1. Mektup
Şimdi yazsam sana yazmak istediğim aklımda olanları, o derenin üstüne çok sular aktı boş ver eskiyi yok hiçbir şeyin önemi diyebilirsin(?)... Teşvike mi ihtiyacım var ne... Bildiğim murat; ince ve ayrıntılara önem verirdi…
Sendeki duygusallık belki de benim içimde seni unutturmadı. Hep o yüzden suçluluğum geçmedi sana karşı. Sebeplerim çoktu kendimce senden ayrılmak istememde. Ama zalimdim. Seni kötü hissettirdim özür bile dilemedim. Çok klişe gelecek ama sevmeyi gerçekten sevmeyi çok geç öğrendim.
Seninle ayrılma sebeplerime rağmen, bana verdiğin değerin değerini bilmedim. Belki de hak ettiğimden senden sonra; kendini olduğundan çok başka gösteren ve neden böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu anlayamayacağım iğrençlikte bir adamla oldum... Kullanılıp hemen arkasından bırakınca, o acıyla (sana büyük haksızlık ederek hatta terbiyesizce) seni aradım.
Murat, beni o yağmurda evime bırakıp tam arabandan çıkmak üzereyken "çık hayatımdan!" dediğinde çok sinirlenmiştim. Tabii haklı olduğunu sonra anladım.
Keşke affını dileseydim. Tekrar benimle olman ya da hayatına girmem için değil sadece beni affetmen için.
Affedersin...(?)
(Muhtemelen artık umurunda değil, fakat yine de sormaya ihtiyacım var, kendim için.)
2. Mektup
Ben senin hislerini o zamanlar hiç hissetmemiştim. Belki gençtim belki İstanbul’un keşmekeşi, belki benim için her şeyden önemli sorunlarımı halletmek yaşamımın önüne geçmişti.
Maalesef dünya tatlısı bir insan olmana rağmen sorumluluk duygun yoktu. Benim ne durumda olduğumu bırak anlamak göremedin.
Kesinlikle yargılamıyorum senin hayatın senin hayatın.
Sen özeldin. Beni güldürüp mutlu ederdin. Bana en ufak kötülüğün olmadı. Olduysa da -benimleyken başka kadınlar olduysa da- bunu hissettirmeden yapıp beni üzüp kötü hissettirmedin. Terk ettiğim tek kişi tabi ki değilsin. Ama içimde seninle abuk kıstaslar yüzünden yaşamadıklarım için pişmanlık duyduğum tek kişisin. Her negatifliğinle, megalomanlığına, ayaklarının yere basamamasına, ütopyalarınla, bencilliğinle beraber iyi bir insansın. O yüzden senden özür dilemek istemiştim. Çünkü bin sene önce de olsa acı çektirmiştim.
3. Mektup
Seni sinirlendirdiğim için sorry. Gece hiç uyuyamadım. Eğer tarzım gereğinden fazla absürd kırıcılıktaydıysa sorry.
Ben kendi hatalarımı kabul ediyorum. Çok hata yaptığımı pişman olduğumu yazmışım. Ama belki de sen çok daha haklısın. Sevgiye tam değer vermiyorken seninle beraber olsaydım o zaman sana daha büyük haksızlık olurdu.
Ama ben yine de seninle daha fazla zaman geçirip beraber olmak isteyecek kadar sevdiğimi düşünüyordum...
Üzgünüm ki bana hala kızgınsın. Negatif bir insan demedim senin için negatif yanların demek istedim. Hepimiz insanız kimse mükemmel değil.
4. Mektup
Of murat cidden seni incitmek değildi sana o sıfatları söylememin nedeni. Ben zaten bildiğini düşünmüştüm.
Sana bunlara benzer şeyleri daha başka birçok kadın da söylemiştir değil mi... Benim söylediklerime benzer sıfatları daha önce de duyduğundan zaten kendini biraz biliyorsundur sanmıştım. İnsanları çileden çıkartıp sonra garip suçluluk hissettirerek sana özür dilerim diye dönmeleri hep senin insanlarla ilişkilerin yüzünden.
Bana cevap mektubunla hep kendini, kendi haklılığını, uzuuun uuzzuzuuun anlatan seni, benmerkezciliğini hatırlayarak söyledim söylediklerimi. Hayatta tek katlanamadığım kendisini öven insanlardır. Alçakgönüllülük mükemmel bir meziyettir. Keşke sen de biraz edinebilseymişsin.
Bana hala kırgınsın demek ki dememin sebebi (müthiş akıllı yazar olmana rağmen) yok canım affettim tabii seni deme nezaketini gösteremediğindendi. O sıfatların seni böyle deliye çevireceğini (senin deyiminle nemli beynim tahmin etmedi)…
Açıkçası sadece özrümü diler belki söyleyemediklerimi söylerdim, nasıl olduysa mektup suçlar tarza dönüştü. Zaten herkes bana böyle dönüyor şeklindeki yazın, senin insanlarda yaptığın kötü etkinin sonucuymuş ben de demek ki böyle hissetmişim diye düşündürdü.
Üzgünüm aramızdaki yine kırgınlıkla bittiği için… Bu görüşmeler maalesef amacımın tam tersi senin beni affetmenle değil, senin, kaba tepkinle nasıl biri olduğunu tekrar hatırlayıp senin asla beraberliğimin olamamasını kanıtladı. Keşke o zamanlar akıl edip konuşsaymışım seninle bunca zamanlar sonrasında böyle şeyler olmasına gerek kalmasaydı…
Bu mektubumu cevaplamasan daha iyi olur. Yeterince gereksiz zaman harcadık zaten…
Cumartesi, Ocak 31, 2009
Pazartesi, Ocak 26, 2009
Sıkı 2
"İkiyüzlülük, kötülüğün erdeme saygısıdır." La Rochefoucauld
Yakın zamanda sıkı iki -hemen başlığı buldum bakın- sıkı iki 200lülük örneği yaşadım... Örnekleri diyeyim, çünkü 200lü bunlar, barındırdıkları örnekler de fazla haliyle...
Barındırdıkları... Bu da güzel oldu, barındırdıkları, bedeninde mikrop besleyen insanları düşünsenize, beyninde haşarat, duygularında tarla faresi...
LARA diyeyim bu yukardaki adama, adını tekrar tekrar yazamayacağım, bu dünyada kıskandığım birkaç laftan birini söylemiş (Herhalde ben ölene kadar bir 10 tane daha çıkar karşıma)...
Acaba 200lüler bu lafı bilseler hemen atlar mıydı üzerine, üzerime...
Bak ben saygılı biriyim diye hahaha
Tam yakışırdı onlara, 200lülük kanıtı...
Burdan ilan olunur... Adam gibi 200lülük -kötülük- yapın... Hitlerleşin, ki herkes farkınıza varsın; harcanıyorsunuz...
Yakın zamanda sıkı iki -hemen başlığı buldum bakın- sıkı iki 200lülük örneği yaşadım... Örnekleri diyeyim, çünkü 200lü bunlar, barındırdıkları örnekler de fazla haliyle...
Barındırdıkları... Bu da güzel oldu, barındırdıkları, bedeninde mikrop besleyen insanları düşünsenize, beyninde haşarat, duygularında tarla faresi...
LARA diyeyim bu yukardaki adama, adını tekrar tekrar yazamayacağım, bu dünyada kıskandığım birkaç laftan birini söylemiş (Herhalde ben ölene kadar bir 10 tane daha çıkar karşıma)...
Acaba 200lüler bu lafı bilseler hemen atlar mıydı üzerine, üzerime...
Bak ben saygılı biriyim diye hahaha
Tam yakışırdı onlara, 200lülük kanıtı...
Burdan ilan olunur... Adam gibi 200lülük -kötülük- yapın... Hitlerleşin, ki herkes farkınıza varsın; harcanıyorsunuz...
Cuma, Ocak 16, 2009
Bir yastıkta kırk yıl
Anna Karenina Vronski’ye tutulur. Evlidir. Vronski de ondan hoşlanıyordur. Ama Anna sonunda intihar edecektir. Vronski’den hoşlanan Kiti ise adamın Anna’ya ilgi duyduğunu görünce kendisiyle ilgilenen Levin ile evlenir. Zaten amacı aşk değil evlilik olan bir kızdır Kiti. Tüm kitap oyunca Levin’e olan aşkından da söz edilmez. Sadece Levin’in Anna’yı görünce duyduğu hayranlık Kiti’de bir kıskançlık duygusu oluşturur, o kadar. Birçok yorum Anna ve Vronski’nin yasak ilişkilerinin ve kötü sonlarının (Anna’nın kötü sonunun) yanında Levin-Kiti ilişkisine neredeyse ideal ilişki olarak bakar!
Levin-Kiti ilişkisi kadının şımarıklıklarına karşı adamın hep karısını koruyucu tavırlar takındığı, alttan aldığı bir tek taraflı olgunluk (ya da kadın egemen evlilik) ilişkisidir. Yaşlanınca adamın kadının dizinin dibinden ayrılmadan hep ona hayranlığını dile getireceği, kadının da bu hayranlığın tadını çıkaracağı, arada sıkıldığında (üzerini örterek geride bıraktığı gençlik-kadınlık tutkuları aklına geldiğinden olacak) adamı azarlayacağı bir ilişkidir.
Birçok bu tarz ilişki gibi yaşlılıklarından birbirleri için yaratıldıkları yalanını söyleyeceklerini düşünebiliriz: Kendini anlattığı Levin karakterinin aksine, yaşlılığında karısının zulmünden kaçmak için onu terk eden bir Tolstoy karakterini unutmayalım (artık ünlü yazarın her hastalanışında yazarın sağlığından çok, yazılarını koyduğu çekmecenin anahtarıyla ilgilenmektedir Kiti, pardon karısı)… Ki kitabın başındaki, mutlu ailelerin birbirine benzer yaşamları olduğu, mutsuz ailelerin ise her birinin farklı farklı yaşamları olduğu lafına bağlı bir sondur, kitaptaki son da, Tolstoy’un sonu da: karısını terk ettikten birkaç gün sonra bir tren istasyonunda –hayır trenin altında kalarak değil- donarak ölür Tolstoy…
Aşka, tutkuya ve mutluluğa inanmazsanız işiniz kolaydır: Bir yastığa baş koyar uyursunuz, yüz kırk yıl bile geçer böyle…
Peki neden bu metni yazdım şimdi?
Şundan: Mutluluğun Romanı, kod adı olabilir, yeni “romantik” metnimin… Büyük ve mutsuz yazarlara adanabilir...
Levin-Kiti ilişkisi kadının şımarıklıklarına karşı adamın hep karısını koruyucu tavırlar takındığı, alttan aldığı bir tek taraflı olgunluk (ya da kadın egemen evlilik) ilişkisidir. Yaşlanınca adamın kadının dizinin dibinden ayrılmadan hep ona hayranlığını dile getireceği, kadının da bu hayranlığın tadını çıkaracağı, arada sıkıldığında (üzerini örterek geride bıraktığı gençlik-kadınlık tutkuları aklına geldiğinden olacak) adamı azarlayacağı bir ilişkidir.
Birçok bu tarz ilişki gibi yaşlılıklarından birbirleri için yaratıldıkları yalanını söyleyeceklerini düşünebiliriz: Kendini anlattığı Levin karakterinin aksine, yaşlılığında karısının zulmünden kaçmak için onu terk eden bir Tolstoy karakterini unutmayalım (artık ünlü yazarın her hastalanışında yazarın sağlığından çok, yazılarını koyduğu çekmecenin anahtarıyla ilgilenmektedir Kiti, pardon karısı)… Ki kitabın başındaki, mutlu ailelerin birbirine benzer yaşamları olduğu, mutsuz ailelerin ise her birinin farklı farklı yaşamları olduğu lafına bağlı bir sondur, kitaptaki son da, Tolstoy’un sonu da: karısını terk ettikten birkaç gün sonra bir tren istasyonunda –hayır trenin altında kalarak değil- donarak ölür Tolstoy…
Aşka, tutkuya ve mutluluğa inanmazsanız işiniz kolaydır: Bir yastığa baş koyar uyursunuz, yüz kırk yıl bile geçer böyle…
Peki neden bu metni yazdım şimdi?
Şundan: Mutluluğun Romanı, kod adı olabilir, yeni “romantik” metnimin… Büyük ve mutsuz yazarlara adanabilir...
Perşembe, Ocak 08, 2009
Sohtorik
Umarım seni istediğin şekilde anlayıp, özümseyip anlatan birileri olur Sohtorik. İnan bana bunu gerçekten çok isterim. Seni anlamak, anlatmak, gerçekten çok zor, insan hata yapmaktan korkuyor öncelikle. Birçok insanı karşına almak adına -ki bu her zaman bilinçlice ve sadece beynine ve düşüncelerine olan güveninden aldığın güçle, çevreyi gerçekten incelemenin artısıyla- doğru bildiklerinden şaşmayan tavırlarını, bu tavırları etrafındaki insanlara anlatmada gösterdiğin çabaları, çoğu kez örneklerle yazarak asıl doğru nedir, nasıldır sorularına verdiğin tatlı-sert ama çoğu zaman sert cevaplarını, bazı bazı kaba kuvvete kadar gitmeni sağlayan, seni buna zorlayan ve bu hareketinden sonra, sana suçlu insan damgası vurarak asıl kendi zayıflığını zafere çevirdiğini sanan insanlara karşı gösterdiğin sabrı, Al kocayı vur sopayı kitabını neden kendine yakın hissettiğini, hayatını etkileyen ve birçok davranışı ile seni sinirlendiren babana karşı haklı ve dik duruşunu, bundan ödün vermeyişini, pes etmeyen belki bir şeyler görür ve beni anlamaya çalışır düşüncesinde ki çabalarını, seni karamsarlığa götürdüğü anlar olsa dahi yazarlığında gösterdiğin yılmayan yazma isteğini, bu sektördeki zorluklara karşı azimle ve inatla kitaplarını yazmaya devam edişini ve bastırmanı, insan davranışlarında herkesin doğru bildiği yanlışları -İtalik anne ve italik kadın yazında ki gibi-, aile, anne, çocuk, baba, abla, eş kelimelerinde bildik tanımlamalarının dışında sende uyandırdığı tanımı ve bu tanıma neden ulaştığını, kibarlık adına gösterilen sahtelikteki yol göstericiliğini, erkek-kadın ilişkisinde yaşanan çıkarcılığa, anlamamalığa ve direnmeye karşı duruşunu, aşka bakışını ve tanımını, bu anlamda aşka bağlanmak yerine hayata bağlanışını, tabakta her zaman görmekten hoşlandığın beyaz peynir, barbunya ve köfte üçlüsünü, kadın görselini izlemedeki doyumunu, soyadının sana yüklediği aileden gelen misyona karşı tavrını, ailene olan haklı kızgınlığından dolayı bazı dönemler bu soyadı değiştirmek düşüncesinin aklını kurcaladığını, seni tek başına bırakışları ve babana karşı seni haksız damgası ile suçladıkları için geçici bir düşünüş bile olsa ailene karşı bir tepki ve onları cezalandırmak adına intihar etmeyi bile düşündüğünü, tüm bu davranışlarınla "tek başıma kalsam da mücadele edeceğim ve ben haklıyım" demendeki savunuculuğunu
------------
------------
yazmakla bitmeyecek. Bu saydıklarım herkesin göze almaya cesareti olmayacak başlıklar, tekrar seni ne sıkmak nede yanlış anlaşılmak isterim.
------------
------------
yazmakla bitmeyecek. Bu saydıklarım herkesin göze almaya cesareti olmayacak başlıklar, tekrar seni ne sıkmak nede yanlış anlaşılmak isterim.
Salı, Aralık 30, 2008
2009'a bir-ki
1. Mutlu, huzurlu bir 2009 dileklerimle:
"Kavga ettik, o ve ben.
Bir kavga hiç önemli değildir
-birbirinizi bir daha hiç görmeseniz bile-
bu yalnızca birlikte yaşamanın farklı bir biçimidir
ve bize verilen küçük dünyada birbirimizi hiç unutmamanın.
Bu kavga beni onu düşünmekten,
bakışlarını okuduğum kitabın, gazetenin sayfalarında hissetmekten
ve şu soruyu sormaktan alıkoymadı:
Bu konuda ne düşünüyor? Şu anda bu konuda ne düşünüyor?”
(Sartre’dan Camus’ye, o öldükten sonra)
2. Öyle olmayacağını bilsem de:
Sonra bu yukarıdaki övgüye yan çiziyor Sartre…
"Kavga ettik, o ve ben.
Bir kavga hiç önemli değildir
-birbirinizi bir daha hiç görmeseniz bile-
bu yalnızca birlikte yaşamanın farklı bir biçimidir
ve bize verilen küçük dünyada birbirimizi hiç unutmamanın.
Bu kavga beni onu düşünmekten,
bakışlarını okuduğum kitabın, gazetenin sayfalarında hissetmekten
ve şu soruyu sormaktan alıkoymadı:
Bu konuda ne düşünüyor? Şu anda bu konuda ne düşünüyor?”
(Sartre’dan Camus’ye, o öldükten sonra)
2. Öyle olmayacağını bilsem de:
Sonra bu yukarıdaki övgüye yan çiziyor Sartre…
Perşembe, Aralık 18, 2008
Ne demek istemiş sizce!
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir hafta önce tanınmış bir yazarın söylediği şu lafı alıntılıyor Canetti:
“Her şey bitti artık. Gerçekten bir yazar olsaydım savaşı önleyebilmem gerekirdi.”
Sonra da şöyle soruyor:
“Bu cümle ile, söyledikleriyle savaşa yol açmış olanların palavraları arasında ne fark var?"
Ne demek istemiş sizce!
Ben parmak kaldırıyorum ve: Hayatı iyiye değiştirebilseydik biri de çıkıp hayatı kötüye çevirebilirdi... mi demek istemiş… Hayat akar, sana bana aldırmaz… mı demek istemiş… Gerçekten bir çıkarım yapamıyorum… Ne diyorsunuz?
“Her şey bitti artık. Gerçekten bir yazar olsaydım savaşı önleyebilmem gerekirdi.”
Sonra da şöyle soruyor:
“Bu cümle ile, söyledikleriyle savaşa yol açmış olanların palavraları arasında ne fark var?"
Ne demek istemiş sizce!
Ben parmak kaldırıyorum ve: Hayatı iyiye değiştirebilseydik biri de çıkıp hayatı kötüye çevirebilirdi... mi demek istemiş… Hayat akar, sana bana aldırmaz… mı demek istemiş… Gerçekten bir çıkarım yapamıyorum… Ne diyorsunuz?
Cuma, Aralık 05, 2008
Namussuz bir kitap
"Edebiyatım değil namusum umurumda…"
Yaşar Kemal'in bu cümle...
Dünyanın estetik değil doğru cümlelere ihtiyacı var; Yaşar Kemal'in deyişiyle söylersek: Namuslu cümlelere...
Edebiyatla namusu karşı karşıya getiriyor değilim, derdi başka bir yazar...
Ama ben o yazarlardan değilim!
Namustan söz ediyorsa Yaşar Kemal, namus kelimesinin ne anlama geldiğini iyice düşünmek lazım...
Edebiyatı değil namusu umursamak lazım daha fazla...
Bunu umursamayanlara karşı da "namussuz" olmak lazım...
Çağlayan İbiş'in kitabıma önsöz denemesi:
ÖNSÖZ
20 yaşına kadar eline hiç kitap almamış bir genci düşünün. Üniversitenin birinci yılındayken, ilk kez, üniversitenin kütüphanesine giriyor. Binlerce kitabın arasında hangi birisini alıp okuyacağını bilemez bir halde şaşkın şaşkın etrafına bakıyor. Fakat oradaki kitapların hepsini hayatı boyunca okuması mümkün değil. Hangisini okuması lazım... Okuması gereken kitaplar için ya bir antolojiye ihtiyacı var, yada şansı varsa ve bulabilirse ondan önce “doğru okumuş” birisine. Öyle durumda bir gençseniz eğer Ölümlü Dünya’yı bulduğunuz için çok şanslı bir gençsiniz. İşte öyle bir durumda yeni okumaya başlayan bir genç değilseniz eğer, okumak için seçeceğiniz kitaplardan sorumlusunuz. Bu yüzden böyle bir gençten daha az hata yapma şansınız vardır ve “çok okumakla” “doğru okumak” arasındaki ayrım iyi yapıyor hale gelmeniz gerekir. Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler. Okuduğunuz kitap bu kadar hayati bir öneme sahiptir. Okuma hakkında bu iki ayrımı iyi yapıyorsanız artık sadece bir okuyucu değil, evrenin işleyişini, toplumların değil, insanın kendisinin duygudan önce mantığa inanmadığı için ne kadar çok kötülüğe/yanlışlara sebep olduğunu; iyiliği de, kötülüğe sebep olduğunu bilemediğinden sahip olamadığını bilmeye başlayan doğru insan olma yolunda giden insansınızdır. Elbette burada “doğruları anlatan doğru kitap nedir?” ve “ bu kadar kısa zamanda bir kitabın okumadan doğru olduğu nasıl anlaşılır?” soruları aklımıza geliyor. Bu iki sorunun cevabını bulmak içinse; nasıl ki bilim adamları insanın vücudunun daha henüz keşfedilmemiş milyarlarca özelliklerini zaman içerisinde yavaş yavaş keşfediyorlarsa, bazı(!) felsefecilerin ve edebiyatçıların da insan doğasının keşfedilmemiş milyarlarca özelliğini zamanla bizler için keşfeden kaşifler olduğuna inanmanız, felsefecilere ve yazarlara, doktorlara ve bilim adamlarına ihtiyacımız olduğu kadar onlara da elzem derecede ihtiyacımız olduğunu bilmeniz gerekir. Birinci sorunun cevabını işte bu noktadaysanız bulabilirsiniz: Okuduğunuz kitabın insanlığın doğasına dair sizi en temel duygulara götürdüğünü, zamanın işleyişini, tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu ve yanlış tekrarları akıl yoluyla değiştirebileceğini; sizin hissettiğiniz halde dile getiremediğiniz, göremediğiniz duyguları, düşünceleri ve temel insani ihtiyaçlarınızı ahlaki olanlarla ahlaki olmayanlar olarak ayırt edip bunları sizin için keşfettiğini, içinizde bir anda “evet işte ben de bu düşünceye sahibim ama yeni anladım” düşüncesini size hissettiren kitap işte doğru kitaptır. İkinci sorumuzun cevabı: Kitapçıya girdiniz, kitapların sadece kapaklarına bakarak rafların arasından yürüyorsunuz, size göre bir çok seçenek var, kitapçıda geçirdiğiniz zamanı ise “zaten az zamanım var” diyerek kendinize kısıtlamaya çalışıyorsunuz. Elinize bir kitap aldınız. Sıradan bir okuyucu iseniz kitabın arka kapağına 10-15 saniye bakar sonra kitabı geri yerine koyarsınız. Ama doğru kitap gibi siz de doğru okuyucuysanız, kitabın önsözünden başlayarak ilk sayfasına kadar okursunuz ve yukarıda anlattığım doğru kitabın size hissettirdiklerini daha ilk sayfadan hissetmeye başlarsınız. Hoş geldiniz, doğru kitaptasınızdır artık. İnsan doğasının gerçeklerinin perdesini sizin için aralayan yazarın dünyasına, dolayısıyla kendi dünyanıza girmişsinizdir. Ve bir daha o dünyadan çıkmak istemezsiniz.
İşte Ölümlü Dünya da, doğanızın sizin sandığınız gerçeklerini değil, ancak sezilerek ve bilgi yoluyla bulunabilecek gerçekleri ilk önce mantık ve sonra duygu yoluyla doğanızdaki ahlaki doğruları bulacağınız ender bulunan bir kitap. Üzerinde çok çalışıp da size her şeyi sunup kendini geri çeken bir kitap değil. Her bir denemede sizi düşünmeye zorlayacak bir kitap. Steinbeck, Schopenhaur, Ayn Rand, Mayakowski, Dostoyevski, Jack London, Gertrude Stein, Jean Cocteau, Jerzy Kosinski, Aldoux Huxley, Hemingway, Stefan Zweig, Seneca, Elias Canetti, Hallac-i Mansur, Sadık Hidayet, Foucault, Kierkegaard, Sartre ve de Milan Kundera gibi gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim. John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”
Çağlayan İbiş
Altını çizdiğim (altını çözdüğüm) yerlere bakalım:
"Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler."
Çağlayan İbiş ile Yaşar Kemal aynı noktada buluşmuşlar; dolu edebiyatçının ıskaladığı noktada...
"...tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu..."
Bunu ben yazmak isterdim...
"...gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim."
Metnin başlangıcından, Murat Sohtorik'in Ö. D.'ünü okuyun, sonra bu yazarların kitaplarını okuyun demesini beklerdim...
"John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”
Hayır, doğru söylemiş yazar...
Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır.
Parçaları doğru birleştirmedikçe de, parça olarak kalırsınız...
Güzel bir kadına, "hoş bir parça" diyen adamlar, anlamazlar aslında ne dediklerini, siz anladınız şimdi...
NOT: Kitabım, 2 kitap olarak yayımlanacak. Ölümlü Dünya (Ben ÖD demeyi seviyorum, çünkü ödünüzü patlatsın istiyorum) kitaplardan biri... Diğer kitapla (o bir roman) (bir roman ne demekse) ortada buluşuyorlar (birisi baştan diğer sondan başladıkları için) ve buluştukları yerde, şu yukarıdaki parça-bütün esprisini açımlayan bir çizim var, benim... Severim...
Yaşar Kemal'in bu cümle...
Dünyanın estetik değil doğru cümlelere ihtiyacı var; Yaşar Kemal'in deyişiyle söylersek: Namuslu cümlelere...
Edebiyatla namusu karşı karşıya getiriyor değilim, derdi başka bir yazar...
Ama ben o yazarlardan değilim!
Namustan söz ediyorsa Yaşar Kemal, namus kelimesinin ne anlama geldiğini iyice düşünmek lazım...
Edebiyatı değil namusu umursamak lazım daha fazla...
Bunu umursamayanlara karşı da "namussuz" olmak lazım...
Çağlayan İbiş'in kitabıma önsöz denemesi:
ÖNSÖZ
20 yaşına kadar eline hiç kitap almamış bir genci düşünün. Üniversitenin birinci yılındayken, ilk kez, üniversitenin kütüphanesine giriyor. Binlerce kitabın arasında hangi birisini alıp okuyacağını bilemez bir halde şaşkın şaşkın etrafına bakıyor. Fakat oradaki kitapların hepsini hayatı boyunca okuması mümkün değil. Hangisini okuması lazım... Okuması gereken kitaplar için ya bir antolojiye ihtiyacı var, yada şansı varsa ve bulabilirse ondan önce “doğru okumuş” birisine. Öyle durumda bir gençseniz eğer Ölümlü Dünya’yı bulduğunuz için çok şanslı bir gençsiniz. İşte öyle bir durumda yeni okumaya başlayan bir genç değilseniz eğer, okumak için seçeceğiniz kitaplardan sorumlusunuz. Bu yüzden böyle bir gençten daha az hata yapma şansınız vardır ve “çok okumakla” “doğru okumak” arasındaki ayrım iyi yapıyor hale gelmeniz gerekir. Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler. Okuduğunuz kitap bu kadar hayati bir öneme sahiptir. Okuma hakkında bu iki ayrımı iyi yapıyorsanız artık sadece bir okuyucu değil, evrenin işleyişini, toplumların değil, insanın kendisinin duygudan önce mantığa inanmadığı için ne kadar çok kötülüğe/yanlışlara sebep olduğunu; iyiliği de, kötülüğe sebep olduğunu bilemediğinden sahip olamadığını bilmeye başlayan doğru insan olma yolunda giden insansınızdır. Elbette burada “doğruları anlatan doğru kitap nedir?” ve “ bu kadar kısa zamanda bir kitabın okumadan doğru olduğu nasıl anlaşılır?” soruları aklımıza geliyor. Bu iki sorunun cevabını bulmak içinse; nasıl ki bilim adamları insanın vücudunun daha henüz keşfedilmemiş milyarlarca özelliklerini zaman içerisinde yavaş yavaş keşfediyorlarsa, bazı(!) felsefecilerin ve edebiyatçıların da insan doğasının keşfedilmemiş milyarlarca özelliğini zamanla bizler için keşfeden kaşifler olduğuna inanmanız, felsefecilere ve yazarlara, doktorlara ve bilim adamlarına ihtiyacımız olduğu kadar onlara da elzem derecede ihtiyacımız olduğunu bilmeniz gerekir. Birinci sorunun cevabını işte bu noktadaysanız bulabilirsiniz: Okuduğunuz kitabın insanlığın doğasına dair sizi en temel duygulara götürdüğünü, zamanın işleyişini, tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu ve yanlış tekrarları akıl yoluyla değiştirebileceğini; sizin hissettiğiniz halde dile getiremediğiniz, göremediğiniz duyguları, düşünceleri ve temel insani ihtiyaçlarınızı ahlaki olanlarla ahlaki olmayanlar olarak ayırt edip bunları sizin için keşfettiğini, içinizde bir anda “evet işte ben de bu düşünceye sahibim ama yeni anladım” düşüncesini size hissettiren kitap işte doğru kitaptır. İkinci sorumuzun cevabı: Kitapçıya girdiniz, kitapların sadece kapaklarına bakarak rafların arasından yürüyorsunuz, size göre bir çok seçenek var, kitapçıda geçirdiğiniz zamanı ise “zaten az zamanım var” diyerek kendinize kısıtlamaya çalışıyorsunuz. Elinize bir kitap aldınız. Sıradan bir okuyucu iseniz kitabın arka kapağına 10-15 saniye bakar sonra kitabı geri yerine koyarsınız. Ama doğru kitap gibi siz de doğru okuyucuysanız, kitabın önsözünden başlayarak ilk sayfasına kadar okursunuz ve yukarıda anlattığım doğru kitabın size hissettirdiklerini daha ilk sayfadan hissetmeye başlarsınız. Hoş geldiniz, doğru kitaptasınızdır artık. İnsan doğasının gerçeklerinin perdesini sizin için aralayan yazarın dünyasına, dolayısıyla kendi dünyanıza girmişsinizdir. Ve bir daha o dünyadan çıkmak istemezsiniz.
İşte Ölümlü Dünya da, doğanızın sizin sandığınız gerçeklerini değil, ancak sezilerek ve bilgi yoluyla bulunabilecek gerçekleri ilk önce mantık ve sonra duygu yoluyla doğanızdaki ahlaki doğruları bulacağınız ender bulunan bir kitap. Üzerinde çok çalışıp da size her şeyi sunup kendini geri çeken bir kitap değil. Her bir denemede sizi düşünmeye zorlayacak bir kitap. Steinbeck, Schopenhaur, Ayn Rand, Mayakowski, Dostoyevski, Jack London, Gertrude Stein, Jean Cocteau, Jerzy Kosinski, Aldoux Huxley, Hemingway, Stefan Zweig, Seneca, Elias Canetti, Hallac-i Mansur, Sadık Hidayet, Foucault, Kierkegaard, Sartre ve de Milan Kundera gibi gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim. John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”
Çağlayan İbiş
Altını çizdiğim (altını çözdüğüm) yerlere bakalım:
"Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler."
Çağlayan İbiş ile Yaşar Kemal aynı noktada buluşmuşlar; dolu edebiyatçının ıskaladığı noktada...
"...tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu..."
Bunu ben yazmak isterdim...
"...gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim."
Metnin başlangıcından, Murat Sohtorik'in Ö. D.'ünü okuyun, sonra bu yazarların kitaplarını okuyun demesini beklerdim...
"John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”
Hayır, doğru söylemiş yazar...
Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır.
Parçaları doğru birleştirmedikçe de, parça olarak kalırsınız...
Güzel bir kadına, "hoş bir parça" diyen adamlar, anlamazlar aslında ne dediklerini, siz anladınız şimdi...
NOT: Kitabım, 2 kitap olarak yayımlanacak. Ölümlü Dünya (Ben ÖD demeyi seviyorum, çünkü ödünüzü patlatsın istiyorum) kitaplardan biri... Diğer kitapla (o bir roman) (bir roman ne demekse) ortada buluşuyorlar (birisi baştan diğer sondan başladıkları için) ve buluştukları yerde, şu yukarıdaki parça-bütün esprisini açımlayan bir çizim var, benim... Severim...
Salı, Ekim 14, 2008
Fenalık (ya da halama mektup)
“Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.” (Gazete röportajında bir öğretmen)
Romanımın 100. okumasını kutladığım şu günlerde –hayır kimseye okumuyorum, dosyayı bilgisayardan, çıkış alarak, başka fontta çıkış alarak, kırmızı sayfaya çıkış alarak, sabah dinçken, akşam yorgunken, içki içtikten sonra, sevişirken aklıma takıldığında, Avrupa Yakasını izlerken, kendi kendime okuyorum- tam tamamdır demeye yaklaştığımda bir hata buluyorum; sıkı bir hata: Neden bir tanecik olsun ki, her satırda olabilir!!
Bırakıyorum bir yerde, avuntum da artık şu: En azından kimse "Daha ikinci cümlesinde hata var!” diyemeyecek benimkine...
100 kez okumam da gerekmeyebilir, çünkü sıkı bir yayınevi, iyi bir editörlük sistemiyle karşılaşırım bakarsınız! Ama bu hayalime de şöyle batırıyorum çuvaldızı: “Nobelli bir yazarın kitabı bile daha ikinci cümlesinde hata ile yayımlanıyorsa…”
Tabii şuraya da gidilebilir: Yukarıdaki öğretmen acaba gerçekten bunları mı söyledi. Yayınevleri güvenilmez olabiliyor, peki ya gazeteler? Bağlamından koparılmış, kısaltılırken anlam yitimine, mantık bitimine uğratılmış olamaz mı -belki de bilerek-mesela sonraki şu cümleleri öğretmenin:
“Hala Tahsin Yücel’in Kara Kitap’ı satır satır eleştirilmesinin örnek gösterilmesi ise çok komik, çünkü o yazıya dayanarak Orhan Pamuk’u eleştirenler arasında Yücel’in herhangi bir romanını okuyan tek bir kişiye bile rastlamadım. “
Ne alaka!
Bir sonraki cümle:
“İşin kötüsü, Tahsin Yücel çevirilerindeki dil yüzünden çok eleştirilen bir yazar.”
“İşin kötüsü” yerine “çünkü” ile başlasa cümlesine, bir önceki cümlesini bir mantığa oturtmuş olur öğretmen; ama öyle başlamıyor, gazetede benim okuduğum cümle...
İşin kötüsü; “çünkü” ile başlasa oturttuğu mantık da tuhaf bir mantık: Yani bir yazarı eleştiren bir başka yazarın kendi başka yazılarında da dil hataları varsa, bu eleştirilen ilk yazarın hatalarını görmezden gelmemizi mi gerektirir?
Yoksa, dilden zaten anlamaz mı denmek istenmiş, Tahsin Yücel için? Buna pek inanası gelmiyor insanın; ben ne yazılarında gördüm bir hata, ne de bir yerlerde okudum böyle bir durum…
Ama esas şu denmeli değil miymiş, öğretmen türü okurlardan biri tarafından: “Tahsin Yücel de yapıyor aynı hataları, demek ben haklıyım; yani dile takılmadan okunmalı bir kitap!”
Buna işte, o zaman, şapka çıkarırdım; ben, hala, beceremediğim için böyle okumasını; böylece bu yazı da halama mektup oldu çıktı, benden…
Not:
Deneme kitabımın “aşağılama” konulu bölümüne bir örnek olarak girdi aşağıdaki cümle; o yüzden o açıdan daha fazla “fenalık” etmek istemedim burada: “Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.”
Yani bir dil yanlışını gösterdiğinizde, o dil yanlışını görmeyen ya da umursamayan okura doğrudan hakaret etmiş, onu aşağılamış oluyorsunuz!
Savıma çok iyi bir örnek; çünkü savım aşağı yukarı şöyle kitapta: Bir çok histe, ama özellikle aşağılanma hissinde, “yanlış hissetme” fazlaca mevcuttur: Ortada aşağılama yokken (bir tespit varken), insan kendini aşağılanmış hisseder.
Romanımın 100. okumasını kutladığım şu günlerde –hayır kimseye okumuyorum, dosyayı bilgisayardan, çıkış alarak, başka fontta çıkış alarak, kırmızı sayfaya çıkış alarak, sabah dinçken, akşam yorgunken, içki içtikten sonra, sevişirken aklıma takıldığında, Avrupa Yakasını izlerken, kendi kendime okuyorum- tam tamamdır demeye yaklaştığımda bir hata buluyorum; sıkı bir hata: Neden bir tanecik olsun ki, her satırda olabilir!!
Bırakıyorum bir yerde, avuntum da artık şu: En azından kimse "Daha ikinci cümlesinde hata var!” diyemeyecek benimkine...
100 kez okumam da gerekmeyebilir, çünkü sıkı bir yayınevi, iyi bir editörlük sistemiyle karşılaşırım bakarsınız! Ama bu hayalime de şöyle batırıyorum çuvaldızı: “Nobelli bir yazarın kitabı bile daha ikinci cümlesinde hata ile yayımlanıyorsa…”
Tabii şuraya da gidilebilir: Yukarıdaki öğretmen acaba gerçekten bunları mı söyledi. Yayınevleri güvenilmez olabiliyor, peki ya gazeteler? Bağlamından koparılmış, kısaltılırken anlam yitimine, mantık bitimine uğratılmış olamaz mı -belki de bilerek-mesela sonraki şu cümleleri öğretmenin:
“Hala Tahsin Yücel’in Kara Kitap’ı satır satır eleştirilmesinin örnek gösterilmesi ise çok komik, çünkü o yazıya dayanarak Orhan Pamuk’u eleştirenler arasında Yücel’in herhangi bir romanını okuyan tek bir kişiye bile rastlamadım. “
Ne alaka!
Bir sonraki cümle:
“İşin kötüsü, Tahsin Yücel çevirilerindeki dil yüzünden çok eleştirilen bir yazar.”
“İşin kötüsü” yerine “çünkü” ile başlasa cümlesine, bir önceki cümlesini bir mantığa oturtmuş olur öğretmen; ama öyle başlamıyor, gazetede benim okuduğum cümle...
İşin kötüsü; “çünkü” ile başlasa oturttuğu mantık da tuhaf bir mantık: Yani bir yazarı eleştiren bir başka yazarın kendi başka yazılarında da dil hataları varsa, bu eleştirilen ilk yazarın hatalarını görmezden gelmemizi mi gerektirir?
Yoksa, dilden zaten anlamaz mı denmek istenmiş, Tahsin Yücel için? Buna pek inanası gelmiyor insanın; ben ne yazılarında gördüm bir hata, ne de bir yerlerde okudum böyle bir durum…
Ama esas şu denmeli değil miymiş, öğretmen türü okurlardan biri tarafından: “Tahsin Yücel de yapıyor aynı hataları, demek ben haklıyım; yani dile takılmadan okunmalı bir kitap!”
Buna işte, o zaman, şapka çıkarırdım; ben, hala, beceremediğim için böyle okumasını; böylece bu yazı da halama mektup oldu çıktı, benden…
Not:
Deneme kitabımın “aşağılama” konulu bölümüne bir örnek olarak girdi aşağıdaki cümle; o yüzden o açıdan daha fazla “fenalık” etmek istemedim burada: “Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.”
Yani bir dil yanlışını gösterdiğinizde, o dil yanlışını görmeyen ya da umursamayan okura doğrudan hakaret etmiş, onu aşağılamış oluyorsunuz!
Savıma çok iyi bir örnek; çünkü savım aşağı yukarı şöyle kitapta: Bir çok histe, ama özellikle aşağılanma hissinde, “yanlış hissetme” fazlaca mevcuttur: Ortada aşağılama yokken (bir tespit varken), insan kendini aşağılanmış hisseder.
Salı, Eylül 30, 2008
Öğretmen çocuklara zormuş
Öğretmen çocuklara sormuş:
- Söyleyin bakalım bu sene eylüle kalmadan kim sınıf geçmek ister?
Herkes parmak kaldırmış, biri hariç.
- Sen geçmek istemiyor musun?
- Bu sadece bana bağlı değil ki hocam. Ne yaparsam yapayım siz uygun görmedikçe geçemem.
Hoca bu cevaptan çok etkilenmiş. Böyle bir öğrencinin sınıf geçmeyi nasılsa hak edeceğini düşünmüş:
- Peki sana söz veriyorum, ne yaparsan yap seni sınıf geçireceğim.
Öğrenci muzip bir ifadeyle sınıfa dönmüş ve sormuş:
- Kim ne yaparsa yapsın sınıf geçmek ister?
Kimse parmağını indirmemiş.
- Söyleyin bakalım bu sene eylüle kalmadan kim sınıf geçmek ister?
Herkes parmak kaldırmış, biri hariç.
- Sen geçmek istemiyor musun?
- Bu sadece bana bağlı değil ki hocam. Ne yaparsam yapayım siz uygun görmedikçe geçemem.
Hoca bu cevaptan çok etkilenmiş. Böyle bir öğrencinin sınıf geçmeyi nasılsa hak edeceğini düşünmüş:
- Peki sana söz veriyorum, ne yaparsan yap seni sınıf geçireceğim.
Öğrenci muzip bir ifadeyle sınıfa dönmüş ve sormuş:
- Kim ne yaparsa yapsın sınıf geçmek ister?
Kimse parmağını indirmemiş.
Saramago
“Körlük” romanı gibi unutulmaz bir toplumsal hicvin yazarı olarak size şunu da soralım: Dünya nereye gidiyor? Körlük sürüyor mu?
Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum. Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında.
Bu denli birbirine yabancılaşan insanların yaşadığı dünyada edebiyatın işlevi ne olacak?
Yok yok, edebiyat dünyayı değiştirmez. Tersine, dünya edebiyatı değiştirir. Çok şükür ki böyle oluyor çünkü bu, edebiyatın canlı bir varlık olduğunu gösterir. Yazarların da diğer bütün insanlar gibi hayat hakkında farklı görüşleri vardır. Fark şudur: Yazarların bir yeteneği vardır ve bunu yazıya dönüştürürler. Okurlar da onlara katılırlar ya da katılmazlar. Ama dünyayı kurtaramayız!
Not: Kötümser olmasına rağmen, içimi rahatlatan bir konuşma. Saramago'nun okumasını isterdim beni...
Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum. Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında.
Bu denli birbirine yabancılaşan insanların yaşadığı dünyada edebiyatın işlevi ne olacak?
Yok yok, edebiyat dünyayı değiştirmez. Tersine, dünya edebiyatı değiştirir. Çok şükür ki böyle oluyor çünkü bu, edebiyatın canlı bir varlık olduğunu gösterir. Yazarların da diğer bütün insanlar gibi hayat hakkında farklı görüşleri vardır. Fark şudur: Yazarların bir yeteneği vardır ve bunu yazıya dönüştürürler. Okurlar da onlara katılırlar ya da katılmazlar. Ama dünyayı kurtaramayız!
Not: Kötümser olmasına rağmen, içimi rahatlatan bir konuşma. Saramago'nun okumasını isterdim beni...
Cumartesi, Eylül 27, 2008
Bilmeden konuşuyorsun MART 94
-Bilmeden konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Susup dinlesen...
-Sadece bana öğretilmek istenenleri öğrenmek istemiyorum.
-Öğretmen olmadan dersi anlatmaya çalışıyorsun.
-"Belki de"lerle, "neden olmasın"larla başka tarzda sorular oluşturmak istiyorum.
-Sordukların bilgini belli ediyor; sen bilmeden soruyorsun.
-Bilmek için soruyorum.
-Ama tahminler yapıyorsun, doğru yanlış.
-Öğrenmenin bir yolu da bu değil mi?
-Kitap okusan...
-Hep konuşan birisini dinlemek istemiyorum, arasıra lafını kesmek istiyorum.
-Anlatmasına engel oluyorsun.
-Kafasındakini anlatıp tatmin olmasını değil, benim sorularıma cevap verip beni tatmin etmesini istiyorum. Konuşana değil dinleyene göre şekillenmeli sohbet.
-Daha bilgili dinleyicileri engelliyorsun.
-Belki de bir alt sınıftan başlamam gerek.
-Sadece dinlemen gerek konuşulanları, hiç konuşmadan.
-Teşekkürler ben kitap okuyayım.
-Bitirince sınıfımıza bekleriz yine.
Bir zaman sonra
-Hâlâ bilmeden mi konuşuyorsun?
-Okudum, ama senin bildiklerini değil kendi merak ettiklerimi öğrendim. Kendi "neden olmasın"larımı, "belki de"lerimi...
-Yanlış kitapları okudun herhalde.
-Senin okuduklarını başka bir bakış açısıyla okudum belki de.
-Hâlâ bilmeden soracak mısın?
-Sorduklarımı sen bilebilecek misin?
-Daha bilgili dinleyicileri engelleyecek misin?
-Kafalarındaki sorulara farklı bir açıdan yaklaştığımda, onları engellediğimi düşünecekler mi...
-........
-Bir alt sınıftan devam etmem gerektiğini mi düşünüyorsun hâlâ?
-Düşündüğüm, belki de başka bir bölümde devam etmen gerektiği... Belki de başka bir okulda...
-Ne! Beni kovmayı mı düşünüyorsun?! Neden?
-Neden olmasın? Belki de kendi sınıfını oluşturman, kendi okulunu kurman için seni serbest bırakmak istiyorum.
-Bir bildiğin var ki konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Susup dinlesen...
-Sadece bana öğretilmek istenenleri öğrenmek istemiyorum.
-Öğretmen olmadan dersi anlatmaya çalışıyorsun.
-"Belki de"lerle, "neden olmasın"larla başka tarzda sorular oluşturmak istiyorum.
-Sordukların bilgini belli ediyor; sen bilmeden soruyorsun.
-Bilmek için soruyorum.
-Ama tahminler yapıyorsun, doğru yanlış.
-Öğrenmenin bir yolu da bu değil mi?
-Kitap okusan...
-Hep konuşan birisini dinlemek istemiyorum, arasıra lafını kesmek istiyorum.
-Anlatmasına engel oluyorsun.
-Kafasındakini anlatıp tatmin olmasını değil, benim sorularıma cevap verip beni tatmin etmesini istiyorum. Konuşana değil dinleyene göre şekillenmeli sohbet.
-Daha bilgili dinleyicileri engelliyorsun.
-Belki de bir alt sınıftan başlamam gerek.
-Sadece dinlemen gerek konuşulanları, hiç konuşmadan.
-Teşekkürler ben kitap okuyayım.
-Bitirince sınıfımıza bekleriz yine.
Bir zaman sonra
-Hâlâ bilmeden mi konuşuyorsun?
-Okudum, ama senin bildiklerini değil kendi merak ettiklerimi öğrendim. Kendi "neden olmasın"larımı, "belki de"lerimi...
-Yanlış kitapları okudun herhalde.
-Senin okuduklarını başka bir bakış açısıyla okudum belki de.
-Hâlâ bilmeden soracak mısın?
-Sorduklarımı sen bilebilecek misin?
-Daha bilgili dinleyicileri engelleyecek misin?
-Kafalarındaki sorulara farklı bir açıdan yaklaştığımda, onları engellediğimi düşünecekler mi...
-........
-Bir alt sınıftan devam etmem gerektiğini mi düşünüyorsun hâlâ?
-Düşündüğüm, belki de başka bir bölümde devam etmen gerektiği... Belki de başka bir okulda...
-Ne! Beni kovmayı mı düşünüyorsun?! Neden?
-Neden olmasın? Belki de kendi sınıfını oluşturman, kendi okulunu kurman için seni serbest bırakmak istiyorum.
-Bir bildiğin var ki konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
Perşembe, Eylül 11, 2008
Sizli özne 2
(Romandan)
Hem, hayatının adamı, senin sevdiğin kadar sevmeyince seni, hayatının adamı olmaktan çıkabilir mi? Sen benim hayatımın adamısın ama ben senin hayatının kadını değilim! Ne saçma. Bazı durumlarda belki iki tarafın sevgileri de hemen hemen eşittir, ama birçok durumda iki sevgilinin ortak yanları ikisinin de birini, içlerinden birini sevmesi değil midir; sen beni, ben de beni, ne güzel, birbirimize bakmak değil aynı yöne bakmak, bana… Ben senin hayatının baş köşesine oturuyorsam hem, sen ancak benim kucağıma oturabilirsin…
Hem, hayatının adamı, senin sevdiğin kadar sevmeyince seni, hayatının adamı olmaktan çıkabilir mi? Sen benim hayatımın adamısın ama ben senin hayatının kadını değilim! Ne saçma. Bazı durumlarda belki iki tarafın sevgileri de hemen hemen eşittir, ama birçok durumda iki sevgilinin ortak yanları ikisinin de birini, içlerinden birini sevmesi değil midir; sen beni, ben de beni, ne güzel, birbirimize bakmak değil aynı yöne bakmak, bana… Ben senin hayatının baş köşesine oturuyorsam hem, sen ancak benim kucağıma oturabilirsin…
Sizli özne
(Romandan)
Hayata sahipleniyorum ben, ve sadece hayatın beni sahiplenmesine izin veriyorum. Ama aşk. İlk tanışmanın heyecanıysa, birbirine duyulan ilginin platonik aşamasının gizemiyse, ilk öpüşmenin, sevişmenin yakıcılığıysa... işte bu kadar. Özneye niye yöneliyor ki... Bu saydıklarımın gerçekleşmesi... İşte, hayatın tatlarının... Yemeğe âşık olur musunuz? Kalamarla aşk! Hah! Kalamarla yaşadığımız yaz aşkıymış, beyaz şarapla daha uzun bir ilişki yaşadık ama o da bitti... Yoksa ona giderek bağlanıyordum... Hah!
Hayata sahipleniyorum ben, ve sadece hayatın beni sahiplenmesine izin veriyorum. Ama aşk. İlk tanışmanın heyecanıysa, birbirine duyulan ilginin platonik aşamasının gizemiyse, ilk öpüşmenin, sevişmenin yakıcılığıysa... işte bu kadar. Özneye niye yöneliyor ki... Bu saydıklarımın gerçekleşmesi... İşte, hayatın tatlarının... Yemeğe âşık olur musunuz? Kalamarla aşk! Hah! Kalamarla yaşadığımız yaz aşkıymış, beyaz şarapla daha uzun bir ilişki yaşadık ama o da bitti... Yoksa ona giderek bağlanıyordum... Hah!
Salı, Eylül 02, 2008
Babayasa

Bu ilanın önemi şu:
Maddeler orijinal Anayasa maddelerinden esinlenilerek kurulmuşken
4. madde Anayasayı "aşmış" bulunuyor.
Çünkü Anayasa'nın 4. maddesinde, 4. maddenin de değiştirilemeyeceği yazmıyor!
4. maddeyi değiştirdiğinizde, o maddenin güya koruduğu ilk üçünü de rahatlıkla değiştirebilirsiniz yani...
Esquire ilanı yaparken bulduğum şeye bakın!
Çarşamba, Ağustos 20, 2008
İtalik anneler
Demin bir kadına yazdım:
"Bu konuşmayı oğluna okut, iyi bir doğum günü armağanı ver ona, annesinin nasıl faşist bir erkek gibi davrandığını görsün... Tabii zamanı gelince.... Bir de benim blogumu okut ki kadınlar ne kadar salak olsa da erkekler salak olmamalıdır onların suyuna gitmek için, türü sağlam bir mantık edinsin, peşimden gelsin... Yoksa ilk sen kızacaksın ona, neden kızdığını fark etmeden: Senin kadar salak bir kadınla evlendiğinden..."
"Bu konuşmayı oğluna okut, iyi bir doğum günü armağanı ver ona, annesinin nasıl faşist bir erkek gibi davrandığını görsün... Tabii zamanı gelince.... Bir de benim blogumu okut ki kadınlar ne kadar salak olsa da erkekler salak olmamalıdır onların suyuna gitmek için, türü sağlam bir mantık edinsin, peşimden gelsin... Yoksa ilk sen kızacaksın ona, neden kızdığını fark etmeden: Senin kadar salak bir kadınla evlendiğinden..."
Cuma, Ağustos 15, 2008
İtalik Kadınlar
-daha önce yazdığın kitapları merak ediyorum
onlar da
aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
-aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
bunu nerden çıkardın
-hissettim diyelim
kadınları sevmiyorsun
bu belli
ve sebebi olmalı
-böyle konuşan bir kadını sevmeli mi!
-beni sevme
sevmen de gerekmiyor
ama düşüncelerimi, sohbetimi sevdin
-bunu nerden çıkardın peki!!!
-yine hissettim diyelim........
-Hep böyle hissedersen düşüncelerini nerden bilicem. demişsin ya düşüncelerini sevmişim...
-insan konuşmak istemediği birisiyle kadın erkek farketmez ASLA KONUŞMAZ
-bir insan konuşmak istemediği birini nasıl bilebilir!!!!
hislerle diyeceksin...
o yüzden de bu insanlar asla kendilerine göre birini bulamayacaklar...
bu dünyada hisleri gerçekten gelişkin insan sayısı elimin parmaklarını geçmez... (benim elimin ama)
-bu insanlara sen de dahilsin ama unutma
-bunu nerden çıkardın!!!
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Bu insana laf anlatabilir misiniz...
Ne kadar vasat “hisleri” olduğunu anlatabilir misiniz...
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Ama yakında yayımlayacağım “Ölümlü Dünya”nın özellikle “Yanlış Kadınlar Tuvaleti” adlı bölümüyle ilgili böyle şeyler işiteceğimi biliyorum... Kadınları sevmemek, aldatılmış olmak gibi vasat kadınların vasat erkeklere söyleyeceği şeyleri yani...
Hep ne oldu: Bir metnimi-bir konuşmamı eleştirenleri, metnimin başına-konuşmamın önceki cümlelerine gönderdim...
Okumamış-dinlememiş olduklarını anladılar mı... Hayır...
Doğru eleştiri bu yüzden çok önemli...
Doğru okuma...
Sen de diğer erkekler gibisin falan diye bana yüklenen bir kadına, yanımızdaki bir arkadaşım-ki kendisi de kadındı, "Murat'ı başkalarıyla karıştırma" demişti...
"Nedenmiş o" dediğinde de...
"Benzemez çünkü..." diye eklemişti...
Susmuştu freni patlamış...
Neden kitap yayımladığımı anladım...
Biri adam gibi okusun da arkamda yanımda... önümde dursun diye...
Korusun beni bu vasat zihinlerden...
Tırmanmam lazım daha...
onlar da
aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
-aldatılmışlık, kadınları sevememezlik güvenememezlik üzerine mi
bunu nerden çıkardın
-hissettim diyelim
kadınları sevmiyorsun
bu belli
ve sebebi olmalı
-böyle konuşan bir kadını sevmeli mi!
-beni sevme
sevmen de gerekmiyor
ama düşüncelerimi, sohbetimi sevdin
-bunu nerden çıkardın peki!!!
-yine hissettim diyelim........
-Hep böyle hissedersen düşüncelerini nerden bilicem. demişsin ya düşüncelerini sevmişim...
-insan konuşmak istemediği birisiyle kadın erkek farketmez ASLA KONUŞMAZ
-bir insan konuşmak istemediği birini nasıl bilebilir!!!!
hislerle diyeceksin...
o yüzden de bu insanlar asla kendilerine göre birini bulamayacaklar...
bu dünyada hisleri gerçekten gelişkin insan sayısı elimin parmaklarını geçmez... (benim elimin ama)
-bu insanlara sen de dahilsin ama unutma
-bunu nerden çıkardın!!!
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Bu insana laf anlatabilir misiniz...
Ne kadar vasat “hisleri” olduğunu anlatabilir misiniz...
Neden kitap yazdığımı anladım, bir kez daha...
Ama yakında yayımlayacağım “Ölümlü Dünya”nın özellikle “Yanlış Kadınlar Tuvaleti” adlı bölümüyle ilgili böyle şeyler işiteceğimi biliyorum... Kadınları sevmemek, aldatılmış olmak gibi vasat kadınların vasat erkeklere söyleyeceği şeyleri yani...
Hep ne oldu: Bir metnimi-bir konuşmamı eleştirenleri, metnimin başına-konuşmamın önceki cümlelerine gönderdim...
Okumamış-dinlememiş olduklarını anladılar mı... Hayır...
Doğru eleştiri bu yüzden çok önemli...
Doğru okuma...
Sen de diğer erkekler gibisin falan diye bana yüklenen bir kadına, yanımızdaki bir arkadaşım-ki kendisi de kadındı, "Murat'ı başkalarıyla karıştırma" demişti...
"Nedenmiş o" dediğinde de...
"Benzemez çünkü..." diye eklemişti...
Susmuştu freni patlamış...
Neden kitap yayımladığımı anladım...
Biri adam gibi okusun da arkamda yanımda... önümde dursun diye...
Korusun beni bu vasat zihinlerden...
Tırmanmam lazım daha...
Pazar, Temmuz 27, 2008
Dance me to the end of love: Aşkın sonuna (kadar) dans
Aşk zekayı yenmektir diyordu bir yazar...
Aklıma geldi, iyi oturdu:
“Hocam suyun üzerinde yürümeyi becerebiliyorum” der öğrenci...
“Peki bundan vazgeçmeyi başarabilecek misin.” diye sormaz ustası...
Aşk zekayı yenmektir, lafına söyleyeceğiniz hazır olsun, kandırılmayın:
Zekayı yenmek için önce zeki olmayı başarmak gerekir...
Ondan sonra yenersiniz zekanızı, yenebilirseniz, ve gerekliyse bu...
“Aşk zekayı yenmektir”!!!
Ne aşkı tanıyan ne de zeki olan birisinin söylediği açık bir cümle, tabii benim için, aşk ile akıl arasında seçim yapmak, anne ile baba arasında seçim yapmak gibidir diyen benim gibi bir yazar için...
Ya sizin için... Siz nerdesiniz...
Aşkta zeki davranamadığı için palavra bir fikri bilinçsizce yazıp, yazar olarak tanındığı için de yayılmasına neden olup tehlike oluşturabilecek insanlara inanmayın, hatta aralarınızdan bazılarına güvenelim lütfen: Onlara sus diyebilin...
Aşk, bir kadını-erkeği sevmekle başlamaz... Olgunlaşıldığında (zeka geliştiğinde) bir kadını-erkeği sevmekle sonucuna ulaşır... Ondan öncesini beceremeyenler için ne aşktan ne de zekadan söz etmeli...
Bence boşverin aşkı, insanoğlu-kızı aşık olabilme kapasitesinden giderek uzaklaşıyor...
Şimdi TV’de biri, kurşunun midendeki acısını hayal etmeye çalış, diye tehdit etti ağzından laf almak istediği birini...
Günümüz insanlığını böyle tehdit edebilmek gerek...
Önce, zekadan yoksun ilişkiler yaşadığından etrafa mide ve kalp acısı salmaya meraklı serseri mayınları kendi içlerinde patlatmalı...
Aklıma geldi, iyi oturdu:
“Hocam suyun üzerinde yürümeyi becerebiliyorum” der öğrenci...
“Peki bundan vazgeçmeyi başarabilecek misin.” diye sormaz ustası...
Aşk zekayı yenmektir, lafına söyleyeceğiniz hazır olsun, kandırılmayın:
Zekayı yenmek için önce zeki olmayı başarmak gerekir...
Ondan sonra yenersiniz zekanızı, yenebilirseniz, ve gerekliyse bu...
“Aşk zekayı yenmektir”!!!
Ne aşkı tanıyan ne de zeki olan birisinin söylediği açık bir cümle, tabii benim için, aşk ile akıl arasında seçim yapmak, anne ile baba arasında seçim yapmak gibidir diyen benim gibi bir yazar için...
Ya sizin için... Siz nerdesiniz...
Aşkta zeki davranamadığı için palavra bir fikri bilinçsizce yazıp, yazar olarak tanındığı için de yayılmasına neden olup tehlike oluşturabilecek insanlara inanmayın, hatta aralarınızdan bazılarına güvenelim lütfen: Onlara sus diyebilin...
Aşk, bir kadını-erkeği sevmekle başlamaz... Olgunlaşıldığında (zeka geliştiğinde) bir kadını-erkeği sevmekle sonucuna ulaşır... Ondan öncesini beceremeyenler için ne aşktan ne de zekadan söz etmeli...
Bence boşverin aşkı, insanoğlu-kızı aşık olabilme kapasitesinden giderek uzaklaşıyor...
Şimdi TV’de biri, kurşunun midendeki acısını hayal etmeye çalış, diye tehdit etti ağzından laf almak istediği birini...
Günümüz insanlığını böyle tehdit edebilmek gerek...
Önce, zekadan yoksun ilişkiler yaşadığından etrafa mide ve kalp acısı salmaya meraklı serseri mayınları kendi içlerinde patlatmalı...
Yaşlı doğmak
“Yine de ben hayatımı boşa yaşanmış saymıyorum, yeniden dünyaya gelsem aynı şeyleri yaşarım.”
Yeniden doğmaya ne gerek var, aynı şeyler yaşanacaksa...
Bazı insanların yeniden doğması ne kadar faydasız...
Bence bu insanların doğması da faydasızdı...
Yaşlı doğmuşlardı çünkü...
(Hazırlanan kitaptan bölüm)
Yeniden doğmaya ne gerek var, aynı şeyler yaşanacaksa...
Bazı insanların yeniden doğması ne kadar faydasız...
Bence bu insanların doğması da faydasızdı...
Yaşlı doğmuşlardı çünkü...
(Hazırlanan kitaptan bölüm)
Salı, Temmuz 08, 2008
Öffffke!
Nihat Genç:
"Psikyatristler insanın doğal neşesine manik, sinirli haline de agresif diye tanımlar koydular. Bunlar benim gülüp geçtiğim şeylerdir. Bütün dünya duygularını haplarla düzenlerken ben kelimelerle ve içimden gelen öfkeyle düzenliyorum."
"Psikyatristler insanın doğal neşesine manik, sinirli haline de agresif diye tanımlar koydular. Bunlar benim gülüp geçtiğim şeylerdir. Bütün dünya duygularını haplarla düzenlerken ben kelimelerle ve içimden gelen öfkeyle düzenliyorum."
Salı, Haziran 24, 2008
Sihir
(Romandan)
Hayatı nereye, mucizeyi, sihri, büyüyü nereye koyuyorsunuz, diye sorayım, siz düşünün: Ben ikisini üst üste koyarım. Hayatın zaten sihir olduğunu düşünüyorum, çoğu insanın onu ‘sinir’ bulduğunun farkında olarak hem de.
Mesela baş parmağınız olmasa her zaman kavrayabildiğiniz kadar sağlam kavrayamazsınız. Başparmağınızın olması bir sihirdir. Değerini onu kaybedince anlarız ne yazık ki. Kimse de tapmaz başparmağına. (Sorumu cevaplamadınız.) Ben başparmağıma taparım. Sonra sırasıyla bedenimdeki her uzva tapmaya başlarım. Hayattaki her şeye taparım, ayrı ayrı ve bütün olarak...
Ve işte hayatı bir sihir haline getirir bu. Zaten bir sihir içinde yaşıyorsam, hiçbir şeye tapmamaya başlarım, hiçbir şeyi sihir olarak görmemeye. Hayat hem sihirdir hem değildir. Siz seçin.
Yani aşk mesela, mutluluk mesela bir sihir midir? Bu kadar insan mutsuzken belki de öyledir. Barış sihir midir? Savaş çıkacağı zaman sorun, sihirdir, daha önce sorsanız değildi! Hayatın içindeki bir şey sihir midir, siz hayatı sihir olarak algılamazken? Ya da hayatı sihir olarak algılıyorsanız içindeki hangi şey sihir değildir? O nedenle başparmaklarımızın sihirle ilgisi, hayatın gündelik sihirlerinden haberiniz varsa yok, yoksa var.
Hayatı nereye, mucizeyi, sihri, büyüyü nereye koyuyorsunuz, diye sorayım, siz düşünün: Ben ikisini üst üste koyarım. Hayatın zaten sihir olduğunu düşünüyorum, çoğu insanın onu ‘sinir’ bulduğunun farkında olarak hem de.
Mesela baş parmağınız olmasa her zaman kavrayabildiğiniz kadar sağlam kavrayamazsınız. Başparmağınızın olması bir sihirdir. Değerini onu kaybedince anlarız ne yazık ki. Kimse de tapmaz başparmağına. (Sorumu cevaplamadınız.) Ben başparmağıma taparım. Sonra sırasıyla bedenimdeki her uzva tapmaya başlarım. Hayattaki her şeye taparım, ayrı ayrı ve bütün olarak...
Ve işte hayatı bir sihir haline getirir bu. Zaten bir sihir içinde yaşıyorsam, hiçbir şeye tapmamaya başlarım, hiçbir şeyi sihir olarak görmemeye. Hayat hem sihirdir hem değildir. Siz seçin.
Yani aşk mesela, mutluluk mesela bir sihir midir? Bu kadar insan mutsuzken belki de öyledir. Barış sihir midir? Savaş çıkacağı zaman sorun, sihirdir, daha önce sorsanız değildi! Hayatın içindeki bir şey sihir midir, siz hayatı sihir olarak algılamazken? Ya da hayatı sihir olarak algılıyorsanız içindeki hangi şey sihir değildir? O nedenle başparmaklarımızın sihirle ilgisi, hayatın gündelik sihirlerinden haberiniz varsa yok, yoksa var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)