“X filozofu okudum ama tam anlayamadım.”
“Y filozofu okumak için zorladım kendimi.”
Bunlar normal, okumuş, belki biraz ya da epeyce de zeki ve entelektüel insan lafları…
Böyle diyenlere, özellikle belli bir yetersizlik hissi ve aşağılık kompleksiyle bunları söyleyenlere; felsefe eğitimi görmüş, hatta profesör olmuş ya da sıkı bir okur olan yazarların söyleyişlerini yetiştiririm hemen:
“X filozofu anlayabildiğim kadarıyla…..”
“Y filozofun çetrefil metnine benim yorumum…..”
“Z filozofun orda kastettiği, bence…..”
Bunun en son örneğini geçen hafta Pazar günü (23 Aralık 2007) Milliyet Pazar ekinde yakaladım. Hepsinden daha ilginçti…
Efsanevi felsefeci olarak bilindiği söylenen Prof. Dr. İoanna Kuçuradi:
“Gündelik hayatta felsefenin boş laf kalabalığı olarak nitelenmesinin (“felsefe yapma”) nedeni biraz da anlaşılmaz bir dille konuşan yazan felsefeciler. Bir şeyi anlaşılmaz bir dille söylediklerinde felsefe yaptıklarını sanıyorlar. Oysa çok daha yalın bir dille de söyleyebilirsiniz.”
Ama bu cümlelerden birkaç santim aşağıda:
“Mesela Etik kitabımın çok zor olduğunu söylüyorlar ama ben aynı konuyu ders verirken çok yalın bir dille anlatabiliyorum. Başka filozofları anlatırken de bunu yapıyorum. Örneğin, Kant’ın Kesin Buyruğunu anlattığımda, bu muydu hocam? diyorlar…”
Bağışladığım bazı kitaplar için beni bağışlayın, kimsenin akıl sağlığına kastetmek istememiştim…
Perşembe, Aralık 27, 2007
Hamurabi
Kitap almamaya, sadece yemin etmemiştim.
Adam Philips’in son kitabını heyecanla aldım, birkaç kitabını sevmiştim…
“Vaat hep vaat”
Hem kitabın adı, hem de benim kitapla ilgili duygularımın!
Yazarın suçu yok tabi, o, bana bir vaatte bulunmamış...
Ama yine aynı duygu: Ben buradayım sevgili yazarım, sen neredesin…
Giderek, atlaya atlaya okumaya başladım.
“Edebiyat ve psikanaliz üzerine denemeler” alt başlığı çok şey vaat ediyordu halbuki bana.
Tam şu sıralarda yazdığım Edebiyata Tüneyen Haydut metinlerimi (Hz Muammametin ve Hz Asi, şimdi Hamurabi, yakında Kastettin Hoca) birisiyle konuşmuş olurum diyordum.
Hem de bir yazarla değil bir psikanalistle.
İlk deneme: Şiir ve psikanaliz.
Tam istediğim şeyi soruyor: “Sözcüklerle ilgilenip anlamla ilgilenmemek nasıl bir şeydir?”
Ama bu soru cümlesi upuzun metnin sonunda yer alıyor!
“Sözcükleri bilgiden çok musiki gibi düşünmek nasıl bir şeydir?”
Daha ne isterim, tam da edebiyat takıntılarının bu tarzıyla ilgili düşünüyorum bugünlerde…
Ama yine metnin sonunda ve bir soru cümlesi!
Sonra da “Büyük Amerikan şairi James Wright” dediği birinden bir alıntı yapıp, tüm metinden bana elle tutulur gelen tek fikri veriyor: “Yalnızca dille fiyaka yapmaktansa insanca önemli bir şey söylemek isterim.”
Güzel.
Güzel, çünkü genelde zekasıyla fiyaka yapmak eleştirilir…
Ali Nesin’in bir “fiyakası” geldi aklıma:
“EQ (Duygusal Zeka), IQ’ları eksik olanlar tarafından uyduruldu, hiç değilse EQ’muz yüksek diyebilsinler diye. Ama aklın yolu birdir…”
Bence de, ikisi bir fidanın güller açan dalıdır.
Zaten şöyle bitiriyor denemesini Adam Philips: “Psikanaliz tasarısı bu ayrım hakkında, böyle bir ayrım olup olmadığı hakkında düşünmek olmalıdır.”
E düşünsene be Adam…
Tüm kitapta bu konuda düşünüleduracağını, pek bir sonuca varılmadan düşünülüp durulacağını tahmin ediyorum, yüzde yetmişi bittiğinden, şimdiden. (Ama orası “ceza” sahası, girmeyelim, diyen bir futbolcu geldi aklıma.)
Böylece “edebiyat sorular sorar, cevaplar vermez” takıntısının, psikanalistlere de bulaşmış olduğunu düşündürüyor Adam Philips…
Düşünmek, bunlar için, sadece sorular sormak demek.
Kitap sıktı.
Hava kapalı ama çok güzeldi.
Nasıl olur! Edebiyatta, bunalımlı havayı tasvir ettiğinizde karakterinizin sıkıntılı ruh durumunu tasvir etmiş olursunuz!
İşte bir edebiyat takıntısı daha…
Böylece, hava kapalı ama çok güzeldi, deyişimi de kanıt yaparsak, ben asla bu edebiyatçılarla aynı hamurdan yapılmamış oluyorum.
En önemlisi de, şu “acı” konusunda asla anlaşamıyor olmamız.
“Acıdan geçmemiş insanlar biraz eksiktir” mi diyordu Sezen Aksu, şarkısında…
Ama “Deneyim didaktik değildir” yazıyor Adam Philips, kitabında.
Deneyim öğretmez.
Edebiyat öğretmez.
İnsan (insana) öğretmez.
Hoş geldin M.S. 2008!
Edebiyat, kendisini sevdiğim halde eleştirmekten başka çare bırakmayan bir sevgili gibi… Edebiyat buysa çünkü (tümü değil, biliyorum), insanları eleştirmenin bir anlamı yok: Hepsi haklı çünkü, tüm insanlar. Ben sizin edebiyatınızdan bir şey anlamıyorum, derken bir yerde ne kadar haklılar…
“Edebiyat yapma!” derken ne kadar haklılar? (Soru cümlesi!)
Aynı hamurdan yaratılmama durumuna bir örnek daha vereyim: Hasan Ali Toptaş’ın bu bağlamdaki önceki yazılarımda değindiğim, bu konularda yazmama vesile olan kitabını da bir eleştirmenimiz şiirsel dili mi, üslup özelliklerinin güzelliği mi, diye birkaç açıdan övmüştü… Allah Allah demiştim! Herkesin yazabileceği bir üslupta yazılmış Hasan Ali Toptaş deneyimleriydi çünkü kitap. Toptaş’ın bazılarını okuduğum romanlarıyla da bence üslup açısından bir alaka kurulamayacak metinlerdi…
İşte, orada duruyor kitap, ne var ki…
Diyorum, hep diyorum, herhalde ben anlamıyorum, ben edebiyattan falan anlamıyorum…
Neyse eve geldim. İnternet bağlantısını beceremiyorum. 2 gündür geceli gündüzlü uğraşıyorum, küçük bir şeyi kaçırıyorum, olmuyor, keçileri kaçırıyorum…
Havadandır!!!!
Ya da burcuma baksaydım keşke sabahtan, söylüyordur olacağı!
Bu günnnn insanlarla iletişimdeeeee ve kendinizi ifade etmekteeee sorunlarlarlar yaşayacaksınızzzz.
İnternetten mi diyorsun abla…
5 6 kitap alıp yatağıma uzanıyorum. Hepsi daha önceden okuduğum, baktığım, şimdi hangilerini bağışlamayacağıma bakacağım…
John Lukacs / Yirminci Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu
Woody Allen / Espri Kitabı (Arasında Muzır Etkilerden bir bölümün fotokopisi, Atatürk Kütüphanesi günlerinden kalma)
Bertolt Brecht / Me-ti’nin Özdeyişler Kitabı
Borges / Borges ve Ben
Kadri Öztopçu / Yanlış Hikayeler
Bir hikaye arıyorum, seçiyorum, doğru çıkıyor:
“Bırakılmış Eylül.”
Öykü yazmaya özendirdi beni.
Bitimine bir not yazdım, ama sır, kendimle aramda, Kadri Beye bile söylemeyeceğim, kendisi Reklam Yazarlığından ustam olur…
Başka bir öyküye geçmek istemiyorum. Öyküyü düşünüyorum…
Öyküyü düşünmüyorum…
Öykü kitaplarının içindeki öykülerin bir bütünlük oluşturması takıntısı geliyor aklıma, onu düşünüyorum.
Sanki öyle olmayınca, kitap, kitap olmuyormuş, bir eksikliği oluyormuş…
Roman değil ki ama bu…
İlk kitabımdaki öyküleri iki yazar olan editörlerimle sıraladığımız günü hatırlıyorum… Biri, şu ve sonra şu, arkasından da şu gelsin, diyor diğeri onaylıyor ya da itiraz edip başka bir tane öneriyor, önce şu, sonra şu, arkasından da senin dediğin gelsin…
Ben hepsini onaylıyorum…
Binbir şekilde dizilebilirdi bence, neden öyle değil de böyle ya da şöyle dizildiğini anlamıyor, içten içe gülüyorum -Ali Nesin’e sorulabilir, permütasyon muydu, kombinasyon muydu, kombinezon da olabilir.
Yanlış Hikayeler’deki öyküyü de sayfaları çevirip, başlık ve ilk paragraf denetiminden sonra bulmam ve sonra onun bana verdiği hoş duygudan uzaklaştırmasın diye başka bir öykü okumamam gibi… Budur bir öykü kitabının sevdiğim özelliği…
Borges ve Ben’e geçtim. 98 de okumuşum… 1900…
Bana bu metni yazdıran da biraz o oldu. Çevirmen Celal Üster’in giriş yazısında Borges’in de katılıp katılmadığı tam anlaşılmayan bir mantık:
“Kendi istemi dışında geldiği ve kendi istemi dışında çekip gideceği bir dünyada……”
İşte onulmaz acı…
Hiçbir yere konulmaz…
“Dünya” sözcüğünü çıkarsak, “Kendi istemi dışında geldiği ve kendi istemi dışında çekip gideceği…” desek ne düşünürsünüz…
Tatil…
İş yeri…
Başka bir şehir…
Dünya…
Başka bir dünya…
Hahaha
Her halde, ölüm hariç, ben bu dünyadan başka bir dünyaya gitmek istemezdim, aynen bu kentten başka bir kente de gitmek istemediğim gibi…
Metnin şu aşağıdaki son bölümünü önce yazmıştım, buraya bağladım. Şiirsel olmadı belki! Üsluptan da emin değilim! Ama derdini anlatıyor…
“Bu dünyaya kendi isteğimiz dışında geldik.”
Diyen kişi gerçekten de dünyaya isteği dışında gelmiş olmalı.
Çünkü Tanrı ile Sohbet adlı o harika kitabın birincisinde şöyle der:
“Ruh, büyük politik ve ekonomik zorluklar altında yaşayan bastırılmış bir toplumda, yapmaya ihtiyaç duyduğu şeyleri başarabilmek için özürlü bir bedende yaşamayı seçebilir.”
Çoğu düşünürün, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissedeceği bir laf. (Amma saçmaladım, onlar her şeyde böyle hissederler, onlar için yeni bir şey değil…)
Ama bu kaynar su da onları uyandırmaz, hayattaki esas “acı”yı fark edemezler: Tanrıyla Sohbet’teki bu laftan sonra, artık kimse sorumluluktan kaçamaz…
İntihar etmiyorsa…
Bir de, tabii, hayata kendi isteği dışında gelmeyi planlayabiliyorsa…
Adam Philips’in son kitabını heyecanla aldım, birkaç kitabını sevmiştim…
“Vaat hep vaat”
Hem kitabın adı, hem de benim kitapla ilgili duygularımın!
Yazarın suçu yok tabi, o, bana bir vaatte bulunmamış...
Ama yine aynı duygu: Ben buradayım sevgili yazarım, sen neredesin…
Giderek, atlaya atlaya okumaya başladım.
“Edebiyat ve psikanaliz üzerine denemeler” alt başlığı çok şey vaat ediyordu halbuki bana.
Tam şu sıralarda yazdığım Edebiyata Tüneyen Haydut metinlerimi (Hz Muammametin ve Hz Asi, şimdi Hamurabi, yakında Kastettin Hoca) birisiyle konuşmuş olurum diyordum.
Hem de bir yazarla değil bir psikanalistle.
İlk deneme: Şiir ve psikanaliz.
Tam istediğim şeyi soruyor: “Sözcüklerle ilgilenip anlamla ilgilenmemek nasıl bir şeydir?”
Ama bu soru cümlesi upuzun metnin sonunda yer alıyor!
“Sözcükleri bilgiden çok musiki gibi düşünmek nasıl bir şeydir?”
Daha ne isterim, tam da edebiyat takıntılarının bu tarzıyla ilgili düşünüyorum bugünlerde…
Ama yine metnin sonunda ve bir soru cümlesi!
Sonra da “Büyük Amerikan şairi James Wright” dediği birinden bir alıntı yapıp, tüm metinden bana elle tutulur gelen tek fikri veriyor: “Yalnızca dille fiyaka yapmaktansa insanca önemli bir şey söylemek isterim.”
Güzel.
Güzel, çünkü genelde zekasıyla fiyaka yapmak eleştirilir…
Ali Nesin’in bir “fiyakası” geldi aklıma:
“EQ (Duygusal Zeka), IQ’ları eksik olanlar tarafından uyduruldu, hiç değilse EQ’muz yüksek diyebilsinler diye. Ama aklın yolu birdir…”
Bence de, ikisi bir fidanın güller açan dalıdır.
Zaten şöyle bitiriyor denemesini Adam Philips: “Psikanaliz tasarısı bu ayrım hakkında, böyle bir ayrım olup olmadığı hakkında düşünmek olmalıdır.”
E düşünsene be Adam…
Tüm kitapta bu konuda düşünüleduracağını, pek bir sonuca varılmadan düşünülüp durulacağını tahmin ediyorum, yüzde yetmişi bittiğinden, şimdiden. (Ama orası “ceza” sahası, girmeyelim, diyen bir futbolcu geldi aklıma.)
Böylece “edebiyat sorular sorar, cevaplar vermez” takıntısının, psikanalistlere de bulaşmış olduğunu düşündürüyor Adam Philips…
Düşünmek, bunlar için, sadece sorular sormak demek.
Kitap sıktı.
Hava kapalı ama çok güzeldi.
Nasıl olur! Edebiyatta, bunalımlı havayı tasvir ettiğinizde karakterinizin sıkıntılı ruh durumunu tasvir etmiş olursunuz!
İşte bir edebiyat takıntısı daha…
Böylece, hava kapalı ama çok güzeldi, deyişimi de kanıt yaparsak, ben asla bu edebiyatçılarla aynı hamurdan yapılmamış oluyorum.
En önemlisi de, şu “acı” konusunda asla anlaşamıyor olmamız.
“Acıdan geçmemiş insanlar biraz eksiktir” mi diyordu Sezen Aksu, şarkısında…
Ama “Deneyim didaktik değildir” yazıyor Adam Philips, kitabında.
Deneyim öğretmez.
Edebiyat öğretmez.
İnsan (insana) öğretmez.
Hoş geldin M.S. 2008!
Edebiyat, kendisini sevdiğim halde eleştirmekten başka çare bırakmayan bir sevgili gibi… Edebiyat buysa çünkü (tümü değil, biliyorum), insanları eleştirmenin bir anlamı yok: Hepsi haklı çünkü, tüm insanlar. Ben sizin edebiyatınızdan bir şey anlamıyorum, derken bir yerde ne kadar haklılar…
“Edebiyat yapma!” derken ne kadar haklılar? (Soru cümlesi!)
Aynı hamurdan yaratılmama durumuna bir örnek daha vereyim: Hasan Ali Toptaş’ın bu bağlamdaki önceki yazılarımda değindiğim, bu konularda yazmama vesile olan kitabını da bir eleştirmenimiz şiirsel dili mi, üslup özelliklerinin güzelliği mi, diye birkaç açıdan övmüştü… Allah Allah demiştim! Herkesin yazabileceği bir üslupta yazılmış Hasan Ali Toptaş deneyimleriydi çünkü kitap. Toptaş’ın bazılarını okuduğum romanlarıyla da bence üslup açısından bir alaka kurulamayacak metinlerdi…
İşte, orada duruyor kitap, ne var ki…
Diyorum, hep diyorum, herhalde ben anlamıyorum, ben edebiyattan falan anlamıyorum…
Neyse eve geldim. İnternet bağlantısını beceremiyorum. 2 gündür geceli gündüzlü uğraşıyorum, küçük bir şeyi kaçırıyorum, olmuyor, keçileri kaçırıyorum…
Havadandır!!!!
Ya da burcuma baksaydım keşke sabahtan, söylüyordur olacağı!
Bu günnnn insanlarla iletişimdeeeee ve kendinizi ifade etmekteeee sorunlarlarlar yaşayacaksınızzzz.
İnternetten mi diyorsun abla…
5 6 kitap alıp yatağıma uzanıyorum. Hepsi daha önceden okuduğum, baktığım, şimdi hangilerini bağışlamayacağıma bakacağım…
John Lukacs / Yirminci Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu
Woody Allen / Espri Kitabı (Arasında Muzır Etkilerden bir bölümün fotokopisi, Atatürk Kütüphanesi günlerinden kalma)
Bertolt Brecht / Me-ti’nin Özdeyişler Kitabı
Borges / Borges ve Ben
Kadri Öztopçu / Yanlış Hikayeler
Bir hikaye arıyorum, seçiyorum, doğru çıkıyor:
“Bırakılmış Eylül.”
Öykü yazmaya özendirdi beni.
Bitimine bir not yazdım, ama sır, kendimle aramda, Kadri Beye bile söylemeyeceğim, kendisi Reklam Yazarlığından ustam olur…
Başka bir öyküye geçmek istemiyorum. Öyküyü düşünüyorum…
Öyküyü düşünmüyorum…
Öykü kitaplarının içindeki öykülerin bir bütünlük oluşturması takıntısı geliyor aklıma, onu düşünüyorum.
Sanki öyle olmayınca, kitap, kitap olmuyormuş, bir eksikliği oluyormuş…
Roman değil ki ama bu…
İlk kitabımdaki öyküleri iki yazar olan editörlerimle sıraladığımız günü hatırlıyorum… Biri, şu ve sonra şu, arkasından da şu gelsin, diyor diğeri onaylıyor ya da itiraz edip başka bir tane öneriyor, önce şu, sonra şu, arkasından da senin dediğin gelsin…
Ben hepsini onaylıyorum…
Binbir şekilde dizilebilirdi bence, neden öyle değil de böyle ya da şöyle dizildiğini anlamıyor, içten içe gülüyorum -Ali Nesin’e sorulabilir, permütasyon muydu, kombinasyon muydu, kombinezon da olabilir.
Yanlış Hikayeler’deki öyküyü de sayfaları çevirip, başlık ve ilk paragraf denetiminden sonra bulmam ve sonra onun bana verdiği hoş duygudan uzaklaştırmasın diye başka bir öykü okumamam gibi… Budur bir öykü kitabının sevdiğim özelliği…
Borges ve Ben’e geçtim. 98 de okumuşum… 1900…
Bana bu metni yazdıran da biraz o oldu. Çevirmen Celal Üster’in giriş yazısında Borges’in de katılıp katılmadığı tam anlaşılmayan bir mantık:
“Kendi istemi dışında geldiği ve kendi istemi dışında çekip gideceği bir dünyada……”
İşte onulmaz acı…
Hiçbir yere konulmaz…
“Dünya” sözcüğünü çıkarsak, “Kendi istemi dışında geldiği ve kendi istemi dışında çekip gideceği…” desek ne düşünürsünüz…
Tatil…
İş yeri…
Başka bir şehir…
Dünya…
Başka bir dünya…
Hahaha
Her halde, ölüm hariç, ben bu dünyadan başka bir dünyaya gitmek istemezdim, aynen bu kentten başka bir kente de gitmek istemediğim gibi…
Metnin şu aşağıdaki son bölümünü önce yazmıştım, buraya bağladım. Şiirsel olmadı belki! Üsluptan da emin değilim! Ama derdini anlatıyor…
“Bu dünyaya kendi isteğimiz dışında geldik.”
Diyen kişi gerçekten de dünyaya isteği dışında gelmiş olmalı.
Çünkü Tanrı ile Sohbet adlı o harika kitabın birincisinde şöyle der:
“Ruh, büyük politik ve ekonomik zorluklar altında yaşayan bastırılmış bir toplumda, yapmaya ihtiyaç duyduğu şeyleri başarabilmek için özürlü bir bedende yaşamayı seçebilir.”
Çoğu düşünürün, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissedeceği bir laf. (Amma saçmaladım, onlar her şeyde böyle hissederler, onlar için yeni bir şey değil…)
Ama bu kaynar su da onları uyandırmaz, hayattaki esas “acı”yı fark edemezler: Tanrıyla Sohbet’teki bu laftan sonra, artık kimse sorumluluktan kaçamaz…
İntihar etmiyorsa…
Bir de, tabii, hayata kendi isteği dışında gelmeyi planlayabiliyorsa…
Cumartesi, Aralık 22, 2007
He kurban
-ii bayramlarrrrr
-sana da
da ne bayramı
-nasi yani
bugun bayramya
-ciddi mi
resmi mi yani
-abi kurban bayrami ya dunden beri
-biliyordum
evet
dünden beri bir değişiklik vardı insanlarda
fazla kibar
iyi-kötü giyimli
biliyordum
hahaha
biliyordum gerçekten
ama bilmeyebilirdim de
alışasın diye öyle söyledim
-sana da
da ne bayramı
-nasi yani
bugun bayramya
-ciddi mi
resmi mi yani
-abi kurban bayrami ya dunden beri
-biliyordum
evet
dünden beri bir değişiklik vardı insanlarda
fazla kibar
iyi-kötü giyimli
biliyordum
hahaha
biliyordum gerçekten
ama bilmeyebilirdim de
alışasın diye öyle söyledim
Çarşamba, Aralık 19, 2007
Pazartesi, Aralık 17, 2007
Parantitez
Bana her gün yaz diyen eski ama eskimemiş bir dostumu düşünerek yazıyorum bu metni. (Yine de kendimi, şey gibi hissettim, hani bir gün bir tanıdığınızı gazetede köşe yazarı olarak görürsünüz… Ne alakası var yahu bunun yazarlıkla dersiniz… Ama tanıdıkları, yaz yahu sen demişlerdir, çok ısrar etmişlerdir de o yüzden yazıyordur ya…)
Bu bir medya eleştirisiydi, senin üzerinden oldu dostum, ne olur kızma, sağ ol…
Son zamanlarda oluşan, her gün yazma düşüncemi, çok fazla kurmadan, çok fazla kasmadan, kısa kısa da olsa yazma düşüncemi, yazmayı düşündüklerimi yazmadan önce buraya yazma düşüncemi, farkında bile olmadan desteklediğin için…
Hafta sonu Cem Mumcu söyleşisi bir gazetede.
Parantez:
Neredeyse 10 gazete eki okurum hafta sonu. Gazete düzeyinin üstünde yazılara rastlanır çünkü… Çünkü güncel, ama güncele o kadar da batmamış yazılara rastlanır. Yani rastlanırdı… Eskiden...
Parantitez:
Eskiden...
Eskiye özlem duyan bir orta yaşlı mı oldum ben… Siz karar verin, yazdıklarımdan...
21. yüzyılı tahmin etmek benim işim değil diyor bir yazar… İnsan neden yazar olur, bunu yapmayı kafasının bir yerinde düşünmediyse...
Ben çiçek yetiştirmeyi düşünmüyorum, kendi halimde bir saksıyım işte... Evet, içime biraz toprak ekiyorum, ektiriyorum.. Ama o kadar...
Paran(kadar)tez:
Bazen sadece ben büyüyormuşum herkes yerinde sayıyormuş gibi geliyor. Neyse, ukalalığımı (ve dayanaklarını) satır aralarında, üstü kapalı, “edebiyat” metinlerimde yeterince dile getiriyorum… Doğrudan dile getirmeyeyim bu kadar, biraz ben de herkes gibi takiye yapmasını öğreneyim… (Takiye + TDK = Olduğundan farklı görünme)
Para-sentez:
Kötü başlıyor Cem Mumcu, sonra iyi devam ettiğinden, iyi kısımlarından başlayayım, çünkü esas konu kötü kısmı, esas konu sıkı adamların bile nasıl böyle olabildiği, o nedenle önce sıkı adamlığını tespit edelim.
"Terapist oyun bozandır" diyor.
http://www.ucnokta.com/ adresinde yeni yayınladığım metinleri okuyun, PSİ’leri de konu ettiğim (psikolog, psikiyatrist, psikanalist vs), onları biraz küçümsediğim (yine) bir metnim…
Cem Mumcu içimi rahatlatıyor, "oyun bozanız" diyerek, kimselerin hastalarına söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylüyorum diyerek. Onları sarstığını söyleyerek.
Güzel de örnekliyor: Uzun zamandır gelmeyen bir hastasına, “Neredesin?” diye sormasına hastasının cevabı: “O kadar çok sorunum vardı ki bir de seninle uğraşamayacaktım."
Paratonertez:
"Bugüne kadar, tüm tanıdıklarımın psikoloğu oldum" demem, hayatımdaki en önemli tespitlerden biridir. Onları hayatlarındaki herkesten fazla tanıdım. Bu, ancak, Cem Mumcu’nun şu yukarıda söylediği şekilde olur. Sevgi budur. ucnokta’daki yazımın devamında alıntılayacağım gibi: “Bir insanı olduğu gibi kabul etmek, olabileceği insandan nefret etmektendir…”
Sonra, Cem Mumcu, ona şaşırtıcı ölçüde iyi davranan bir taksicinin 4 eski sevgilisi tarafından aldatılmış olduğunu tamamen sezgisel şekilde, bildiğini anlatıyor, iyi davranışlı, hizmetkar bir insan olduğu için taksici… Olay, psikolog koltuğunda değil takside gerçekleşiyor. Çok güzel bir hikaye Cem Mumcununki… Okumanız lazım… Bakayım, Hürriyet, 9 Aralık 2007 Pazar. Nette bulursunuz, bulunuyorsa. Böylece şu sıralar yazmayı düşündüğüm bir edebiyat eleştirisine de çanak tuttu, “öykü anlatılmamalıdır” tarzı bir edebiyatçı saplantısı ile ilgili…
Evet, esas duruma gelelim, bu metni o durum için yazmaya oturmuştum.
Paraboltez:
Ben eleştirirken rahatsız edici olabilsem de, ki bu umurumda değil, her insanda insanlığın tüm halleri mevcuttur diyen Montaigne’den hareketle, o insanı, içindeki, mesela, o küçük faşist, o küçük özensiz, o küçük yalancı vs için uyarmaya çalışarak, ona iyilik ettiğimi, o anlamasa bile, düşünmekten başka bir şey … böyle işte…
Paranormaltez:
İşte böyle bir metindir BAP, o an ne hissediliyorsa onun yazıldığı bir metin…
Şöyle bir cümle vardır mesela:
“Off sıkıldım yazmak istemiyorum…”
Sonra 3 sayfa ara verilir.
Sağol ya Dostum…
Adama cümleleri sıkıcı olabilir, yazdığının içine koymalısın adadığını, bunu biliyordum da gösterebildim şimdi. Bir sevgilim vardı, kitabım yayınlanmak üzereyken, onla hiçbir ilgisi yokken, “e artık bana adarsın” demişti…
Sonrası benim için konik, onun için trafik…
Neyse Cem Mumcu’ya gelelim: Evi, arabası, bankada parası olmadığını söylüyor. Zaten neredeyse yarı zamanlı çalışıyormuş, öyle zengin olayım diye de çalışmıyormuş. Güzel…
Bazen korkuyormuş, onun ya da karısının işle ilgili bir sorunu olursa ne olacak diye. Hadi bu da olabilir diyelim…
Ama, sadece 2 ay idare edebilirmiş!!
Bu tuhaf… 2 ay…
Hiç kimse darılmasın, memur falan değilseniz, işinizi bırakınca 2 ay idare edemiyorsanız, hemen bırakın bence o işi boşa çalışıyorsunuz… Ya da bırakmadan biraz mesai yapın, düşünün, ben nerde hata yapıyorum diye…
Ama yanlış anlaşılmasın, diyor Cem Mumcu, yaşam standartlarımız iyi… Tayland’a, oradan bilmem nereye gidebiliyoruz!!!!! (Ünlemler benim…)
Ünlemler benim… Ünlüler sizin… sizin olsun…
Bu da zeki bir adamın aptal cümlesi olarak tarihe geçsin…
Ben kimseyi birey olarak eleştirmem, bir şey olarak eleştirmem.
O kişide, çoğu kişide rastlanan bir durum varsa eleştiririm. Eleştirdiğim İnsandır, o insan değil…
Şu yukarıda anlattığıma benzer 2000’li yılların başlarından bir örnek daha vereyim.
Türkiye’nin en eski reklam ajansı krizden dolayı boşaltılıyor. Ajanstan krizin başlama gününden bir gün önce ayrılmışım, müthiş bir öngörüm olduğundan, atılmaktansa gururla çıkayım dediğimden… Tabii ki değil…
Müthiş bir öngörüm olduğundan, birine “çünkü hayat kısa” dediğimden… senin ajansta keyfin, durumun, pozisyonun iyiydi, neden çıkıyorsun diyen birine…
Biriktirdiğim parayla uzun bir okuma-yazma tatili yapıyorum; her zaman en basit insan zevklerimin başkalarına nasıl lüks geldiğini görüp şaşmışımdır…
Sonraki aylarda hemen herkesin atılışına uzak-yakın tanık oluyorum… Onlardan bir arkadaş, bir grup toplantısında şöyle diyor: “Ya Murat işimden atılsam ne yaparım bilmiyorum birikmiş param yok…”
Üzüldüm diyorum üzülmediğimi belli etmeden, çünkü belli etsem şöyle diyeceğim: Abi ya, sen değil misin 1 sene içinde 3 tane lüks ev değiştiren, yahu sadece taşınma paralarıyla aylarca geçinirdin işsiz, tabi işsiz olmanın bilincinde, ne hata yaptığının bilincinde olarak aylarca…
Çocukken, hafta sonları, boğaz dönüşü, arabadan inerdik evimize girerdik, ellerimizde balık, midye, rastgele küçük alışverişler… Alışveriş merkezleri yoktu, kent dışındaki fabrikalardan giyecek alırdık, arabamız vardı… Bagajı açar taşırdık aldıklarımızı eve… Utanırdık göstermeye, herkes bize bakar gibi gelirdi, bakarlardı da… Hayatımın en paranoyak hatıralarıdır… Paranoyak olmanız, izlenmediğiniz anlamına gelmez...
Anlayamıyorum… Nasıl büyüttünüz gözünüzde halkım, alışveriş yapmasını… Gezmesini… Harcamasını… Bir de bunları göstermesini... Nasıl… Aklım almıyor…
Bir halkın tümü birden “görmemiş” olabilir mi… Bir “sonradan görme” ne kadar sonradan “görmemiş” sayılır, “görmemiş” sıfatını hak eder…
Bari Tayland’da gördüklerinizi anlatın, yediğiniz içtiğiniz sizin olsun…
Daha sert olayım mı, ben gülüyor olabilirim, okuyan herkes gülmesin: Bir bayan dostuma söylemiştim, borcu olan, ailesinden yardım almak istemeyen, ama Taylander hayatından da vazgeçmeyen:
“Büyünce bir kız, kadın çıkar. Büyüyünce bir borç, kız, adın çıkar…”
Bu bir medya eleştirisiydi, senin üzerinden oldu dostum, ne olur kızma, sağ ol…
Son zamanlarda oluşan, her gün yazma düşüncemi, çok fazla kurmadan, çok fazla kasmadan, kısa kısa da olsa yazma düşüncemi, yazmayı düşündüklerimi yazmadan önce buraya yazma düşüncemi, farkında bile olmadan desteklediğin için…
Hafta sonu Cem Mumcu söyleşisi bir gazetede.
Parantez:
Neredeyse 10 gazete eki okurum hafta sonu. Gazete düzeyinin üstünde yazılara rastlanır çünkü… Çünkü güncel, ama güncele o kadar da batmamış yazılara rastlanır. Yani rastlanırdı… Eskiden...
Parantitez:
Eskiden...
Eskiye özlem duyan bir orta yaşlı mı oldum ben… Siz karar verin, yazdıklarımdan...
21. yüzyılı tahmin etmek benim işim değil diyor bir yazar… İnsan neden yazar olur, bunu yapmayı kafasının bir yerinde düşünmediyse...
Ben çiçek yetiştirmeyi düşünmüyorum, kendi halimde bir saksıyım işte... Evet, içime biraz toprak ekiyorum, ektiriyorum.. Ama o kadar...
Paran(kadar)tez:
Bazen sadece ben büyüyormuşum herkes yerinde sayıyormuş gibi geliyor. Neyse, ukalalığımı (ve dayanaklarını) satır aralarında, üstü kapalı, “edebiyat” metinlerimde yeterince dile getiriyorum… Doğrudan dile getirmeyeyim bu kadar, biraz ben de herkes gibi takiye yapmasını öğreneyim… (Takiye + TDK = Olduğundan farklı görünme)
Para-sentez:
Kötü başlıyor Cem Mumcu, sonra iyi devam ettiğinden, iyi kısımlarından başlayayım, çünkü esas konu kötü kısmı, esas konu sıkı adamların bile nasıl böyle olabildiği, o nedenle önce sıkı adamlığını tespit edelim.
"Terapist oyun bozandır" diyor.
http://www.ucnokta.com/ adresinde yeni yayınladığım metinleri okuyun, PSİ’leri de konu ettiğim (psikolog, psikiyatrist, psikanalist vs), onları biraz küçümsediğim (yine) bir metnim…
Cem Mumcu içimi rahatlatıyor, "oyun bozanız" diyerek, kimselerin hastalarına söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylüyorum diyerek. Onları sarstığını söyleyerek.
Güzel de örnekliyor: Uzun zamandır gelmeyen bir hastasına, “Neredesin?” diye sormasına hastasının cevabı: “O kadar çok sorunum vardı ki bir de seninle uğraşamayacaktım."
Paratonertez:
"Bugüne kadar, tüm tanıdıklarımın psikoloğu oldum" demem, hayatımdaki en önemli tespitlerden biridir. Onları hayatlarındaki herkesten fazla tanıdım. Bu, ancak, Cem Mumcu’nun şu yukarıda söylediği şekilde olur. Sevgi budur. ucnokta’daki yazımın devamında alıntılayacağım gibi: “Bir insanı olduğu gibi kabul etmek, olabileceği insandan nefret etmektendir…”
Sonra, Cem Mumcu, ona şaşırtıcı ölçüde iyi davranan bir taksicinin 4 eski sevgilisi tarafından aldatılmış olduğunu tamamen sezgisel şekilde, bildiğini anlatıyor, iyi davranışlı, hizmetkar bir insan olduğu için taksici… Olay, psikolog koltuğunda değil takside gerçekleşiyor. Çok güzel bir hikaye Cem Mumcununki… Okumanız lazım… Bakayım, Hürriyet, 9 Aralık 2007 Pazar. Nette bulursunuz, bulunuyorsa. Böylece şu sıralar yazmayı düşündüğüm bir edebiyat eleştirisine de çanak tuttu, “öykü anlatılmamalıdır” tarzı bir edebiyatçı saplantısı ile ilgili…
Evet, esas duruma gelelim, bu metni o durum için yazmaya oturmuştum.
Paraboltez:
Ben eleştirirken rahatsız edici olabilsem de, ki bu umurumda değil, her insanda insanlığın tüm halleri mevcuttur diyen Montaigne’den hareketle, o insanı, içindeki, mesela, o küçük faşist, o küçük özensiz, o küçük yalancı vs için uyarmaya çalışarak, ona iyilik ettiğimi, o anlamasa bile, düşünmekten başka bir şey … böyle işte…
Paranormaltez:
İşte böyle bir metindir BAP, o an ne hissediliyorsa onun yazıldığı bir metin…
Şöyle bir cümle vardır mesela:
“Off sıkıldım yazmak istemiyorum…”
Sonra 3 sayfa ara verilir.
Sağol ya Dostum…
Adama cümleleri sıkıcı olabilir, yazdığının içine koymalısın adadığını, bunu biliyordum da gösterebildim şimdi. Bir sevgilim vardı, kitabım yayınlanmak üzereyken, onla hiçbir ilgisi yokken, “e artık bana adarsın” demişti…
Sonrası benim için konik, onun için trafik…
Neyse Cem Mumcu’ya gelelim: Evi, arabası, bankada parası olmadığını söylüyor. Zaten neredeyse yarı zamanlı çalışıyormuş, öyle zengin olayım diye de çalışmıyormuş. Güzel…
Bazen korkuyormuş, onun ya da karısının işle ilgili bir sorunu olursa ne olacak diye. Hadi bu da olabilir diyelim…
Ama, sadece 2 ay idare edebilirmiş!!
Bu tuhaf… 2 ay…
Hiç kimse darılmasın, memur falan değilseniz, işinizi bırakınca 2 ay idare edemiyorsanız, hemen bırakın bence o işi boşa çalışıyorsunuz… Ya da bırakmadan biraz mesai yapın, düşünün, ben nerde hata yapıyorum diye…
Ama yanlış anlaşılmasın, diyor Cem Mumcu, yaşam standartlarımız iyi… Tayland’a, oradan bilmem nereye gidebiliyoruz!!!!! (Ünlemler benim…)
Ünlemler benim… Ünlüler sizin… sizin olsun…
Bu da zeki bir adamın aptal cümlesi olarak tarihe geçsin…
Ben kimseyi birey olarak eleştirmem, bir şey olarak eleştirmem.
O kişide, çoğu kişide rastlanan bir durum varsa eleştiririm. Eleştirdiğim İnsandır, o insan değil…
Şu yukarıda anlattığıma benzer 2000’li yılların başlarından bir örnek daha vereyim.
Türkiye’nin en eski reklam ajansı krizden dolayı boşaltılıyor. Ajanstan krizin başlama gününden bir gün önce ayrılmışım, müthiş bir öngörüm olduğundan, atılmaktansa gururla çıkayım dediğimden… Tabii ki değil…
Müthiş bir öngörüm olduğundan, birine “çünkü hayat kısa” dediğimden… senin ajansta keyfin, durumun, pozisyonun iyiydi, neden çıkıyorsun diyen birine…
Biriktirdiğim parayla uzun bir okuma-yazma tatili yapıyorum; her zaman en basit insan zevklerimin başkalarına nasıl lüks geldiğini görüp şaşmışımdır…
Sonraki aylarda hemen herkesin atılışına uzak-yakın tanık oluyorum… Onlardan bir arkadaş, bir grup toplantısında şöyle diyor: “Ya Murat işimden atılsam ne yaparım bilmiyorum birikmiş param yok…”
Üzüldüm diyorum üzülmediğimi belli etmeden, çünkü belli etsem şöyle diyeceğim: Abi ya, sen değil misin 1 sene içinde 3 tane lüks ev değiştiren, yahu sadece taşınma paralarıyla aylarca geçinirdin işsiz, tabi işsiz olmanın bilincinde, ne hata yaptığının bilincinde olarak aylarca…
Çocukken, hafta sonları, boğaz dönüşü, arabadan inerdik evimize girerdik, ellerimizde balık, midye, rastgele küçük alışverişler… Alışveriş merkezleri yoktu, kent dışındaki fabrikalardan giyecek alırdık, arabamız vardı… Bagajı açar taşırdık aldıklarımızı eve… Utanırdık göstermeye, herkes bize bakar gibi gelirdi, bakarlardı da… Hayatımın en paranoyak hatıralarıdır… Paranoyak olmanız, izlenmediğiniz anlamına gelmez...
Anlayamıyorum… Nasıl büyüttünüz gözünüzde halkım, alışveriş yapmasını… Gezmesini… Harcamasını… Bir de bunları göstermesini... Nasıl… Aklım almıyor…
Bir halkın tümü birden “görmemiş” olabilir mi… Bir “sonradan görme” ne kadar sonradan “görmemiş” sayılır, “görmemiş” sıfatını hak eder…
Bari Tayland’da gördüklerinizi anlatın, yediğiniz içtiğiniz sizin olsun…
Daha sert olayım mı, ben gülüyor olabilirim, okuyan herkes gülmesin: Bir bayan dostuma söylemiştim, borcu olan, ailesinden yardım almak istemeyen, ama Taylander hayatından da vazgeçmeyen:
“Büyünce bir kız, kadın çıkar. Büyüyünce bir borç, kız, adın çıkar…”
Pazar, Aralık 16, 2007
Şehir efsanesi
1.
“Kadınlar erkeklerden daha kararlıdır. Karar verirler ve arkalarına bile bakmazlar…”
2.
“Benim hislerim çok gelişmiştir.” (Bir kadın.)
İkinciden başlayarak açıklayayım: Daha doğrusu, bir kadından duymuşum gibi yazdığım bu lafı, binbir kadından duyduğumu ve bu kadınların hepsinin de gerçekten hislerinin çok gelişkin olduğuna inandıklarını söyleyeyim…
Böyle bir şey mümkün olabilir mi…
Böylece, birinci laf da açıklanmış oluyor bir ölçüde: Bir kararın arkasında gerçekten durabilmek için, karar verdikten sonra (aslında karar vermeden önce) arkasına bakmak gerekir… Hisleri gerçekten gelişmiş insan sayısının tüm nüfusun küçük bir bölümünü oluşturacağını biraz düşünsek bulur, etrafımıza baksak görürüz. Böylece “1 numaralı cümlenin” doğrusunun şu olduğunu görebiliriz:
“Kadınlar erkeklerden daha yalancıdır. Kendilerine yalan söylerler ve arkalarına bile bakmazlar…”
Karar vermek önemlidir. Doğru karar vermek daha önemlidir.
Ayrıntılar için bakınız: http://www.ucnokta.com/ adresindeki son yazım: Satürn’e haksızlık…
Bu konuya, bireyi, kadını bir kenara bırakarak edebiyat (ve düşünce) tarihi özelindeki yaklaşımımın ilk metinlerini, belki sonradan Edebiyata Tüneyen Haydut başlığı altında toplayabileceğim Hz. Muammametin ve diğer Hazretler yazılarımda bulabileceğiz, beraber…
“Kadınlar erkeklerden daha kararlıdır. Karar verirler ve arkalarına bile bakmazlar…”
2.
“Benim hislerim çok gelişmiştir.” (Bir kadın.)
İkinciden başlayarak açıklayayım: Daha doğrusu, bir kadından duymuşum gibi yazdığım bu lafı, binbir kadından duyduğumu ve bu kadınların hepsinin de gerçekten hislerinin çok gelişkin olduğuna inandıklarını söyleyeyim…
Böyle bir şey mümkün olabilir mi…
Böylece, birinci laf da açıklanmış oluyor bir ölçüde: Bir kararın arkasında gerçekten durabilmek için, karar verdikten sonra (aslında karar vermeden önce) arkasına bakmak gerekir… Hisleri gerçekten gelişmiş insan sayısının tüm nüfusun küçük bir bölümünü oluşturacağını biraz düşünsek bulur, etrafımıza baksak görürüz. Böylece “1 numaralı cümlenin” doğrusunun şu olduğunu görebiliriz:
“Kadınlar erkeklerden daha yalancıdır. Kendilerine yalan söylerler ve arkalarına bile bakmazlar…”
Karar vermek önemlidir. Doğru karar vermek daha önemlidir.
Ayrıntılar için bakınız: http://www.ucnokta.com/ adresindeki son yazım: Satürn’e haksızlık…
Bu konuya, bireyi, kadını bir kenara bırakarak edebiyat (ve düşünce) tarihi özelindeki yaklaşımımın ilk metinlerini, belki sonradan Edebiyata Tüneyen Haydut başlığı altında toplayabileceğim Hz. Muammametin ve diğer Hazretler yazılarımda bulabileceğiz, beraber…
Hz. Asi
(Hz. Muammametin yazısının devamı)
“Ben buradayım sevgili okur, peki sen neredesin acaba?”
Çok tekrarlanan bir Oğuz Atay cümlesinin tam tersi bir his: “Ben buradayım sevgili yazar, peki sen neredesin acaba?”
Ucu açık tarzda bazı metinlerin bana hissettirdiği bu.
Anlattıkları kadar anlatmadıklarıyla da var olan metinlere sözüm olamaz, ama giderek… Giderek, Hasan Ali Toptaş’ın yine aynı kitabındaki, arka kapağa da alınmış şu anlayışı hakim kılınıyor:
“Doğrusu, hiçbir şey anlatmamış olmayı çok isterdim. Her şeyi ancak o zaman anlatmış olurdum çünkü.”
İlk cümle bir tercihi belirtir, yanlış ya da doğru diyemeyiz, iyi ya da kötü yapıp yapmadığına bakılabilir. Ama ikinci cümleyle edebiyatçı, bir felsefi görüşe gitmek istemiş sanıyorum, belki de farkında olmadan: Hayat anlamsızdır… Ya da bu tarz edebiyatın diliyle söylersek: Hayat hiçbir şey anlatmaz…
Bu felsefi görüşün, eserde nasıl işlendiğinden bağımsız olarak, yanlış olduğunu söyleyebilirim. Hayatın anlamının olmadığı söylenemez, insanın onu bulamadığı söylenebilir… Hayatın anlattığını insanın okuyamadığı söylenebilir…
Hiçbir şey anlatmayan bir edebiyat olabilir, anlam aramayan bir edebiyat da olabilir, ya da harika nihilistik bir eser verilebilir (verilmiştir, benim bile helal olsun dediğim), ama tüm bir edebiyat tek bir yöne doğru götürülmek isteniyorsa, bir metnin sadece kendilerinin uygun gördüğü ve beğendikleri şekilde yazılabileceğini düşünen insanlar çoğalıyorsa, bu “Tek tip” edebiyat takıntısına dikkat etmek gerekir.
Necati Tosuner de bu kanıda: “Yazarlardan türlerle ilgili bir tanımlama istendiğinde çoğunlukla kendi ürünlerine, anlayışlarına yaslanan bir tanımlama koyuyorlar ortaya.” diyor.
Yıldız Ecevit’in yıllar önce bir eleştirisi vardı, edebiyatta eserini realist olduğu için göklere çıkarmanın anlamı yoktur diyordu, realizm bir tarzdır, o tarzı nasıl kullanıldığı incelenmelidir, ve bunun karşıtı, romantik bir eserle karşılaşıldığında da, realist yapıda olmadığı için o esere değersiz denmemelidir…
5-10 yıl kadar önce de, öyküyle ilgili şöyle bir görüş abartılarak, tek doğru diye konulmaya çalışılmıştı. Anlatılabilinen, özetlenebilen öykü iyi eser değildir, o öykü bile değildir, öykü bir başkasına anlatılamamalıdır!!!
Anlatılabilen, özetlenebilen, ve artık okumanız gerekmeyeceği, fıkra gibi öykülerin değersiz olduğu düşüncesine karşı geliştirilmiş, yine onun kadar aşırı ve yanlış bir uç görüştü. Oysa, öykü anlatıldı ve özetlendi diye değerini yitirmeyebilir, “anlattım ama bir de okumanız lazım” denilebilir…
Calvino’nun o güzelim Görünmez Kentler’i kesinlikle anlatılamaz, Tatar Çölü anlatılır, ama sonunda herkes kendi tatar çölünü aramaya gider, Suç ve Ceza’yı anlatırsınız ama okumadan olmaz, kimse bana onu neden bu kadar sevdiğini bugüne kadar anlatamamıştır, ben de Kundera’nın Ayrılık Valsi’ni Suç ve Ceza’dan daha çok sevilesi olduğunu bilmem kime anlatabilirim, ki içinde Raskalnikof da anılarak, ondan daha ilginç bir katil bulunur, Anna Karenina’yı da anlatacağım başka bir yazımda, sanırım kimsenin anlatmadığı gibi, bu size belki de Anna Karenina’yı başka türlü okutacak, ve belki birisi filmini başka türlü çekecek. (Oooo uçtum.)
Bir de şöyle bir sav hatırlıyorum:
“Bittikten sonra metinden konuşmak, iyi yazılmadığını, yetersizliğini gösterir.”
E göstersin.
Beckett gibi yazarlar “metnime ekleyecek bir şeyim yok, onu özetlemem gerekse, satır satır aynı metni tekrar yazmam gerekirdi” diyebilir (bu kişi Tolstoy da olabilir, bunun da ucu açık kalmıştır!). Beckett’e karşın, her yeni basımında metnini değiştiren usta yazarlar olduğu hatırlatılabilir…
Zaten Hasan Ali Toptaş’ın kitaptaki başka denemelerinde 2 örnek var, ikisi de aynı denemede yan yana konulmuş, ama bence onlardan çıkabilecek şeyler pek yan yana konulmamış…
“Çehov’un tüfeği” adıyla anılan bir sav vardır: Bir eserin bir yerinde örneğin duvara asılı bir tüfek bulunuyorsa, eserin içinde bir yerlerde o tüfek mutlaka patlamalıdır. Yani bir ayrıntı verirseniz, bunun bir işlevi olmalıdır. Böyle dendi, böyle kabul edildi yıllarca, ama daha sonraları, şimdi, bu görüşün aşılmış olduğu söyleniyor, hayatta da gereksiz ayrıntılar çoktur, ve bir eser de bunları konu edebilir… Bence de çok doğru.
İkinci örnek ise: Buzdağının 9’da birinin su yüzünde olması gibi, eserin de 9’da biri görülür olmalıdır, “derinnn” eser ancak böyle olur…
Bakalım salt böyle eser verileceği görüşü ne zaman aşılacak…
En az bir metin daha yazacağım bu konularda. Ve esas derdim yine edebiyat değil, ne anlarım ben edebiyattan. Derdim hayat… "Edebiyat metni anlama dayanmamalıdır" denilmesi zerre kadar umurumda olmazdı; edebiyatın, resimle, müzikle karıştırılmış olduğunu düşünür geçerdim, ama edebiyat sözle ilgilidir, herkes resimden ya da müzikten anlamayabilir, ya da anlamasa da zevkini aldığını düşünür, ama herkes yazıdan anlamak ister, anlamaması edebiyattan uzaklaşmasına da neden olabilir ki bu da birincil derdim değil…
Derdim ne…
Yavaş yavaş anlatmak, anlatırken kafamda toparlamak... Anlatacağım şeyi toparlamak değil ama, o yıllardır kafamda, nasıl anlatacağımı toparlamak…
Yoksa, becerebilsem, resmini yapardım, ya da müziğini bestelerdim…
Ama bu belki de ancak yazının başarabileceği bir şey…
Derdim bu…
(Alman subay Guernika’ya bakmış ve “bunu neden yaptınız?” demiş.
“Bunu siz yaptınız!” demiş Picasso. Bunu söylemek zorunda kalmış…)
“Ben buradayım sevgili okur, peki sen neredesin acaba?”
Çok tekrarlanan bir Oğuz Atay cümlesinin tam tersi bir his: “Ben buradayım sevgili yazar, peki sen neredesin acaba?”
Ucu açık tarzda bazı metinlerin bana hissettirdiği bu.
Anlattıkları kadar anlatmadıklarıyla da var olan metinlere sözüm olamaz, ama giderek… Giderek, Hasan Ali Toptaş’ın yine aynı kitabındaki, arka kapağa da alınmış şu anlayışı hakim kılınıyor:
“Doğrusu, hiçbir şey anlatmamış olmayı çok isterdim. Her şeyi ancak o zaman anlatmış olurdum çünkü.”
İlk cümle bir tercihi belirtir, yanlış ya da doğru diyemeyiz, iyi ya da kötü yapıp yapmadığına bakılabilir. Ama ikinci cümleyle edebiyatçı, bir felsefi görüşe gitmek istemiş sanıyorum, belki de farkında olmadan: Hayat anlamsızdır… Ya da bu tarz edebiyatın diliyle söylersek: Hayat hiçbir şey anlatmaz…
Bu felsefi görüşün, eserde nasıl işlendiğinden bağımsız olarak, yanlış olduğunu söyleyebilirim. Hayatın anlamının olmadığı söylenemez, insanın onu bulamadığı söylenebilir… Hayatın anlattığını insanın okuyamadığı söylenebilir…
Hiçbir şey anlatmayan bir edebiyat olabilir, anlam aramayan bir edebiyat da olabilir, ya da harika nihilistik bir eser verilebilir (verilmiştir, benim bile helal olsun dediğim), ama tüm bir edebiyat tek bir yöne doğru götürülmek isteniyorsa, bir metnin sadece kendilerinin uygun gördüğü ve beğendikleri şekilde yazılabileceğini düşünen insanlar çoğalıyorsa, bu “Tek tip” edebiyat takıntısına dikkat etmek gerekir.
Necati Tosuner de bu kanıda: “Yazarlardan türlerle ilgili bir tanımlama istendiğinde çoğunlukla kendi ürünlerine, anlayışlarına yaslanan bir tanımlama koyuyorlar ortaya.” diyor.
Yıldız Ecevit’in yıllar önce bir eleştirisi vardı, edebiyatta eserini realist olduğu için göklere çıkarmanın anlamı yoktur diyordu, realizm bir tarzdır, o tarzı nasıl kullanıldığı incelenmelidir, ve bunun karşıtı, romantik bir eserle karşılaşıldığında da, realist yapıda olmadığı için o esere değersiz denmemelidir…
5-10 yıl kadar önce de, öyküyle ilgili şöyle bir görüş abartılarak, tek doğru diye konulmaya çalışılmıştı. Anlatılabilinen, özetlenebilen öykü iyi eser değildir, o öykü bile değildir, öykü bir başkasına anlatılamamalıdır!!!
Anlatılabilen, özetlenebilen, ve artık okumanız gerekmeyeceği, fıkra gibi öykülerin değersiz olduğu düşüncesine karşı geliştirilmiş, yine onun kadar aşırı ve yanlış bir uç görüştü. Oysa, öykü anlatıldı ve özetlendi diye değerini yitirmeyebilir, “anlattım ama bir de okumanız lazım” denilebilir…
Calvino’nun o güzelim Görünmez Kentler’i kesinlikle anlatılamaz, Tatar Çölü anlatılır, ama sonunda herkes kendi tatar çölünü aramaya gider, Suç ve Ceza’yı anlatırsınız ama okumadan olmaz, kimse bana onu neden bu kadar sevdiğini bugüne kadar anlatamamıştır, ben de Kundera’nın Ayrılık Valsi’ni Suç ve Ceza’dan daha çok sevilesi olduğunu bilmem kime anlatabilirim, ki içinde Raskalnikof da anılarak, ondan daha ilginç bir katil bulunur, Anna Karenina’yı da anlatacağım başka bir yazımda, sanırım kimsenin anlatmadığı gibi, bu size belki de Anna Karenina’yı başka türlü okutacak, ve belki birisi filmini başka türlü çekecek. (Oooo uçtum.)
Bir de şöyle bir sav hatırlıyorum:
“Bittikten sonra metinden konuşmak, iyi yazılmadığını, yetersizliğini gösterir.”
E göstersin.
Beckett gibi yazarlar “metnime ekleyecek bir şeyim yok, onu özetlemem gerekse, satır satır aynı metni tekrar yazmam gerekirdi” diyebilir (bu kişi Tolstoy da olabilir, bunun da ucu açık kalmıştır!). Beckett’e karşın, her yeni basımında metnini değiştiren usta yazarlar olduğu hatırlatılabilir…
Zaten Hasan Ali Toptaş’ın kitaptaki başka denemelerinde 2 örnek var, ikisi de aynı denemede yan yana konulmuş, ama bence onlardan çıkabilecek şeyler pek yan yana konulmamış…
“Çehov’un tüfeği” adıyla anılan bir sav vardır: Bir eserin bir yerinde örneğin duvara asılı bir tüfek bulunuyorsa, eserin içinde bir yerlerde o tüfek mutlaka patlamalıdır. Yani bir ayrıntı verirseniz, bunun bir işlevi olmalıdır. Böyle dendi, böyle kabul edildi yıllarca, ama daha sonraları, şimdi, bu görüşün aşılmış olduğu söyleniyor, hayatta da gereksiz ayrıntılar çoktur, ve bir eser de bunları konu edebilir… Bence de çok doğru.
İkinci örnek ise: Buzdağının 9’da birinin su yüzünde olması gibi, eserin de 9’da biri görülür olmalıdır, “derinnn” eser ancak böyle olur…
Bakalım salt böyle eser verileceği görüşü ne zaman aşılacak…
En az bir metin daha yazacağım bu konularda. Ve esas derdim yine edebiyat değil, ne anlarım ben edebiyattan. Derdim hayat… "Edebiyat metni anlama dayanmamalıdır" denilmesi zerre kadar umurumda olmazdı; edebiyatın, resimle, müzikle karıştırılmış olduğunu düşünür geçerdim, ama edebiyat sözle ilgilidir, herkes resimden ya da müzikten anlamayabilir, ya da anlamasa da zevkini aldığını düşünür, ama herkes yazıdan anlamak ister, anlamaması edebiyattan uzaklaşmasına da neden olabilir ki bu da birincil derdim değil…
Derdim ne…
Yavaş yavaş anlatmak, anlatırken kafamda toparlamak... Anlatacağım şeyi toparlamak değil ama, o yıllardır kafamda, nasıl anlatacağımı toparlamak…
Yoksa, becerebilsem, resmini yapardım, ya da müziğini bestelerdim…
Ama bu belki de ancak yazının başarabileceği bir şey…
Derdim bu…
(Alman subay Guernika’ya bakmış ve “bunu neden yaptınız?” demiş.
“Bunu siz yaptınız!” demiş Picasso. Bunu söylemek zorunda kalmış…)
Cumartesi, Aralık 08, 2007
Hz. Muammametin
Pers Kralı, kendine esir düşen Mısır Firavununu aşağılamak için bir plan yapar. Zafer alayını izleyecektir Firavun.
Firavun önce kızını hizmetçi olarak, elinde testiyle kuyuya doğru giderken görür.
Bu manzara karşısında tüm Mısırlılar dövünüp ağlarken Firavun kılını bile kıpırdatmadan taş gibi öylece durur.
Derken cellatlar tarafından idam sehpasına götürülen oğlunu görür ve yine tepki göstermez.
Oysa tüm bunlardan sonra esirler arasında itilip kakılan yaşlı hizmetkarını görünce Firavun kendini tutamaz ve birdenbire ağlamaya başlar…
Neden?
Bilinmiyormuş!
Walter Benjamin’in Heredotos’tan alıntıladığı bu hikayede Firavunun davranışının nedeni esas metinde yokmuş ve bu “ucu açık” metin bugüne kadar yorumlanagelmiş.
Montaigne hikayenin yazılışından 2000 yıl sonra, durumu şöyle açıklamış:
“O kadar kederliymiş ki kederindeki ufacık bir artış, duygularını zapt edememesine yetmiştir.”
Ondan 400 yıl sonra Benjamin, birkaç farklı açıklama getirmiş:
“Kendi sorundan olayların yazgısı firavunu etkilemez, çünkü bu onun kendi yazgısıdır.”
“Gerçek hayatta kayıtsız kaldığımız şeyleri sahnede görmek etkiler bizi. Firavun için hizmetkarı yalnızca bir oyuncudur.”
“Kaderin büyüklüğü tıkar insanı ve ancak bir gevşemeyle birlikte dışa vurulabilir. Hizmetkarın görülmesi, bu gevşeme anıdır.”
60 yıl sonra bugünlerde (2007) şu yorumların eklenebileceğini söylüyor Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar adlı denemeler kitabında, kendi deyişiyle “olaya değişik açılardan bakarak”:
“Firavunu en çok kendi yaşına yakın olan insanın düştüğü durum etkilemiştir.”
“Gözlerinin önünde cereyan eden bu dehşet verici görüntüler yüzünden firavun aklını yitirme noktansa gelmiştir de, son bir gayretle aslında gördüklerinin hepsine birden ağlamıştır”
“İtilip kakılan yaşlı hizmetkarının görüntüsünde kendi geleceğinin siluetini görmüştür de o sırada hizmetkarı için değil de düpedüz kendisi için ağlamıştır.”
“Böylece” diyor Toptaş, “Heredotos’un yazmadığı bir cümle karşılığında 2460 yıl sonra birçok cümle yazılmış olur.”
İşte edebiyatta ucu açık metin takıntısı…
Muammametin hazretleri…
“Ucundan accık” olsa sorun değil, ucu açık metin yazmak bir tarzdır dense sorun değil, ama ucu açık olmayan metin yazılamazmış, ucu açık olmayan metin edebiyat olmazmış noktasına getiriliyor, edebiyattaki diğer birçok takıntı gibi.
Yukarıdaki hikayede, doğru yorumun hangisi olduğu bence bellidir.
O kadar belli ki söylemeye gerek bile duymuyorum. (Böylece ben de metnimin ucunu açık bırakıyorum!)
Heredotos hikayesinin ucunu açık bırakmasa da açıklama yapsaydı, metnin önünü kapamış olmazdı bence, çünkü her şekilde etkileyici bir hikaye ve etkileyici bir son. Bugüne kadar taşınmasının nedeni taşınsın diye bir şeyinin gizlenmiş olması mı, yoksa sağlam hikayesi mi…
Montaigne’in yorumu da düşünülebilir aslında, ama, ikinci ve üçüncü sıralar boş bırakılarak, dördüncü sırada falan…
Firavunun ağlamaya başlaması için başka birini değil de hizmetkarını görmesi, bizi hikayenin “gizine” taşıyacak ipucudur çünkü. Yoksa şöyle de olabilirdi: Firavun oğlunu 20 kırbaç yerken seyredebilir ve hiçbir keder belirtisi göstermezdi yine. Kırbaçlanma bittiğinde seyircilerden belki bir çocuğun yerden bir taş alarak oğlunun sırtına fırlatması, Montaigne’in sözünü ettiği o “kederdeki ufacık artış” durumun gerçekleştirebilir ve o zaman ağlayabilirdi Firavun, çünkü kendini 20 kırbaca hazırlamıştı, o taş bardağı taşırmıştı.
Benjamin’in diğer iki yorumu ve Hasan Ali Toptaş’ın yaşlılıkla ilgili, aklını yitirmekle ilgili, egoizmle ilgili yorumları “aşırı yorum”dur bence.
Katil bellidir, ipucu ortadadır, yazar, katili açıkça söylememiştir sadece, ama işgüzar bazı dedektifler, başkalarının da katil olabileceğini ileri sürerek olayı gereksiz yere faili meçhul durumuna getirmeye çalışmışlar.
Böyle yaparak, edebiyatçının başka bir takıntısını daha sergiledikleri söylenebilir: “Edebiyat cevaplar vermez, hep sorular sorar” takıntısı…
O da başka bir yazının konusu…
Bu yazı, B. S. Johnson adlı yazardan şu alıntı ile bitebilir: “Ben fikirlerimin yoruma en az fırsat kalacak biçimde dile getirilmesini isterim. Gerçekte daha da ileri giderek diyebilirim ki, bir okur kendi imgelemini benim sözcüklerime ne kadar dayatabiliyorsa, o yazı o derece başarısız olmuştur. Kendi imgeleminden çıkardığı şeyi değil, benim görümü görmesini isterim onun. Başkalarının fikirlerini kabul etmedikçe ilerleme nasıl düşünülebilir. Kendi imgelemini dayatmak istiyorsa o zaman otursun kendi kitabını yazsın. Okur karşıtı bir şey olduğu düşünülebilir bunun; fakat biraz daha düşünülürse gerçekte benim yaptığım şey okuru kendi varlığını elle tutulur biçimde kanıtlamaya çağırmaktır, ben yazarak kendi varlığımı nasıl kanıtlıyorsam.”
Firavun önce kızını hizmetçi olarak, elinde testiyle kuyuya doğru giderken görür.
Bu manzara karşısında tüm Mısırlılar dövünüp ağlarken Firavun kılını bile kıpırdatmadan taş gibi öylece durur.
Derken cellatlar tarafından idam sehpasına götürülen oğlunu görür ve yine tepki göstermez.
Oysa tüm bunlardan sonra esirler arasında itilip kakılan yaşlı hizmetkarını görünce Firavun kendini tutamaz ve birdenbire ağlamaya başlar…
Neden?
Bilinmiyormuş!
Walter Benjamin’in Heredotos’tan alıntıladığı bu hikayede Firavunun davranışının nedeni esas metinde yokmuş ve bu “ucu açık” metin bugüne kadar yorumlanagelmiş.
Montaigne hikayenin yazılışından 2000 yıl sonra, durumu şöyle açıklamış:
“O kadar kederliymiş ki kederindeki ufacık bir artış, duygularını zapt edememesine yetmiştir.”
Ondan 400 yıl sonra Benjamin, birkaç farklı açıklama getirmiş:
“Kendi sorundan olayların yazgısı firavunu etkilemez, çünkü bu onun kendi yazgısıdır.”
“Gerçek hayatta kayıtsız kaldığımız şeyleri sahnede görmek etkiler bizi. Firavun için hizmetkarı yalnızca bir oyuncudur.”
“Kaderin büyüklüğü tıkar insanı ve ancak bir gevşemeyle birlikte dışa vurulabilir. Hizmetkarın görülmesi, bu gevşeme anıdır.”
60 yıl sonra bugünlerde (2007) şu yorumların eklenebileceğini söylüyor Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar adlı denemeler kitabında, kendi deyişiyle “olaya değişik açılardan bakarak”:
“Firavunu en çok kendi yaşına yakın olan insanın düştüğü durum etkilemiştir.”
“Gözlerinin önünde cereyan eden bu dehşet verici görüntüler yüzünden firavun aklını yitirme noktansa gelmiştir de, son bir gayretle aslında gördüklerinin hepsine birden ağlamıştır”
“İtilip kakılan yaşlı hizmetkarının görüntüsünde kendi geleceğinin siluetini görmüştür de o sırada hizmetkarı için değil de düpedüz kendisi için ağlamıştır.”
“Böylece” diyor Toptaş, “Heredotos’un yazmadığı bir cümle karşılığında 2460 yıl sonra birçok cümle yazılmış olur.”
İşte edebiyatta ucu açık metin takıntısı…
Muammametin hazretleri…
“Ucundan accık” olsa sorun değil, ucu açık metin yazmak bir tarzdır dense sorun değil, ama ucu açık olmayan metin yazılamazmış, ucu açık olmayan metin edebiyat olmazmış noktasına getiriliyor, edebiyattaki diğer birçok takıntı gibi.
Yukarıdaki hikayede, doğru yorumun hangisi olduğu bence bellidir.
O kadar belli ki söylemeye gerek bile duymuyorum. (Böylece ben de metnimin ucunu açık bırakıyorum!)
Heredotos hikayesinin ucunu açık bırakmasa da açıklama yapsaydı, metnin önünü kapamış olmazdı bence, çünkü her şekilde etkileyici bir hikaye ve etkileyici bir son. Bugüne kadar taşınmasının nedeni taşınsın diye bir şeyinin gizlenmiş olması mı, yoksa sağlam hikayesi mi…
Montaigne’in yorumu da düşünülebilir aslında, ama, ikinci ve üçüncü sıralar boş bırakılarak, dördüncü sırada falan…
Firavunun ağlamaya başlaması için başka birini değil de hizmetkarını görmesi, bizi hikayenin “gizine” taşıyacak ipucudur çünkü. Yoksa şöyle de olabilirdi: Firavun oğlunu 20 kırbaç yerken seyredebilir ve hiçbir keder belirtisi göstermezdi yine. Kırbaçlanma bittiğinde seyircilerden belki bir çocuğun yerden bir taş alarak oğlunun sırtına fırlatması, Montaigne’in sözünü ettiği o “kederdeki ufacık artış” durumun gerçekleştirebilir ve o zaman ağlayabilirdi Firavun, çünkü kendini 20 kırbaca hazırlamıştı, o taş bardağı taşırmıştı.
Benjamin’in diğer iki yorumu ve Hasan Ali Toptaş’ın yaşlılıkla ilgili, aklını yitirmekle ilgili, egoizmle ilgili yorumları “aşırı yorum”dur bence.
Katil bellidir, ipucu ortadadır, yazar, katili açıkça söylememiştir sadece, ama işgüzar bazı dedektifler, başkalarının da katil olabileceğini ileri sürerek olayı gereksiz yere faili meçhul durumuna getirmeye çalışmışlar.
Böyle yaparak, edebiyatçının başka bir takıntısını daha sergiledikleri söylenebilir: “Edebiyat cevaplar vermez, hep sorular sorar” takıntısı…
O da başka bir yazının konusu…
Bu yazı, B. S. Johnson adlı yazardan şu alıntı ile bitebilir: “Ben fikirlerimin yoruma en az fırsat kalacak biçimde dile getirilmesini isterim. Gerçekte daha da ileri giderek diyebilirim ki, bir okur kendi imgelemini benim sözcüklerime ne kadar dayatabiliyorsa, o yazı o derece başarısız olmuştur. Kendi imgeleminden çıkardığı şeyi değil, benim görümü görmesini isterim onun. Başkalarının fikirlerini kabul etmedikçe ilerleme nasıl düşünülebilir. Kendi imgelemini dayatmak istiyorsa o zaman otursun kendi kitabını yazsın. Okur karşıtı bir şey olduğu düşünülebilir bunun; fakat biraz daha düşünülürse gerçekte benim yaptığım şey okuru kendi varlığını elle tutulur biçimde kanıtlamaya çağırmaktır, ben yazarak kendi varlığımı nasıl kanıtlıyorsam.”
Çarşamba, Kasım 28, 2007
Utanç
Elias Canetti yazıyor.
Konu: Robert Musil.
“Musil, parayı düşünmeyi reddederdi, para düşüncesi canını sıkar ve rahatsız ederdi… Karısının parayı sinek kovar gibi onun çevresinden kovması, Musil’e tümüyle uygun düşen bir tutumdu. Enflasyon nedeniyle her şeyini yitirmişti ve çok zor bir durumdaydı. Giriştiği işin (Niteliksiz Adam’ın) uzunluğu ile bunun için gerekli parasal olanaklar arasında çarpıcı bir karşıtlık vardı.
Viyana’ya geri döndüğünde, dostları bir Musil derneği kurdular; dernek üyeleri Musil’in Niteliksiz Adam’a ilişkin çalışmalarını sürdürmesini güvence altına alabilmek için her ay belli bir katkı payı ödeme yükümlülüğünün altına girmişlerdi. Musil bu kişilerin listesini biliyordu ve katkılarını düzenli ödeyip ödemedikleri konusunda da rapor alıyordu.”
Sonra da beni düşündürmeden önce güldüren şu cümleyi kuruyor Canetti:
“Bu derneğin varlığı nedeniyle utanmış olabileceğini sanmıyorum.”
Hayatımın her halde son on beş yılında, yani 20’li yaşlarımın başlarından beri, yetiştiriliş tarzımla tamamen tezat bir düşüncedeydim:
Bana yapmak istediklerim için para mı vermek istiyorsunuz…
Size teşekkür etmem…
Sizi takdir ederim…
Musil’e yapılana “katkı” diyor Canetti. Bana yapılan iki katkıyı hatırlıyorum, her halde biraz daha düşünsem en fazla 3’e çıkar bu katkılar:
1. Çok yıllar önce: Sen hiç çalışma kartında düşünür yazsın, diyen bir uzak sevgili. Daha yeni işe başladığımız, yeni yeni kartvizitlerimiz olduğu bir yaşta.
2. Uzun bir aradan sonra işe başlayacağım sırada: Şimdi sen de mi çalışacaksın, herkes gibi sabahları işe gideceksin, ne güzeldin halbuki böyle ya, diyen bir yakın sevgili, kendisi de çalışmamayı amaçlıyordu ve benim çalışmamamı, her ne kadar sevgilisi olarak kendi kişisel çıkarları için hiç uygun olmasa da, ideal olarak çok beğeniyordu.
Cannetti’den devam edelim.
“Bu derneğin varlığı nedeniyle utanmış olabileceğini sanmıyorum.”
Canetti mantık düzlemine oturtmaya çalışıyor:
“Çünkü bu adamların neyin söz konusu olduğunu bildikleri gibi doğru bir düşünceye sahipti. Bir esere katkıda bulunmalarına izin verilmesi, onlar için bir ayrıcalıktı.”
Sponsor kelimesi henüz yoktu tedavülde o zaman, ama başkaları vardı. Hamiler mesela. Musil derneği de bunun güzel bir örneği. Ama sponsorların adının, evet belli bir reklam kaygısıyla da ama aslında bir çeşit gururla söylendiği günümüz magazinel işleriyle karşılaştırıldığında, benim teşekkür etmemem, takdir etmem, sağlam bir felsefedir.
Zaten siz de fark ettiniz, Musil’e yapılan “katkı” konusunda utanan Musil değil Canetti’dir.
Canetti devam ediyor: “Her zaman Musil’in bu Musil derneğine bir tür tarikat olarak baktığından kuşkulanmışımdır. Derneğe alınmak büyük bir onurdu ve ben hep acaba Musil değersiz kişileri derneğin dışında bırakır mıydı diye düşünmüşümdür.”
Bu günümüzdeki sponsor mantığını iyi açıklıyor. Eskiden parasız ama değerli insanların değeri bilinirdi, çünkü para sizin değerli olmanızı doğal olarak getiren bir şey değildi. Günümüzde sponsor olmak için paralı olmak yeterlidir. Hatta böylece değerinizi de artırmış olursunuz…
İşte Hülya Avşar belirliyor: Ona göre devlet sanatçılığının kıstası: Devlete ne kadar vergi verdiğin.
Canetti: “Böyle koşullarda Niteliksiz Adam üzerinde çalışmayı sürdürebilmek parayı soylu bir biçimde küçümsemeyi koşut kılıyordu…”
Günümüzde soyluluk diye bir şey kalmadığından, parayı soylu bir biçimde küçümseyemezsiniz, bunun için önce zengin olmanız gerekir…
“Yaşamının İsviçre’de bütünüyle parasız geçirdiği son yıllarında Musil, paraya değer vermemiş olmasının bedelini çok acı ödedi.”
İnsanlığın dramının ekmek parasını kazanmak dramına indirgenmesi, edebiyatın ve felsefenin bile buna alet olması, sonra da edebiyattan felsefeden anlamayan bir halktan şikayet etmek… İşte üst düzeyin üst düzeyi bir insanlık dramı… Aslında tek dram budur belki de…
Konu: Robert Musil.
“Musil, parayı düşünmeyi reddederdi, para düşüncesi canını sıkar ve rahatsız ederdi… Karısının parayı sinek kovar gibi onun çevresinden kovması, Musil’e tümüyle uygun düşen bir tutumdu. Enflasyon nedeniyle her şeyini yitirmişti ve çok zor bir durumdaydı. Giriştiği işin (Niteliksiz Adam’ın) uzunluğu ile bunun için gerekli parasal olanaklar arasında çarpıcı bir karşıtlık vardı.
Viyana’ya geri döndüğünde, dostları bir Musil derneği kurdular; dernek üyeleri Musil’in Niteliksiz Adam’a ilişkin çalışmalarını sürdürmesini güvence altına alabilmek için her ay belli bir katkı payı ödeme yükümlülüğünün altına girmişlerdi. Musil bu kişilerin listesini biliyordu ve katkılarını düzenli ödeyip ödemedikleri konusunda da rapor alıyordu.”
Sonra da beni düşündürmeden önce güldüren şu cümleyi kuruyor Canetti:
“Bu derneğin varlığı nedeniyle utanmış olabileceğini sanmıyorum.”
Hayatımın her halde son on beş yılında, yani 20’li yaşlarımın başlarından beri, yetiştiriliş tarzımla tamamen tezat bir düşüncedeydim:
Bana yapmak istediklerim için para mı vermek istiyorsunuz…
Size teşekkür etmem…
Sizi takdir ederim…
Musil’e yapılana “katkı” diyor Canetti. Bana yapılan iki katkıyı hatırlıyorum, her halde biraz daha düşünsem en fazla 3’e çıkar bu katkılar:
1. Çok yıllar önce: Sen hiç çalışma kartında düşünür yazsın, diyen bir uzak sevgili. Daha yeni işe başladığımız, yeni yeni kartvizitlerimiz olduğu bir yaşta.
2. Uzun bir aradan sonra işe başlayacağım sırada: Şimdi sen de mi çalışacaksın, herkes gibi sabahları işe gideceksin, ne güzeldin halbuki böyle ya, diyen bir yakın sevgili, kendisi de çalışmamayı amaçlıyordu ve benim çalışmamamı, her ne kadar sevgilisi olarak kendi kişisel çıkarları için hiç uygun olmasa da, ideal olarak çok beğeniyordu.
Cannetti’den devam edelim.
“Bu derneğin varlığı nedeniyle utanmış olabileceğini sanmıyorum.”
Canetti mantık düzlemine oturtmaya çalışıyor:
“Çünkü bu adamların neyin söz konusu olduğunu bildikleri gibi doğru bir düşünceye sahipti. Bir esere katkıda bulunmalarına izin verilmesi, onlar için bir ayrıcalıktı.”
Sponsor kelimesi henüz yoktu tedavülde o zaman, ama başkaları vardı. Hamiler mesela. Musil derneği de bunun güzel bir örneği. Ama sponsorların adının, evet belli bir reklam kaygısıyla da ama aslında bir çeşit gururla söylendiği günümüz magazinel işleriyle karşılaştırıldığında, benim teşekkür etmemem, takdir etmem, sağlam bir felsefedir.
Zaten siz de fark ettiniz, Musil’e yapılan “katkı” konusunda utanan Musil değil Canetti’dir.
Canetti devam ediyor: “Her zaman Musil’in bu Musil derneğine bir tür tarikat olarak baktığından kuşkulanmışımdır. Derneğe alınmak büyük bir onurdu ve ben hep acaba Musil değersiz kişileri derneğin dışında bırakır mıydı diye düşünmüşümdür.”
Bu günümüzdeki sponsor mantığını iyi açıklıyor. Eskiden parasız ama değerli insanların değeri bilinirdi, çünkü para sizin değerli olmanızı doğal olarak getiren bir şey değildi. Günümüzde sponsor olmak için paralı olmak yeterlidir. Hatta böylece değerinizi de artırmış olursunuz…
İşte Hülya Avşar belirliyor: Ona göre devlet sanatçılığının kıstası: Devlete ne kadar vergi verdiğin.
Canetti: “Böyle koşullarda Niteliksiz Adam üzerinde çalışmayı sürdürebilmek parayı soylu bir biçimde küçümsemeyi koşut kılıyordu…”
Günümüzde soyluluk diye bir şey kalmadığından, parayı soylu bir biçimde küçümseyemezsiniz, bunun için önce zengin olmanız gerekir…
“Yaşamının İsviçre’de bütünüyle parasız geçirdiği son yıllarında Musil, paraya değer vermemiş olmasının bedelini çok acı ödedi.”
İnsanlığın dramının ekmek parasını kazanmak dramına indirgenmesi, edebiyatın ve felsefenin bile buna alet olması, sonra da edebiyattan felsefeden anlamayan bir halktan şikayet etmek… İşte üst düzeyin üst düzeyi bir insanlık dramı… Aslında tek dram budur belki de…
Tam kabus
Dün akşam bir arkadaşımda kaldım, şirketinden bir cep telefonu vermişler benimkinin eşi.
Salonda sızarken en son hatırladığım ikiz telefonlarımızın yan yana duruşuydu. Sabaha karıştırırmışız telefonları diye düşündüğümü de hatırlıyorum.
Sabah o iş giderken, benim telefondan arıyorlar onu, abi nerdesin, arjantin bardağını soğutuyorum, hadi gel diye çağırıyorlar, sık gittiğim bir Beyoğlu kafesine.
Beni de onun telefonundan arıyorlar ve toplantıya geç kaldığımı, herkesin beni beklediğini bildiriyorlar.
Tam kabus...
Salonda sızarken en son hatırladığım ikiz telefonlarımızın yan yana duruşuydu. Sabaha karıştırırmışız telefonları diye düşündüğümü de hatırlıyorum.
Sabah o iş giderken, benim telefondan arıyorlar onu, abi nerdesin, arjantin bardağını soğutuyorum, hadi gel diye çağırıyorlar, sık gittiğim bir Beyoğlu kafesine.
Beni de onun telefonundan arıyorlar ve toplantıya geç kaldığımı, herkesin beni beklediğini bildiriyorlar.
Tam kabus...
Pazartesi, Kasım 26, 2007
Otosiklet
Biraz önce bir kadın şoför gördüm,
arabasında yalnız,
sağ şeride geçmek için yoğun trafikte
sağ kolunu dimdik uzattı sağına doğru.
Yol alamayınca da kornaya asıldı...
arabasında yalnız,
sağ şeride geçmek için yoğun trafikte
sağ kolunu dimdik uzattı sağına doğru.
Yol alamayınca da kornaya asıldı...
1 11 21 1211 111221 312211 13112221 1113213211
Siz yukarıdaki dizinin, nasıl devam edeceğini düşünedurun (Tv dizisi olmasa da) ben size matematikle olan ilgimi anlatayım...
Lisedeki hocamı severdim, o da beni. İyi de eğitmişti, ya da bende vardı yetenek bilmiyorum.
Murat, derdi gülerek, cevap vermeden önce soruyu bitirmemi bekle...
Herkes kağıt üzerinde yazarak çözmeye çalışırken ben aklımdan çözerdim.
Tahtaya kalkıp cevabı yazmıyorsam, hoca cevabı yazarken tamamlardım defterimde...
(Sonra, bir öğrencinin babasından onu sınıf geçirmek için para aldığı söylendi hocamın.)
Neyse, bende vardı herhalde yetenek, çünkü üniversite hazırlık sınıfındaki hocam, tam bir dahi kılığındaydı, ama o da, dur yahu, soruyu bitirmemi bekle der gibi bakardı memnun...
Bazı arkadaşlarım da o kadar heyecanlanıp, ve yavaş yavaş olayı kavrayıp, öğrenmiş olurdu da çözmeyi, ben arada hızlı çözmekten yanlış yapınca, kendileri doğru cevabı söylediği halde, ama Murat başka söyledi diye, kendilerininkinin doğru olmayabileceğini söylerlerdi…
Kurstaki hocam, farklı renkli tebeşirlerle yazardı soruları cevapları tahtaya. Tuhaf hareketler yapardı anlatırken konuyu, benim şu an, yazarken evde yaptığım gibi hareketler, deli denir ya görülse sokaktan, sinek filmindeki sinek olan adama benzerdi, o zaman seyretmemiştim daha...
O para almamıştı eminim kimseden, belki özel dershanede çalıştığından, ailelerimizden aldığından...
Ali Nesin'in Matematik ve Korku kitabından yukarıdaki soru.
Okunmalı bu kitap.
Çocuğumuza okutmalıyız, hem de okuldan önce okutmalıyız...
Giriş bölümündeki, Aziz Nesin-Ali Nesin yazışmaları da okunmalı, bana sonra yazışmalarının 4 kitabını da aldırdı, bir baba oğlun, bir baba-oğlun ve bir babaoğlun… Anlaşıldı mı…
Hepsini tam olarak hala okuyamadım, ama Özdemir Asaf'lar ve Montaigne gibi mesela, asla atılmayacaklar arasında yer verdim...
Ali Nesin, Türk tavla şampiyonunun “bizde her gün kavede tavla oynanır” diye güvenle Avrupa’ya gidip “ecnebilere” yenilmesini ve sonra da “adam bir zar atıyor 15 dakika düşünüyor kardeşim” diye yakınarak anlatmasını anlatıyor, tavlada olasılıkların önemine değiniyor.
Ama sadece değiyor.
“Baba yapma beni tavlada kimse yenemez” diyen bu sıkı matematikçinin, babası Aziz Nesin’e, onun Türk aklıyla nasıl yenilişini de anlatıyor.
Ve Aziz Nesin, sadece bazı yazarlarda olan bir ruhla şöyle diyor oğluna onu 5-0 yendikten sonra:
“Tavla ile ilgili yazın eksik olmuş. Bu oyunumuzla ilgili durumu da eklemezsen, karşı yazı yazarım, rezil olursun…”
Allah herkese bu tarz sert babalar nasip etsin…
Şununla bitireyim: Ali Nesin: "İnsan önce 2'yi sonra 1'i bulmuş olmalı. 2 bulunmamışsa 1'in gerekliliği kavranamaz. En azından bana öyle geliyor."
Bana da öyle geliyor. 2. Dünya Savaşı olmasaydı, birincisine 1. Dünya Savaşı der miydik…
Lisedeki hocamı severdim, o da beni. İyi de eğitmişti, ya da bende vardı yetenek bilmiyorum.
Murat, derdi gülerek, cevap vermeden önce soruyu bitirmemi bekle...
Herkes kağıt üzerinde yazarak çözmeye çalışırken ben aklımdan çözerdim.
Tahtaya kalkıp cevabı yazmıyorsam, hoca cevabı yazarken tamamlardım defterimde...
(Sonra, bir öğrencinin babasından onu sınıf geçirmek için para aldığı söylendi hocamın.)
Neyse, bende vardı herhalde yetenek, çünkü üniversite hazırlık sınıfındaki hocam, tam bir dahi kılığındaydı, ama o da, dur yahu, soruyu bitirmemi bekle der gibi bakardı memnun...
Bazı arkadaşlarım da o kadar heyecanlanıp, ve yavaş yavaş olayı kavrayıp, öğrenmiş olurdu da çözmeyi, ben arada hızlı çözmekten yanlış yapınca, kendileri doğru cevabı söylediği halde, ama Murat başka söyledi diye, kendilerininkinin doğru olmayabileceğini söylerlerdi…
Kurstaki hocam, farklı renkli tebeşirlerle yazardı soruları cevapları tahtaya. Tuhaf hareketler yapardı anlatırken konuyu, benim şu an, yazarken evde yaptığım gibi hareketler, deli denir ya görülse sokaktan, sinek filmindeki sinek olan adama benzerdi, o zaman seyretmemiştim daha...
O para almamıştı eminim kimseden, belki özel dershanede çalıştığından, ailelerimizden aldığından...
Ali Nesin'in Matematik ve Korku kitabından yukarıdaki soru.
Okunmalı bu kitap.
Çocuğumuza okutmalıyız, hem de okuldan önce okutmalıyız...
Giriş bölümündeki, Aziz Nesin-Ali Nesin yazışmaları da okunmalı, bana sonra yazışmalarının 4 kitabını da aldırdı, bir baba oğlun, bir baba-oğlun ve bir babaoğlun… Anlaşıldı mı…
Hepsini tam olarak hala okuyamadım, ama Özdemir Asaf'lar ve Montaigne gibi mesela, asla atılmayacaklar arasında yer verdim...
Ali Nesin, Türk tavla şampiyonunun “bizde her gün kavede tavla oynanır” diye güvenle Avrupa’ya gidip “ecnebilere” yenilmesini ve sonra da “adam bir zar atıyor 15 dakika düşünüyor kardeşim” diye yakınarak anlatmasını anlatıyor, tavlada olasılıkların önemine değiniyor.
Ama sadece değiyor.
“Baba yapma beni tavlada kimse yenemez” diyen bu sıkı matematikçinin, babası Aziz Nesin’e, onun Türk aklıyla nasıl yenilişini de anlatıyor.
Ve Aziz Nesin, sadece bazı yazarlarda olan bir ruhla şöyle diyor oğluna onu 5-0 yendikten sonra:
“Tavla ile ilgili yazın eksik olmuş. Bu oyunumuzla ilgili durumu da eklemezsen, karşı yazı yazarım, rezil olursun…”
Allah herkese bu tarz sert babalar nasip etsin…
Şununla bitireyim: Ali Nesin: "İnsan önce 2'yi sonra 1'i bulmuş olmalı. 2 bulunmamışsa 1'in gerekliliği kavranamaz. En azından bana öyle geliyor."
Bana da öyle geliyor. 2. Dünya Savaşı olmasaydı, birincisine 1. Dünya Savaşı der miydik…
Cumartesi, Kasım 24, 2007
Evlat edinmek istediğim kitaplar
Örnek Suçlar / Max Aub / Mitos Yayınları
*
Excelsior gazetesini istedim, Popular'ı getirdi. Delicado marka sigara ısmarladım. Bir paket Chesterfield getirdi. Bir şişe bira istedim, bir şişe siyah bira getirdi.Kan ile bira, beraber yerde güzel bir görünüm değil.
*
Konuştu ha konuştu ve konuştu ve konuştu babam bre konuştu ha konuştu. Ve konuştu!
Ben evimin kadınıyım ama bu şişman hizmetçi ha babam konuşmak ve konuşmak dışında bir şey yapmıyordu. Neredeysem oraya gelip konuşuyordu. Kapıdan girer girmez başlıyordu konuşmaya. Her şey hakkında ve her şey üstüne konuşuyordu. Hiçbir şeye torpil geçmeden. Neden mi kovmadım onu? Üç aylığını ödemek zorunda kalacaktım o zaman. Ayrıca kemgöze inanırım ben. Bana nazarı değebilirdi. Banyoda bile ondan, bundan, şundan konuşmayı sürdürdü. Susturmak için havluyu ağzına tıktım. Hayır, bundan ötürü ölmedi, konuşamadığı için öldü: Sözcükler içinde infilak etti.
*
O gol kaçmazdı! İmkanı yok yahu! Topa şöyle bir dokunacaktı, kale bomboştu. Topu üstten avuta attı. Gol girseydi maçı kazanacaktık. Çok önemliydi bu kaçan gol. Kazanacağımız maçı bu kancık çingenelere kaptırıvermiştik! Eğer ona attığım tekmeyle öbür dünyayı boyladıysa, Tanrının izniyle orada topa nasıl vurulacağını öğrenir artık.
*
Ayağım kaydı, düştüm. Bir portakal kabuğunun yüzünden. İnsanlar vardı etrafta. Herkes güldü. En çok da tezgahtar kız güldü. O hoşuma giden taze. Attığım taş, tam iki kaşının ortasında patladı. Oldum bittim iyi nişancıyımdır. Düştüğünde bacakları havaya dikildi, orkidesi ortaya çıktı.
*
Aptal olduğu için öldürdüm onu, kötü niyetli, cahil, salak olduğu için, kalınkafalı olduğu için, hıyarağası olduğu için, andavallı, ikiyüzlü, hırtın teki olduğu için, yalancı, kalpazan hıyarın biri olduğu için, cizvit olduğu için, siz seçin nedenini. Ama şunu unutmayın: Herhangi bir neden yeterli. İki tane gerekmez.
*
Top benimdi, yalnızca benim! Ustura benim değildi. Ama söz konusu olan toptu.
*
Canını sıkmamak için öldürdüm onu.
*
Mayısta yayınlayabileceğini söylemişti, sonra haziran dedi, sonra ekim. Kış geçti, ilkbahar geldi, kanım kaynadı. İkinci kitabımdı en önemlisi. Bu gerçeğin o genç yayıncı için önemli olup olmadığı beni ilgilendirmez, özür dilerim. Birçok insan bana teşekkür edecektir, biliyorum. Ayrıca elbet dikkati çekecek ve iyi reklam olacak.
*
Yahu aptalın tekiydi diyorum anlayın işte! Neymiş yeryüzünde değeri? Parası. Yalnızca parası! İşte para... orada duruyor. Ne olmuş yani…
*
Dördüncü cildi ödünç aldığını inkar ediyordu. Oysa kitaplığımın rafında dördüncü cildin yeri, boş bir mezar gibiydi.
*
Nefesi kokuyordu. Çare bulamadığını o bile kabullenmişti.
*
Bir oğlan istiyordum efendim. Dördüncü kızdan sonra ışını bitirdim.
*
Düşünüyorum öyleyse varım demiş o ünlü kişi. Bahçemdeki ağaçlar varlar, ama düşündüklerim sanmıyorum. (Ayrıca durum gösteriyor ki Bay Renato'nun aklı başında değildi ve bu herkesin başına gelebilirdi). Örneğin benim kayınpeder: Var ama düşünmüyor, ya da benim yayıncım... düşünüyor... ama yok. Tam tersi de doğru bunun. Düşündüğüm için var olmuyorum ya da var olduğum için düşünmüyorum. Aslolan düşüncedir. Varoluşsal bir masal, bir söylencedir. Var olmuyorum, paçamı kurtarıyorum.
Yaşamak (hayat dediğimiz şey) düşünmeyenler içindir yalnızca. Onlar, düşünceye dalanlar, yaşamıyorlar. Adaletsizlik bu, gün gibi ortada. Düşünmek, intihar için yeterlidir. Hayır Sayın Descartes: Yaşıyorum, demek ki düşünmüyorum, düşünürsem yaşayamam (var olamam). Bakın bundan güzel bir şarkı bile çıkar:
Düşünüyorum demek ki yaşamıyorum
Yaşasaydım düşünmezdim efendim
Vesaire vesaire...
Yaşamak için düşünmek gerekseydi, o zaman akıllı olurduk. Ama... sonunda siz inanıyorsanız bu işin böyle olduğuna... ben suçsuzum demektir. Tamamen suçsuz. Tümüyle masum! Çünkü ben ne düşünüyorum ne de düşünmek istiyorum. Düşünmüyorsam yokum demektir... yoksam... bu cinayetten nasıl sorumlu olabilirim?
*
Excelsior gazetesini istedim, Popular'ı getirdi. Delicado marka sigara ısmarladım. Bir paket Chesterfield getirdi. Bir şişe bira istedim, bir şişe siyah bira getirdi.Kan ile bira, beraber yerde güzel bir görünüm değil.
*
Konuştu ha konuştu ve konuştu ve konuştu babam bre konuştu ha konuştu. Ve konuştu!
Ben evimin kadınıyım ama bu şişman hizmetçi ha babam konuşmak ve konuşmak dışında bir şey yapmıyordu. Neredeysem oraya gelip konuşuyordu. Kapıdan girer girmez başlıyordu konuşmaya. Her şey hakkında ve her şey üstüne konuşuyordu. Hiçbir şeye torpil geçmeden. Neden mi kovmadım onu? Üç aylığını ödemek zorunda kalacaktım o zaman. Ayrıca kemgöze inanırım ben. Bana nazarı değebilirdi. Banyoda bile ondan, bundan, şundan konuşmayı sürdürdü. Susturmak için havluyu ağzına tıktım. Hayır, bundan ötürü ölmedi, konuşamadığı için öldü: Sözcükler içinde infilak etti.
*
O gol kaçmazdı! İmkanı yok yahu! Topa şöyle bir dokunacaktı, kale bomboştu. Topu üstten avuta attı. Gol girseydi maçı kazanacaktık. Çok önemliydi bu kaçan gol. Kazanacağımız maçı bu kancık çingenelere kaptırıvermiştik! Eğer ona attığım tekmeyle öbür dünyayı boyladıysa, Tanrının izniyle orada topa nasıl vurulacağını öğrenir artık.
*
Ayağım kaydı, düştüm. Bir portakal kabuğunun yüzünden. İnsanlar vardı etrafta. Herkes güldü. En çok da tezgahtar kız güldü. O hoşuma giden taze. Attığım taş, tam iki kaşının ortasında patladı. Oldum bittim iyi nişancıyımdır. Düştüğünde bacakları havaya dikildi, orkidesi ortaya çıktı.
*
Aptal olduğu için öldürdüm onu, kötü niyetli, cahil, salak olduğu için, kalınkafalı olduğu için, hıyarağası olduğu için, andavallı, ikiyüzlü, hırtın teki olduğu için, yalancı, kalpazan hıyarın biri olduğu için, cizvit olduğu için, siz seçin nedenini. Ama şunu unutmayın: Herhangi bir neden yeterli. İki tane gerekmez.
*
Top benimdi, yalnızca benim! Ustura benim değildi. Ama söz konusu olan toptu.
*
Canını sıkmamak için öldürdüm onu.
*
Mayısta yayınlayabileceğini söylemişti, sonra haziran dedi, sonra ekim. Kış geçti, ilkbahar geldi, kanım kaynadı. İkinci kitabımdı en önemlisi. Bu gerçeğin o genç yayıncı için önemli olup olmadığı beni ilgilendirmez, özür dilerim. Birçok insan bana teşekkür edecektir, biliyorum. Ayrıca elbet dikkati çekecek ve iyi reklam olacak.
*
Yahu aptalın tekiydi diyorum anlayın işte! Neymiş yeryüzünde değeri? Parası. Yalnızca parası! İşte para... orada duruyor. Ne olmuş yani…
*
Dördüncü cildi ödünç aldığını inkar ediyordu. Oysa kitaplığımın rafında dördüncü cildin yeri, boş bir mezar gibiydi.
*
Nefesi kokuyordu. Çare bulamadığını o bile kabullenmişti.
*
Bir oğlan istiyordum efendim. Dördüncü kızdan sonra ışını bitirdim.
*
Düşünüyorum öyleyse varım demiş o ünlü kişi. Bahçemdeki ağaçlar varlar, ama düşündüklerim sanmıyorum. (Ayrıca durum gösteriyor ki Bay Renato'nun aklı başında değildi ve bu herkesin başına gelebilirdi). Örneğin benim kayınpeder: Var ama düşünmüyor, ya da benim yayıncım... düşünüyor... ama yok. Tam tersi de doğru bunun. Düşündüğüm için var olmuyorum ya da var olduğum için düşünmüyorum. Aslolan düşüncedir. Varoluşsal bir masal, bir söylencedir. Var olmuyorum, paçamı kurtarıyorum.
Yaşamak (hayat dediğimiz şey) düşünmeyenler içindir yalnızca. Onlar, düşünceye dalanlar, yaşamıyorlar. Adaletsizlik bu, gün gibi ortada. Düşünmek, intihar için yeterlidir. Hayır Sayın Descartes: Yaşıyorum, demek ki düşünmüyorum, düşünürsem yaşayamam (var olamam). Bakın bundan güzel bir şarkı bile çıkar:
Düşünüyorum demek ki yaşamıyorum
Yaşasaydım düşünmezdim efendim
Vesaire vesaire...
Yaşamak için düşünmek gerekseydi, o zaman akıllı olurduk. Ama... sonunda siz inanıyorsanız bu işin böyle olduğuna... ben suçsuzum demektir. Tamamen suçsuz. Tümüyle masum! Çünkü ben ne düşünüyorum ne de düşünmek istiyorum. Düşünmüyorsam yokum demektir... yoksam... bu cinayetten nasıl sorumlu olabilirim?
Çarşamba, Kasım 21, 2007
"Nefret kutsaldır."
ı
would
not
piss
on
you
if
you
were
on
fire
Clash, bunu İngiltere Kraliçesi için yazmış, söylemiş.
Türkçe'de bir karşılığı varmış,
söyledi biri
ben ilk defa duyuyordum
ama şu anda hatırlamıyorum.
Şuna benzer:
Sidiğimin
tek
damlasını
bile
harcamam
sana
ateşler
içinde
yansan
da
Kimbilir kimi düşünerek
"Nefret Kutsaldır"
diyen Zola ile
aynı şeyleri hissetmiş Clash.
Aynı şeyleri hissediyorum.
would
not
piss
on
you
if
you
were
on
fire
Clash, bunu İngiltere Kraliçesi için yazmış, söylemiş.
Türkçe'de bir karşılığı varmış,
söyledi biri
ben ilk defa duyuyordum
ama şu anda hatırlamıyorum.
Şuna benzer:
Sidiğimin
tek
damlasını
bile
harcamam
sana
ateşler
içinde
yansan
da
Kimbilir kimi düşünerek
"Nefret Kutsaldır"
diyen Zola ile
aynı şeyleri hissetmiş Clash.
Aynı şeyleri hissediyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)