yapmıştır. Ölür.” gibi kısa iki cümleyle durumu anlatır Tournier, karısının kendi kendine ölümünden sonra döner Robi adasına ama bulamaz onu…
Bilge bir denizci der: Sen adanı gördün de tanımadın, e o da senin gibi yaşlandı, düşünmedin mi bunu, yaşlandığını…
Sonra da ekler: Bak şu aynaya bir… Önünden geçerken adan seni tanımış mıdır ki bir de.
Belki de ben, o kütüphanelerdeki kitapların arasında “benimki bu” diyebileceğim kitabı tanıyamıyorum… Ama bunun korkusuyla bir kütüphane biriktirmek anlamlı mı… Şöyle sormalıydım belki… Anlamlı ama yararlı mı…
Bana yararsız geliyor…
Karakterdeki elenmesi gereken fazlalıklar gibi…
Tek bir karakterle kalmak değil tabii, tek bir kitapla, o zaman kutsal kitap olmalı, ya da sizin bir kutsal kitabınız olmalı… Ama şudur şudur diyeceğiniz kendi karakter özellikleriniz gibi, şu şu diyeceğiniz küçük bir kitaplığınız olabilir…
Çok karakterli olmak iyi değil… Çok kitaplı olmak neden iyi olsun…
Hoş, şizofreni (çift kişilikli olmak olarak alınmış) zekadır, diyormuş Orhan Pamuk…
BAP’tan: Sanatçılık; zaafları sanata dönüştürme zanaatı…
Tam bitirirken şunla karşılaştım, tekrar:
“Hiçbir zaman sanata razı değilim, onun daha ötesinde bir şey istiyorum. Giderek daha az yazmak istiyorum. Hayatın kendisi bana daha çekici geliyor. Bodrum’da yaşayınca “yazmaya ne gerek var” duygusuna kapılıyor insan. Denize girmek, dağlarda gezmek, bitkilerle uğraşmak giderek daha anlamlı geliyor.” (Latife Tekin)
Sonra da ama: “Topluma ayak uydurmadığın, dünyevi olmadığın için, çoğunlukla derin bir yalnızlık duyarak, bir yenilmişlik noktasından başlayarak sanatçı oluyorsun. Bunun nesiyle övüneceksin? Aslolan hayata kapılarak, büyülenerek yaşamaktır. Eşekler ya da kuşlar gibi. Ben öyle yaşayabilenlere hep gıptayla baktım.”
Esas gıptayla bakılması gereken, hem hayattan büyülenenler, hem de bununla güzel bir şekilde övünebilenler (ironi). Onlar önce adam ama sonra belki sanatçı da olabiliyor (ikincil). Böylece topluma ayak uydurmadığını değil onların sana ayak uydurmadığını düşünüyorsun, çünkü dünyevi olmayanın sen değil onlar olduğunu biliyorsun, çoğunlukla derin bir yalnızlık duyarak hareket etmenin o kadar da kötü bir şey olmadığını anlıyorsun (kitaplar da arkadaş oluyor işte, başkası yoksa). Bir yenilmişlik noktasından başlayarak sanatçı olmak diye bir şeyin olmadığını, ya da olsa da güzel olmadığını, böyle yapanların büyük sanatçı ve güdük insan olarak kaldıklarını görüyorsun...
Vesaire vesaire vesaire… Kral ve Ben’de bardı bu di mi… Hadi tekrar gidelim o bara… Bodrum’da olmasa da olur…
Şöyle bitirebiliriz yine Latife Tekin’den: “Orhan Pamuk’u soylu ve sıkıcı, Ahmet Altan’ı ise çok enerjik ama bayağı bulmakla birlikte, (bundan sonrası benim ilgi alanıma girmiyor) ikisinin de çok değerli yazarlar olduğunu düşünüyorum.”
Bence değerli ama yararsızlar. Altın gibi. Altın bunları kütüphanemden…
Cumartesi, Eylül 29, 2007
İlhan Uçkan kimdir
Pakize Suda, Hıncal Uluç, Reha Muhtar... Hepsi mantıksız! Ama aşık değil!
Aşk hakkında yazılanları okurken, hipotetik mantık mağduru olmayın! Mantıklı olun!
Aşk dediğimiz şey gayet hesaplı kitaplı bir iştir! Aşkın mantıksızlığı bir efsanedir, üstelik de çok işe yarar. Bütün efsanelerin yaradığı işe yarar. Sürünün, gözünü var olmayan bir yüceliğe çevirip o yücelikten ufacık bir pay almak çabasıyla güzelce güdülmesine yarar. İmkansız aşk, umutsuz aşk, öldüren aşk, mantıksız aşk...
Nereden mi icap etti? Son zamanlarda aşk yazarlarının mantıksızlığıyla çok eğleniyorum da ondan.
Hıncal Uluç "Aşkta mantık yoktur" klişesiyle yaşlı erkeklerin genç sevgili merakını meşrulaştırırken, "Peki ya kadınların hakkı yok mu?" diye meselenin üzerine atlayan Pakize Suda, Balçiçek Pamir gibi bazı kadın yazarlar da işi "mantıksızlık hakkı"na indirgeyiverdiler. Reha Muhtar başta olmak üzere adını hatırlayamadığım diğer aşk yazarlarından ve de "part time" aşk meşk yazanlardan özür dilerim... Hepsi "aşkın mantıksızlığını" baştan kabul ettikleri için ortaya bu kadar abuk sabuk sonuç çıkıyor.
Felsefe tarihinin başından beri insanları istediğiniz sonuca yöneltmenin en kolay yolu "hipotetik mantık"tır. Yani, son derece muğlak fakat artık gündelik dile sirayet etmiş, dolayısıyla insanların pek de sorgulamadığı bir cümleyi hipotez olarak ortaya sürersiniz, sonra da kabul ettirmek istediğiniz düşünceyi bu hipoteze bağlarsınız.
Bakın, mantık her yerde. Değil mi "Hıncal Abi"?
İşte Bilirkişi olarak yazıyorum:
Aşk hakkında yazılanları okurken, hipotetik mantık mağduru olmayın!
Aşkla ilgili bunca efsane, edebiyat, sanat eseri olması boşuna değil. Çünkü sanat "şeylerin hali"ne ters düşen, imkansızı mümkün kılan ve bunu yaparken de olabildiğince gerilim, çatışma, şiddet, kan ve gözyaşı saçan durumlara ihtiyaç duyar. Aşkın mantıksızlığı sanatın kullandığı bir "teknik"ten ibarettir. Doğru bakarsanız arkasındaki mantığı, yani hasedi, yetersizliği, eğretiliği, boşunalığı hemen ele verir. Ve işin kötüsü, genellikle tek kişiliktir. "Aşk yaşıyoruz" diyen çiftler eğer mutlularsa, aşkın primine ihtiyaç duymayan karşılıklı bir sevgi yaşıyorlardır. Popüler kültürün kurbanı olarak yaşadıklarını aşkla karıştırıyorlardır.
Mesela fazla Sezen Aksu dinliyorlardır.
Bugünkü yazımın ana fikri şu:
Aşk çok işe yarar elbette ama "yaşarken" değil de anlatırken... Sırtınızı efsanelerin efsununa, edebiyatın denenmiş başarılarına dayar, oradan aldığınız enerjiyi kablo gibi etrafa iletirken belki birilerini çarparsınız... Eğer köşe yazarıysanız daha da işe yarar, okuyucularınız artar.
Aşk olsun!
Aşk, ilişkinin tuzağıdır. Okura karşı biraz sorumluluk duyun. Ne de olsa, edebiyatçı, sinemacı ya da şarkıcı değilsiniz.
İyi oyunlar herkese...
İlhan Uçkan.
Milliyet’te yazıyor.
Bu yazısı beni kıskandırdı.
Şaşırdım.
Diğer yazılarını okuyamamıştım, tekrar mı denemeliyim…
Nedir…
Bilmiyorum…
Aşk hakkında yazılanları okurken, hipotetik mantık mağduru olmayın! Mantıklı olun!
Aşk dediğimiz şey gayet hesaplı kitaplı bir iştir! Aşkın mantıksızlığı bir efsanedir, üstelik de çok işe yarar. Bütün efsanelerin yaradığı işe yarar. Sürünün, gözünü var olmayan bir yüceliğe çevirip o yücelikten ufacık bir pay almak çabasıyla güzelce güdülmesine yarar. İmkansız aşk, umutsuz aşk, öldüren aşk, mantıksız aşk...
Nereden mi icap etti? Son zamanlarda aşk yazarlarının mantıksızlığıyla çok eğleniyorum da ondan.
Hıncal Uluç "Aşkta mantık yoktur" klişesiyle yaşlı erkeklerin genç sevgili merakını meşrulaştırırken, "Peki ya kadınların hakkı yok mu?" diye meselenin üzerine atlayan Pakize Suda, Balçiçek Pamir gibi bazı kadın yazarlar da işi "mantıksızlık hakkı"na indirgeyiverdiler. Reha Muhtar başta olmak üzere adını hatırlayamadığım diğer aşk yazarlarından ve de "part time" aşk meşk yazanlardan özür dilerim... Hepsi "aşkın mantıksızlığını" baştan kabul ettikleri için ortaya bu kadar abuk sabuk sonuç çıkıyor.
Felsefe tarihinin başından beri insanları istediğiniz sonuca yöneltmenin en kolay yolu "hipotetik mantık"tır. Yani, son derece muğlak fakat artık gündelik dile sirayet etmiş, dolayısıyla insanların pek de sorgulamadığı bir cümleyi hipotez olarak ortaya sürersiniz, sonra da kabul ettirmek istediğiniz düşünceyi bu hipoteze bağlarsınız.
Bakın, mantık her yerde. Değil mi "Hıncal Abi"?
İşte Bilirkişi olarak yazıyorum:
Aşk hakkında yazılanları okurken, hipotetik mantık mağduru olmayın!
Aşkla ilgili bunca efsane, edebiyat, sanat eseri olması boşuna değil. Çünkü sanat "şeylerin hali"ne ters düşen, imkansızı mümkün kılan ve bunu yaparken de olabildiğince gerilim, çatışma, şiddet, kan ve gözyaşı saçan durumlara ihtiyaç duyar. Aşkın mantıksızlığı sanatın kullandığı bir "teknik"ten ibarettir. Doğru bakarsanız arkasındaki mantığı, yani hasedi, yetersizliği, eğretiliği, boşunalığı hemen ele verir. Ve işin kötüsü, genellikle tek kişiliktir. "Aşk yaşıyoruz" diyen çiftler eğer mutlularsa, aşkın primine ihtiyaç duymayan karşılıklı bir sevgi yaşıyorlardır. Popüler kültürün kurbanı olarak yaşadıklarını aşkla karıştırıyorlardır.
Mesela fazla Sezen Aksu dinliyorlardır.
Bugünkü yazımın ana fikri şu:
Aşk çok işe yarar elbette ama "yaşarken" değil de anlatırken... Sırtınızı efsanelerin efsununa, edebiyatın denenmiş başarılarına dayar, oradan aldığınız enerjiyi kablo gibi etrafa iletirken belki birilerini çarparsınız... Eğer köşe yazarıysanız daha da işe yarar, okuyucularınız artar.
Aşk olsun!
Aşk, ilişkinin tuzağıdır. Okura karşı biraz sorumluluk duyun. Ne de olsa, edebiyatçı, sinemacı ya da şarkıcı değilsiniz.
İyi oyunlar herkese...
İlhan Uçkan.
Milliyet’te yazıyor.
Bu yazısı beni kıskandırdı.
Şaşırdım.
Diğer yazılarını okuyamamıştım, tekrar mı denemeliyim…
Nedir…
Bilmiyorum…
Pazar, Eylül 23, 2007
Elinde kısa çöp

Diğer kibrit çöplerinden uzun tutulup gözünüze gözünüze sokulanı mı seçersiniz, yoksa arkalara saklanmış olanı mı, seçmeyesiniz diye?
Düzgün bir sırada duruyorlarsa sağdakini mi soldakini mi?
Rakibinize mi öncelik tanırsınız, kaderinizi onun ellerine teslim ettiğinizi bilerek?
Cesurca atılır mısınız yoksa, o kadar çöpün arasından bula bula kısasını bulabilecek olmanın enayiliğini de göze alarak?
Her defasında kısa çöpü çekecek kadar şanssızken, elde uzun çöpün belki de hiç olmadığından şüphelenmez misiniz?
Peki ya hep uzunlardan birini çeken ve güvenle devam eden biriyken, artık tüm olasılıkları tükettiğinizi, size uzatılan elde sadece tek bir çöp kaldığını, bir gün geç olsa da anladığınızda ne yaparsınız?
Ya da uzunu çeker sevinirsiniz; bir de bakarsınız, diğerlerinin hepsi kısadır, kaybetmişsinizdir.
Kısayı çekmek de hep kaybetmek demek değildir o zaman...
Belli mi olur, belki de siz kısa çöpü çekmek için yaşayanlardansınızdır...
Yani aslında hikaye daha yeni başlıyordur siz elinizde kısa çöpü tutuyorken... İşte şu an sizin başınıza gelen de bu...
Çarşamba, Eylül 19, 2007
Cumartesi, Eylül 15, 2007
Hitler’e çekmek!
(Romanımdan bir bölüm)
Hayatın kendisini, bilgeliği, olumlu olan her şeyi ortada, merkezde bir nokta olarak düşünün, kalın, yoğun bir nokta... Buradan ince çizgiler çıkıyor olsun milyarlarca her bir yana... Milyarlarca çünkü bunlar insanlar... Bunlar insanların hataları, zaaflı hareketleri... Çizgiler ince, çünkü henüz basit hatalar, karmaşıklaştıkça, ağırlaşıyor, yoğunlaşıyor ve uzaklaşıyorlar... (Neden uzaklaşıyorlar? Çünkü kötüler hep başkalarıdır!) Uzaklaşıyorlar çünkü diğer ucu, karşıt ucu oluşturacaklar... Yaşama karşıt ucu... O karşıt uçlardan birisi Hitler’e ulaşıyor... Ve neredeyse yaşam kadar yoğun bir nokta Hitler, ona uzanan çizgiler, birkaç, binkaç çizgi, inceden kalına yoğunlukları artarak Hitler yoğunluğunu, o karşıt yoğun noktayı oluşturuyorlar. Uzak ama görülmesi daha kolay, çünkü yoğun... İşte Hitler bu işe yarıyor hayatta... Onun o uzak yoğunluğu yaşama daha yakın noktalardaki insanların uzantısı, Hitler’in yoğunluğundan yaşama doğru geldiğimizde, kendimize yaklaşıyoruz, yaşama Hitler’den daha yakın olan çevremizdekilere yaklaşıyoruz, hatalarımız yoğunlaşsa nereye gidebilecek olduğunu görüyoruz. Yaşama yakın noktalarda minyatür Hitlerler görüyoruz... Çok yakınımızda olduğu halde, ve tam da çok yakınımızda olduğu için göremediğimiz hataları, en yoğun kötülükten kendimize çektiğimiz doğru üzerinde görebiliyoruz. Tüm zaaflarımız, hatalarımızla yaşama çekmekle Hitler’e çekmek arasında gidip geldiğimizi, dikkat etmezsek Hitlerleşebileceğimizi görüyoruz... Olacak o kadar’larımızın ne kadar olabileceğini görüyoruz...
Küçük bir zaafınızın 10 katı büyüdüğünde örneğin bir insanı sabun yapmaya eşdeğer bir seviyeye geldiğini gördüğümüzde korkar ve geri çekilirsiniz; arkanızdaki yaşama biraz daha yaklaşırsınız, diye düşünüyordum, Hitler’i yaşamın bu kadar içine sokarak.
Arkanızı yaşama dayayarak kötülüğe bakmak...
Hayatın kendisini, bilgeliği, olumlu olan her şeyi ortada, merkezde bir nokta olarak düşünün, kalın, yoğun bir nokta... Buradan ince çizgiler çıkıyor olsun milyarlarca her bir yana... Milyarlarca çünkü bunlar insanlar... Bunlar insanların hataları, zaaflı hareketleri... Çizgiler ince, çünkü henüz basit hatalar, karmaşıklaştıkça, ağırlaşıyor, yoğunlaşıyor ve uzaklaşıyorlar... (Neden uzaklaşıyorlar? Çünkü kötüler hep başkalarıdır!) Uzaklaşıyorlar çünkü diğer ucu, karşıt ucu oluşturacaklar... Yaşama karşıt ucu... O karşıt uçlardan birisi Hitler’e ulaşıyor... Ve neredeyse yaşam kadar yoğun bir nokta Hitler, ona uzanan çizgiler, birkaç, binkaç çizgi, inceden kalına yoğunlukları artarak Hitler yoğunluğunu, o karşıt yoğun noktayı oluşturuyorlar. Uzak ama görülmesi daha kolay, çünkü yoğun... İşte Hitler bu işe yarıyor hayatta... Onun o uzak yoğunluğu yaşama daha yakın noktalardaki insanların uzantısı, Hitler’in yoğunluğundan yaşama doğru geldiğimizde, kendimize yaklaşıyoruz, yaşama Hitler’den daha yakın olan çevremizdekilere yaklaşıyoruz, hatalarımız yoğunlaşsa nereye gidebilecek olduğunu görüyoruz. Yaşama yakın noktalarda minyatür Hitlerler görüyoruz... Çok yakınımızda olduğu halde, ve tam da çok yakınımızda olduğu için göremediğimiz hataları, en yoğun kötülükten kendimize çektiğimiz doğru üzerinde görebiliyoruz. Tüm zaaflarımız, hatalarımızla yaşama çekmekle Hitler’e çekmek arasında gidip geldiğimizi, dikkat etmezsek Hitlerleşebileceğimizi görüyoruz... Olacak o kadar’larımızın ne kadar olabileceğini görüyoruz...
Küçük bir zaafınızın 10 katı büyüdüğünde örneğin bir insanı sabun yapmaya eşdeğer bir seviyeye geldiğini gördüğümüzde korkar ve geri çekilirsiniz; arkanızdaki yaşama biraz daha yaklaşırsınız, diye düşünüyordum, Hitler’i yaşamın bu kadar içine sokarak.
Arkanızı yaşama dayayarak kötülüğe bakmak...
Cuma, Eylül 14, 2007
Pazartesi, Eylül 10, 2007
Sevgi Üstüne az İsa'nın Öldürülüşü!
“Sevgi Üstüne” de felsefe sanırım, ama bu kadar da basitinden olmalı mı!
Abuk subukluklar, tutarsızlıklar, öznellikler…
Bunları önemsemeyip geçtim çünkü zeka yormayan, durdurmayan, yeni bir şey söylemeyen bir metine saçma deseniz ne çıkar…
Çok sıkıcı.
O İkarus’un arkasındaki çocuk belki bir şeyler bulur…
Ben kitap okuyamıyorum, ya kaçırdığım bir şeyler var…
Ya da bu Ortega Gaset’ler Maset’ler fena halde kaçırmışlar bir şeyleri.
Korkum; onlar kaçırmışsa, onları okuyanlar da...
Kitapların sessizliği değil de gereksizliği üzerine bir metin yazılmayı bekliyor...
Alın size bir tane daha…
Amelie Nothomb'un Katilin Temizliği adlı kitabındaki yaşlı ve ukala yazar,
vaktini nasıl geçirdiğini soran gazeteciye,
"Klasiklerden gereksiz sayfaları ayırarak." diye cevap verir.
Böyle düşünsel kitaplardaki durum daha da düşündürücü.
Kapaktaki kadının durumu kelimelerden daha iyi açıklıyor her şeyi…
.......
“Bir hikayeyi dünyadaki bütün insanlar arasında sadece size göründüğü şekliyle anlatabilirseniz kaçınılmaz olarak özgünlük tohumları taşıyan bir eser yaratmış olursunuz. Bu, sıradan yazarların becerebileceği bir iş değildir, bunun 1. sebebi yazar olacak kimselerin okumaya başladıkları günden beri kendilerini başkalarının yazıları içine gömmüş olmaları ve acıdır ama dünyayı başkalarının gözüyle görme eğilimine girmiş olmalarıdır.” (Dorothea Brande)
Cuma, Eylül 07, 2007
"Sis"lerin içinden ca'anım, koşarak koşarak...
“Sanırım ben onu çoktan arıyordum. Ben onu arıya durayım, işte o kendisi çıkageldi karşıma. Bir keşif değil mi bu? Bir insan aradığı bir şeyle karşılaşırsa bu, o şeyin, bu arayışı hissederek o insana doğru ilerlemesi, gelmesi değil midir? Amerika, Columbus’u aramış olamaz mı? Sakın, Eugenia beni aramak için görünmüş olmasın?” (Unamuno : Sis)
Keşfedilmeyi beklemez gerçek bir kadın...
Çünkü bilir ki, beklerse, Amerika gibi, keşfeden Ameriga Vespucci olduğu ve ona adını verdiği halde, herkes Kristof Kolomb'u anacaktır, ona Hindistan’mış gibi davranan birini...
Gerçekte bir kadın, kendine davranılmasını istediği şekilde davranılmasını sağlayandır...
Erkeklerden üstün yanı, yani.
Keşfedilmeyi beklemez gerçek bir kadın...
Çünkü bilir ki, beklerse, Amerika gibi, keşfeden Ameriga Vespucci olduğu ve ona adını verdiği halde, herkes Kristof Kolomb'u anacaktır, ona Hindistan’mış gibi davranan birini...
Gerçekte bir kadın, kendine davranılmasını istediği şekilde davranılmasını sağlayandır...
Erkeklerden üstün yanı, yani.
Pazartesi, Eylül 03, 2007
Basılmamış romanımdan bölümler (Yazarlık) 3
Kitap değilse de belki insan becerebilir kutsal olmayı... Kitabı putlaştırmamak lazım, onlar mezar taşımızdır... Kitabı üstün olduğu için üstün bir insan olmaz yazar; eseri insanın sadece bir yönünü tanımlayabilir, duyumsama yeteneği; duyumsadığını aktarma yeteneği; dil yeteneği; vesaire yeteneği. Bravo!!!! Yaşama yeteneği olan insan kutsaldır ancak... En çok dahiye ihtiyacımızın olduğu sanat, yaşama sanatıdır.
Çoğu yazarın çıkmazı mükemmel bir şey görmemeleri. Bir umut görmemeleri. Hayatı kötü görmeleri... Böyle bir yazar neden yaratır? İntihar etmesin diye. İntihar etmesin diye yaratan biri insanlara ne öğretebilir...
Huzur onu deli eder, belki kaybedecek diye. Ve huzursuzluk da onu yazar yapar. Eseri sayesinde hayata katlanabilir, eseri sayesinde hayatta kalabilir. İşte “Yazmazsam çıldıracaktım.” durumu...
Tamam, peki! Yazarın kendi işine yaramasına tamam, bir kitabın bir insanın hayatını kurtarmasına peki. Ama bu eserler insanlara gerçekleri öğretebilir mi, öğretiyor mu… Yoksa gerçeklerden uzaklaştırıyor mu…
Tom Robbins, Parfümün Dansı’nda çok güzel tespit eder: “İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner, kendini çok ciddiye alır. Mutlular yani kendilerini gerçekten sevenlerse pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında istemez karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.”
Bu mutsuz yazar yaşamın acılardan oluştuğunu, acıların öğrettiğini söyleyecektir. Öğretenin merak olduğunu belki o da biliyordur ama mutlu insanın meraksız olduğu takıntısı vardır onda. Ve acının zararlarını da bilmiyordur: Acı, gerçeğin kavranmasını hızlandırabilir, ama gerçek gibi önemli bir şeye ulaşmak ve onu kavramak için hız, istenilebilecek en son, en tehlikeli şeydir. Gerçeğin kavranmasındaki bu hız, acı çekeni gerçekten uzaklaştırır, acıya yönlendirir, sadece acıya. Gerçeğin değil acının etrafında dönülmeye başlanır. Diğer tarafa, yaşamın diğer yarısında hüküm süren haz tarafına hiç geçilemeyebilir...
Düşünmeye başladığımda için için yenmeye başladığımı hissediyorum, dese düşünür, kişisel düşünceleri deyip itiraz edemeyebiliriz; ama “Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır.” demektedir. Kendisi Albert Camus’dür.
“Eskiden acı diye çektiğim duyguların, kendimi kandırmaktan başka bir şey olmadığını görüyorum. Fark ettim ki, acı çekerken, bilerek ve isteyerek yapıyormuşum. Onun beni yücelttiğini, farklı kıldığını düşünüyormuşum...” Bunları bana yazan kadın, muhtemelen adını kimsenin duymayacağı bir kadındır ama bu algısıyla, birçok filozoftan daha akıllı bir düşünürdür...
Çoğu yazarın çıkmazı mükemmel bir şey görmemeleri. Bir umut görmemeleri. Hayatı kötü görmeleri... Böyle bir yazar neden yaratır? İntihar etmesin diye. İntihar etmesin diye yaratan biri insanlara ne öğretebilir...
Huzur onu deli eder, belki kaybedecek diye. Ve huzursuzluk da onu yazar yapar. Eseri sayesinde hayata katlanabilir, eseri sayesinde hayatta kalabilir. İşte “Yazmazsam çıldıracaktım.” durumu...
Tamam, peki! Yazarın kendi işine yaramasına tamam, bir kitabın bir insanın hayatını kurtarmasına peki. Ama bu eserler insanlara gerçekleri öğretebilir mi, öğretiyor mu… Yoksa gerçeklerden uzaklaştırıyor mu…
Tom Robbins, Parfümün Dansı’nda çok güzel tespit eder: “İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner, kendini çok ciddiye alır. Mutlular yani kendilerini gerçekten sevenlerse pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında istemez karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.”
Bu mutsuz yazar yaşamın acılardan oluştuğunu, acıların öğrettiğini söyleyecektir. Öğretenin merak olduğunu belki o da biliyordur ama mutlu insanın meraksız olduğu takıntısı vardır onda. Ve acının zararlarını da bilmiyordur: Acı, gerçeğin kavranmasını hızlandırabilir, ama gerçek gibi önemli bir şeye ulaşmak ve onu kavramak için hız, istenilebilecek en son, en tehlikeli şeydir. Gerçeğin kavranmasındaki bu hız, acı çekeni gerçekten uzaklaştırır, acıya yönlendirir, sadece acıya. Gerçeğin değil acının etrafında dönülmeye başlanır. Diğer tarafa, yaşamın diğer yarısında hüküm süren haz tarafına hiç geçilemeyebilir...
Düşünmeye başladığımda için için yenmeye başladığımı hissediyorum, dese düşünür, kişisel düşünceleri deyip itiraz edemeyebiliriz; ama “Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır.” demektedir. Kendisi Albert Camus’dür.
“Eskiden acı diye çektiğim duyguların, kendimi kandırmaktan başka bir şey olmadığını görüyorum. Fark ettim ki, acı çekerken, bilerek ve isteyerek yapıyormuşum. Onun beni yücelttiğini, farklı kıldığını düşünüyormuşum...” Bunları bana yazan kadın, muhtemelen adını kimsenin duymayacağı bir kadındır ama bu algısıyla, birçok filozoftan daha akıllı bir düşünürdür...
Pazar, Eylül 02, 2007
Pazartesi, Ağustos 27, 2007
Basılmamış romanımdan bölümler (yazarlık) 2
Milan Kundera “Roman Sanatı”nda Tolstoy’un Anna Karenina’yı ilk yazdığında Anna’nın trajik sonunu hak eden bir kadın olarak çizildiğinden söz eder. Ama romanın son hali bundan çok farklıdır. Anna o kadar antipatik değildir artık. Tolstoy’un roman yazma sürecinden ahlaksal düşüncelerini değiştirdiğini düşünmez Kundera. Daha çok yazma sürecinde kişisel ahlaksal inancından farklı bir sesi dinlediğini düşünmektedir. Bunu “roman bilgeliği” diye adlandırır: “Bu da büyük romanların her zaman yazarlarından daha akıllı olduğunu açıklar.”
Şimdi biraz ara verin...
Şimdi şunu okuyun.
Bu da işte, büyük yazarların çoğu kez eserleri kadar akıllı olamadıklarını açıklar.
Kundera beni duymamış gibi devam eder: “Yapıtlarından daha akıllı olan romancılar meslek değiştirmek zorundadırlar.”
Ona en iyi cevabı, Stefan Zweig, Tolstoy için şu dedikleriyle vermektedir: “Yaratmış olduğu kişilerden çok daha acıklı durumlara düşen yazarlar yaşamayı bırakabilirler...”
Şimdi Tolstoy ne yaratmış; hayatın tasarımını bulabileceğimiz bir eser; büyük eserler için böyle denebilir değil mi? Peki bu Tolstoy’un ne işine yaramış? Kendi yazdığı ve diyelim “roman bilgeliğine” eriştiği eseri Tolstoy’da birşeyler değiştirmediyse ne okumuza yaradı? Tek başına bir ok, sağlam, dengeli, usta işi; ama... yaysız.
“Roman bilgeliği”ne tamam ama hayat bilgeliği nerede? Hayat bilgeliğine yaramayan roman bilgeliği yaysız ok değil mi? Bir oku mızrak gibi atmaya çalışan bir insan değil mi “bilge” Tolstoy yaşamda.
Hayatın tasarımını yakaladıkları konusunda da şüphelerim var ya, neyse!
“Kendime rağmen bir yazı geliştirecek halim yok.” diyordu bir yazar. Hali yoksa bir şey denemez tabii ama tam da yazar hayatı budur; kendine rağmen bir yazı geliştirmek ve böylece kendini geliştirmek. Yazarlık yaparak kendini büyütmek.
Yazdığı eserin kurgusunu, dilini, vesairesini kusursuzlaştırmaya çalışıp kişiliğini kusursuzlaştırmaya çalışmayan, öyküsünden fazlalıkları atmaya uğraştığı halde zaaflarını azaltmaya çalışmayan insanın sadece ortalama bir değeri vardır. Edebiyat yazarlarının diğer meslektekilerden daha fazla şey biliyor olmalarının da çok önemi yoktur; eğer tümü de hayatın içinde birbirine benzer hatalar işliyor ve bunu da insanilikle açıklıyorlarsa... Kutsal olmaya çalışmak gerek, çünkü kutsal var...
Edebiyat, sanat müthiş bir anahtardır ama her kapıyı açmaz... Sanat hayat içindir. Asıl deha bunu başarabilmektir.
Yazarın eserini her şeyi gören bir Tanrı gözüyle anlatmasına bir anlatım tarzı olarak itiraz edilir. Tanrı yazar öldü, denir. Ama üslubu bir kenara bırakırsak ben şunu derim: Bir yazar Tanrı gibi düşünmeye çalışmıyorsa, yazar gibi de düşünmeye çalışmıyordur. Tabii derdimiz yazarlık olmadığından: Bir insan Tanrı gibi düşünmeye çalışmıyorsa, insan gibi de düşünmeye çalışmıyordur.
Oysa çoğu yazar kendi yazdığını bile düşünmez kendi kitaplarını, kahramanlar kendilerini yazdırmıştır yazara! İlham perisi girmiştir yazarın içine! Nerden biliyorsak peri olduğunu, ya şeytansa... Geçelim! Böylece bu yazar da kendinin değil yapıtının önemli olduğunu düşünecektir, gereksiz bir kendine güvensizlik ya da yapıştırma bir alçakgönüllülükle.
-Alçakgönüllülük insanı yüceltir ama!
-Yücelmek için mi alçakgönüllü davranıyorsun!
İlham perisinin içine girdiğini söyleyen yazar da aynını yapıyordur. Alçakgönüllü gibi gözükerek yüceltilme isteğini saklıyordur, ya da bu yolla ima ediyordur…
(Devam edecek)
Şimdi biraz ara verin...
Şimdi şunu okuyun.
Bu da işte, büyük yazarların çoğu kez eserleri kadar akıllı olamadıklarını açıklar.
Kundera beni duymamış gibi devam eder: “Yapıtlarından daha akıllı olan romancılar meslek değiştirmek zorundadırlar.”
Ona en iyi cevabı, Stefan Zweig, Tolstoy için şu dedikleriyle vermektedir: “Yaratmış olduğu kişilerden çok daha acıklı durumlara düşen yazarlar yaşamayı bırakabilirler...”
Şimdi Tolstoy ne yaratmış; hayatın tasarımını bulabileceğimiz bir eser; büyük eserler için böyle denebilir değil mi? Peki bu Tolstoy’un ne işine yaramış? Kendi yazdığı ve diyelim “roman bilgeliğine” eriştiği eseri Tolstoy’da birşeyler değiştirmediyse ne okumuza yaradı? Tek başına bir ok, sağlam, dengeli, usta işi; ama... yaysız.
“Roman bilgeliği”ne tamam ama hayat bilgeliği nerede? Hayat bilgeliğine yaramayan roman bilgeliği yaysız ok değil mi? Bir oku mızrak gibi atmaya çalışan bir insan değil mi “bilge” Tolstoy yaşamda.
Hayatın tasarımını yakaladıkları konusunda da şüphelerim var ya, neyse!
“Kendime rağmen bir yazı geliştirecek halim yok.” diyordu bir yazar. Hali yoksa bir şey denemez tabii ama tam da yazar hayatı budur; kendine rağmen bir yazı geliştirmek ve böylece kendini geliştirmek. Yazarlık yaparak kendini büyütmek.
Yazdığı eserin kurgusunu, dilini, vesairesini kusursuzlaştırmaya çalışıp kişiliğini kusursuzlaştırmaya çalışmayan, öyküsünden fazlalıkları atmaya uğraştığı halde zaaflarını azaltmaya çalışmayan insanın sadece ortalama bir değeri vardır. Edebiyat yazarlarının diğer meslektekilerden daha fazla şey biliyor olmalarının da çok önemi yoktur; eğer tümü de hayatın içinde birbirine benzer hatalar işliyor ve bunu da insanilikle açıklıyorlarsa... Kutsal olmaya çalışmak gerek, çünkü kutsal var...
Edebiyat, sanat müthiş bir anahtardır ama her kapıyı açmaz... Sanat hayat içindir. Asıl deha bunu başarabilmektir.
Yazarın eserini her şeyi gören bir Tanrı gözüyle anlatmasına bir anlatım tarzı olarak itiraz edilir. Tanrı yazar öldü, denir. Ama üslubu bir kenara bırakırsak ben şunu derim: Bir yazar Tanrı gibi düşünmeye çalışmıyorsa, yazar gibi de düşünmeye çalışmıyordur. Tabii derdimiz yazarlık olmadığından: Bir insan Tanrı gibi düşünmeye çalışmıyorsa, insan gibi de düşünmeye çalışmıyordur.
Oysa çoğu yazar kendi yazdığını bile düşünmez kendi kitaplarını, kahramanlar kendilerini yazdırmıştır yazara! İlham perisi girmiştir yazarın içine! Nerden biliyorsak peri olduğunu, ya şeytansa... Geçelim! Böylece bu yazar da kendinin değil yapıtının önemli olduğunu düşünecektir, gereksiz bir kendine güvensizlik ya da yapıştırma bir alçakgönüllülükle.
-Alçakgönüllülük insanı yüceltir ama!
-Yücelmek için mi alçakgönüllü davranıyorsun!
İlham perisinin içine girdiğini söyleyen yazar da aynını yapıyordur. Alçakgönüllü gibi gözükerek yüceltilme isteğini saklıyordur, ya da bu yolla ima ediyordur…
(Devam edecek)
Çarşamba, Ağustos 22, 2007
Basılmamış romanımdan bölümler (Yazarlık) 1
Yazar birşeyleri var etmek için yazar; kendini ya da yazarlığını. Yazarlığını var etmek için yazıyorsa ve başarısız olursa kendine dönebilir. Başarılı olması ise daha tehlikeli bir çıkmazdır. Tehlike kendini başarı maskesi altına gizlemiştir, olumlunun arkasına. Artık yazar olmak, kendi olmaktan baskın hale gelebilir. Birçok iyi yazarın çıkmazı bu olabilir...
Bir genç yazar şöyle demişti ilk kitabımdaki bir ressam karakteri ile ilgili olarak:
-Ressamda senin kişiliğin ortaya çıkıyor, “Ünü istemem, yan cebime koy.” diyor ya ressam!
Ne diyeceğimi bilememiştim...
-Beni yanlış okumuşsun, çünkü tam tersi karakterde biriyim; bu önemli olmasın diyeceğim; ama... Sen öykümü de yanlış okumuşsun! Çünkü ressam da tam tersi karakterde biri. Okuduğunu iyi okumadan yazar olmak tek şartla mümkün olabilir; insanları iyi okuyorsan. O yüzden beni yanlış okumana sitem etmeden edemeyeceğim; iyiliğin için. Umarım sadece benle ilgilidir, bana olan önyargınla. Korkma, önyargılı olmak sadece iyi insan olmaya engel, iyi yazar olabilirsin hâlâ. Hatta önyargının üzerine gidersen; çözmek için değil tabii ki daha da yoğunlaştırmak için, daha iyi bir yazar olma olasılığını da artırabilirsin. Tek riski var; insan olmaktan uzaklaşabilirsin; bazı iyi yazarlar gibi...
Bazı iyi yazarlar bu tavizi vermişler midir. Şeytanla mı anlaşmışlardı yoksa, bazı iyi yazarlar...
Tolstoy’a “Kardeşiniz de bir yazarı yazar yapan tüm erdemlere sahipti o neden yazar olmadı.” diye sormuşlar. “Haklısınız ama kardeşim bir yazarı yazar yapan zaaflara sahip değildi.” diye cevaplamış Tolstoy. Yorumcu şöyle diyor: “Tolstoy’un kastettiği yazarın bir zaaflar reçetesine gereksinim duyduğu değildir. Yazar kimliğini taşıyabilecek kişinin kendi kimliğine bütün artılarıyla ve eksileriyle sahip çıkabilecek kişi olabileceğini vurgulamaktır. Sanat tarihi kişiliğinde taşıdığı tüm zaaflara rağmen sanatçı olabilmiş büyük sanatçılarla doludur, ama kişiliğini yadsıyarak sanatçı olabilmiş kimseye sayfalarında yer vermemiştir.”
Güzel laflar, sanırım doğru laflar. Ama Tolstoy’un cevabından bir şey daha çıkıyor! Tolstoy tüm zaaflarına “rağmen” yazar olabilmekten söz etmiyor, tam da zaafları “sayesinde” yazar olabilmekten söz ediyor.
Zaaftan arınma düşüncesi yok. Zaaflardan arınmak ve daha iyi bir insan olmak için gereken çaba, yazma eylemine harcanan çabadan çok daha gerilerde kalmaya mahkum... İyi yazarların karakterli insanlar olamaması bundan değil mi?
Yazarın zaaflarıyla yazar olduğu düşüncesi, insanın zaaflarıyla insan olduğu düşüncesinin, bu gerici kabullenişin bir eşi...
(Devam edecek)
Bir genç yazar şöyle demişti ilk kitabımdaki bir ressam karakteri ile ilgili olarak:
-Ressamda senin kişiliğin ortaya çıkıyor, “Ünü istemem, yan cebime koy.” diyor ya ressam!
Ne diyeceğimi bilememiştim...
-Beni yanlış okumuşsun, çünkü tam tersi karakterde biriyim; bu önemli olmasın diyeceğim; ama... Sen öykümü de yanlış okumuşsun! Çünkü ressam da tam tersi karakterde biri. Okuduğunu iyi okumadan yazar olmak tek şartla mümkün olabilir; insanları iyi okuyorsan. O yüzden beni yanlış okumana sitem etmeden edemeyeceğim; iyiliğin için. Umarım sadece benle ilgilidir, bana olan önyargınla. Korkma, önyargılı olmak sadece iyi insan olmaya engel, iyi yazar olabilirsin hâlâ. Hatta önyargının üzerine gidersen; çözmek için değil tabii ki daha da yoğunlaştırmak için, daha iyi bir yazar olma olasılığını da artırabilirsin. Tek riski var; insan olmaktan uzaklaşabilirsin; bazı iyi yazarlar gibi...
Bazı iyi yazarlar bu tavizi vermişler midir. Şeytanla mı anlaşmışlardı yoksa, bazı iyi yazarlar...
Tolstoy’a “Kardeşiniz de bir yazarı yazar yapan tüm erdemlere sahipti o neden yazar olmadı.” diye sormuşlar. “Haklısınız ama kardeşim bir yazarı yazar yapan zaaflara sahip değildi.” diye cevaplamış Tolstoy. Yorumcu şöyle diyor: “Tolstoy’un kastettiği yazarın bir zaaflar reçetesine gereksinim duyduğu değildir. Yazar kimliğini taşıyabilecek kişinin kendi kimliğine bütün artılarıyla ve eksileriyle sahip çıkabilecek kişi olabileceğini vurgulamaktır. Sanat tarihi kişiliğinde taşıdığı tüm zaaflara rağmen sanatçı olabilmiş büyük sanatçılarla doludur, ama kişiliğini yadsıyarak sanatçı olabilmiş kimseye sayfalarında yer vermemiştir.”
Güzel laflar, sanırım doğru laflar. Ama Tolstoy’un cevabından bir şey daha çıkıyor! Tolstoy tüm zaaflarına “rağmen” yazar olabilmekten söz etmiyor, tam da zaafları “sayesinde” yazar olabilmekten söz ediyor.
Zaaftan arınma düşüncesi yok. Zaaflardan arınmak ve daha iyi bir insan olmak için gereken çaba, yazma eylemine harcanan çabadan çok daha gerilerde kalmaya mahkum... İyi yazarların karakterli insanlar olamaması bundan değil mi?
Yazarın zaaflarıyla yazar olduğu düşüncesi, insanın zaaflarıyla insan olduğu düşüncesinin, bu gerici kabullenişin bir eşi...
(Devam edecek)
Salı, Ağustos 21, 2007
No fear, good year

Kaş'ta gördüm. Yıllar önce.
Üzerime olmadı.
Alacağım dedim, duvara asarım.
Kapıya astım güzel durdu.
Annem gelip bunun ne işi var burada diye sanırım, indirdi, ben yine astım.
Sonra kütüphanenin bir katına perde gibi koydum, üzerinde ağırlık olarak birkaç kitapla.
Arkasına bakıyordu millet oraya kitaplar sakladım diye.
Gizlenen kitaplar devrini yaşamadım ben, neyse.
(Bir foto fikri daha geldi aklıma kitapları işlevsel olarak kullandığım, onu da bir dahaki gönderiye koyayım.
Yani kitaplardan epeyce sıkılmışım görün, eşya niyetine kullanıyorum onları, artık dağıtıyorum dostlara.
Paul Auster'in bir romanında yatağı kitap yığınının üzerinde olan bir kahraman, belki kendisi, belki hayalindeki kendisi, vardı, hatırladım.
Benim fetişistliğim yok kitaplarla bu tarz, hatta küçümsüyorum onları, yazarları küçümsediğim kadar.)
Neyse konuya dönelim.
Tişörtte okuduğunuz cümlenin altında da şu yazıyor:
"Cause others have problem with loosing..."
Coco.
Çevirir misin.
Çevrilmiyorsa yeniden yazar mısın Türkçe'de...
Sana zahmet, bana konu…
Evde kitap
Ne zormuş kitap fotoğrafı çekmek. Fotoğraf makinem iyi değil tabii ama yine de sırtları okunacak şekilde çekerim diye düşünmüştüm. Fotoları kalırdı böylece hatıra. Bu kadar net çıkabiliyor anca.Öndekiler kim?
Soldaki “saçma” saçlarını okşayınca dileğini gerçekleştiren cin…
Ortadaki “amca”, böyle bir bilgeliğe ulaşmamı dileyen bir arkadaşımın hediyesi…
Sağdaki “kardan adam” arkasında “seni yazar yapıcam sohtorik” yazılı bir başka hediye.
Başaramadı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


