“Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.” (Gazete röportajında bir öğretmen)
Romanımın 100. okumasını kutladığım şu günlerde –hayır kimseye okumuyorum, dosyayı bilgisayardan, çıkış alarak, başka fontta çıkış alarak, kırmızı sayfaya çıkış alarak, sabah dinçken, akşam yorgunken, içki içtikten sonra, sevişirken aklıma takıldığında, Avrupa Yakasını izlerken, kendi kendime okuyorum- tam tamamdır demeye yaklaştığımda bir hata buluyorum; sıkı bir hata: Neden bir tanecik olsun ki, her satırda olabilir!!
Bırakıyorum bir yerde, avuntum da artık şu: En azından kimse "Daha ikinci cümlesinde hata var!” diyemeyecek benimkine...
100 kez okumam da gerekmeyebilir, çünkü sıkı bir yayınevi, iyi bir editörlük sistemiyle karşılaşırım bakarsınız! Ama bu hayalime de şöyle batırıyorum çuvaldızı: “Nobelli bir yazarın kitabı bile daha ikinci cümlesinde hata ile yayımlanıyorsa…”
Tabii şuraya da gidilebilir: Yukarıdaki öğretmen acaba gerçekten bunları mı söyledi. Yayınevleri güvenilmez olabiliyor, peki ya gazeteler? Bağlamından koparılmış, kısaltılırken anlam yitimine, mantık bitimine uğratılmış olamaz mı -belki de bilerek-mesela sonraki şu cümleleri öğretmenin:
“Hala Tahsin Yücel’in Kara Kitap’ı satır satır eleştirilmesinin örnek gösterilmesi ise çok komik, çünkü o yazıya dayanarak Orhan Pamuk’u eleştirenler arasında Yücel’in herhangi bir romanını okuyan tek bir kişiye bile rastlamadım. “
Ne alaka!
Bir sonraki cümle:
“İşin kötüsü, Tahsin Yücel çevirilerindeki dil yüzünden çok eleştirilen bir yazar.”
“İşin kötüsü” yerine “çünkü” ile başlasa cümlesine, bir önceki cümlesini bir mantığa oturtmuş olur öğretmen; ama öyle başlamıyor, gazetede benim okuduğum cümle...
İşin kötüsü; “çünkü” ile başlasa oturttuğu mantık da tuhaf bir mantık: Yani bir yazarı eleştiren bir başka yazarın kendi başka yazılarında da dil hataları varsa, bu eleştirilen ilk yazarın hatalarını görmezden gelmemizi mi gerektirir?
Yoksa, dilden zaten anlamaz mı denmek istenmiş, Tahsin Yücel için? Buna pek inanası gelmiyor insanın; ben ne yazılarında gördüm bir hata, ne de bir yerlerde okudum böyle bir durum…
Ama esas şu denmeli değil miymiş, öğretmen türü okurlardan biri tarafından: “Tahsin Yücel de yapıyor aynı hataları, demek ben haklıyım; yani dile takılmadan okunmalı bir kitap!”
Buna işte, o zaman, şapka çıkarırdım; ben, hala, beceremediğim için böyle okumasını; böylece bu yazı da halama mektup oldu çıktı, benden…
Not:
Deneme kitabımın “aşağılama” konulu bölümüne bir örnek olarak girdi aşağıdaki cümle; o yüzden o açıdan daha fazla “fenalık” etmek istemedim burada: “Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.”
Yani bir dil yanlışını gösterdiğinizde, o dil yanlışını görmeyen ya da umursamayan okura doğrudan hakaret etmiş, onu aşağılamış oluyorsunuz!
Savıma çok iyi bir örnek; çünkü savım aşağı yukarı şöyle kitapta: Bir çok histe, ama özellikle aşağılanma hissinde, “yanlış hissetme” fazlaca mevcuttur: Ortada aşağılama yokken (bir tespit varken), insan kendini aşağılanmış hisseder.
Salı, Ekim 14, 2008
Salı, Eylül 30, 2008
Öğretmen çocuklara zormuş
Öğretmen çocuklara sormuş:
- Söyleyin bakalım bu sene eylüle kalmadan kim sınıf geçmek ister?
Herkes parmak kaldırmış, biri hariç.
- Sen geçmek istemiyor musun?
- Bu sadece bana bağlı değil ki hocam. Ne yaparsam yapayım siz uygun görmedikçe geçemem.
Hoca bu cevaptan çok etkilenmiş. Böyle bir öğrencinin sınıf geçmeyi nasılsa hak edeceğini düşünmüş:
- Peki sana söz veriyorum, ne yaparsan yap seni sınıf geçireceğim.
Öğrenci muzip bir ifadeyle sınıfa dönmüş ve sormuş:
- Kim ne yaparsa yapsın sınıf geçmek ister?
Kimse parmağını indirmemiş.
- Söyleyin bakalım bu sene eylüle kalmadan kim sınıf geçmek ister?
Herkes parmak kaldırmış, biri hariç.
- Sen geçmek istemiyor musun?
- Bu sadece bana bağlı değil ki hocam. Ne yaparsam yapayım siz uygun görmedikçe geçemem.
Hoca bu cevaptan çok etkilenmiş. Böyle bir öğrencinin sınıf geçmeyi nasılsa hak edeceğini düşünmüş:
- Peki sana söz veriyorum, ne yaparsan yap seni sınıf geçireceğim.
Öğrenci muzip bir ifadeyle sınıfa dönmüş ve sormuş:
- Kim ne yaparsa yapsın sınıf geçmek ister?
Kimse parmağını indirmemiş.
Saramago
“Körlük” romanı gibi unutulmaz bir toplumsal hicvin yazarı olarak size şunu da soralım: Dünya nereye gidiyor? Körlük sürüyor mu?
Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum. Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında.
Bu denli birbirine yabancılaşan insanların yaşadığı dünyada edebiyatın işlevi ne olacak?
Yok yok, edebiyat dünyayı değiştirmez. Tersine, dünya edebiyatı değiştirir. Çok şükür ki böyle oluyor çünkü bu, edebiyatın canlı bir varlık olduğunu gösterir. Yazarların da diğer bütün insanlar gibi hayat hakkında farklı görüşleri vardır. Fark şudur: Yazarların bir yeteneği vardır ve bunu yazıya dönüştürürler. Okurlar da onlara katılırlar ya da katılmazlar. Ama dünyayı kurtaramayız!
Not: Kötümser olmasına rağmen, içimi rahatlatan bir konuşma. Saramago'nun okumasını isterdim beni...
Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum. Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında.
Bu denli birbirine yabancılaşan insanların yaşadığı dünyada edebiyatın işlevi ne olacak?
Yok yok, edebiyat dünyayı değiştirmez. Tersine, dünya edebiyatı değiştirir. Çok şükür ki böyle oluyor çünkü bu, edebiyatın canlı bir varlık olduğunu gösterir. Yazarların da diğer bütün insanlar gibi hayat hakkında farklı görüşleri vardır. Fark şudur: Yazarların bir yeteneği vardır ve bunu yazıya dönüştürürler. Okurlar da onlara katılırlar ya da katılmazlar. Ama dünyayı kurtaramayız!
Not: Kötümser olmasına rağmen, içimi rahatlatan bir konuşma. Saramago'nun okumasını isterdim beni...
Cumartesi, Eylül 27, 2008
Bilmeden konuşuyorsun MART 94
-Bilmeden konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Susup dinlesen...
-Sadece bana öğretilmek istenenleri öğrenmek istemiyorum.
-Öğretmen olmadan dersi anlatmaya çalışıyorsun.
-"Belki de"lerle, "neden olmasın"larla başka tarzda sorular oluşturmak istiyorum.
-Sordukların bilgini belli ediyor; sen bilmeden soruyorsun.
-Bilmek için soruyorum.
-Ama tahminler yapıyorsun, doğru yanlış.
-Öğrenmenin bir yolu da bu değil mi?
-Kitap okusan...
-Hep konuşan birisini dinlemek istemiyorum, arasıra lafını kesmek istiyorum.
-Anlatmasına engel oluyorsun.
-Kafasındakini anlatıp tatmin olmasını değil, benim sorularıma cevap verip beni tatmin etmesini istiyorum. Konuşana değil dinleyene göre şekillenmeli sohbet.
-Daha bilgili dinleyicileri engelliyorsun.
-Belki de bir alt sınıftan başlamam gerek.
-Sadece dinlemen gerek konuşulanları, hiç konuşmadan.
-Teşekkürler ben kitap okuyayım.
-Bitirince sınıfımıza bekleriz yine.
Bir zaman sonra
-Hâlâ bilmeden mi konuşuyorsun?
-Okudum, ama senin bildiklerini değil kendi merak ettiklerimi öğrendim. Kendi "neden olmasın"larımı, "belki de"lerimi...
-Yanlış kitapları okudun herhalde.
-Senin okuduklarını başka bir bakış açısıyla okudum belki de.
-Hâlâ bilmeden soracak mısın?
-Sorduklarımı sen bilebilecek misin?
-Daha bilgili dinleyicileri engelleyecek misin?
-Kafalarındaki sorulara farklı bir açıdan yaklaştığımda, onları engellediğimi düşünecekler mi...
-........
-Bir alt sınıftan devam etmem gerektiğini mi düşünüyorsun hâlâ?
-Düşündüğüm, belki de başka bir bölümde devam etmen gerektiği... Belki de başka bir okulda...
-Ne! Beni kovmayı mı düşünüyorsun?! Neden?
-Neden olmasın? Belki de kendi sınıfını oluşturman, kendi okulunu kurman için seni serbest bırakmak istiyorum.
-Bir bildiğin var ki konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Susup dinlesen...
-Sadece bana öğretilmek istenenleri öğrenmek istemiyorum.
-Öğretmen olmadan dersi anlatmaya çalışıyorsun.
-"Belki de"lerle, "neden olmasın"larla başka tarzda sorular oluşturmak istiyorum.
-Sordukların bilgini belli ediyor; sen bilmeden soruyorsun.
-Bilmek için soruyorum.
-Ama tahminler yapıyorsun, doğru yanlış.
-Öğrenmenin bir yolu da bu değil mi?
-Kitap okusan...
-Hep konuşan birisini dinlemek istemiyorum, arasıra lafını kesmek istiyorum.
-Anlatmasına engel oluyorsun.
-Kafasındakini anlatıp tatmin olmasını değil, benim sorularıma cevap verip beni tatmin etmesini istiyorum. Konuşana değil dinleyene göre şekillenmeli sohbet.
-Daha bilgili dinleyicileri engelliyorsun.
-Belki de bir alt sınıftan başlamam gerek.
-Sadece dinlemen gerek konuşulanları, hiç konuşmadan.
-Teşekkürler ben kitap okuyayım.
-Bitirince sınıfımıza bekleriz yine.
Bir zaman sonra
-Hâlâ bilmeden mi konuşuyorsun?
-Okudum, ama senin bildiklerini değil kendi merak ettiklerimi öğrendim. Kendi "neden olmasın"larımı, "belki de"lerimi...
-Yanlış kitapları okudun herhalde.
-Senin okuduklarını başka bir bakış açısıyla okudum belki de.
-Hâlâ bilmeden soracak mısın?
-Sorduklarımı sen bilebilecek misin?
-Daha bilgili dinleyicileri engelleyecek misin?
-Kafalarındaki sorulara farklı bir açıdan yaklaştığımda, onları engellediğimi düşünecekler mi...
-........
-Bir alt sınıftan devam etmem gerektiğini mi düşünüyorsun hâlâ?
-Düşündüğüm, belki de başka bir bölümde devam etmen gerektiği... Belki de başka bir okulda...
-Ne! Beni kovmayı mı düşünüyorsun?! Neden?
-Neden olmasın? Belki de kendi sınıfını oluşturman, kendi okulunu kurman için seni serbest bırakmak istiyorum.
-Bir bildiğin var ki konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
Perşembe, Eylül 11, 2008
Sizli özne 2
(Romandan)
Hem, hayatının adamı, senin sevdiğin kadar sevmeyince seni, hayatının adamı olmaktan çıkabilir mi? Sen benim hayatımın adamısın ama ben senin hayatının kadını değilim! Ne saçma. Bazı durumlarda belki iki tarafın sevgileri de hemen hemen eşittir, ama birçok durumda iki sevgilinin ortak yanları ikisinin de birini, içlerinden birini sevmesi değil midir; sen beni, ben de beni, ne güzel, birbirimize bakmak değil aynı yöne bakmak, bana… Ben senin hayatının baş köşesine oturuyorsam hem, sen ancak benim kucağıma oturabilirsin…
Hem, hayatının adamı, senin sevdiğin kadar sevmeyince seni, hayatının adamı olmaktan çıkabilir mi? Sen benim hayatımın adamısın ama ben senin hayatının kadını değilim! Ne saçma. Bazı durumlarda belki iki tarafın sevgileri de hemen hemen eşittir, ama birçok durumda iki sevgilinin ortak yanları ikisinin de birini, içlerinden birini sevmesi değil midir; sen beni, ben de beni, ne güzel, birbirimize bakmak değil aynı yöne bakmak, bana… Ben senin hayatının baş köşesine oturuyorsam hem, sen ancak benim kucağıma oturabilirsin…
Sizli özne
(Romandan)
Hayata sahipleniyorum ben, ve sadece hayatın beni sahiplenmesine izin veriyorum. Ama aşk. İlk tanışmanın heyecanıysa, birbirine duyulan ilginin platonik aşamasının gizemiyse, ilk öpüşmenin, sevişmenin yakıcılığıysa... işte bu kadar. Özneye niye yöneliyor ki... Bu saydıklarımın gerçekleşmesi... İşte, hayatın tatlarının... Yemeğe âşık olur musunuz? Kalamarla aşk! Hah! Kalamarla yaşadığımız yaz aşkıymış, beyaz şarapla daha uzun bir ilişki yaşadık ama o da bitti... Yoksa ona giderek bağlanıyordum... Hah!
Hayata sahipleniyorum ben, ve sadece hayatın beni sahiplenmesine izin veriyorum. Ama aşk. İlk tanışmanın heyecanıysa, birbirine duyulan ilginin platonik aşamasının gizemiyse, ilk öpüşmenin, sevişmenin yakıcılığıysa... işte bu kadar. Özneye niye yöneliyor ki... Bu saydıklarımın gerçekleşmesi... İşte, hayatın tatlarının... Yemeğe âşık olur musunuz? Kalamarla aşk! Hah! Kalamarla yaşadığımız yaz aşkıymış, beyaz şarapla daha uzun bir ilişki yaşadık ama o da bitti... Yoksa ona giderek bağlanıyordum... Hah!
Salı, Eylül 02, 2008
Babayasa

Bu ilanın önemi şu:
Maddeler orijinal Anayasa maddelerinden esinlenilerek kurulmuşken
4. madde Anayasayı "aşmış" bulunuyor.
Çünkü Anayasa'nın 4. maddesinde, 4. maddenin de değiştirilemeyeceği yazmıyor!
4. maddeyi değiştirdiğinizde, o maddenin güya koruduğu ilk üçünü de rahatlıkla değiştirebilirsiniz yani...
Esquire ilanı yaparken bulduğum şeye bakın!
Çarşamba, Ağustos 20, 2008
İtalik anneler
Demin bir kadına yazdım:
"Bu konuşmayı oğluna okut, iyi bir doğum günü armağanı ver ona, annesinin nasıl faşist bir erkek gibi davrandığını görsün... Tabii zamanı gelince.... Bir de benim blogumu okut ki kadınlar ne kadar salak olsa da erkekler salak olmamalıdır onların suyuna gitmek için, türü sağlam bir mantık edinsin, peşimden gelsin... Yoksa ilk sen kızacaksın ona, neden kızdığını fark etmeden: Senin kadar salak bir kadınla evlendiğinden..."
"Bu konuşmayı oğluna okut, iyi bir doğum günü armağanı ver ona, annesinin nasıl faşist bir erkek gibi davrandığını görsün... Tabii zamanı gelince.... Bir de benim blogumu okut ki kadınlar ne kadar salak olsa da erkekler salak olmamalıdır onların suyuna gitmek için, türü sağlam bir mantık edinsin, peşimden gelsin... Yoksa ilk sen kızacaksın ona, neden kızdığını fark etmeden: Senin kadar salak bir kadınla evlendiğinden..."
Cuma, Ağustos 15, 2008
İtalik Kadınlar
-daha önce yazdığın kitapları merak ediyorum
onlar da
aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
-aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
bunu nerden çıkardın
-hissettim diyelim
kadınları sevmiyorsun
bu belli
ve sebebi olmalı
-böyle konuşan bir kadını sevmeli mi!
-beni sevme
sevmen de gerekmiyor
ama düşüncelerimi, sohbetimi sevdin
-bunu nerden çıkardın peki!!!
-yine hissettim diyelim........
-Hep böyle hissedersen düşüncelerini nerden bilicem. demişsin ya düşüncelerini sevmişim...
-insan konuşmak istemediği birisiyle kadın erkek farketmez ASLA KONUŞMAZ
-bir insan konuşmak istemediği birini nasıl bilebilir!!!!
hislerle diyeceksin...
o yüzden de bu insanlar asla kendilerine göre birini bulamayacaklar...
bu dünyada hisleri gerçekten gelişkin insan sayısı elimin parmaklarını geçmez... (benim elimin ama)
-bu insanlara sen de dahilsin ama unutma
-bunu nerden çıkardın!!!
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Bu insana laf anlatabilir misiniz...
Ne kadar vasat “hisleri” olduğunu anlatabilir misiniz...
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Ama yakında yayımlayacağım “Ölümlü Dünya”nın özellikle “Yanlış Kadınlar Tuvaleti” adlı bölümüyle ilgili böyle şeyler işiteceğimi biliyorum... Kadınları sevmemek, aldatılmış olmak gibi vasat kadınların vasat erkeklere söyleyeceği şeyleri yani...
Hep ne oldu: Bir metnimi-bir konuşmamı eleştirenleri, metnimin başına-konuşmamın önceki cümlelerine gönderdim...
Okumamış-dinlememiş olduklarını anladılar mı... Hayır...
Doğru eleştiri bu yüzden çok önemli...
Doğru okuma...
Sen de diğer erkekler gibisin falan diye bana yüklenen bir kadına, yanımızdaki bir arkadaşım-ki kendisi de kadındı, "Murat'ı başkalarıyla karıştırma" demişti...
"Nedenmiş o" dediğinde de...
"Benzemez çünkü..." diye eklemişti...
Susmuştu freni patlamış...
Neden kitap yayımladığımı anladım...
Biri adam gibi okusun da arkamda yanımda... önümde dursun diye...
Korusun beni bu vasat zihinlerden...
Tırmanmam lazım daha...
onlar da
aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
-aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
bunu nerden çıkardın
-hissettim diyelim
kadınları sevmiyorsun
bu belli
ve sebebi olmalı
-böyle konuşan bir kadını sevmeli mi!
-beni sevme
sevmen de gerekmiyor
ama düşüncelerimi, sohbetimi sevdin
-bunu nerden çıkardın peki!!!
-yine hissettim diyelim........
-Hep böyle hissedersen düşüncelerini nerden bilicem. demişsin ya düşüncelerini sevmişim...
-insan konuşmak istemediği birisiyle kadın erkek farketmez ASLA KONUŞMAZ
-bir insan konuşmak istemediği birini nasıl bilebilir!!!!
hislerle diyeceksin...
o yüzden de bu insanlar asla kendilerine göre birini bulamayacaklar...
bu dünyada hisleri gerçekten gelişkin insan sayısı elimin parmaklarını geçmez... (benim elimin ama)
-bu insanlara sen de dahilsin ama unutma
-bunu nerden çıkardın!!!
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Bu insana laf anlatabilir misiniz...
Ne kadar vasat “hisleri” olduğunu anlatabilir misiniz...
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Ama yakında yayımlayacağım “Ölümlü Dünya”nın özellikle “Yanlış Kadınlar Tuvaleti” adlı bölümüyle ilgili böyle şeyler işiteceğimi biliyorum... Kadınları sevmemek, aldatılmış olmak gibi vasat kadınların vasat erkeklere söyleyeceği şeyleri yani...
Hep ne oldu: Bir metnimi-bir konuşmamı eleştirenleri, metnimin başına-konuşmamın önceki cümlelerine gönderdim...
Okumamış-dinlememiş olduklarını anladılar mı... Hayır...
Doğru eleştiri bu yüzden çok önemli...
Doğru okuma...
Sen de diğer erkekler gibisin falan diye bana yüklenen bir kadına, yanımızdaki bir arkadaşım-ki kendisi de kadındı, "Murat'ı başkalarıyla karıştırma" demişti...
"Nedenmiş o" dediğinde de...
"Benzemez çünkü..." diye eklemişti...
Susmuştu freni patlamış...
Neden kitap yayımladığımı anladım...
Biri adam gibi okusun da arkamda yanımda... önümde dursun diye...
Korusun beni bu vasat zihinlerden...
Tırmanmam lazım daha...
Pazar, Temmuz 27, 2008
Dance me to the end of love: Aşkın sonuna (kadar) dans
Aşk zekayı yenmektir diyordu bir yazar...
Aklıma geldi, iyi oturdu:
“Hocam suyun üzerinde yürümeyi becerebiliyorum” der öğrenci...
“Peki bundan vazgeçmeyi başarabilecek misin.” diye sormaz ustası...
Aşk zekayı yenmektir, lafına söyleyeceğiniz hazır olsun, kandırılmayın:
Zekayı yenmek için önce zeki olmayı başarmak gerekir...
Ondan sonra yenersiniz zekanızı, yenebilirseniz, ve gerekliyse bu...
“Aşk zekayı yenmektir”!!!
Ne aşkı tanıyan ne de zeki olan birisinin söylediği açık bir cümle, tabii benim için, aşk ile akıl arasında seçim yapmak, anne ile baba arasında seçim yapmak gibidir diyen benim gibi bir yazar için...
Ya sizin için... Siz nerdesiniz...
Aşkta zeki davranamadığı için palavra bir fikri bilinçsizce yazıp, yazar olarak tanındığı için de yayılmasına neden olup tehlike oluşturabilecek insanlara inanmayın, hatta aralarınızdan bazılarına güvenelim lütfen: Onlara sus diyebilin...
Aşk, bir kadını-erkeği sevmekle başlamaz... Olgunlaşıldığında (zeka geliştiğinde) bir kadını-erkeği sevmekle sonucuna ulaşır... Ondan öncesini beceremeyenler için ne aşktan ne de zekadan söz etmeli...
Bence boşverin aşkı, insanoğlu-kızı aşık olabilme kapasitesinden giderek uzaklaşıyor...
Şimdi TV’de biri, kurşunun midendeki acısını hayal etmeye çalış, diye tehdit etti ağzından laf almak istediği birini...
Günümüz insanlığını böyle tehdit edebilmek gerek...
Önce, zekadan yoksun ilişkiler yaşadığından etrafa mide ve kalp acısı salmaya meraklı serseri mayınları kendi içlerinde patlatmalı...
Aklıma geldi, iyi oturdu:
“Hocam suyun üzerinde yürümeyi becerebiliyorum” der öğrenci...
“Peki bundan vazgeçmeyi başarabilecek misin.” diye sormaz ustası...
Aşk zekayı yenmektir, lafına söyleyeceğiniz hazır olsun, kandırılmayın:
Zekayı yenmek için önce zeki olmayı başarmak gerekir...
Ondan sonra yenersiniz zekanızı, yenebilirseniz, ve gerekliyse bu...
“Aşk zekayı yenmektir”!!!
Ne aşkı tanıyan ne de zeki olan birisinin söylediği açık bir cümle, tabii benim için, aşk ile akıl arasında seçim yapmak, anne ile baba arasında seçim yapmak gibidir diyen benim gibi bir yazar için...
Ya sizin için... Siz nerdesiniz...
Aşkta zeki davranamadığı için palavra bir fikri bilinçsizce yazıp, yazar olarak tanındığı için de yayılmasına neden olup tehlike oluşturabilecek insanlara inanmayın, hatta aralarınızdan bazılarına güvenelim lütfen: Onlara sus diyebilin...
Aşk, bir kadını-erkeği sevmekle başlamaz... Olgunlaşıldığında (zeka geliştiğinde) bir kadını-erkeği sevmekle sonucuna ulaşır... Ondan öncesini beceremeyenler için ne aşktan ne de zekadan söz etmeli...
Bence boşverin aşkı, insanoğlu-kızı aşık olabilme kapasitesinden giderek uzaklaşıyor...
Şimdi TV’de biri, kurşunun midendeki acısını hayal etmeye çalış, diye tehdit etti ağzından laf almak istediği birini...
Günümüz insanlığını böyle tehdit edebilmek gerek...
Önce, zekadan yoksun ilişkiler yaşadığından etrafa mide ve kalp acısı salmaya meraklı serseri mayınları kendi içlerinde patlatmalı...
Yaşlı doğmak
“Yine de ben hayatımı boşa yaşanmış saymıyorum, yeniden dünyaya gelsem aynı şeyleri yaşarım.”
Yeniden doğmaya ne gerek var, aynı şeyler yaşanacaksa...
Bazı insanların yeniden doğması ne kadar faydasız...
Bence bu insanların doğması da faydasızdı...
Yaşlı doğmuşlardı çünkü...
(Hazırlanan kitaptan bölüm)
Yeniden doğmaya ne gerek var, aynı şeyler yaşanacaksa...
Bazı insanların yeniden doğması ne kadar faydasız...
Bence bu insanların doğması da faydasızdı...
Yaşlı doğmuşlardı çünkü...
(Hazırlanan kitaptan bölüm)
Salı, Temmuz 08, 2008
Öffffke!
Nihat Genç:
"Psikyatristler insanın doğal neşesine manik, sinirli haline de agresif diye tanımlar koydular. Bunlar benim gülüp geçtiğim şeylerdir. Bütün dünya duygularını haplarla düzenlerken ben kelimelerle ve içimden gelen öfkeyle düzenliyorum."
"Psikyatristler insanın doğal neşesine manik, sinirli haline de agresif diye tanımlar koydular. Bunlar benim gülüp geçtiğim şeylerdir. Bütün dünya duygularını haplarla düzenlerken ben kelimelerle ve içimden gelen öfkeyle düzenliyorum."
Salı, Haziran 24, 2008
Sihir
(Romandan)
Hayatı nereye, mucizeyi, sihri, büyüyü nereye koyuyorsunuz, diye sorayım, siz düşünün: Ben ikisini üst üste koyarım. Hayatın zaten sihir olduğunu düşünüyorum, çoğu insanın onu ‘sinir’ bulduğunun farkında olarak hem de.
Mesela baş parmağınız olmasa her zaman kavrayabildiğiniz kadar sağlam kavrayamazsınız. Başparmağınızın olması bir sihirdir. Değerini onu kaybedince anlarız ne yazık ki. Kimse de tapmaz başparmağına. (Sorumu cevaplamadınız.) Ben başparmağıma taparım. Sonra sırasıyla bedenimdeki her uzva tapmaya başlarım. Hayattaki her şeye taparım, ayrı ayrı ve bütün olarak...
Ve işte hayatı bir sihir haline getirir bu. Zaten bir sihir içinde yaşıyorsam, hiçbir şeye tapmamaya başlarım, hiçbir şeyi sihir olarak görmemeye. Hayat hem sihirdir hem değildir. Siz seçin.
Yani aşk mesela, mutluluk mesela bir sihir midir? Bu kadar insan mutsuzken belki de öyledir. Barış sihir midir? Savaş çıkacağı zaman sorun, sihirdir, daha önce sorsanız değildi! Hayatın içindeki bir şey sihir midir, siz hayatı sihir olarak algılamazken? Ya da hayatı sihir olarak algılıyorsanız içindeki hangi şey sihir değildir? O nedenle başparmaklarımızın sihirle ilgisi, hayatın gündelik sihirlerinden haberiniz varsa yok, yoksa var.
Hayatı nereye, mucizeyi, sihri, büyüyü nereye koyuyorsunuz, diye sorayım, siz düşünün: Ben ikisini üst üste koyarım. Hayatın zaten sihir olduğunu düşünüyorum, çoğu insanın onu ‘sinir’ bulduğunun farkında olarak hem de.
Mesela baş parmağınız olmasa her zaman kavrayabildiğiniz kadar sağlam kavrayamazsınız. Başparmağınızın olması bir sihirdir. Değerini onu kaybedince anlarız ne yazık ki. Kimse de tapmaz başparmağına. (Sorumu cevaplamadınız.) Ben başparmağıma taparım. Sonra sırasıyla bedenimdeki her uzva tapmaya başlarım. Hayattaki her şeye taparım, ayrı ayrı ve bütün olarak...
Ve işte hayatı bir sihir haline getirir bu. Zaten bir sihir içinde yaşıyorsam, hiçbir şeye tapmamaya başlarım, hiçbir şeyi sihir olarak görmemeye. Hayat hem sihirdir hem değildir. Siz seçin.
Yani aşk mesela, mutluluk mesela bir sihir midir? Bu kadar insan mutsuzken belki de öyledir. Barış sihir midir? Savaş çıkacağı zaman sorun, sihirdir, daha önce sorsanız değildi! Hayatın içindeki bir şey sihir midir, siz hayatı sihir olarak algılamazken? Ya da hayatı sihir olarak algılıyorsanız içindeki hangi şey sihir değildir? O nedenle başparmaklarımızın sihirle ilgisi, hayatın gündelik sihirlerinden haberiniz varsa yok, yoksa var.
Cumartesi, Haziran 14, 2008
20'li yaşlarına gelmeden çocuğumu asla sokmayacağım pasajlar
Neden böyle bir başlıkla dünya yazarlarından örnek pasajlar...
Kafka'dan, Cioran'dan, Hume'dan, Schopenhaur'dan, Thomas Bernhard'dan, Kafka'dan...
İşte şu nedenden:
Istvan Örkeny
1 dakikalık Öyküler
"Evde olmak"
.....
-Ne güzel değil mi? Bak bu tren bizi evimize götürecek.
-O zaman ne olacak ki?
-Evimize kavuşacağız!
-Peki ev ne demek? diye sordu çocuk.
-Bundan önce yaşadığımız yer demek.
-Orada ne var?
-Oyuncak ayıcığını hatırlıyor musun? Belki bebeklerin de duruyordur.
-Anneciğim peki orada gardiyan var mı?
-Hayır yok.
-O zaman, oradan kaçabilir miyiz?..
Kafka'dan, Cioran'dan, Hume'dan, Schopenhaur'dan, Thomas Bernhard'dan, Kafka'dan...
İşte şu nedenden:
Istvan Örkeny
1 dakikalık Öyküler
"Evde olmak"
.....
-Ne güzel değil mi? Bak bu tren bizi evimize götürecek.
-O zaman ne olacak ki?
-Evimize kavuşacağız!
-Peki ev ne demek? diye sordu çocuk.
-Bundan önce yaşadığımız yer demek.
-Orada ne var?
-Oyuncak ayıcığını hatırlıyor musun? Belki bebeklerin de duruyordur.
-Anneciğim peki orada gardiyan var mı?
-Hayır yok.
-O zaman, oradan kaçabilir miyiz?..
Salı, Haziran 10, 2008
Cumartesi, Haziran 07, 2008
Arpa boyu
(Romandan)
İnsanlar hep doğru insanı arıyorlardı. Ama neye göre doğru insan? Hatalarınızı hiç eleştirmeyen, sizi olduğu gibi kabul eden bir insan: Buna doğru insan diyorlardı, onun yanında kendilerini güvende hissediyorlardı... Oysa iyi bir ilişki için iki şey gerekliydi ve ancak ikincisi doğru insanı bulmaktı.
İki kişinin ortak ya da paylaşılan zaafları o insanları mutlu etmeye gerçekten yeter miydi. Bu karşılıklı kişilik bozukluğuna aşk diyen vardı! İlişkiler bize kendimizi iyi hissettirdiği için değil kendimizi daha iyi bir insan yapmamıza olanak tanıdığı için değerli değil miydi. Doğru insanı tanımanın çok iyi bir kıstası vardı: Onu bulduğunuzda görürdünüz ki siz pek de doğru bir insan değilmişsiniz.
Peki o zaman ne yapardınız?
Doğru insana iftira atardınız.
“İnsanlar birbirlerini oldukları gibi sevmelidir. Değiştirmeye çalışmamalıdır. Değiştirmeye çalışırsa bu onun olduğu halini değil dönüşeceği insanı sevmesi demektir...” diyordu Eric Fromm. Hemen atlanırdı. “İşte bak: Sen beni sevmiyorsun, kafandaki başka birini seviyorsun ve ona dönüştürmeye çalışıyorsun beni.” Bu lafları alkışlamayacak insan yoktu! Oysa insanı olduğu gibi sevmek bir bebeği doğduğu gibi sevmek değil miydi. İnsan sadece çocukların geliştiğini, büyüdüğünü düşünüyordu. Bilmeden hata yapana, çocuk deniyordu, bilerek hata yapana da yetişkin. Yetişkinlikten daha üst bir aşamaya ihtiyacımız olduğu açık değil miydi? Ya da boyu uzadı, yaşı büyüdü diye insana yetişkin dememeliydik…
İnsanların karşıdakini olduğu gibi kabul etmesi, karşıdakinin olabileceği insandan nefret etmesindendir, diyordu Adorno.
Adamın biri aşırı ishalden hastaneye gidiyor, yanlışlıkla psikoterapiste gönderiyorlardı. Seans sonunda arkadaşı soruyordu: “Ne oldu sorununu hallettin mi?” Şöyle cevap veriyordu: “Hayır ama artık kafama takmıyorum.”
Bu bir fıkra değildi... Aynısını yaşamıştım. Aynı lafı etmişti bir sevgilim bana. Çünkü onun sorunları nedeniyle birlikte gittiğimiz psikolog, Eric Fromm gibi “İnsanları olduğu gibi kabul edeceksin” diyen biriydi.
Şimdi bu psikoloğun söylediği şuydu: “Evet sizin böyle bir kusurunuz var, ama ne yapalım böyle yaşayacaksınız!” Buna bir de para veriyorsun! Yani hoşgörü bazen bir şey yapamamanın doğal sonucu olabilir, kendini yıpratacağına kabullenirsin, bükemeyeceğin eli, asla öpmezsin, bükmeye çalışmazsın, ama yapabilecekken yapmamanın mazereti olamaz hoşgörü...
İnsanlar hep doğru insanı arıyorlardı. Ama neye göre doğru insan? Hatalarınızı hiç eleştirmeyen, sizi olduğu gibi kabul eden bir insan: Buna doğru insan diyorlardı, onun yanında kendilerini güvende hissediyorlardı... Oysa iyi bir ilişki için iki şey gerekliydi ve ancak ikincisi doğru insanı bulmaktı.
İki kişinin ortak ya da paylaşılan zaafları o insanları mutlu etmeye gerçekten yeter miydi. Bu karşılıklı kişilik bozukluğuna aşk diyen vardı! İlişkiler bize kendimizi iyi hissettirdiği için değil kendimizi daha iyi bir insan yapmamıza olanak tanıdığı için değerli değil miydi. Doğru insanı tanımanın çok iyi bir kıstası vardı: Onu bulduğunuzda görürdünüz ki siz pek de doğru bir insan değilmişsiniz.
Peki o zaman ne yapardınız?
Doğru insana iftira atardınız.
“İnsanlar birbirlerini oldukları gibi sevmelidir. Değiştirmeye çalışmamalıdır. Değiştirmeye çalışırsa bu onun olduğu halini değil dönüşeceği insanı sevmesi demektir...” diyordu Eric Fromm. Hemen atlanırdı. “İşte bak: Sen beni sevmiyorsun, kafandaki başka birini seviyorsun ve ona dönüştürmeye çalışıyorsun beni.” Bu lafları alkışlamayacak insan yoktu! Oysa insanı olduğu gibi sevmek bir bebeği doğduğu gibi sevmek değil miydi. İnsan sadece çocukların geliştiğini, büyüdüğünü düşünüyordu. Bilmeden hata yapana, çocuk deniyordu, bilerek hata yapana da yetişkin. Yetişkinlikten daha üst bir aşamaya ihtiyacımız olduğu açık değil miydi? Ya da boyu uzadı, yaşı büyüdü diye insana yetişkin dememeliydik…
İnsanların karşıdakini olduğu gibi kabul etmesi, karşıdakinin olabileceği insandan nefret etmesindendir, diyordu Adorno.
Adamın biri aşırı ishalden hastaneye gidiyor, yanlışlıkla psikoterapiste gönderiyorlardı. Seans sonunda arkadaşı soruyordu: “Ne oldu sorununu hallettin mi?” Şöyle cevap veriyordu: “Hayır ama artık kafama takmıyorum.”
Bu bir fıkra değildi... Aynısını yaşamıştım. Aynı lafı etmişti bir sevgilim bana. Çünkü onun sorunları nedeniyle birlikte gittiğimiz psikolog, Eric Fromm gibi “İnsanları olduğu gibi kabul edeceksin” diyen biriydi.
Şimdi bu psikoloğun söylediği şuydu: “Evet sizin böyle bir kusurunuz var, ama ne yapalım böyle yaşayacaksınız!” Buna bir de para veriyorsun! Yani hoşgörü bazen bir şey yapamamanın doğal sonucu olabilir, kendini yıpratacağına kabullenirsin, bükemeyeceğin eli, asla öpmezsin, bükmeye çalışmazsın, ama yapabilecekken yapmamanın mazereti olamaz hoşgörü...
Cumartesi, Mayıs 24, 2008
İnsanım
(Romandan)
Benim insanım kendi kendine yetebilen, güçlü bir insanken, insanlarınki kendilerini güçlü hissettiren bir insandı.
Ben kendi tahtını bulmuş ya da onu yaratmış bir kraliçe ararken, insanlar hizmetkar arıyordu.
Kendine güveni tam, güçlü bir hizmetkar.
Ben bana ihtiyacı olmayacak birinin beni sevmesini aşk olarak tanımlıyordum,
kadın ise kendisine tapacak birisini,
kendini el üstünde tutacak birisini,
zaaflarına hatta karşıdakine karşı işlediği günahlara rağmen onun dizinin dibinden ayrılmayacak birisini sevmeyi aşk olarak niteliyordu.
Kadın kendi değerini görecek ama bu arada kusurlarını görmeyecek kişiyi âşık olarak tanımlar,
yanılgılarına rağmen onu sevmesini isterken aşığından,
ben ancak en büyük yanılgımı ortaya çıkaran kişiye âşık olabilirdim.
İnsanın ilişkileri birbirini kayıran dostlar,
düşmana karşı birleşen müttefikler arasında geçerken
benimki düşmana âşık olmayı asla dışlamıyordu.
Tolstoy’un Anna Karenina’sındaki Arkadyeviç’in
“Bütün insanlar, hepimiz günahkarız, ne diye kızalım birbirimize, ne diye kavga edelim?”
mantığına sahip insanların arasında ben Milan Kundera’nın Şaka’daki mantığına sahiptim:
“Her biri kendi alçaklığını bir ötekinde gördüğü için,
birbiriyle kardeşçe geçinen insanlar kadar beni tiksindiren hiçbir şey olamaz.”
Benim insanım kendi kendine yetebilen, güçlü bir insanken, insanlarınki kendilerini güçlü hissettiren bir insandı.
Ben kendi tahtını bulmuş ya da onu yaratmış bir kraliçe ararken, insanlar hizmetkar arıyordu.
Kendine güveni tam, güçlü bir hizmetkar.
Ben bana ihtiyacı olmayacak birinin beni sevmesini aşk olarak tanımlıyordum,
kadın ise kendisine tapacak birisini,
kendini el üstünde tutacak birisini,
zaaflarına hatta karşıdakine karşı işlediği günahlara rağmen onun dizinin dibinden ayrılmayacak birisini sevmeyi aşk olarak niteliyordu.
Kadın kendi değerini görecek ama bu arada kusurlarını görmeyecek kişiyi âşık olarak tanımlar,
yanılgılarına rağmen onu sevmesini isterken aşığından,
ben ancak en büyük yanılgımı ortaya çıkaran kişiye âşık olabilirdim.
İnsanın ilişkileri birbirini kayıran dostlar,
düşmana karşı birleşen müttefikler arasında geçerken
benimki düşmana âşık olmayı asla dışlamıyordu.
Tolstoy’un Anna Karenina’sındaki Arkadyeviç’in
“Bütün insanlar, hepimiz günahkarız, ne diye kızalım birbirimize, ne diye kavga edelim?”
mantığına sahip insanların arasında ben Milan Kundera’nın Şaka’daki mantığına sahiptim:
“Her biri kendi alçaklığını bir ötekinde gördüğü için,
birbiriyle kardeşçe geçinen insanlar kadar beni tiksindiren hiçbir şey olamaz.”
Pazartesi, Mayıs 19, 2008
Parasensus
-Bütün gün içtim.... hâlâ devam ediyorum... Neden biliyor musun... Yani bir dolu başka nedeni de bulunabilir tabii hayatımda ama, iş buldum, pazartesi başlıyorum... Sakın sevinme... Evet para kazanacağım, ama sakın sevinme...
-Ne kadar para kazanacaksın... Sorabilir miyim...
-Sordun ya: Birmilyaryediyüzellimilyonpara...
-İyiymiş...
-Ne vereceğimi sormadın..
-Kötü mü iş?
-Evet. Dokuzdan altıya çalışıyorsun...
-Ne kadar para kazanacaksın... Sorabilir miyim...
-Sordun ya: Birmilyaryediyüzellimilyonpara...
-İyiymiş...
-Ne vereceğimi sormadın..
-Kötü mü iş?
-Evet. Dokuzdan altıya çalışıyorsun...
Pazar, Mayıs 11, 2008
Roman'ın doruğu
Tanrım neden muhtaç bıraktın beni bu insanlara:
Hani her zaman üstünde olacaktım onların:
Neden güdük yazarlar gibi bir hayat dramına çektin beni:
Senden asla büyük yazar olmayı dilemedim:
Hayatımı bana geri ver:
Hayatımı geri istiyorum:
Kibirli mi davrandım:
Sen de onlara katılıyor musun, beni kibirlilikle eleştirenlere:
Yaşadığımın yarısı kadar kibirli olduğumu sen de mi göremiyorsun:
Bunu da mı kibir olarak değerlendireceksin:
Söyle bana:
Neye ihanet ettim:
Söyle:
Yoksa sen bana ihanet etmiş olursun:
Eyüp gibi mi yapacaksın beni? Her şeyimi elimden alıp sana boyun eğmemi mi bekleyeceksin:
Çok beklersin:
Bindiğin dalı kesiyorsun:
Sen olmasan ben olmazdım, kabul, ama ben olmasam da seni kimse bilmezdi:
Daha kötüsü:
İyi bilmezdi:
Kim savunurdu seni:
İyi seni, bu kötü insanlara:
Ne Tolstoy ne Nietzche:
Seni anlatamaz insanlara:
Ben anlatabilirim:
Arkamda olmaya devam et:
Sana ulaşacağımdan mı korkuyorsun yoksa:
Babil kulesini yapanlara ettiğin gibi kendimle anlaştığım dilimi mi karıştırıyorsun:
İnsanlarla anlaştığım, beni sevmelerine alıştığım ruh dilimi mi karıştırıyorsun:
Bunu yapma:
Sen bu değilsin:
Sen nasıl insanı, beni aşağılarsın:
Bunu yapamayacağını yazdığım için?:
Otur:
Otur artık:
Gücünü kötüye kullanma:
Seni uyarıyorum:
Benim kafamdaki hayat tasarımının dışına çıkarsan kendini yalanlamış olursun:
O kutsal oldukları söylenen kitaplardaki acımasız Tanrıya dönersin:
Gafillik etme:
Yaşamımdan çek elini:
Bana meydan okuma:
Kısa Çöp’deki ressam gibi davranmama neden olma:
Yenilirsin:
Vaktim yok seninle uğraşacak; seni tasarladığım gibi kal:
İnsanlarla uğraşmaya dönmeme izin ver:
Bırak geçeyim:
Beni çarmıha gerdirme:
Sana tapmayacağım; otoriteni kabul etmeyeceğim:
Bana verdiğin aklımın otoritesinden başka otoriteyi dinlemeyeceğim:
Beni ne sandın:
Ben senin bildiğin peygamberlerden değilim:
Hani her zaman üstünde olacaktım onların:
Neden güdük yazarlar gibi bir hayat dramına çektin beni:
Senden asla büyük yazar olmayı dilemedim:
Hayatımı bana geri ver:
Hayatımı geri istiyorum:
Kibirli mi davrandım:
Sen de onlara katılıyor musun, beni kibirlilikle eleştirenlere:
Yaşadığımın yarısı kadar kibirli olduğumu sen de mi göremiyorsun:
Bunu da mı kibir olarak değerlendireceksin:
Söyle bana:
Neye ihanet ettim:
Söyle:
Yoksa sen bana ihanet etmiş olursun:
Eyüp gibi mi yapacaksın beni? Her şeyimi elimden alıp sana boyun eğmemi mi bekleyeceksin:
Çok beklersin:
Bindiğin dalı kesiyorsun:
Sen olmasan ben olmazdım, kabul, ama ben olmasam da seni kimse bilmezdi:
Daha kötüsü:
İyi bilmezdi:
Kim savunurdu seni:
İyi seni, bu kötü insanlara:
Ne Tolstoy ne Nietzche:
Seni anlatamaz insanlara:
Ben anlatabilirim:
Arkamda olmaya devam et:
Sana ulaşacağımdan mı korkuyorsun yoksa:
Babil kulesini yapanlara ettiğin gibi kendimle anlaştığım dilimi mi karıştırıyorsun:
İnsanlarla anlaştığım, beni sevmelerine alıştığım ruh dilimi mi karıştırıyorsun:
Bunu yapma:
Sen bu değilsin:
Sen nasıl insanı, beni aşağılarsın:
Bunu yapamayacağını yazdığım için?:
Otur:
Otur artık:
Gücünü kötüye kullanma:
Seni uyarıyorum:
Benim kafamdaki hayat tasarımının dışına çıkarsan kendini yalanlamış olursun:
O kutsal oldukları söylenen kitaplardaki acımasız Tanrıya dönersin:
Gafillik etme:
Yaşamımdan çek elini:
Bana meydan okuma:
Kısa Çöp’deki ressam gibi davranmama neden olma:
Yenilirsin:
Vaktim yok seninle uğraşacak; seni tasarladığım gibi kal:
İnsanlarla uğraşmaya dönmeme izin ver:
Bırak geçeyim:
Beni çarmıha gerdirme:
Sana tapmayacağım; otoriteni kabul etmeyeceğim:
Bana verdiğin aklımın otoritesinden başka otoriteyi dinlemeyeceğim:
Beni ne sandın:
Ben senin bildiğin peygamberlerden değilim:
Çarşamba, Mayıs 07, 2008
MaviMelek
http://www.mavimelek.com/absurtuk_metinler.htm
Not: Çocukken -o kadar da değil- bebekken, "mavi"ye "vavi" dermişim. O zamanlardan belliymiş.
Not: Çocukken -o kadar da değil- bebekken, "mavi"ye "vavi" dermişim. O zamanlardan belliymiş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
