Çarşamba, Şubat 25, 2009

Nazik

“Beni kırmamak için kaba davranmıştı. Böylece hem ona tepki gösterebilecek hem de rasyonalizasyon süreçlerim devreye girdiğinde kendimi değil onu sorumlu tutabilecektim. Çok nazik biriydi.” (Tarık Günersel)

Pazar, Şubat 22, 2009

Loğusa

-Efendim şimdi elimdeki dava karısını loğusayken terk eden bir adamla ilgili.

-Bunun davası mı olur Avukat Bey, suçla aynı türden bir ceza yazıverin işte.

-Ama şu var efendim: Kadının sicili temiz değil. Daha önceki hayatında bir adama lanet etmiş.

-Ne diye?

-Karısını loğusayken terk etti diye.

-Bak sen. Tam İlahi Adalet Mahkemesi’nin konusu. Peki adam masum muymuş?

-Evet efendim, hem de melek kadar! Karısını, önceki hayatındaki bir günahından dolayı cezalandırmak üzere dünyaya gönderilmiş bir melekmiş adam.

-Ve bu kadın bir meleğe lanet etmiş! Büyük suç.

-Kadının suçunun cezasını çekmesini ve adamı hiçbir kötülükle cezalandırmamayı teklif ediyorum. Zaten adam insanlar tarafından epeyce suçlandı, tüm yaşamı boyunca da suçlanacak.

-Karısını terk etme nedeni neydi?

-Evliliğe zorlamak için hamile kalması.

-Adam güçlü birisi mi, yaptığından emin mi?

-Pek değil. Bazen vicdanı sızlıyor. Kendinden emin ama insanların hareketlerinden emin değil.

-Vah zavallı. Onu daha da yalnız bırakabilirler. Biz yalnız bırakmayalım. Ondaki özbilinci ve kendine güveni daha da güçlü ortaya çıkaralım, bir olayla.

-Ben de bunu önereceğim ama çekiniyorum. Sonuçta diğer insanlara kötü örnek olmaz mı? Onların gözünde büyük bir günahkar; ama toplum dışına itilmişliği haricinde hiçbir ceza çekmiyor.

-İnsanlar için bu en büyük ceza değil mi, yani yalnızlık?

-Evet ama sanatçı falan da olabilir adam. O zaman sevilir ve tüm yaptığına rağmen sayılır da.

-Biraz fazla insan gibi düşünmüyor muyuz ne dersin Avukat Bey? Sonuçta ilahi adalet için çalışmamız yeterli. Bunun insanlar tarafından anlaşılamıyor olması insanların sorunu.

-Doğru buyurdunuz efendim.

-Adama sanatçılık vermek iyi fikir. Kötülükle boğuşarak, üstelik bizzat insanlar tarafından kötülük olarak nitelendirilen bir şey yapmış biri olarak belki hayatın adaletine biraz yaklaşabilir. En azından diğer taraftan bakar da olaylara, kötülüğü bilmeden etmeden aşağılayan insanlara bir ders olur bu.

Cuma, Şubat 20, 2009

Ergenekon ya da ErgenOkan

19/02/2009. Radikal.

ERKEKLER DE ŞİDDET MAĞDURU

Altı erkekten biri mağdur.

İngiltere’de ev içi şiddete maruz kalan erkeklere hizmet veren ManKind, mağdur sayısının oran olarak kadınlardan çok da farklı olmadığını açıkladı

LONDRA - İngiltere’de ev içi şiddete maruz kalan erkekler için hizmet veren ManKind yardım merkezine gelen telefon ve e-postalar, 20-24 yaş grubundaki şiddet gören erkek durumunun bu yaş grubundaki kadınlardan oran olarak çok da farklı olmadığını gösterdi.

İngiltere’de yılda 2.7 milyon erkeğin eşi ya da sevgilisinden şiddet gördüğünü söyleyen yetkililer, toplam sayıyıysa 3.2 milyon olarak açıklıyor. ManKind yetkilileri polisi de ‘cinsiyetçi’ davranmakla eleştirerek, “Şiddet görenin erkek olduğuna inanmıyor, erkeğin kendini korumasını bekliyor. Yardımcı olmak yerine olayı marjinalleştirip şiddet gören tarafı küçümsüyor” diyor.

Utanıp anlatamıyor

Toplumdaki genel kanının, şiddeti uygulayanın erkek olduğu yönünde olması şiddet gören erkeklerin sıkıntılarını açıkça anlatmasını da engelliyor. Dünyada her altı erkekten birinin yaşamlarının bir döneminde fiziksel ya da duygusal şiddete uğradığını söyleyen ManKind yöneticileri, kadınların erkeklere finansal baskı, seks konusunda aşağılama, çocuklara babalarının eksik yönlerini anlatarak onların da erkeği aşağılamalarına sebep olma gibi değişik türlerde şiddet uyguladıklarını, erkeklerin yüzde 19’unun bu duruma sessiz kalarak depresyona girdiğini söylüyor.

Yetkililer aldıkları yardım çağrılarından da örnekler veriyor: “Bay A, eski eşiyle birlikte yaşıyordu. Yeni partnerinden hamile olan kadın, markete daha yakın bir ev tutmadığı için Bay A’ya vurup küfretmeye başladı. Şikâyet üzerine gelen polis hamile bir kadını tutuklayamayacağını söyleyip, üstelik Bay A’nın hamile bir kadından dayak yemeyeceğini ima edip gitti. Bay A’ya psikolojik destek sağladık.”

Psikiyatr delirtmeyi bilir!

Örneklerde eşini gardıroba ya da tuvalete kilitleyen, psikiyatr olduğu için partnerini nasıl ‘delirteceğini’ bilip ona göre davranan kadınlar da var. Erkeklerin gördüğü şiddete karşı çeşitli kampanyalar yürüten ManKind’ın en önemli çalışmasıysa erkek öğretmen eksikliğini gidermeye yönelik faaliyetler. Yetkililer kadın öğretmenlerin erkekleri küçük yaşlardan itibaren sindirerek çekingenliğe sebep olduğunu söylüyor.

Şiddet gördüğünü düşünen erkeklere tavsiyelerse şöyle: Kendinizi suçlamayın. Başınıza gelenleri günlük şeklinde yazıp daha sonra okuyun, o zaman da şiddet olduğunu hissederseniz bunu partnerinizle konuşun. Kendinizi korumaya çalışın. Yaralanırsanız fotoğrafını çekin, bunu unutturmayın. Hastane ve polise başvurmaktan çekinmeyin. (Yaşam Servisi)


...........

20/02/2009. Ben.

Şiddet uygulayan erkeklerin yüzde kaçı, kadınlar tarafından şiddete maruz kaldıklarından ve kaldıktan sonra bunu yapıyorlar, bunun araştırmasını da “artık” yapmak lazım…

Kitabımda böyle bir bölüm var; kadın şiddetini anlatan; bir yerinde aynen bu yukarıdaki gibi, erkeğe uygulanan şiddeti konu edinen bir kitaba değiniyorum, bir kadın tarafından yazılmış; bir de, o kitabın, yine Radikal'in kitap ekinde yayımlanan tanıtım-eleştiri yazısına, yine bir kadın tarafından yazılmış; ve şu yorumu yapıyorum:

Erkeğe uygulanan şiddet konulu kitabın tanıtım yazısı, kitabın ikinci baskısına, kadın şiddeti örneği olarak eklenebilir…



Not: Bu metinin başlığında sanal reklam uygulanmıştır...

Salı, Şubat 17, 2009

Issız Ada

Birbirleri için yaratılmış kadın ve erkek ayrılırlar.

Adam istemiştir ayrılığı.

Ama sonra pişman olur, anlar ve döner...

Ama bulamaz kadını.

Ada’dır kadının adı; ıssız Ada da diyebilirsiniz… Issız olan odur; çünkü kayıptır…

Hayatının Adamının ondan ayrılışından sonra, hem de daha senesi dolmadan başka bir erkeği kıyılarına almış kayıplara (çoluk çocuğa) karışmıştır Ada, kolayına kaçmıştır…

Evlilik teklifini ne zaman kabul etmiştir Ada? Adam, lokantasının müdürünün evliliğini kutladığı günlerde, belki de tam, o gece o saatlerde… O sahne filmde bunu anlatmak için vardır, yoksa gereksiz bir ayrıntı olurdu: 3-4 yıl sonra 3 parmağını göstererek yaşını söyleyen müdürün çocuğuyla Ada’nın kızı aynı yaştadır…

Beklememiştir Ada; “anlamazdın anlamazdın” şarkısı Ada’ya söylenmektedir; “kadere” ve Ayrılığın Sevdaya Dahil olduğuna inanmayan Ada’ya…

Son sahnede ondan uzakta donduğunu anlayıp dönmek istediği Ada’yı, bulmaktan umudunu kesmediği Ada’yı 3-4 yıl sonra bulup da onun evli olduğunu öğrenince yalpalar Adam; sadece o zaman; “Zor be anne, çok zor anne” dediği halde yaşamını kabul etmiş ve gülerek yaşamaktadır; esas bu son, ona zor gelmiştir…

Ada arkasından bakıp ağlarken anlamış mıdır hatasını; her gözlerini kapattığında aldattığı kocasıyla ilişkisinin Adam’ın ilişkilerinden daha “ahlaklı” olmadığını…

Aşksız Evlilik: Issız kalabalık…

Salı, Şubat 10, 2009

Entelektül Perde

Bugün bir aydır kitabımı okuyan editör baştan yazın dedi kitabı…

Birkaç neden sıraladı; hiç anlamadım; ayrıntı yoktu; birkaç ayrıntı vardı ama ben onları özellikle yaptım demeye çalıştım; demeye çalıştım çünkü benim 3-4 yılımı belki daha fazlasını almış, defalarca kontrol edilmiş, 500 sayfaya yakın eserime “olmamış” diyebilen biri, editörlüğüyle ilgili en ufak bir eleştiriye katlanamıyordu; ki benimki onunki gibi bir eleştiri de değildi; yani biraz daha örnek vermek gerekmez mi demiştim, kibarca; evet kibarca; biraz gerçek cümlelerimi kursaydım, biraz daha Murat Sohtorik cümleleri kursaydım, her halde kitabımdaki günlük hayat faşizmi örneklerinden birini verirdi, elime; elimdekilerin en entelektüel olanlarını; çünkü cidden sıkı bir entelektüel metindi editör eleştirisi; ama altı boştu; bana anlatamamıştı; anlatmak zorundaydı çünkü bana yazıyordu; ama ben ona yazmıyordum, ona yazmak zorunda değildim, o ise benim yazdığım kişi olmak zorundaydı; yoksa anlayamazdı; anlamak zorundaydı; anlayamamış olmaktan korkmak zorundaydı; baştan yazın derken, bir hazinenin üzerini örtüyor olabileceğinden korkmalıydı; ama farkına varmamıştı; Tolstoy ile ilgili bugüne kadar söylenmemiş şeyler yazmıştım; Kafka’yı 18 yaşından önce okumanın insanın başını belaya sokabileceğini, kanıtlarla, yazmıştım; edebiyatçıların dinci lduğunu edebiyat dinine körü körüne, “büyük” yazarlara da peygambere tapar gibi taptıklarını anlatmıştım; bu tarz, edebiyatçıların kızacağı ama hayata yardımcı olacak metinler karalamıştım; kadın egemen bir toplumda yaşadığımızı yazmıştım; bunları algılamanın ve algılatmanın, eserin tarzı, üslup ve bunun gibi şekilselliklerle uğraşmanın bir kadının aklıyla değil bedeniyle uğraşmaktan farksız olduğunu anlatmıştım; romanım hayat diye bir metin yazmıştım ve onun roman olmadığını söylüyordu hiçbir neden göstermeksiniz, ama zaten o roman değildi hayattı; roman yazmaya çalışmamıştım ki; ayrıntılar yoktu; ama tek şey vardı; saygısızlık… Eğlenmişti; yargılamış ve cezayı kesmişti; eleştiri metnini okuyup her halde iyi hissetmişti; beni kendini beğenmişlikle suçlarken, ayrıntılara girermiş gibi gözüken ama benim metnimin neresi için söylediğİni anlayamadığım eleştirisi için kendini epeyce beğenmişti muhtemelen; kime yazdığını, bir insana yazdığını, bir yazara yazdığını umursamamıştı; muhtemelen arkadaşlarına falan yazmıştı; mastürbasyondu; ve benim mastürbasyonuma olmamış diyordu; mastürbasyon yaptığımı açıkça söylediğim halde hatta; ama bir yazarın ne yaptığından çok, iyi yapıp yapmadığına bakarsınız; yoksa karakterlerinin ruhuna girememiş yazarlar gibi, yazarının ruhuna girememiş bir editör olursunuz; yazar da geçer gider sizi; acaba üzerine mi alınmıştı; yani yanlış anlaşılmasın, yazarlıkla, erkeklerle ilgili söylediklerimle, belki kadınlarla ilgili söylediklerimle de, belki kendimi övmemle beğenmemle (kendini beğenmişlik tuzağın düştünüz yazmıştı) ilgili söylediklerimi üzerine mi alınmıştı…

O mu bu mu bildirmiyordu; beni eleştirenle ilgili hiçbir sağlam eleştiri yapamıyorsam, bence o da beni zaten eleştirememiştir; kendini göstermeyen eleştiri mi olur...

Ama kısaca şu kesindi; benim olan bir şeyle ilgili yazdığını unutmuştu, bu yüzden saygısızdı…

Sonra şu mail geldi; bir tanıdıktan… Ondan sonra bu entelektül perdeyi aralamak gerektiğine karar verdim…

Sevgili Murat,Şu anda o kadar heyecanlıyım ki, istemeden seni kızdıracak şeyler yazarsam beni bağışla. Çünkü, ben senden Duam dediğin Siyah Atlı Prensi bekliyordum. Hatta bir saattir sürekli yahooya bakıp geldi mi gelmedi mi diye beklerken, herhalde göndermeyecek, ben yine yanlış bir şey yaptım, üzdüm onu diye kendime kızıyordum. Duanı bekliyorken sen bana eserini gönderdin. Sen, bana emeğini, göz nurunu sen bana çocuğunu gönderdin Murat! Ben nasıl heyecanlanmam! nasıl ağlamam! senin bu büyüklüğün karşısında söyle bana! Ağlıyorum. Dosyayı kaydederken ellerim titredi. Elbette kitabını okumayı çok istiyorum, ama sen bana bir yazardan kitabının istenmeyeceğini, alınması gerektiğini öyle güzel anlatmıştın ki, bunu öğrendikten sonra "bana kitabını gönderir misin" demeye cüret edemedim, sana karşı küstahlık etmek istemedim. Sabırla çıkacağı günü bekliyordum. Sen bana en değer verdiğin şeyi okumam için gönderdin. Senin eserini henüz çıkmadan benim okumama imkan vermen benim için bir onurdur. Sana defalarca teşekkür ediyorum. Hala ağlıyorum biliyormusun, çok duygulandım, çok mutlu oldum. Allah yolunu hep açık etsin.Kitabını okumaya başlayacağımBu kitap yayımlanacak, okuruyla elbet buluşacakOnu, kitapçının raflarından elime aldığımda Hem gülümseyerek, hem de gözlerim dolarak aynı andaİşte diyeceğimBenim arkadaşımÇalıştıYorulduÜrettiKızdı kimi zamanAma yılmadıAzmettiveBAŞARDIBöyle bir gün yaşayacağıma inanıyorum.İyi geceler

Perşembe, Şubat 05, 2009

Ne güzel addır Ece!

murat selam

selam

nasılsın

fena değil

sana geçenlerde mesaj attım cebine, aldın mı

hatırlayamadım

peki ben hatırlatayım o zaman. sana verdiğim dvd'yi geri rica ediyorum

ha hatırladım ben seni hatırlamamıştım

senin liste çok kalabalık herhalde
şimdi hatırladın mı, hani yemek yemiştik

ben sana onu vermek için çabalamıştım ama sen pek umursar gözükmemiştin

nasıl bir çaba, ben fark etmedim
umursuyorum, benim için önemli bir dvd o
görüşmediğimize göre kargo mu daha kolay olur senin için, ya da maslağa yolun düşüyor mu

pek düşmüyor

o zaman adres vereyim
işin bitti herhalde değil mi, kopyalayacaktın

evet bitti

(adres veriyor) Yollamanda sorun yok değil mi

sanırım senin aldırman daha doğru olur

o ne demek

ben adres vereyim yani

muratçım, ödünç alırken geri vereceğine söz vermiştin
ayrıca sana yemek de ısmarlamıştım. 4 ytl için sorun çıkartmadığını umuyorum... öyle birine benzemiyordun

anlayamadım!!!

ben mi yanlış anladım
dvd sende olduğuna göre kargoya verecek olan sensin, ya da almak için geldiğin gibi vermek için de gel
üstüne mi yatmak niyetin senin

bence kelimelerine dikkat etsen iyi edersin ece... epey güzel konuşmuştuk ve hayata bakışımı anlamış ya da takdir etmiştin diye hatırlıyorum. bana böyle cümleler kurarken dikkatli olmalısın

ben şu anda sadece dvd'mi istiyorum... ödünç aldığın şeyi geri ver çünkü koleksiyonumun özel bir parçası o. çok ayıp ediyorsun, buna tenezzül edecek biri olmadığını umuyorum

sözlerine dikkat et dedim ama hala aynı terbiyesizliği yapıyorsun.
hemen bu konuyu burada kapatalım...
istersen adres veririm ve nasıl aldırmak istiyorsan aldırırsın.

sen kendi yaptığın terbiyesizliğe de bir bak istersen

oooo
beni dinlemeden sen suçlamaya devam ediyorsun.

peki murat ver adresi

bu durumda seni yasaklamak zorunda kalacağım.

dvdmi ver ve sonra yüzümü görme, sorun yok

bak ece aptalca cümleler yazıyorsun. terbiyesizdin şimdi de aptalca bana böyle hakaretler ettikten sonra bir de devam ediyorsun adresini ver demeye,
ben senden bu hakaret cümlelerini alıp bir de sana saygı mı duyacağım.

murat ne yapmamı öneriyorsun, boş ver saygıyı... ödünç aldığını geri vermek için nasıl bir yol önerdiğini söyle

dvd’ni parçalayabilirim ya da ihtiyacı olan başka birine verebilirim şu an bilmiyorum. seni hatırlatmaması için elimden çıkaracağım... ama sana vermeyeceğim kesin. en azından saygısızlığının cezası olur...

çok terbiyesizsin, bir de edebiyatçı geçiniyorsun
bende kartın var
kanyona gelip seni rezil edeyim gör

dvd senin sorunun, aylar önce benim de sorunumdu sana vermek istemiştim beni rahatsız etmişti bende kaldığı için ama sen pek ilgilenmedin, sonra konuşuruz dedin... şu anda benim sorunum değil. benim sorunum hakaretlerin. sen o konuda bişi yapmayı düşünüyor musun acaba...

ruh hastası HIRSIZZZZZZZZ
siktir git hadi, dvd’yi de kıçına sok

bu kayıtları saklıyorum ece. kimin hayasız olduğunun kayıtları... elveda...
kanyona gel istersen ama bir daha gelemeyeceğine emin olarak gel. kimin kimi rezil ettiğini görürüz... ama ben senin düzeyine düşmeyeceğim.



Sonra, mektubum:

oku terbiyesiz

Yarın cihangirdeki X kafedeki Y adlı barmene dvd’ni bırakıyorum.
Tatlı bir çocuktur dürüsttür bişi yapmaz dvd’ne.
Oradan alabilir aldırabilirsin.
Gündüzleri akşama kadar orada Y.
Tatil gününü bilmiyorum o güne rastlarsa...
Off bana ne yaaa
Hem hakarete uğra hem de kadını düşün...
Orada al...
Benden çıktı.
Hakaretlerin hala bende
Senin rezilliğin olarak...
Keşke daha değerli bir şey olsaydı da seni kelime kelime cümle cümle özür dilenmeye zorlayabilseydim.
Ve bu yazılı olacağından sen bile hatalıymışım diyebilseydin.
O zaman benim nasıl bir edebiyatçı olduğumu görürdün!!
Son kez elveda.
Sakın tek kelime daha etme.


Sonra, mektubu:

Senden çok özür dilerim, okudum konuşmamızı ve senden çok özür dilerim... dvd’yi istemiyorum. Çünkü bana hatamı hatırlatacak. İyi akşamlar.

Cumartesi, Ocak 31, 2009

Bencil Özür

1. Mektup

Şimdi yazsam sana yazmak istediğim aklımda olanları, o derenin üstüne çok sular aktı boş ver eskiyi yok hiçbir şeyin önemi diyebilirsin(?)... Teşvike mi ihtiyacım var ne... Bildiğim murat; ince ve ayrıntılara önem verirdi…

Sendeki duygusallık belki de benim içimde seni unutturmadı. Hep o yüzden suçluluğum geçmedi sana karşı. Sebeplerim çoktu kendimce senden ayrılmak istememde. Ama zalimdim. Seni kötü hissettirdim özür bile dilemedim. Çok klişe gelecek ama sevmeyi gerçekten sevmeyi çok geç öğrendim.

Seninle ayrılma sebeplerime rağmen, bana verdiğin değerin değerini bilmedim. Belki de hak ettiğimden senden sonra; kendini olduğundan çok başka gösteren ve neden böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu anlayamayacağım iğrençlikte bir adamla oldum... Kullanılıp hemen arkasından bırakınca, o acıyla (sana büyük haksızlık ederek hatta terbiyesizce) seni aradım.

Murat, beni o yağmurda evime bırakıp tam arabandan çıkmak üzereyken "çık hayatımdan!" dediğinde çok sinirlenmiştim. Tabii haklı olduğunu sonra anladım.

Keşke affını dileseydim. Tekrar benimle olman ya da hayatına girmem için değil sadece beni affetmen için.

Affedersin...(?)

(Muhtemelen artık umurunda değil, fakat yine de sormaya ihtiyacım var, kendim için.)



2. Mektup

Ben senin hislerini o zamanlar hiç hissetmemiştim. Belki gençtim belki İstanbul’un keşmekeşi, belki benim için her şeyden önemli sorunlarımı halletmek yaşamımın önüne geçmişti.

Maalesef dünya tatlısı bir insan olmana rağmen sorumluluk duygun yoktu. Benim ne durumda olduğumu bırak anlamak göremedin.

Kesinlikle yargılamıyorum senin hayatın senin hayatın.

Sen özeldin. Beni güldürüp mutlu ederdin. Bana en ufak kötülüğün olmadı. Olduysa da -benimleyken başka kadınlar olduysa da- bunu hissettirmeden yapıp beni üzüp kötü hissettirmedin. Terk ettiğim tek kişi tabi ki değilsin. Ama içimde seninle abuk kıstaslar yüzünden yaşamadıklarım için pişmanlık duyduğum tek kişisin. Her negatifliğinle, megalomanlığına, ayaklarının yere basamamasına, ütopyalarınla, bencilliğinle beraber iyi bir insansın. O yüzden senden özür dilemek istemiştim. Çünkü bin sene önce de olsa acı çektirmiştim.



3. Mektup

Seni sinirlendirdiğim için sorry. Gece hiç uyuyamadım. Eğer tarzım gereğinden fazla absürd kırıcılıktaydıysa sorry.

Ben kendi hatalarımı kabul ediyorum. Çok hata yaptığımı pişman olduğumu yazmışım. Ama belki de sen çok daha haklısın. Sevgiye tam değer vermiyorken seninle beraber olsaydım o zaman sana daha büyük haksızlık olurdu.

Ama ben yine de seninle daha fazla zaman geçirip beraber olmak isteyecek kadar sevdiğimi düşünüyordum...

Üzgünüm ki bana hala kızgınsın. Negatif bir insan demedim senin için negatif yanların demek istedim. Hepimiz insanız kimse mükemmel değil.



4. Mektup

Of murat cidden seni incitmek değildi sana o sıfatları söylememin nedeni. Ben zaten bildiğini düşünmüştüm.

Sana bunlara benzer şeyleri daha başka birçok kadın da söylemiştir değil mi... Benim söylediklerime benzer sıfatları daha önce de duyduğundan zaten kendini biraz biliyorsundur sanmıştım. İnsanları çileden çıkartıp sonra garip suçluluk hissettirerek sana özür dilerim diye dönmeleri hep senin insanlarla ilişkilerin yüzünden.

Bana cevap mektubunla hep kendini, kendi haklılığını, uzuuun uuzzuzuuun anlatan seni, benmerkezciliğini hatırlayarak söyledim söylediklerimi. Hayatta tek katlanamadığım kendisini öven insanlardır. Alçakgönüllülük mükemmel bir meziyettir. Keşke sen de biraz edinebilseymişsin.

Bana hala kırgınsın demek ki dememin sebebi (müthiş akıllı yazar olmana rağmen) yok canım affettim tabii seni deme nezaketini gösteremediğindendi. O sıfatların seni böyle deliye çevireceğini (senin deyiminle nemli beynim tahmin etmedi)…

Açıkçası sadece özrümü diler belki söyleyemediklerimi söylerdim, nasıl olduysa mektup suçlar tarza dönüştü. Zaten herkes bana böyle dönüyor şeklindeki yazın, senin insanlarda yaptığın kötü etkinin sonucuymuş ben de demek ki böyle hissetmişim diye düşündürdü.

Üzgünüm aramızdaki yine kırgınlıkla bittiği için… Bu görüşmeler maalesef amacımın tam tersi senin beni affetmenle değil, senin, kaba tepkinle nasıl biri olduğunu tekrar hatırlayıp senin asla beraberliğimin olamamasını kanıtladı. Keşke o zamanlar akıl edip konuşsaymışım seninle bunca zamanlar sonrasında böyle şeyler olmasına gerek kalmasaydı…

Bu mektubumu cevaplamasan daha iyi olur. Yeterince gereksiz zaman harcadık zaten…

Pazartesi, Ocak 26, 2009

Sıkı 2

"İkiyüzlülük, kötülüğün erdeme saygısıdır." La Rochefoucauld

Yakın zamanda sıkı iki -hemen başlığı buldum bakın- sıkı iki 200lülük örneği yaşadım... Örnekleri diyeyim, çünkü 200lü bunlar, barındırdıkları örnekler de fazla haliyle...

Barındırdıkları... Bu da güzel oldu, barındırdıkları, bedeninde mikrop besleyen insanları düşünsenize, beyninde haşarat, duygularında tarla faresi...

LARA diyeyim bu yukardaki adama, adını tekrar tekrar yazamayacağım, bu dünyada kıskandığım birkaç laftan birini söylemiş (Herhalde ben ölene kadar bir 10 tane daha çıkar karşıma)...

Acaba 200lüler bu lafı bilseler hemen atlar mıydı üzerine, üzerime...

Bak ben saygılı biriyim diye hahaha

Tam yakışırdı onlara, 200lülük kanıtı...

Burdan ilan olunur... Adam gibi 200lülük -kötülük- yapın... Hitlerleşin, ki herkes farkınıza varsın; harcanıyorsunuz...

Cuma, Ocak 16, 2009

Bir yastıkta kırk yıl

Anna Karenina Vronski’ye tutulur. Evlidir. Vronski de ondan hoşlanıyordur. Ama Anna sonunda intihar edecektir. Vronski’den hoşlanan Kiti ise adamın Anna’ya ilgi duyduğunu görünce kendisiyle ilgilenen Levin ile evlenir. Zaten amacı aşk değil evlilik olan bir kızdır Kiti. Tüm kitap oyunca Levin’e olan aşkından da söz edilmez. Sadece Levin’in Anna’yı görünce duyduğu hayranlık Kiti’de bir kıskançlık duygusu oluşturur, o kadar. Birçok yorum Anna ve Vronski’nin yasak ilişkilerinin ve kötü sonlarının (Anna’nın kötü sonunun) yanında Levin-Kiti ilişkisine neredeyse ideal ilişki olarak bakar!

Levin-Kiti ilişkisi kadının şımarıklıklarına karşı adamın hep karısını koruyucu tavırlar takındığı, alttan aldığı bir tek taraflı olgunluk (ya da kadın egemen evlilik) ilişkisidir. Yaşlanınca adamın kadının dizinin dibinden ayrılmadan hep ona hayranlığını dile getireceği, kadının da bu hayranlığın tadını çıkaracağı, arada sıkıldığında (üzerini örterek geride bıraktığı gençlik-kadınlık tutkuları aklına geldiğinden olacak) adamı azarlayacağı bir ilişkidir.

Birçok bu tarz ilişki gibi yaşlılıklarından birbirleri için yaratıldıkları yalanını söyleyeceklerini düşünebiliriz: Kendini anlattığı Levin karakterinin aksine, yaşlılığında karısının zulmünden kaçmak için onu terk eden bir Tolstoy karakterini unutmayalım (artık ünlü yazarın her hastalanışında yazarın sağlığından çok, yazılarını koyduğu çekmecenin anahtarıyla ilgilenmektedir Kiti, pardon karısı)… Ki kitabın başındaki, mutlu ailelerin birbirine benzer yaşamları olduğu, mutsuz ailelerin ise her birinin farklı farklı yaşamları olduğu lafına bağlı bir sondur, kitaptaki son da, Tolstoy’un sonu da: karısını terk ettikten birkaç gün sonra bir tren istasyonunda –hayır trenin altında kalarak değil- donarak ölür Tolstoy…

Aşka, tutkuya ve mutluluğa inanmazsanız işiniz kolaydır: Bir yastığa baş koyar uyursunuz, yüz kırk yıl bile geçer böyle…

Peki neden bu metni yazdım şimdi?

Şundan: Mutluluğun Romanı, kod adı olabilir, yeni “romantik” metnimin… Büyük ve mutsuz yazarlara adanabilir...

Perşembe, Ocak 08, 2009

Sohtorik

Umarım seni istediğin şekilde anlayıp, özümseyip anlatan birileri olur Sohtorik. İnan bana bunu gerçekten çok isterim. Seni anlamak, anlatmak, gerçekten çok zor, insan hata yapmaktan korkuyor öncelikle. Birçok insanı karşına almak adına -ki bu her zaman bilinçlice ve sadece beynine ve düşüncelerine olan güveninden aldığın güçle, çevreyi gerçekten incelemenin artısıyla- doğru bildiklerinden şaşmayan tavırlarını, bu tavırları etrafındaki insanlara anlatmada gösterdiğin çabaları, çoğu kez örneklerle yazarak asıl doğru nedir, nasıldır sorularına verdiğin tatlı-sert ama çoğu zaman sert cevaplarını, bazı bazı kaba kuvvete kadar gitmeni sağlayan, seni buna zorlayan ve bu hareketinden sonra, sana suçlu insan damgası vurarak asıl kendi zayıflığını zafere çevirdiğini sanan insanlara karşı gösterdiğin sabrı, Al kocayı vur sopayı kitabını neden kendine yakın hissettiğini, hayatını etkileyen ve birçok davranışı ile seni sinirlendiren babana karşı haklı ve dik duruşunu, bundan ödün vermeyişini, pes etmeyen belki bir şeyler görür ve beni anlamaya çalışır düşüncesinde ki çabalarını, seni karamsarlığa götürdüğü anlar olsa dahi yazarlığında gösterdiğin yılmayan yazma isteğini, bu sektördeki zorluklara karşı azimle ve inatla kitaplarını yazmaya devam edişini ve bastırmanı, insan davranışlarında herkesin doğru bildiği yanlışları -İtalik anne ve italik kadın yazında ki gibi-, aile, anne, çocuk, baba, abla, eş kelimelerinde bildik tanımlamalarının dışında sende uyandırdığı tanımı ve bu tanıma neden ulaştığını, kibarlık adına gösterilen sahtelikteki yol göstericiliğini, erkek-kadın ilişkisinde yaşanan çıkarcılığa, anlamamalığa ve direnmeye karşı duruşunu, aşka bakışını ve tanımını, bu anlamda aşka bağlanmak yerine hayata bağlanışını, tabakta her zaman görmekten hoşlandığın beyaz peynir, barbunya ve köfte üçlüsünü, kadın görselini izlemedeki doyumunu, soyadının sana yüklediği aileden gelen misyona karşı tavrını, ailene olan haklı kızgınlığından dolayı bazı dönemler bu soyadı değiştirmek düşüncesinin aklını kurcaladığını, seni tek başına bırakışları ve babana karşı seni haksız damgası ile suçladıkları için geçici bir düşünüş bile olsa ailene karşı bir tepki ve onları cezalandırmak adına intihar etmeyi bile düşündüğünü, tüm bu davranışlarınla "tek başıma kalsam da mücadele edeceğim ve ben haklıyım" demendeki savunuculuğunu
------------
------------
yazmakla bitmeyecek. Bu saydıklarım herkesin göze almaya cesareti olmayacak başlıklar, tekrar seni ne sıkmak nede yanlış anlaşılmak isterim.

Salı, Aralık 30, 2008

2009'a bir-ki

1. Mutlu, huzurlu bir 2009 dileklerimle:

"Kavga ettik, o ve ben.
Bir kavga hiç önemli değildir
-birbirinizi bir daha hiç görmeseniz bile-
bu yalnızca birlikte yaşamanın farklı bir biçimidir
ve bize verilen küçük dünyada birbirimizi hiç unutmamanın.
Bu kavga beni onu düşünmekten,
bakışlarını okuduğum kitabın, gazetenin sayfalarında hissetmekten
ve şu soruyu sormaktan alıkoymadı:
Bu konuda ne düşünüyor? Şu anda bu konuda ne düşünüyor?”
(Sartre’dan Camus’ye, o öldükten sonra)


2. Öyle olmayacağını bilsem de:

Sonra bu yukarıdaki övgüye yan çiziyor Sartre…

Perşembe, Aralık 18, 2008

Ne demek istemiş sizce!

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir hafta önce tanınmış bir yazarın söylediği şu lafı alıntılıyor Canetti:

“Her şey bitti artık. Gerçekten bir yazar olsaydım savaşı önleyebilmem gerekirdi.”
Sonra da şöyle soruyor:

“Bu cümle ile, söyledikleriyle savaşa yol açmış olanların palavraları arasında ne fark var?"

Ne demek istemiş sizce!

Ben parmak kaldırıyorum ve: Hayatı iyiye değiştirebilseydik biri de çıkıp hayatı kötüye çevirebilirdi... mi demek istemiş… Hayat akar, sana bana aldırmaz… mı demek istemiş… Gerçekten bir çıkarım yapamıyorum… Ne diyorsunuz?

Cuma, Aralık 05, 2008

Namussuz bir kitap

"Edebiyatım değil namusum umurumda…"

Yaşar Kemal'in bu cümle...

Dünyanın estetik değil doğru cümlelere ihtiyacı var; Yaşar Kemal'in deyişiyle söylersek: Namuslu cümlelere...

Edebiyatla namusu karşı karşıya getiriyor değilim, derdi başka bir yazar...

Ama ben o yazarlardan değilim!

Namustan söz ediyorsa Yaşar Kemal, namus kelimesinin ne anlama geldiğini iyice düşünmek lazım...

Edebiyatı değil namusu umursamak lazım daha fazla...

Bunu umursamayanlara karşı da "namussuz" olmak lazım...


Çağlayan İbiş'in kitabıma önsöz denemesi:

ÖNSÖZ

20 yaşına kadar eline hiç kitap almamış bir genci düşünün. Üniversitenin birinci yılındayken, ilk kez, üniversitenin kütüphanesine giriyor. Binlerce kitabın arasında hangi birisini alıp okuyacağını bilemez bir halde şaşkın şaşkın etrafına bakıyor. Fakat oradaki kitapların hepsini hayatı boyunca okuması mümkün değil. Hangisini okuması lazım... Okuması gereken kitaplar için ya bir antolojiye ihtiyacı var, yada şansı varsa ve bulabilirse ondan önce “doğru okumuş” birisine. Öyle durumda bir gençseniz eğer Ölümlü Dünya’yı bulduğunuz için çok şanslı bir gençsiniz. İşte öyle bir durumda yeni okumaya başlayan bir genç değilseniz eğer, okumak için seçeceğiniz kitaplardan sorumlusunuz. Bu yüzden böyle bir gençten daha az hata yapma şansınız vardır ve “çok okumakla” “doğru okumak” arasındaki ayrım iyi yapıyor hale gelmeniz gerekir. Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler. Okuduğunuz kitap bu kadar hayati bir öneme sahiptir. Okuma hakkında bu iki ayrımı iyi yapıyorsanız artık sadece bir okuyucu değil, evrenin işleyişini, toplumların değil, insanın kendisinin duygudan önce mantığa inanmadığı için ne kadar çok kötülüğe/yanlışlara sebep olduğunu; iyiliği de, kötülüğe sebep olduğunu bilemediğinden sahip olamadığını bilmeye başlayan doğru insan olma yolunda giden insansınızdır. Elbette burada “doğruları anlatan doğru kitap nedir?” ve “ bu kadar kısa zamanda bir kitabın okumadan doğru olduğu nasıl anlaşılır?” soruları aklımıza geliyor. Bu iki sorunun cevabını bulmak içinse; nasıl ki bilim adamları insanın vücudunun daha henüz keşfedilmemiş milyarlarca özelliklerini zaman içerisinde yavaş yavaş keşfediyorlarsa, bazı(!) felsefecilerin ve edebiyatçıların da insan doğasının keşfedilmemiş milyarlarca özelliğini zamanla bizler için keşfeden kaşifler olduğuna inanmanız, felsefecilere ve yazarlara, doktorlara ve bilim adamlarına ihtiyacımız olduğu kadar onlara da elzem derecede ihtiyacımız olduğunu bilmeniz gerekir. Birinci sorunun cevabını işte bu noktadaysanız bulabilirsiniz: Okuduğunuz kitabın insanlığın doğasına dair sizi en temel duygulara götürdüğünü, zamanın işleyişini, tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu ve yanlış tekrarları akıl yoluyla değiştirebileceğini; sizin hissettiğiniz halde dile getiremediğiniz, göremediğiniz duyguları, düşünceleri ve temel insani ihtiyaçlarınızı ahlaki olanlarla ahlaki olmayanlar olarak ayırt edip bunları sizin için keşfettiğini, içinizde bir anda “evet işte ben de bu düşünceye sahibim ama yeni anladım” düşüncesini size hissettiren kitap işte doğru kitaptır. İkinci sorumuzun cevabı: Kitapçıya girdiniz, kitapların sadece kapaklarına bakarak rafların arasından yürüyorsunuz, size göre bir çok seçenek var, kitapçıda geçirdiğiniz zamanı ise “zaten az zamanım var” diyerek kendinize kısıtlamaya çalışıyorsunuz. Elinize bir kitap aldınız. Sıradan bir okuyucu iseniz kitabın arka kapağına 10-15 saniye bakar sonra kitabı geri yerine koyarsınız. Ama doğru kitap gibi siz de doğru okuyucuysanız, kitabın önsözünden başlayarak ilk sayfasına kadar okursunuz ve yukarıda anlattığım doğru kitabın size hissettirdiklerini daha ilk sayfadan hissetmeye başlarsınız. Hoş geldiniz, doğru kitaptasınızdır artık. İnsan doğasının gerçeklerinin perdesini sizin için aralayan yazarın dünyasına, dolayısıyla kendi dünyanıza girmişsinizdir. Ve bir daha o dünyadan çıkmak istemezsiniz.

İşte Ölümlü Dünya da, doğanızın sizin sandığınız gerçeklerini değil, ancak sezilerek ve bilgi yoluyla bulunabilecek gerçekleri ilk önce mantık ve sonra duygu yoluyla doğanızdaki ahlaki doğruları bulacağınız ender bulunan bir kitap. Üzerinde çok çalışıp da size her şeyi sunup kendini geri çeken bir kitap değil. Her bir denemede sizi düşünmeye zorlayacak bir kitap. Steinbeck, Schopenhaur, Ayn Rand, Mayakowski, Dostoyevski, Jack London, Gertrude Stein, Jean Cocteau, Jerzy Kosinski, Aldoux Huxley, Hemingway, Stefan Zweig, Seneca, Elias Canetti, Hallac-i Mansur, Sadık Hidayet, Foucault, Kierkegaard, Sartre ve de Milan Kundera gibi gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim. John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”

Çağlayan İbiş



Altını çizdiğim (altını çözdüğüm) yerlere bakalım:

"Yanlış kitap yanlış düşüncelere, yanlış düşünceler de sizi yanlış bir hayata sürükler."

Çağlayan İbiş ile Yaşar Kemal aynı noktada buluşmuşlar; dolu edebiyatçının ıskaladığı noktada...


"...tarihin kendini tekrar etmediğini, aslında onu tekrar ettirenin insanın hırsları olduğunu..."

Bunu ben yazmak isterdim...

"...gerçek ve doğru yazarların dünyasına girmiş bir yazarın kitabını elinizde tuttuğunuz hissini yaşadığınızı size kanıtlamak için, hayatımda sunduğum en güzel kanıtı size sunacağım: İlk önce yukarıda yazdığım yazarların kitaplarını okuyup sonra bir de Murat Sohtorik’in Ölümlü Dünya’sını okumanızı tavsiye ederim."

Metnin başlangıcından, Murat Sohtorik'in Ö. D.'ünü okuyun, sonra bu yazarların kitaplarını okuyun demesini beklerdim...


"John Kieran, “Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır. “ der. Fakat Kieran bu sözü şöyle söylemeliydi: “Siz doğru okuduklarınızın parçasısınızdır.”

Hayır, doğru söylemiş yazar...

Siz bütün okuduklarınızın bir parçasısınızdır.

Parçaları doğru birleştirmedikçe de, parça olarak kalırsınız...

Güzel bir kadına, "hoş bir parça" diyen adamlar, anlamazlar aslında ne dediklerini, siz anladınız şimdi...


NOT: Kitabım, 2 kitap olarak yayımlanacak. Ölümlü Dünya (Ben ÖD demeyi seviyorum, çünkü ödünüzü patlatsın istiyorum) kitaplardan biri... Diğer kitapla (o bir roman) (bir roman ne demekse) ortada buluşuyorlar (birisi baştan diğer sondan başladıkları için) ve buluştukları yerde, şu yukarıdaki parça-bütün esprisini açımlayan bir çizim var, benim... Severim...

Salı, Ekim 14, 2008

Fenalık (ya da halama mektup)

“Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.” (Gazete röportajında bir öğretmen)

Romanımın 100. okumasını kutladığım şu günlerde –hayır kimseye okumuyorum, dosyayı bilgisayardan, çıkış alarak, başka fontta çıkış alarak, kırmızı sayfaya çıkış alarak, sabah dinçken, akşam yorgunken, içki içtikten sonra, sevişirken aklıma takıldığında, Avrupa Yakasını izlerken, kendi kendime okuyorum- tam tamamdır demeye yaklaştığımda bir hata buluyorum; sıkı bir hata: Neden bir tanecik olsun ki, her satırda olabilir!!

Bırakıyorum bir yerde, avuntum da artık şu: En azından kimse "Daha ikinci cümlesinde hata var!” diyemeyecek benimkine...

100 kez okumam da gerekmeyebilir, çünkü sıkı bir yayınevi, iyi bir editörlük sistemiyle karşılaşırım bakarsınız! Ama bu hayalime de şöyle batırıyorum çuvaldızı: “Nobelli bir yazarın kitabı bile daha ikinci cümlesinde hata ile yayımlanıyorsa…”

Tabii şuraya da gidilebilir: Yukarıdaki öğretmen acaba gerçekten bunları mı söyledi. Yayınevleri güvenilmez olabiliyor, peki ya gazeteler? Bağlamından koparılmış, kısaltılırken anlam yitimine, mantık bitimine uğratılmış olamaz mı -belki de bilerek-mesela sonraki şu cümleleri öğretmenin:

“Hala Tahsin Yücel’in Kara Kitap’ı satır satır eleştirilmesinin örnek gösterilmesi ise çok komik, çünkü o yazıya dayanarak Orhan Pamuk’u eleştirenler arasında Yücel’in herhangi bir romanını okuyan tek bir kişiye bile rastlamadım. “

Ne alaka!

Bir sonraki cümle:
“İşin kötüsü, Tahsin Yücel çevirilerindeki dil yüzünden çok eleştirilen bir yazar.”

“İşin kötüsü” yerine “çünkü” ile başlasa cümlesine, bir önceki cümlesini bir mantığa oturtmuş olur öğretmen; ama öyle başlamıyor, gazetede benim okuduğum cümle...

İşin kötüsü; “çünkü” ile başlasa oturttuğu mantık da tuhaf bir mantık: Yani bir yazarı eleştiren bir başka yazarın kendi başka yazılarında da dil hataları varsa, bu eleştirilen ilk yazarın hatalarını görmezden gelmemizi mi gerektirir?

Yoksa, dilden zaten anlamaz mı denmek istenmiş, Tahsin Yücel için? Buna pek inanası gelmiyor insanın; ben ne yazılarında gördüm bir hata, ne de bir yerlerde okudum böyle bir durum…

Ama esas şu denmeli değil miymiş, öğretmen türü okurlardan biri tarafından: “Tahsin Yücel de yapıyor aynı hataları, demek ben haklıyım; yani dile takılmadan okunmalı bir kitap!”

Buna işte, o zaman, şapka çıkarırdım; ben, hala, beceremediğim için böyle okumasını; böylece bu yazı da halama mektup oldu çıktı, benden…



Not:
Deneme kitabımın “aşağılama” konulu bölümüne bir örnek olarak girdi aşağıdaki cümle; o yüzden o açıdan daha fazla “fenalık” etmek istemedim burada: “Orhan Pamuk’un yaptığı dil yanlışlarına ilişkin yazılanlardan fenalık geldi! Bu tür yazılarla en çok bana, yani okura hakaret ettiklerinin farkında değiller. Onlara göre ben dil bilmeyen, edebiyattan anlamayan bir cahil oluyorum.”

Yani bir dil yanlışını gösterdiğinizde, o dil yanlışını görmeyen ya da umursamayan okura doğrudan hakaret etmiş, onu aşağılamış oluyorsunuz!

Savıma çok iyi bir örnek; çünkü savım aşağı yukarı şöyle kitapta: Bir çok histe, ama özellikle aşağılanma hissinde, “yanlış hissetme” fazlaca mevcuttur: Ortada aşağılama yokken (bir tespit varken), insan kendini aşağılanmış hisseder.

Salı, Eylül 30, 2008

Öğretmen çocuklara zormuş

Öğretmen çocuklara sormuş:
- Söyleyin bakalım bu sene eylüle kalmadan kim sınıf geçmek ister?
Herkes parmak kaldırmış, biri hariç.
- Sen geçmek istemiyor musun?
- Bu sadece bana bağlı değil ki hocam. Ne yaparsam yapayım siz uygun görmedikçe geçemem.
Hoca bu cevaptan çok etkilenmiş. Böyle bir öğrencinin sınıf geçmeyi nasılsa hak edeceğini düşünmüş:
- Peki sana söz veriyorum, ne yaparsan yap seni sınıf geçireceğim.
Öğrenci muzip bir ifadeyle sınıfa dönmüş ve sormuş:
- Kim ne yaparsa yapsın sınıf geçmek ister?
Kimse parmağını indirmemiş.

Saramago

“Körlük” romanı gibi unutulmaz bir toplumsal hicvin yazarı olarak size şunu da soralım: Dünya nereye gidiyor? Körlük sürüyor mu?

Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz. İnsanlar zeki olmaya tahammül edemiyorlar. İnsanlığın ilk dönemlerinde zekâyı keşfettiklerinde bile zekâya tahammül edemediler. Onun için de delirdiler. Hâlen de o delilik sürüyor. İnsan dediğimiz yaratık akıl hastasıdır. Eğer öyle olmasaydı, dünya şu anki durumda olmazdı. Bu dünya düzenini ortaya çıkaran, herhalde aklı başında bir ruh hali değildir. Mesela egoizmi düşünelim, hırsı, batıl inançları düşünelim. İşte bütün bunları düşündüğümde insanoğlu akıl hastası bir yaratıktır, diyebiliyorum. Bir de şöyle bir şey var: Biz mantığımızı mantıklı olanın karşısında kullanıyoruz. Hayata karşı kullanıyoruz. Biz hayatı hak etmiyoruz esasında.

Bu denli birbirine yabancılaşan insanların yaşadığı dünyada edebiyatın işlevi ne olacak?

Yok yok, edebiyat dünyayı değiştirmez. Tersine, dünya edebiyatı değiştirir. Çok şükür ki böyle oluyor çünkü bu, edebiyatın canlı bir varlık olduğunu gösterir. Yazarların da diğer bütün insanlar gibi hayat hakkında farklı görüşleri vardır. Fark şudur: Yazarların bir yeteneği vardır ve bunu yazıya dönüştürürler. Okurlar da onlara katılırlar ya da katılmazlar. Ama dünyayı kurtaramayız!


Not: Kötümser olmasına rağmen, içimi rahatlatan bir konuşma. Saramago'nun okumasını isterdim beni...

Cumartesi, Eylül 27, 2008

Bilmeden konuşuyorsun MART 94

-Bilmeden konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.
-Susup dinlesen...
-Sadece bana öğretilmek istenenleri öğrenmek istemiyorum.
-Öğretmen olmadan dersi anlatmaya çalışıyorsun.
-"Belki de"lerle, "neden olmasın"larla başka tarzda sorular oluşturmak istiyorum.
-Sordukların bilgini belli ediyor; sen bilmeden soruyorsun.
-Bilmek için soruyorum.
-Ama tahminler yapıyorsun, doğru yanlış.
-Öğrenmenin bir yolu da bu değil mi?
-Kitap okusan...
-Hep konuşan birisini dinlemek istemiyorum, arasıra lafını kesmek istiyorum.
-Anlatmasına engel oluyorsun.
-Kafasındakini anlatıp tatmin olmasını değil, benim sorularıma cevap verip beni tatmin etmesini istiyorum. Konuşana değil dinleyene göre şekillenmeli sohbet.
-Daha bilgili dinleyicileri engelliyorsun.
-Belki de bir alt sınıftan başlamam gerek.
-Sadece dinlemen gerek konuşulanları, hiç konuşmadan.
-Teşekkürler ben kitap okuyayım.
-Bitirince sınıfımıza bekleriz yine.

Bir zaman sonra

-Hâlâ bilmeden mi konuşuyorsun?
-Okudum, ama senin bildiklerini değil kendi merak ettiklerimi öğrendim. Kendi "neden olmasın"larımı, "belki de"lerimi...
-Yanlış kitapları okudun herhalde.
-Senin okuduklarını başka bir bakış açısıyla okudum belki de.
-Hâlâ bilmeden soracak mısın?
-Sorduklarımı sen bilebilecek misin?
-Daha bilgili dinleyicileri engelleyecek misin?
-Kafalarındaki sorulara farklı bir açıdan yaklaştığımda, onları engellediğimi düşünecekler mi...
-........
-Bir alt sınıftan devam etmem gerektiğini mi düşünüyorsun hâlâ?
-Düşündüğüm, belki de başka bir bölümde devam etmen gerektiği... Belki de başka bir okulda...
-Ne! Beni kovmayı mı düşünüyorsun?! Neden?
-Neden olmasın? Belki de kendi sınıfını oluşturman, kendi okulunu kurman için seni serbest bırakmak istiyorum.
-Bir bildiğin var ki konuşuyorsun.
-Bilmeye konuşuyorum.

Perşembe, Eylül 11, 2008

Sizli özne 2

(Romandan)

Hem, hayatının adamı, senin sevdiğin kadar sevmeyince seni, hayatının adamı olmaktan çıkabilir mi? Sen benim hayatımın adamısın ama ben senin hayatının kadını değilim! Ne saçma. Bazı durumlarda belki iki tarafın sevgileri de hemen hemen eşittir, ama birçok durumda iki sevgilinin ortak yanları ikisinin de birini, içlerinden birini sevmesi değil midir; sen beni, ben de beni, ne güzel, birbirimize bakmak değil aynı yöne bakmak, bana… Ben senin hayatının baş köşesine oturuyorsam hem, sen ancak benim kucağıma oturabilirsin…

Sizli özne

(Romandan)

Hayata sahipleniyorum ben, ve sadece hayatın beni sahiplenmesine izin veriyorum. Ama aşk. İlk tanışmanın heyecanıysa, birbirine duyulan ilginin platonik aşamasının gizemiyse, ilk öpüşmenin, sevişmenin yakıcılığıysa... işte bu kadar. Özneye niye yöneliyor ki... Bu saydıklarımın gerçekleşmesi... İşte, hayatın tatlarının... Yemeğe âşık olur musunuz? Kalamarla aşk! Hah! Kalamarla yaşadığımız yaz aşkıymış, beyaz şarapla daha uzun bir ilişki yaşadık ama o da bitti... Yoksa ona giderek bağlanıyordum... Hah!

Salı, Eylül 02, 2008

Babayasa


Bu ilanın önemi şu:
Maddeler orijinal Anayasa maddelerinden esinlenilerek kurulmuşken
4. madde Anayasayı "aşmış" bulunuyor.
Çünkü Anayasa'nın 4. maddesinde, 4. maddenin de değiştirilemeyeceği yazmıyor!
4. maddeyi değiştirdiğinizde, o maddenin güya koruduğu ilk üçünü de rahatlıkla değiştirebilirsiniz yani...
Esquire ilanı yaparken bulduğum şeye bakın!