Max Frisch
Günlükler
Büyük Anket
(Parantez içleri benim.)
*Birine karşı onun haberi olmadığı halde haksızlık yaptınız mı; bu yüzden kendinizden mi yoksa ondan mı nefret ediyorsunuz?
*Ölmüş olan kimi yeniden görmek istersiniz?
(Öldükten sonra hepsini.)
*Giderek akıllandığınıza ne zaman inanmaktan vazgeçtiniz, yoksa hala buna inanıyor musunuz? Lütfen yaş belirtin.
*Doğmamış olduğunuz aklınıza öylesine geldiğinde: Bu düşünce sizi huzursuz ediyor mu?
(Doğmamış olsaydım da aynı adam olurdum…)
(“Yine” kelimesini ekleyeyim mi diye sorarken kendime; “da” yı çıkarmaya karar verdim…)
*Ölmüş biri aklınıza geldiğinde: Onun sizinle konuşmasını mı yeğlersiniz, müteveffaya son bir şey söylemeyi mi?
(Ayvalıkta olduğumu öğrenen bir arkadaşım, neler yaptığımı falan öğrenmeye yanaşmadı bile; şuraya git, şurdan gel, şuradan şunu iç, şurada tost ye, selam söyle falan dedi…)
*Hangi sorunlar iyi bir evlilikle çözülür?
*Kadınlara acıyor musunuz?
*Ona dokunduğunuz için bir kadının ellerinde, gözlerinde, dudaklarında heyecan, arzu vs belirtileri gördüğünüzde bunu kişisel olarak mı alırsınız?
*Karınızın yerinde olmak ister miydiniz?
*İki cins arasında cinsel ilişkiler hakkında hangi kaynaktan daha çok bilgi edindiniz? Erkekler ya da kadınlarla yaptığınız konuşmalardan mı? Yoksa kadınların tepkilerini kestirerek mi?
*Biyolojiye inanır mısınız, yani günümüzde kadın ile erkek arasındaki ilişki biçiminin değiştirilemez olduğuna mı inanıyorsunuz, yoksa kadınların kendi düşünce biçimlerini yansıtan kendilerine özgü bir gramere sahip olmayıp erkek egemen dil düzenlemelerine tabi olmalarından dolayı edilgen kalmalarını binlerce yıllık bir tarihsel sürecin sonu olarak mı görüyorsunuz?
*Neden kadınları anlamıyor olmamız gerekir?
(Milan Kundera : Ayrılık Valsi)
*Bir daha umut etmemeniz için herhangi bir umudun kaç kez gerçekleşmemesi gerekir; söz konusu umudu beslememeyi yeni bir umuda kapılmadan başarabilir misiniz?
*Bir kadınla dostluk hangi durumda mümkündür?
-Cinsel ilişki öncesi mi?
-Cinsel ilişki sırası mı?
-Cinsel ilişki sonrası mı?
*Neye karşı sigortalı değilsiniz?
*Eğer ölüler diyarına (Hades) inanıyorsanız: Ebediyete dek herkesle görüşebilme düşüncesi sizi sakinleştirir mi, yoksa ölümden tam da bu nedenle mi korkarsınız?
*Neden ölenler asla ağlamaz?
Cuma, Temmuz 24, 2009
Pazar, Temmuz 12, 2009
AZİZİM ya da Milan Kundera VS İhsan Oktay Anar (Hakem: Kafka)
-Milliyetçi misiniz Bay Kundera?
-Hayır romancıyım.
-Hayır romancıyım.
-Komünist misiniz Bay Kundera?
-Hayır romancıyım.
-Sağcı mısınız, solcu mu?
-İkisi de değil ben romancıyım.
Gerçek bir konuşma yukarıdaki; aşağıdaki de benim kurgum, ve daha gerçek:
-Romancı mısınız Bay Kundera?
Gerçek bir konuşma yukarıdaki; aşağıdaki de benim kurgum, ve daha gerçek:
-Romancı mısınız Bay Kundera?
-Hayır ormancıyım. Hem ormanı hem de ağaçları tek tek görebilen bir ormancı.
-Blair Witch Cadısı’nı gördünüz mü?
-!!!
-Şöyle bir cümle vardır: “Neden devamlı kamerayla çekim yapıyorsun sonunda anladım; kameranın arkası daha az gerçek değil mi…”
İhsan Oktay Anar çok “açık” açıklıyor bunu, az sayıdaki söyleşilerinden birinde:
-Asıl kimliğim yazarlık değil, demişsiniz bunu biraz açar mısınız?
-Bir insanın asıl kimliği insanlıktır.
Anar 1 Kundera 0
Ama sonra:
Anar 1 Kundera 0
Ama sonra:
-Sizin için kadınsız romancı ifadesi kullanıldı. Gerçekten de Anar’ın romanlarında başlı başına ‘hikayesi olan’ kadınlara rastlamayız. Beş romanda da tekrarlanan bu durumun bir nedeni var mı?
-Pek çok romanda pek çok şey yoktur. Romanlarımda kadın yok. Ama ‘zebra’da, ‘bengal kaplanı’ da, ‘guguklu saat’ de yok.
Anar 1 Kundera 2 (Bazı goller 2 gol sayılmalı)
Anar 1 Kundera 2 (Bazı goller 2 gol sayılmalı)
-Sizin için yapılan “Felsefeciliği edebiyatçılığı kadar iyi değil,” yorumlarına ne diyorsunuz?
(Cevap çok sıradan; almıyorum.)
Anar 1 Kundera 2.5
İçinde Kafka olmadan bir Murat Sohtorik metni olur mu; şöyle demişler, Kafka için: “Kafka bir aziz değildir, bir azizin daha da ötesinde, bir büyük yazardır…”
Kafka buna katılır mıydı acaba?
-Aziz misiniz, büyük yazar mısınız Bay Kafka?
-İkisi de değilim, ben yazarım.
Anar 1 Kundera 2.5
İçinde Kafka olmadan bir Murat Sohtorik metni olur mu; şöyle demişler, Kafka için: “Kafka bir aziz değildir, bir azizin daha da ötesinde, bir büyük yazardır…”
Kafka buna katılır mıydı acaba?
-Aziz misiniz, büyük yazar mısınız Bay Kafka?
ZÜL RENGİ
Elif Şafağın aşk adlı kitabını pempe kapağıyla ortalıkta okuyamıyorlar diye rahatsız olan erkeklerden dolayı zül rengi kapakla yayınlamasına tepki göstermiş ama yazmamıştım...
Elif şafağın bir yazısı çıktı gazetede... 12 Temmuz 2009 Haber Türk
Bunlar başka insan olmuşlar artık...
Diyor: "Demek ki sadece pembe değil aşk da kadınlara atfediliyor. Aşk ki kainatın özü yaratılışımızın gayesi... Aşk ki o imiş her ne varsa alemde..."
E o zaman neden değiştiriyorsun kapağını aşk adlı kitabının pembe!!!
Bu cümleleri kurmakla mı yazar olunuyor!!!!
"İlk başlarda çok üzerinde durmadık bu meselenin. Ama sonra baktık ki durum ciddi. Sosyolojik bir hadise var ortada."
Ne sosyolojisi!!!!
Ortada bir "marketing" hadisesi var; sosyolojik hadise olsa, kitabın kapağı değişmez; sıkı bir eleştiri gelir okura; okumayın kardeşim denir; sizi sosyolojik hadise olarak görüyorum denir; ve bu yazısında Elif Şafağın kendisinin de yazdığı bazı şeylerle eleştiri getirilir...
Hem eleştiri getiriyor; ama değiştirmiş de kapağı!!!!!!
Sanırım eleştiri değil zaten o; daha doğrusu eleştiri getirenle kapağı değiştiren aynı o değil!!!
"Sonunda yayınevimle bir toplantı yapıp pembe kapaktan rahatsız olanlar için...."
Mal mı bu ya; kamuoyu araştırması yapın o zaman kitap çıkmadan; bu yazımı bu konuyu bu kapağı nasıl buldunuz!!!!
"Bunu edebiyat okurunu önemsediğimiz, bir seçenek sunmak istediğimiz ve en önemlisi okur ile kitap arasındaki ilişkiyi donmuş bir kalıp olarak değil....."
Bunlar bir edebiyatçı-yazar cümleleri değil bir PRcı cümleleri...
"Değişmeyen tek şey içeriği..."
Bunu açıklamak nasıl bir… şeydir…
3-5 yıl veriyorum; onu da yazarız burada; hoş, tarihte örnekleri var; sonu değiştirilmiş kitaplar!!!! ama ben ileri kafalı olduğumdan algılayamıyorum!!!
(Tam ters örnekler de olduğundan tabii; kitabında neyi anlattığını sorana küfreden yazarlar; sağ olsunlar.)
Sonra da Elif Şafak aslında pembenin tarihte kadın rengi olmadığını söylüyor, tarihi örnekleriyle, tam tersi erkek rengi imiş, kadın rengi de mavi imiş, sonra feministler falan sahiplenmişler falan filan da ne gerek var, sonuç ortada!!
Ajansta yaptığımız reklam ilanı giderdi reklam verene onaya.
Gelirdi..
Çok sevdiler diye anlatmaya başlarlardı çalışmayı yapmış biz yaratıcı gruba müşteri temsilcileri-direktörleri...
Çok sevdiler, ama başlığın ve görselin değişmesini istiyorlar!!!!
ElifŞafak gibiler sanırım neyi teslim ettiklerinin farkında değiller...
Okuyucu reklam veren değildir; okuyucu sizin yazdıklarınızın da kitabınızın da kapağınızın da sahibi değildir...
Para verip alsa da sahibi değildir…
Okuyucunun sizi sahiplenmesini yanlış anlıyorsunuz.
Lütfen sadece sevgilinizle sevişiniz...
Elif şafağın bir yazısı çıktı gazetede... 12 Temmuz 2009 Haber Türk
Bunlar başka insan olmuşlar artık...
Diyor: "Demek ki sadece pembe değil aşk da kadınlara atfediliyor. Aşk ki kainatın özü yaratılışımızın gayesi... Aşk ki o imiş her ne varsa alemde..."
E o zaman neden değiştiriyorsun kapağını aşk adlı kitabının pembe!!!
Bu cümleleri kurmakla mı yazar olunuyor!!!!
"İlk başlarda çok üzerinde durmadık bu meselenin. Ama sonra baktık ki durum ciddi. Sosyolojik bir hadise var ortada."
Ne sosyolojisi!!!!
Ortada bir "marketing" hadisesi var; sosyolojik hadise olsa, kitabın kapağı değişmez; sıkı bir eleştiri gelir okura; okumayın kardeşim denir; sizi sosyolojik hadise olarak görüyorum denir; ve bu yazısında Elif Şafağın kendisinin de yazdığı bazı şeylerle eleştiri getirilir...
Hem eleştiri getiriyor; ama değiştirmiş de kapağı!!!!!!
Sanırım eleştiri değil zaten o; daha doğrusu eleştiri getirenle kapağı değiştiren aynı o değil!!!
"Sonunda yayınevimle bir toplantı yapıp pembe kapaktan rahatsız olanlar için...."
Mal mı bu ya; kamuoyu araştırması yapın o zaman kitap çıkmadan; bu yazımı bu konuyu bu kapağı nasıl buldunuz!!!!
"Bunu edebiyat okurunu önemsediğimiz, bir seçenek sunmak istediğimiz ve en önemlisi okur ile kitap arasındaki ilişkiyi donmuş bir kalıp olarak değil....."
Bunlar bir edebiyatçı-yazar cümleleri değil bir PRcı cümleleri...
"Değişmeyen tek şey içeriği..."
Bunu açıklamak nasıl bir… şeydir…
3-5 yıl veriyorum; onu da yazarız burada; hoş, tarihte örnekleri var; sonu değiştirilmiş kitaplar!!!! ama ben ileri kafalı olduğumdan algılayamıyorum!!!
(Tam ters örnekler de olduğundan tabii; kitabında neyi anlattığını sorana küfreden yazarlar; sağ olsunlar.)
Sonra da Elif Şafak aslında pembenin tarihte kadın rengi olmadığını söylüyor, tarihi örnekleriyle, tam tersi erkek rengi imiş, kadın rengi de mavi imiş, sonra feministler falan sahiplenmişler falan filan da ne gerek var, sonuç ortada!!
Ajansta yaptığımız reklam ilanı giderdi reklam verene onaya.
Gelirdi..
Çok sevdiler diye anlatmaya başlarlardı çalışmayı yapmış biz yaratıcı gruba müşteri temsilcileri-direktörleri...
Çok sevdiler, ama başlığın ve görselin değişmesini istiyorlar!!!!
ElifŞafak gibiler sanırım neyi teslim ettiklerinin farkında değiller...
Okuyucu reklam veren değildir; okuyucu sizin yazdıklarınızın da kitabınızın da kapağınızın da sahibi değildir...
Para verip alsa da sahibi değildir…
Okuyucunun sizi sahiplenmesini yanlış anlıyorsunuz.
Lütfen sadece sevgilinizle sevişiniz...
Perşembe, Haziran 25, 2009
KİTAP GİBİ ADAM
(...)
ADAM: Egoist kadının çocuk doğurmasına karşıyım, benden çocuk doğurmasına tamamen karşıyım.
KADIN: Ben de düşüncesiz erkeğin baba olmasına. Biliyorum ki beni nasıl düşünmüyorsa ilerde çocuğunu da düşünmeyecek. Böyle bir erkek tohumlarını asla içime bırakamayacak.
ADAM: Karnında çocuk varken ya da daha sonrasında seni aldatana kadar çoğu erkek senin için kendi hislerini yok sayabilir. Kendine güvenen ve çocuğuna da bu güveni verecek bir erkek istiyorsan, o erkek sana kendi duygularından söz edecektir. İleride çocuğunun babası olacak kişinin duygularından.
ADAM: Egoist kadının çocuk doğurmasına karşıyım, benden çocuk doğurmasına tamamen karşıyım.
KADIN: Ben de düşüncesiz erkeğin baba olmasına. Biliyorum ki beni nasıl düşünmüyorsa ilerde çocuğunu da düşünmeyecek. Böyle bir erkek tohumlarını asla içime bırakamayacak.
ADAM: Karnında çocuk varken ya da daha sonrasında seni aldatana kadar çoğu erkek senin için kendi hislerini yok sayabilir. Kendine güvenen ve çocuğuna da bu güveni verecek bir erkek istiyorsan, o erkek sana kendi duygularından söz edecektir. İleride çocuğunun babası olacak kişinin duygularından.
Perşembe, Haziran 18, 2009
Kristal Alma
2. kitabımın kitap kapağımı yapan, güvendiğim, bu yüzden, 3.ve 4. kitabımın kitap kapağını yapması için aylar önceden konuştuğumuz (fikri her şeyi söylemiştim, basit, ama yaratıcı, kaliteli bir iş olabilirdi) arkadaşım aylardır hiç haber vermediği halde nasılsın dedi, msn den. İdare ediyorum, şu sorunlarım var, diye 2 kısa cümle kurduğum halde, hiç ilgilenmeyip hayatımda ilk olan bir şey yaşadım, dedi, Kristal Elma aldım…
BRAVOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO
Zaten sen bu dünyaya Kristal Elma almak için geldin……………….
Durdum ve kutladım. Sadece kutladım…
Yıllar önce, yeni ayrıldığım ajanstan bir arkadaş bende davetiye var gelebilirsin Kristal Elma törene demişti, benim de bir işim yarışacaktı…
Sonra aramadı, ödül gecesi, evde tv seyrederken, yanındaki bir arkadaş aradı ve senin işin Elma aldı dedi sevinçle, kutlarım.
Allahım nasıl güzelllllll insanlar eğleniyorlar orada
DadA
DAD
AD
A
D
A
D
A
A
Yine yıllar önce, sabah yatakta çıplak yatarken işe gideceği için kalkıp giyinip beni öpen, beni hatırla diye espri yapmama seni hatırlayacağım diyen, beni biraz önce günlüğümü okuduğundan terk ettiğini sonradan öğrendiğim sevgilim, bir kristal elma töreninde, yüzlerce kişilik gösteri salonunda numaralı koltuklarda tam önümde oturuyordu…
Tüm gece orada önümde hiç konuşmadan muhtemelen rahatsız oturdu, muhtemelen diken üzerinde; aylar önce, siken üzende (Çok kadınsıdır edebiyatımız, benim bildiğim: Sik kelimesi geçmeyen bir edebiyat olur mu yahu!!!)
Bu sene 2009 Kristal Elma alanlarını toplu halde gördüm gazetede en önde ortada duruyordu...
Yıllar önce yurt dışına büyük bir reklam ödül almaya giden bir arkadaşıma tek tavsiyede bulunmuştum; uyuşturucuya bulaşma…
Yüzlerce ödül aldı; ama ilk ödülün aldıktan sonra döndüğündeki söyledikleri hep aklımda; kumsalda sanırım tüm kadınların kucağına atlayacağını düşünmüş: “Bişi de değişmedi pek abi ya…”
Türkiye’nin en iyi reklamcılarından biri şu anda…
İlk ödülümü aldığımda, ki sadece 2 senelik falan reklam yazarıydım ve reklam yazarıyım demezdim; telefonla arayıp yine haber vermişti ajans patronumuz, ben evdeydim; fazla bütçesi olmadığından küçük ajansımızı, davetiye satın alınamamış diye düşünmüştüm (davetiye niye satın alınır ki!) ama başka bir ders vermeye çalışıyorlardı belki de; değilse de ben o gün almıştım…
Alacak olan alır sadece; diğerleriyle ne kadar uğraşsanız beyhude…
Bir Kristal Elma daha iyisiyle kötüsüyle böyle geçti benim için… Bu kadar kaliteli, gerçekten yazartıcı işlerin yarıştığı ödüllerde, işler hariç bazı insanları düşününce… Erovizyon geldi nedense aklıma…
Dostlar bile oy vermiyorsa…
BRAVOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO
Zaten sen bu dünyaya Kristal Elma almak için geldin……………….
Durdum ve kutladım. Sadece kutladım…
Yıllar önce, yeni ayrıldığım ajanstan bir arkadaş bende davetiye var gelebilirsin Kristal Elma törene demişti, benim de bir işim yarışacaktı…
Sonra aramadı, ödül gecesi, evde tv seyrederken, yanındaki bir arkadaş aradı ve senin işin Elma aldı dedi sevinçle, kutlarım.
Allahım nasıl güzelllllll insanlar eğleniyorlar orada
DadA
DAD
AD
A
D
A
D
A
A
Yine yıllar önce, sabah yatakta çıplak yatarken işe gideceği için kalkıp giyinip beni öpen, beni hatırla diye espri yapmama seni hatırlayacağım diyen, beni biraz önce günlüğümü okuduğundan terk ettiğini sonradan öğrendiğim sevgilim, bir kristal elma töreninde, yüzlerce kişilik gösteri salonunda numaralı koltuklarda tam önümde oturuyordu…
Tüm gece orada önümde hiç konuşmadan muhtemelen rahatsız oturdu, muhtemelen diken üzerinde; aylar önce, siken üzende (Çok kadınsıdır edebiyatımız, benim bildiğim: Sik kelimesi geçmeyen bir edebiyat olur mu yahu!!!)
Bu sene 2009 Kristal Elma alanlarını toplu halde gördüm gazetede en önde ortada duruyordu...
Yıllar önce yurt dışına büyük bir reklam ödül almaya giden bir arkadaşıma tek tavsiyede bulunmuştum; uyuşturucuya bulaşma…
Yüzlerce ödül aldı; ama ilk ödülün aldıktan sonra döndüğündeki söyledikleri hep aklımda; kumsalda sanırım tüm kadınların kucağına atlayacağını düşünmüş: “Bişi de değişmedi pek abi ya…”
Türkiye’nin en iyi reklamcılarından biri şu anda…
İlk ödülümü aldığımda, ki sadece 2 senelik falan reklam yazarıydım ve reklam yazarıyım demezdim; telefonla arayıp yine haber vermişti ajans patronumuz, ben evdeydim; fazla bütçesi olmadığından küçük ajansımızı, davetiye satın alınamamış diye düşünmüştüm (davetiye niye satın alınır ki!) ama başka bir ders vermeye çalışıyorlardı belki de; değilse de ben o gün almıştım…
Alacak olan alır sadece; diğerleriyle ne kadar uğraşsanız beyhude…
Bir Kristal Elma daha iyisiyle kötüsüyle böyle geçti benim için… Bu kadar kaliteli, gerçekten yazartıcı işlerin yarıştığı ödüllerde, işler hariç bazı insanları düşününce… Erovizyon geldi nedense aklıma…
Dostlar bile oy vermiyorsa…
Salı, Haziran 16, 2009
Şeytan iyiliğinizi versin!
Tanrı, meleklere Adem'in önünde diz çökmelerini emrettiğinde Şeytan şöyle demiş: "Önünde diz çökülecek tek şey Tanrı'dır. Eğer biz bir varlığın önünde diz çökersek Tanrı'yı küçültmüş oluruz."
Bence nereye gitmek istediği çok açık; ama şöyle yorumlayan birini okudum: “Şeytan Tanrı'nın kudretini, Tanrı'ya rağmen savunuyor…”
Ve: “Halbuki Tanrı kudretini verdiği emirlere uyulmasında görüyordu."
Sonra da “Şeytan’ın vicdanındaki iyiliğe” kadar gidebileceğini ima ediyor konunun.
21. yüzyılda sanki Tanrı, Adem, Melek, Şeytan, İnsan kavramlarını doğru algıladık da, Şeytan acaba o kadar da Şeytani değil mi gibi sorular sormaya başladık!
Bence Şeytan’ın diz çökme “felsefesi”; ince ama hince bir zekayla Tanrı'yı kendi silahıyla vurmaya kalkışmaktır…
Tanrı’nın silahı Tanrı’ya karşı işler mi ki…
Ve “Tanrı’nın kudreti verdiği emirlere uyulması.” ise Tanrı’nın silahı da, otoritesi! Tanrı’nın silahı, zorbalığı!
İşte tipik Şeytan... Siz “kötücül insan” da diyebilirsiniz...
Tabii, ancak, kanarsanız…
Ancak kanarsanız Şeytan’ın silahlarını Şeytan’a karşı değil de Tanrı’ya karşı kullanmış olursunuz…
Ve Şeytan’ın istediği olur.
Oysa Şeytan’ın "Tanrı haricinde kimsenin önünde diz çökülmesin" derken demek istediği, "Tanrı haricinde ve Şeytan dışında kimsenin önünde diz çökülmesin"dir.
Kendine rakip istememektedir Şeytan…
Kimdir Şeytan’ın rakipleri; Şeytan’a külahını ters giydirenler; şu an bahsettiğimiz durumda, tersine çevirdiği mantığı, doğrultanlar.
İşte bunu yapan kişiler de Tanrı’nın silahları-değil-ilahlarıdır; onların önünde saygıyla eğilmek, ne bizi ne Tanrıyı küçültür.
Dehaya gösterilen saygı, dehadandır…
(Baltalı İlah gibi algılayalım ilahları, Kızılderili dilinde, Za-gor-te-nay; batıl inançlarına çalışıp, soluk benizli olduğu halde Kızılderililere lafını dinletebilen, bunu onları soluk benizli “kardeşlerinin” zulmünden korumak için yapan, Kızılderili haklarının koruyucu ilahı, çizgi roman kahramanı Zagor; Kızılderililer önünde eğildiklerinde onları yerden kaldıran, saygıları kabul ettikten sonra kendine saygı duyanları onurlandıran, onlarla bağdaş kurup tütün tüttüren...)*
Bu ilahları-Şeytan’ın rakiplerini bulma-tanıma konusunda bugüne kadar çok yetersiz kalmış insanoğlu.
Şeytan iyiliğini vermiş!
İşte neymiş: Şeytan Tanrı'nın kudretini, Tanrı'ya rağmen savunuyormuş!
Halbuki Tanrı kudretini verdiği emirlere uyulmasında görürmüş!
Postmodern denen çağımızda, sıkı postmantık örnekleri; bildiğimiz kafa karışıklığı…
Kimle arkadaşlık edeceğimize dikkat etmeliyiz;
kimin hangi söylediğini baz alacağımıza da;
(diğerleri asittir):
1. Mevlana: “Yüz binlerce halkta, yüz binlerce ileri gelenlerde bulunan gönül değildir. Gönül, bir tek kişide olur. O tek kişi hangisidir, hangisi?
Sen, o kırık dökük, parça buçuk gönül kırpıntılarını bırak, asıl gönlü ara da o kırık dökük gönül de onun sayesinde dağ kesilsin.”
2. Charles Manson: “Bana tepeden bakarsanız, bir aptal görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız, tanrınızı görürsünüz. Bana tam karşımdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz”
*Çocukluğumda ve gençliğimde Dostoyevski okuyacağıma Zagor okuduğum için milyon mutluyum. Bu konu, ayrı bir metindir.
Bence nereye gitmek istediği çok açık; ama şöyle yorumlayan birini okudum: “Şeytan Tanrı'nın kudretini, Tanrı'ya rağmen savunuyor…”
Ve: “Halbuki Tanrı kudretini verdiği emirlere uyulmasında görüyordu."
Sonra da “Şeytan’ın vicdanındaki iyiliğe” kadar gidebileceğini ima ediyor konunun.
21. yüzyılda sanki Tanrı, Adem, Melek, Şeytan, İnsan kavramlarını doğru algıladık da, Şeytan acaba o kadar da Şeytani değil mi gibi sorular sormaya başladık!
Bence Şeytan’ın diz çökme “felsefesi”; ince ama hince bir zekayla Tanrı'yı kendi silahıyla vurmaya kalkışmaktır…
Tanrı’nın silahı Tanrı’ya karşı işler mi ki…
Ve “Tanrı’nın kudreti verdiği emirlere uyulması.” ise Tanrı’nın silahı da, otoritesi! Tanrı’nın silahı, zorbalığı!
İşte tipik Şeytan... Siz “kötücül insan” da diyebilirsiniz...
Tabii, ancak, kanarsanız…
Ancak kanarsanız Şeytan’ın silahlarını Şeytan’a karşı değil de Tanrı’ya karşı kullanmış olursunuz…
Ve Şeytan’ın istediği olur.
Oysa Şeytan’ın "Tanrı haricinde kimsenin önünde diz çökülmesin" derken demek istediği, "Tanrı haricinde ve Şeytan dışında kimsenin önünde diz çökülmesin"dir.
Kendine rakip istememektedir Şeytan…
Kimdir Şeytan’ın rakipleri; Şeytan’a külahını ters giydirenler; şu an bahsettiğimiz durumda, tersine çevirdiği mantığı, doğrultanlar.
İşte bunu yapan kişiler de Tanrı’nın silahları-değil-ilahlarıdır; onların önünde saygıyla eğilmek, ne bizi ne Tanrıyı küçültür.
Dehaya gösterilen saygı, dehadandır…
(Baltalı İlah gibi algılayalım ilahları, Kızılderili dilinde, Za-gor-te-nay; batıl inançlarına çalışıp, soluk benizli olduğu halde Kızılderililere lafını dinletebilen, bunu onları soluk benizli “kardeşlerinin” zulmünden korumak için yapan, Kızılderili haklarının koruyucu ilahı, çizgi roman kahramanı Zagor; Kızılderililer önünde eğildiklerinde onları yerden kaldıran, saygıları kabul ettikten sonra kendine saygı duyanları onurlandıran, onlarla bağdaş kurup tütün tüttüren...)*
Bu ilahları-Şeytan’ın rakiplerini bulma-tanıma konusunda bugüne kadar çok yetersiz kalmış insanoğlu.
Şeytan iyiliğini vermiş!
İşte neymiş: Şeytan Tanrı'nın kudretini, Tanrı'ya rağmen savunuyormuş!
Halbuki Tanrı kudretini verdiği emirlere uyulmasında görürmüş!
Postmodern denen çağımızda, sıkı postmantık örnekleri; bildiğimiz kafa karışıklığı…
Kimle arkadaşlık edeceğimize dikkat etmeliyiz;
kimin hangi söylediğini baz alacağımıza da;
(diğerleri asittir):
1. Mevlana: “Yüz binlerce halkta, yüz binlerce ileri gelenlerde bulunan gönül değildir. Gönül, bir tek kişide olur. O tek kişi hangisidir, hangisi?
Sen, o kırık dökük, parça buçuk gönül kırpıntılarını bırak, asıl gönlü ara da o kırık dökük gönül de onun sayesinde dağ kesilsin.”
2. Charles Manson: “Bana tepeden bakarsanız, bir aptal görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız, tanrınızı görürsünüz. Bana tam karşımdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz”
*Çocukluğumda ve gençliğimde Dostoyevski okuyacağıma Zagor okuduğum için milyon mutluyum. Bu konu, ayrı bir metindir.
Cumartesi, Haziran 13, 2009
“Boydanboya yatan bir hata” Oruç Aruoba Murat Sohtorik
1.
İPUCU
Henüz orta yaşa dayadığı merdiveni çıkıyordu. Kimilerinin asansörle çıktığı için “Hayatının Baharı” olarak adlandırdığı bir mevsimi yaşıyor; ama çocukluğundan ve gençliğinden, hayatının resmini bir sonbahar tablosuna çevirecek kara bulutlar yollanıyordu hep.
İpin ucunu kaçırmaktan korkuyordu. Çok geç olmadan bir şey olmalıydı, bir şey... O şey, neyse, onu bulma umuduyla yaşıyordu.
Bir gün hayallerini kurduğu o şey gerçekleşti: İpucunu buldu...
İpucu, bir ipin ucuydu. Hayatın karmaşık anlamını çözmesini sağlayacak bu ipucu, acılarından tek kurtuluştu ona göre. İpucu, hayatının bundan sonraki yönünü belirleyecekti. O nereye götürürse oraya gidecekti artık. Yaşadığı sonbahar tablosunun karamsarlığını gölgede bırakacak parlak bir çerçeve bulma umudu sardı içini. Belki “Hayatın Baharı”nı artık o da keşfedecekti.
Elinde ipin ucu, ayakta öylece duruyordu. Öncelikle bu mutlu anın tadını çıkarmak istiyordu. Hayallerine ulaştığını düşünüyordu artık. İpin yalnızca ucunu tutuyor olması; hayallerine ipucunu ancak sonuna kadar izlediğinde tam olarak ulaşacak olması, onu fazla düşündürmüyordu açıkçası. Nasılsa bir şekilde yolunu bulurdu. İpucunu bulmuştu ya...
İpi izleyerek yürümeye başladı. Uzun bir yolculuk olacağının henüz farkında değildi...
Önce öylesine yürüdü. Adımlarını büyük bir güvenle atıyordu. Tuhaf bir insanüstülük hissediyordu. Hani birisi size hazırlanmak için çok çaba harcamış olduğunuz önemli bir yarışmayı kazandığınızı çıtlatır. Bunun gizli bilgi olduğunu söyler, henüz kamuoyuna açıklanmamıştır. Bunu ondan duyduğunuzu kimseye söylememenizi ister. Siz artık onu duymuyorsunuzdur zaten. Etrafınızdaki hiç kimseyi görmüyor, hatta yaşamdaki hiçbir varlığı önemsemiyorsunuzdur. Dünya artık sizin etrafınızda dönüyordur. Hatta ve hatta dünya siz olmasanız dönmeyecek gibidir. Ama siz bu sorumluluğunuzun bilincinde var olmuşsunuzdur... Var olmuş ve bir şeyler yapmışsınızdır. Önemli bir şeyler hem de... Vasat insanların beceremeyeceği şeyler.
Kaç insan hayatın anlamını keşfedeceği ipucunu bulmuştur... Kaçı hayatın anlamına erişmeyi başarabilmiştir...
Artık daha dik yürüyordu. Ve tabii daha dikkatliydi. Hayatın anlamı bir anda karşısına çıkabilirdi. Temkinsiz yakalanmamalı, o anda bedenen ve ruhen tam anlamıyla hazır olmalıydı. Sürprizlere karşı da gözünü açmalıydı. Ne de olsa hayattı bu... Karşına ne çıkacağı bilinmezdi. Bütün hamlelerini önceden bilen bir oyuncuyla satranç oynamak gibi bir şeydi yaşamak. Baştan haksızlıktı yani... Ama o emindi; her defasında doğru hamleyi yapıyordu: ipin yolunda, onun doğrultusunda, bir adım... sonra bir adım daha... bir daha... bir daha... Ve böyle sürüp gitti yıllar boyu... Hep umutluydu...
Hayatının kışında, 85 yaşında, hâlâ ipi izleyerek yürüyordu. O kadar yıl, ipin yolunda, aradığı şeyi bulamadan yürümekten, sadece elleri değil, kalbi de çatlaklarla doluydu. Kalbinin tam olarak kırılması için bir şey daha olması gerekti: Vücudunu yıllarca, umutla peşinden sürüklediği ip birdenbire bitti. Yıllar önce bir ucundan yola çıktığı ipin öbür ucu, şu an ellerindeydi.
Hesaplarına göre hayatın anlamını bulmuş olması gerekiyordu. Sanki ağır bir yükü kaldırırken kopmuş gibi gözüken ipin ucuna baktı: Hiçbir şey yoktu... Hayatın anlamı yok muydu..? Hayatın anlamı “hiçbir şey” miydi..? İkisi de aynı şey demekse, hayatını bir hiç için mi harcamıştı...
Bir an kafasını toplamaya çalıştı. Göreceği, anlayacağı, çözeceği bir şeyler varsa, şimdi yapmalıydı bunu, tam şu anda... Tüm yaşamı boyunca bunu bir olasılık olarak düşünmüştü zaten: Hayatın anlamı ona uzun bir süre içerisinde parça parça da görünebilirdi, bir anda da karşısına çıkabilirdi. 85 yıl sonunda -giderek daha az zamanının kaldığını düşünerek yaşarken- artık hayatın anlamının bir anda karşısına çıkacağına daha çok inanmaya başlamıştı. 85 yıl boyunca o bir anı beklemişti. 85 yıl ve bir an... Koca bir 85 yıl ve küçücük bir bir an...
Ya da küçücük bir 85 yıl ve kocaman bir bir an... Ama ne kadar kocaman olursa olsun, onu hâlâ göremiyordu...
Belki de çile çeken Hint Fakirleri gibi çilesini, ipi yaşamı boyunca izleyerek doldurmuştu... Belki ipucu sadece bir kelime oyunuydu... Belki de ipin elindeki bu diğer ucunda başka bir ipucu saklıydı... Evet evet öyle olmalıydı. Başka bir ipucuydu bu ipin ucu...
Bu doğru olsa da, artık yaşlı vücudu, ne yeni bir ipucu bulacak, ne de onun peşinden gidecek durumda değildi. İpucu elinde, yere çöktü. Bütün hayatını yolunda harcadığı ipe baktı.
Yıllar sonra ilk kez bu kadar dikkatle bakıyordu ipe. Ve yıllar sonra ilk kez ipin üzerindeki yazıyı fark etti. Yazının, ipe boylu boyunca yazılmış ve ipin elindeki ucunda bitmiş olduğunu anladı. Son kelimeleri başa doğru okuyarak, yıllar boyunca geldiği yönün tersinde gitmeye başladı bir süre. Arasıra durup okuduklarını kavramaya çalışıyor ama başaramıyordu bunu. Yine de deli gibi takip etti ipi. Bu yeni ipucunu değerlendirmeli, onun yolunda gitmeliydi.
Sonra durdu. Mantıklı düşünmeye çalıştı. İpin üzerine yazılan metin -hayatın anlamının yazılı olduğu metin- baştan okumadıkça, hiçbir şey ifade etmeyecekti. Genç değildi, gençliğine dönemezdi, metni baştan okuyamazdı. Ama yaşının verdiği olgunlukla, gençliğinin aksine, bu defaki ipucunu daha mantıklı değerlendirebilirdi...
Artık hayatın bir anlamı olduğuna inanmıyordu...
2.
"kişinin yaşamının anlamı”ndan
59.
Kişinin yaşamının anlamı, çok önceleri olmuş, oluşmuştur zaten- yaşamının en başında: pek de anlayamadan, kavrayamadan duymuştur kişi onu- ama, neyi bulduğunu bilmeden; yani aslında bulamadan…
Neyi bulamamış olduğunu en sonunda bulduğunu bulur, anlamını, yaşamının, kişi-
72.
Kişi yaşamının anlamını aramağa çıkar; ama belki de o, hemen yanıbaşındadır, kişiyle birlikte yürüyordur -- kişi dağlara tepelere tırmanır, denize güneşe bakar, arar yaşamının anlamını -- oysa kafasını bir çevirebilse, görecektir ki, hemen oradadır o : kendine kendi gölgesi kadar yakın; ama onun kadar da uzaktır, anlamı, yaşamının, kişinin.
118.
Kişi, yaşamının anlamının hiçbir gözdengeçirilmesiyle yetinmemelidir : yaşamının anlamı, hep yeniden, hep yeniden ve yeniden, hep en baştan ve yeniden, ve yeniden, gözdengeçirilmesi gereken bir şeydir –- hiç yetinmeden –
-- savsaklanmağa – gözardı edilmeğe – gelmeyecek bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin...
120.
Kişinin yaşamının anlamı –en azından görünümü—çok küçük şeylere bağlı olarak değişir : öyle ki, yıllar boyu yavaş yavaş sürüp gelmiş bir değişimi, o yıllar boyu hiç anlayamadan; ya da, hep yanlış anlayarak, yaşar kişi de –
--sonra, tek bir günde, farkediverir nasıl değiştiğini, yaşamının anlamının…
Yavaş yavaş –-yıllar boyu--, ve, birdenbire –tek bir günde--, değişir, anlamı, yaşamının, kişinin...
123.
Kişinin yaşamının anlamı, işte, temel bir yanılgı olarak gösterebilir kendini : kişinin bütün yaşamında boydanboya yatan bir hata olarak.
(…)
144.
Kişinin yaşamının anlamı, tam doluluğunu bulduğunda, garip bir ikilik gösterir : hem, öteden beri, en başından, hiç değişmeden, hep aynı yoğunluğuyla varmış, oradaymış gibi olur; hem de, daha şimdi ortaya çıkmış, henüz yepyeni, oluşması da artık boyuna sürüp gidecekmiş gibi olur –
-- başı ve sonu olmayan bir bütündür, anlamı, yaşamının, kişinin...
145.
Kişinin yaşamının anlamı hep tamdır –
-- ama, hep, sanki, gıdım gıdım, yavaş yavaş oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin...
3.
“İpucu”nu 1992-1998 arası bir tarihte yazmış olmalıyım… “Kısa Çöp” adlı kitabımda, 2001’de yayımlandı.
“kişinin yaşamının anlamı” 1994-98 arası yazılmış; 2003’de yayımlanan “Olmayalı” adlı kitabında bulunuyor Oruç Aruoba’nın.
2009’da, sanırım 10 ya da 11 Haziran tarihinde okudum. Sabah 5.55, nasıl derler, sularındaydı.
Aynı zamanlarda yazmış olabileceğimizi düşünmek-görmek hoşuma gitti.
(Benimkinde şu anda yapmadığım yazım hataları bulunuyor; Gençlik Kitapevi Öykü Ödülü’nde 97’de mansiyon almış.)
İPUCU
Henüz orta yaşa dayadığı merdiveni çıkıyordu. Kimilerinin asansörle çıktığı için “Hayatının Baharı” olarak adlandırdığı bir mevsimi yaşıyor; ama çocukluğundan ve gençliğinden, hayatının resmini bir sonbahar tablosuna çevirecek kara bulutlar yollanıyordu hep.
İpin ucunu kaçırmaktan korkuyordu. Çok geç olmadan bir şey olmalıydı, bir şey... O şey, neyse, onu bulma umuduyla yaşıyordu.
Bir gün hayallerini kurduğu o şey gerçekleşti: İpucunu buldu...
İpucu, bir ipin ucuydu. Hayatın karmaşık anlamını çözmesini sağlayacak bu ipucu, acılarından tek kurtuluştu ona göre. İpucu, hayatının bundan sonraki yönünü belirleyecekti. O nereye götürürse oraya gidecekti artık. Yaşadığı sonbahar tablosunun karamsarlığını gölgede bırakacak parlak bir çerçeve bulma umudu sardı içini. Belki “Hayatın Baharı”nı artık o da keşfedecekti.
Elinde ipin ucu, ayakta öylece duruyordu. Öncelikle bu mutlu anın tadını çıkarmak istiyordu. Hayallerine ulaştığını düşünüyordu artık. İpin yalnızca ucunu tutuyor olması; hayallerine ipucunu ancak sonuna kadar izlediğinde tam olarak ulaşacak olması, onu fazla düşündürmüyordu açıkçası. Nasılsa bir şekilde yolunu bulurdu. İpucunu bulmuştu ya...
İpi izleyerek yürümeye başladı. Uzun bir yolculuk olacağının henüz farkında değildi...
Önce öylesine yürüdü. Adımlarını büyük bir güvenle atıyordu. Tuhaf bir insanüstülük hissediyordu. Hani birisi size hazırlanmak için çok çaba harcamış olduğunuz önemli bir yarışmayı kazandığınızı çıtlatır. Bunun gizli bilgi olduğunu söyler, henüz kamuoyuna açıklanmamıştır. Bunu ondan duyduğunuzu kimseye söylememenizi ister. Siz artık onu duymuyorsunuzdur zaten. Etrafınızdaki hiç kimseyi görmüyor, hatta yaşamdaki hiçbir varlığı önemsemiyorsunuzdur. Dünya artık sizin etrafınızda dönüyordur. Hatta ve hatta dünya siz olmasanız dönmeyecek gibidir. Ama siz bu sorumluluğunuzun bilincinde var olmuşsunuzdur... Var olmuş ve bir şeyler yapmışsınızdır. Önemli bir şeyler hem de... Vasat insanların beceremeyeceği şeyler.
Kaç insan hayatın anlamını keşfedeceği ipucunu bulmuştur... Kaçı hayatın anlamına erişmeyi başarabilmiştir...
Artık daha dik yürüyordu. Ve tabii daha dikkatliydi. Hayatın anlamı bir anda karşısına çıkabilirdi. Temkinsiz yakalanmamalı, o anda bedenen ve ruhen tam anlamıyla hazır olmalıydı. Sürprizlere karşı da gözünü açmalıydı. Ne de olsa hayattı bu... Karşına ne çıkacağı bilinmezdi. Bütün hamlelerini önceden bilen bir oyuncuyla satranç oynamak gibi bir şeydi yaşamak. Baştan haksızlıktı yani... Ama o emindi; her defasında doğru hamleyi yapıyordu: ipin yolunda, onun doğrultusunda, bir adım... sonra bir adım daha... bir daha... bir daha... Ve böyle sürüp gitti yıllar boyu... Hep umutluydu...
Hayatının kışında, 85 yaşında, hâlâ ipi izleyerek yürüyordu. O kadar yıl, ipin yolunda, aradığı şeyi bulamadan yürümekten, sadece elleri değil, kalbi de çatlaklarla doluydu. Kalbinin tam olarak kırılması için bir şey daha olması gerekti: Vücudunu yıllarca, umutla peşinden sürüklediği ip birdenbire bitti. Yıllar önce bir ucundan yola çıktığı ipin öbür ucu, şu an ellerindeydi.
Hesaplarına göre hayatın anlamını bulmuş olması gerekiyordu. Sanki ağır bir yükü kaldırırken kopmuş gibi gözüken ipin ucuna baktı: Hiçbir şey yoktu... Hayatın anlamı yok muydu..? Hayatın anlamı “hiçbir şey” miydi..? İkisi de aynı şey demekse, hayatını bir hiç için mi harcamıştı...
Bir an kafasını toplamaya çalıştı. Göreceği, anlayacağı, çözeceği bir şeyler varsa, şimdi yapmalıydı bunu, tam şu anda... Tüm yaşamı boyunca bunu bir olasılık olarak düşünmüştü zaten: Hayatın anlamı ona uzun bir süre içerisinde parça parça da görünebilirdi, bir anda da karşısına çıkabilirdi. 85 yıl sonunda -giderek daha az zamanının kaldığını düşünerek yaşarken- artık hayatın anlamının bir anda karşısına çıkacağına daha çok inanmaya başlamıştı. 85 yıl boyunca o bir anı beklemişti. 85 yıl ve bir an... Koca bir 85 yıl ve küçücük bir bir an...
Ya da küçücük bir 85 yıl ve kocaman bir bir an... Ama ne kadar kocaman olursa olsun, onu hâlâ göremiyordu...
Belki de çile çeken Hint Fakirleri gibi çilesini, ipi yaşamı boyunca izleyerek doldurmuştu... Belki ipucu sadece bir kelime oyunuydu... Belki de ipin elindeki bu diğer ucunda başka bir ipucu saklıydı... Evet evet öyle olmalıydı. Başka bir ipucuydu bu ipin ucu...
Bu doğru olsa da, artık yaşlı vücudu, ne yeni bir ipucu bulacak, ne de onun peşinden gidecek durumda değildi. İpucu elinde, yere çöktü. Bütün hayatını yolunda harcadığı ipe baktı.
Yıllar sonra ilk kez bu kadar dikkatle bakıyordu ipe. Ve yıllar sonra ilk kez ipin üzerindeki yazıyı fark etti. Yazının, ipe boylu boyunca yazılmış ve ipin elindeki ucunda bitmiş olduğunu anladı. Son kelimeleri başa doğru okuyarak, yıllar boyunca geldiği yönün tersinde gitmeye başladı bir süre. Arasıra durup okuduklarını kavramaya çalışıyor ama başaramıyordu bunu. Yine de deli gibi takip etti ipi. Bu yeni ipucunu değerlendirmeli, onun yolunda gitmeliydi.
Sonra durdu. Mantıklı düşünmeye çalıştı. İpin üzerine yazılan metin -hayatın anlamının yazılı olduğu metin- baştan okumadıkça, hiçbir şey ifade etmeyecekti. Genç değildi, gençliğine dönemezdi, metni baştan okuyamazdı. Ama yaşının verdiği olgunlukla, gençliğinin aksine, bu defaki ipucunu daha mantıklı değerlendirebilirdi...
Artık hayatın bir anlamı olduğuna inanmıyordu...
2.
"kişinin yaşamının anlamı”ndan
59.
Kişinin yaşamının anlamı, çok önceleri olmuş, oluşmuştur zaten- yaşamının en başında: pek de anlayamadan, kavrayamadan duymuştur kişi onu- ama, neyi bulduğunu bilmeden; yani aslında bulamadan…
Neyi bulamamış olduğunu en sonunda bulduğunu bulur, anlamını, yaşamının, kişi-
72.
Kişi yaşamının anlamını aramağa çıkar; ama belki de o, hemen yanıbaşındadır, kişiyle birlikte yürüyordur -- kişi dağlara tepelere tırmanır, denize güneşe bakar, arar yaşamının anlamını -- oysa kafasını bir çevirebilse, görecektir ki, hemen oradadır o : kendine kendi gölgesi kadar yakın; ama onun kadar da uzaktır, anlamı, yaşamının, kişinin.
118.
Kişi, yaşamının anlamının hiçbir gözdengeçirilmesiyle yetinmemelidir : yaşamının anlamı, hep yeniden, hep yeniden ve yeniden, hep en baştan ve yeniden, ve yeniden, gözdengeçirilmesi gereken bir şeydir –- hiç yetinmeden –
-- savsaklanmağa – gözardı edilmeğe – gelmeyecek bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin...
120.
Kişinin yaşamının anlamı –en azından görünümü—çok küçük şeylere bağlı olarak değişir : öyle ki, yıllar boyu yavaş yavaş sürüp gelmiş bir değişimi, o yıllar boyu hiç anlayamadan; ya da, hep yanlış anlayarak, yaşar kişi de –
--sonra, tek bir günde, farkediverir nasıl değiştiğini, yaşamının anlamının…
Yavaş yavaş –-yıllar boyu--, ve, birdenbire –tek bir günde--, değişir, anlamı, yaşamının, kişinin...
123.
Kişinin yaşamının anlamı, işte, temel bir yanılgı olarak gösterebilir kendini : kişinin bütün yaşamında boydanboya yatan bir hata olarak.
(…)
144.
Kişinin yaşamının anlamı, tam doluluğunu bulduğunda, garip bir ikilik gösterir : hem, öteden beri, en başından, hiç değişmeden, hep aynı yoğunluğuyla varmış, oradaymış gibi olur; hem de, daha şimdi ortaya çıkmış, henüz yepyeni, oluşması da artık boyuna sürüp gidecekmiş gibi olur –
-- başı ve sonu olmayan bir bütündür, anlamı, yaşamının, kişinin...
145.
Kişinin yaşamının anlamı hep tamdır –
-- ama, hep, sanki, gıdım gıdım, yavaş yavaş oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin...
3.
“İpucu”nu 1992-1998 arası bir tarihte yazmış olmalıyım… “Kısa Çöp” adlı kitabımda, 2001’de yayımlandı.
“kişinin yaşamının anlamı” 1994-98 arası yazılmış; 2003’de yayımlanan “Olmayalı” adlı kitabında bulunuyor Oruç Aruoba’nın.
2009’da, sanırım 10 ya da 11 Haziran tarihinde okudum. Sabah 5.55, nasıl derler, sularındaydı.
Aynı zamanlarda yazmış olabileceğimizi düşünmek-görmek hoşuma gitti.
(Benimkinde şu anda yapmadığım yazım hataları bulunuyor; Gençlik Kitapevi Öykü Ödülü’nde 97’de mansiyon almış.)
Perşembe, Mayıs 14, 2009
Ağzını öptüğümünün
Nuray Mert:
"Son olarak, kadın yazarlardan gelecek tepkileri düşünerek çekinerek de olsa, söylemek zorundayım.
Bence, artık, birçok durumda söz konusu olan, kadın yazarların tüm erkeklerin içlerinde gizli bir ‘maço’ olduğunu düşünüp, bunu ifşa ettikleri anı yakalama gayreti.
‘Entelektüel ama maço’, ‘solcu geçiniyor ama maço’, ‘liberal ama maço’ ve nihayet ‘işte yakaladık!’ tavrı, bana ikna edici gelmiyor.
Maşizme, cinsiyetçiliğe karşı kadınların en yakın müttefiki olacak vasıfta adamları bu kadar kolay harcama hevesini hiçbir şekilde anlamıyorum.
Sanki, artık amaç, maço bir dil veya tutumla mücadele değil, bu tavra en uzak olabilecek olanları enseleyerek bu mücadelede güya çıtayı yükseltmek.
Sonuçta tam tersi oluyor, adamlar, fıkra bile anlatamaz hale geliyor."
"Son olarak, kadın yazarlardan gelecek tepkileri düşünerek çekinerek de olsa, söylemek zorundayım.
Bence, artık, birçok durumda söz konusu olan, kadın yazarların tüm erkeklerin içlerinde gizli bir ‘maço’ olduğunu düşünüp, bunu ifşa ettikleri anı yakalama gayreti.
‘Entelektüel ama maço’, ‘solcu geçiniyor ama maço’, ‘liberal ama maço’ ve nihayet ‘işte yakaladık!’ tavrı, bana ikna edici gelmiyor.
Maşizme, cinsiyetçiliğe karşı kadınların en yakın müttefiki olacak vasıfta adamları bu kadar kolay harcama hevesini hiçbir şekilde anlamıyorum.
Sanki, artık amaç, maço bir dil veya tutumla mücadele değil, bu tavra en uzak olabilecek olanları enseleyerek bu mücadelede güya çıtayı yükseltmek.
Sonuçta tam tersi oluyor, adamlar, fıkra bile anlatamaz hale geliyor."
Cuma, Mayıs 08, 2009
SAMAN
SAP kod adıyla tanımladığım Siyah Atlı Prens adlı sonunda yayımlanacak kitabımdan ayrılanlar…
Siyah Atlı Prensin kılıçtan geçirdikleri…
Siyah zemin üzerine S şeklinde bir kılıç yırtığı düşünün… Kapak fikri belli, ama bu da dursun.
*
“Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.” demiş biri.
Peki doğru bir hayat, nasıl doğru yaşanır (ve anlatılır), herkes yanlış yaşıyorken…
*
Kramazof: “Özgür düşünceliliğinden gelen alaycılığı bir öfkeye dönüşmek üzereydi...”
*
Tanrıyı kırabilir misiniz? Hayır… Peki kızdırabilir misiniz? Kesinlikle…
*
-Koçların en rahatsız olduğu şey başkalarını rahatsız etmektir bunun için kendi istediği şeyleri bile ifade etmeyebilirler
-Atıyorsun...
-Hayır ciddiyim
-E iktidara böyle sahip olunmaz ki...
-Gerektiğinde dediğim dediktir canım
-Gerektiğinde dediği herkesin dediktir)))
-J
*
…
Sadece bir uzaylı olsa sorun yok.
Dünyada doğmuş ve eğitimini uzayda yapmış biri...
Urfa’da yaşadığı halde Oxford eğitimi almış biri.
İnsanların, yanında İT gibi kaldıkları biri.
*
Dünyanın en orijinal adlı müzik grubu:
THE THE
The Lonely planet:
If you can't change the world change yourself.
If you can't change the world change yourself.
If you can't change the world change yourself.
If you can't change the world change yourself.
But if you can't change yourself, then change the world
“Herkesin, ben de, ben de diye atlamaması gereken laflar serisi” diye bir seri yapılabilir bu ve benzerlerinden.
*
A. Gide: Günlükler
“Şair olabilmek için insanın kendi dehasına inanması, sanatçı olabilmesi için de dehadan şüphe etmesi gerekir. Gerçekten kudretli adam birinin öbürünü arttırdığı insandır.”
MS: Demek ben yaşamda şair ve işimde sanatçıyım...
(İkinci cümleyi anlayamadım! Daha da harika bir şey söylemiş gibi. Ya da çeviri hatası)
*
“Şair filozoflarmış! Bu, tıpkı, deniz resimleri çiziyor diye ressamı gemi kaptanıyla karıştırmaya benzer.” Paul Valery
*
“Sanatçı sanatına karşı sorumludur sadece. Felsefeci ise dünyaya, insana karşı sorumludur. Nietzche ile Wagner arasındaki kavga da bu yüzden çıkmıştır.”
*
Kierkegaard: “Filozofların gerçeklik hakkında söyledikleri çoğunlukla bir eski eşya satıcısının dükkanında görülen “Burada ütü yapılır” yazısı kadar aldatıcıdır. Çamaşırlarınızı alıp ütülemeye götürdüğünüzde aldatılmış olursunuz; zira tabela satılıktır.”
*
Baudlaire’de hayal gücü hemen hemen hiç yoktur, diyor biri.
Oscar Wilde da şöyle diyor: “Hayal gücü taklit eder, yaratan eleştirici kafadır.”
*
“Sohbet bilgiyi artırır, dahilerin okulu ise yalnızlıktır.”
*
Desteklenmek bazılarının yaratmaları için gereken yalnızlık ruhunu bozar.
*
"Eliade ve Cioran... Biri öğrencilerin ortaya çıkmasını seviyor, öteki erişilmez kalıyordu."
*
Kara izahçı:
Felsefede öznellik aynen şöyle aşağılanabilir: Edebiyat yapma!
*
Bir dolu gereksiz şeyle uğraşmış insanoğlu. Yanlış yönlere sapmış. Kavramlara boğulmuş. En usta filozoflar için bile geçerli bu. Artık söylenecek yeni bir şeyin kalmadığına inanılan günümüzde yeni birşeyler söylenebileceğine inanıyorum. Bir ana felsefe... Değilini de içinde taşıyan bir fikir, kendi antitezini içinde taşıyan bir tez, doğuştan sentez!
*
Yazara 3 şekilde bakılabilir: Öykücü, öğretmen, büyücü. (Nobakov)
Yazara 3 şekilde bakılabilir: Öykücü, öğretmen, öcü. (MS)
Büyücü olmanın yazarın en önemli ve karakteristik özelliği olduğunu da söylüyor Nobakov.
*
Edebiyat, söylemeden söyleme sanatı.
Buradan hareketle...
Resim, göstermeden (gözüne sokmadan) gösterme sanatı.
Müzik, bağırmadan dinletme sanatı.
Sanat, anlatmadan anlatma edebiyatı!
Resimde ve müzikte tamam da edebiyatta bir sorun buluyorum ben.
Değiştirelim o zaman: Edebiyat, anlatmadan anlatma edebiyatı!
Amaç söyleneni gizlemek midir?
Söylenenin ötesine geçmek midir yoksa?
“Biraz çaba göstersin, zorlansın okuyan”!!!
Benim bildiğim ama ona vermediğim anlama ermek için mi zorlansın yoksa yoksa yoksa benim ona verdiğim anlamın onu götüreceği yerler konusunda mı zorlansın...
Yoksa benim bile bilmediğim bir anlam konusunda mı zorlansın…
Edebiyat, anlatmadan anlatma edebiyatı,
değil o zaman,
anlamadan anlatma edebiyatı.
Aptal sarışın edebiyatı.
Kaltak edebiyatı.
Bilmek için anlatmak...
Bu ilk aşama.
Bildiğini anlatmak... kendini göstermek...
Bundan sonra başlıyor demek edebiyat...
Ve
Bildiğini anlatmamak... Yemeği yedirmemek kokusunu koklatmak... Acıktırmak... Gösterip vermemek... Kaltak edebiyatı...
Benim bildiğim ama ona vermediğim anlama ermek için mi zorlansın yoksa benim ona verdiğim anlamın onu götüreceği yerler konusunda mı zorlansın...
Hatta oraya gitmekte de zorlanmasın ama orada çıkmakta zorlansın.
*
Hamurabi ya da MS 2008
………..
James Wright: “Yalnızca dille fiyaka yapmaktansa insanca önemli bir şey söylemek isterim.”
Güzel.
Güzel, çünkü genelde zekasıyla fiyaka yapmak eleştirilir…
Ali Nesin’in bir “fiyakası” geldi aklıma: “EQ (Duygusal Zeka), IQ’ları eksik olanlar tarafından uyduruldu, hiç değilse EQ’muz yüksek diyebilsinler diye. Ama aklın yolu birdir…”
Bence de, ikisi bir fidanın güller açan dalıdır.
Zaten şöyle bitiriyor denemesini Adam Philips: “Psikanaliz tasarısı bu ayrım hakkında, böyle bir ayrım olup olmadığı hakkında düşünmek olmalıdır.”
E düşünsene be Adam…
Tüm kitapta bu konuda düşünüleduracağını, pek bir sonuca varılmadan düşünülüp durulacağını tahmin ediyorum, yüzde yetmişi bittiğinden, şimdiden. (Ama orası “ceza” sahası, girmeyelim, diyen bir futbolcu geldi aklıma.) olmayacak duaya amin demek...
Böylece “edebiyat sorular sorar, cevaplar vermez” takıntısının, psikanalistlere de bulaşmış olduğunu düşündürüyor Adam Philips…
Düşünmek, bunlar için, sadece sorular sormak demek.
Kitap sıktı. Hava kapalı ama çok güzeldi.
Nasıl olur!
Edebiyatta, bunalımlı havayı tasvir ettiğinizde karakterinizin sıkıntılı ruh durumunu tasvir etmiş olursunuz!
İşte bir edebiyat takıntısı daha…
Böylece, hava kapalı ama çok güzeldi, deyişimi de kanıt yaparsak, ben asla bu edebiyatçılarla aynı hamurdan yapılmamış oluyorum.
En önemlisi de, şu “acı” konusunda asla anlaşamıyor olmamız.
“Acıdan geçmemiş insanlar biraz eksiktir” mi diyordu Sezen Aksu, şarkısında…
Ama “Deneyim didaktik-öğretici değildir” yazıyor Adam Philips, kitabında. (Acıdan geçenler daha çok eksik çıkıyor.)
Deneyim öğretmez.
Edebiyat öğretmez.
Felsefe sonradan yalanlanmayacak, yanlışı ortaya çıkarılmayacak hiçbir şey öğretmez.
İnsan (insana) öğretmez.
Hoş geldin M.S. 2008!
Edebiyat, kendisini sevdiğim halde eleştirmekten başka çare bırakmayan bir sevgili gibi…
Edebiyat buysa çünkü (tümü değil, biliyorum), insanları eleştirmenin bir anlamı yok: Hepsi haklı çünkü, tüm insanlar. Ben sizin edebiyatınızdan bir şey anlamıyorum, derken bir yerde ne kadar haklılar…
“Edebiyat yapma!” derken ne kadar haklılar? (Soru cümlesi!)
“Kimse, bir duygunun kendine özgü tadını, tam niteliğini –o duygunun titreşimlerini, gelgitini, en kısa anını-; bir bakışın, bir düşüncenin, duygusal bir sızının, özel bir durumunkinden, tüm bir döneminkinden, bireylerin hayatlarınınkinden, ailelerinkinden, cemaatlerinkinden, bütün bütün uluslarınkinden hiç de aşağı olmayan iç ve dış dokusunu anlatmakta Tolstoy kadar mükemmelleşememiştir.” (Isiah Berlin)
Anna Karenina’yı ilk okuduğumda
Uzun zamandır bozuştuğumuzdan konuşmadığım birini anladığımı düşündüm
Ama sonra dışarı çıkıp
Zaman geçip bakınca
Gerçeğe döndüm…
Edebiyat bizi böyle kandırıyor olabilir mi.
Yani sizi rehabilite ediyor, ama size hatalı davranan insanı rehabilite etmiyor.
*
Neden yazıyorsunuz?
Ionesco: Bunu beni okuduğunuza göre siz bilmelisiniz? Neden okuyorsunuz?
Manganelli: Yapmamak için yazıyorum.
Barthes: Cinsellikle alakalı bir gereksinim olduğu için...
MS: Neden okuyorsunuz…
*
“Gerçek bir yazar öğrendiği bir dilde değil çocukluğundan beri bildiği dilde yazar...”
*
Bukowski: Yazdıklarımı değerli değil de gerekli şeylermiş gibi yazdım. Yazma yeteneğimden kuşku duyduğumda bir başka yazarı okur ve endişe etmek için hiçbir neden olmadığına emin olurum.
*
-Sizi etkileyen müzisyenler hangisi?
-O evreyi geride bıraktığımı düşünüyorum. Kişiliğimin oluştuğu yıllardaki gibi bir etkilenme söz konusu değil. Fikirlerim kendi kendine doğuyor şimdi. Daha önce yaptığım şeylerden ilham alıyorum. (Nick Cave)
*
“Genç şairler mükemmeliyeti ararken kişiliklerini yitiriyorlar.” (Turgut Uyar)
*
“Bunların hiçbiri yazar olmaya yetmez. Çiçek de botanik bilmez ama ne güzel açar.
Başka yazarların hayatını incelemiş adamdan çıkar yazar.” (Çetin Altan)
*
Calvino’nun o güzelim Görünmez Kentler’i kesinlikle anlatılamaz, Buzatti’nin Tatar Çölü anlatılır, ama sonunda herkes kendi tatar çölünü aramaya gider, Suç ve Ceza’yı anlatırsınız ama okumadan olmaz, kimse bana onu neden bu kadar sevdiğini bugüne kadar anlatamamıştır, ben de Kundera’nın Ayrılık Valsi’ni Suç ve Ceza’dan daha çok sevilesi olduğunu bilmem kime anlatabilirim, ki içinde Raskalnikof da anılarak, ondan daha ilginç bir katil bulunur, Anna Karenina’yı da anlatacağım başka bir yazımda, sanırım kimsenin anlatmadığı gibi, bu size belki de Anna Karenina’yı başka türlü okutacak, ve belki birisi filmini başka türlü çekecek. (Oooo uçtum.)
*
Güven Turan: “Kimi yeniyetme yazarlar, okurlarsa etki altında kalıp kendi ürünlerini veremeyecekleri yanlış kanısına kapılsalar da okumak hem kimin neyi çözmüş olduğunu gösterir hem de yazara herkesin yerini yurdunu belirledikten sonra kendi yerini belirleme olanağı verir.”
“Genç herkesi öyle kolay kolay usta kabul etmez nedense...”
“Asıl cefalı olan ustalıktır.” (MS: Niye her şeye kendi tarafından bakıyor bu adam.)
“Bilgili” bir kalemin hatası işte: Edebiyat kişisel olabilir ama felsefe asla, diyorum ve şunu kanıt gösteriyorum: Witgenstein Kierkegard’ı fazla okuyamamış “bir başkasının düşüncelerini sonuna kadar yutmak istememiş. Bir iki sözcük yeterli oluyormuş bazen.”
W’nin istemediği K’yı fazla okumak mı yoksa kendi düşünceleri üzerine fazla K yutmak mı?
Başkasını fazla okumak, insanın kendi düşünceleri üzerine düşünmesini olumsuz etkiler.
*
İlhan Berk: Yaşam, ölümündür.
MS: Ölüm, yaşamındır.
İB: Yüzümü yıkıyorum. Öyleyse kimse öldüğümü söyleyemez…
Çok güzel ama çok güçsüz… Edebi anlamda güçlü, ama çok güçsüz…
*
Danaidler.
Syshipos’a rakip:
Yine mitolojiden.
Kuyudan su çekmekle cezalandırılmışlardır Danaidler.
Su çektikleri kova deliktir. Çektiklerinde kova boşalmış oluyordur her seferinde.
Kova giderek boşalıyordur, evet, ama bu, giderek hafiflemesi de demektir bir yandan.
Bu da, bence, Danaidlerin olayının yaşamı daha iyi açıklamasıdır; Syshipos’un yukarıya ittiği kayanın giderek ağırlaşması ve hep geri kayması durumundan.
Hayatın saçmalığı varsa, illa olacaksa; bunun güzelliğini bulmuştur Danaidler.
Kayadan daha ağır gelirdi bu, Syshipos’a.
*
Pavese:
Bir insana yapılacak en büyük kötülük onun acı çektiğine inanmamaktır...
Ya da:
“Pavese şöyle yakınır: Bir insanı küçük düşürmenin en korkunç yolu onun acı çektiğine inanmamaktır.”
MS:
Peki ya acı çektiğine başkalarını inandırmaya çalışan insan kendini küçük düşürmüş olmuyor mu?
Ya da:
Ben de şöyle yakınırım: “Bir insanı küçük düşürmenin en korkunç yolu onun acı karşısında güçlü olabileceğine inanmamaktır.”
*
Cioran “Aşağılanmış bir hayvan, bir alt hayvan düşünmek olanaksız.”
Aynı şekilde, bir üst hayvan düşünmek olanaklı mıdır.
*
“Genet, onu aşağılayanların ve dışlayanların karşısına aşağılanma ve dışlanma nedenlerinin tümünü benimseyerek ve bunları gururunun öznesi yaparak dikilir.”
*
Çetin Altan: “Büyükler küçüklere saygı göstermeli mi?”
Karşıdaki: “Tabii ki!”
Çetin Altan: “Hayır. Büyükler küçüklere ancak kibarlık edebilirler. Zaten büyükler kibarlık ederek de küçüklerle kendilerini eşdeğer gördüklerini belirtmiş olurlar.”
*
"Bu dersi Goethe'den aldım. İnsan sabah saat beşte kalkıp yedi-sekize kadar çalışmalı, yani günün kaymağını yemeli, ondan sonra Weimer'ın sarayına gidebilir, politikayla uğraşabilir, hizmetçi kızlarla cilveleşebilir ya da isterse mineroloji kitapları okuyabilir."
*
John Fowles: Büyücü: (İlk düşündüğü ad: Godgame)
-Eğer planlarınızı bozduysak gerçekten üzgünüm.
-Planlarım her ne oluyorsa odur.
*
M. Sadık Aslankara:
“Babamın ve amcamın, dövüşür gibi tartışıp sonra da karşılıksız bir bağlanmayla, gönüldenlikle birbirine sarılışları hiç mi hiç gitmiyor gözümün önünden... Tanrım, kimsecikleri görmüyorum bugün böyle, oysa yaşadı bu insanlar, biliyorum...”
*
Bertrand Russell:
“Bizler çok zekiyiz, belki de fazla zeki; fakat etik açıdan baktığımızda yeterince iyi değiliz. Bizlerin şansızlığı, zekamızın etik bilincimizden daha hızlı gelişmesidir.”
*
Evlat Edinmek İstediğim Kitaplar:
İsa’ya göre İncil.
Saramago
İsa’nın karşısına bir bulutun arkasından gelen ses şeklinde tanrı çıkar çölde.
Konuştuktan sonra:
-Huzurundan nasıl ayrılacağım.
-Fark etmez, benim için ön arka yoktur o yüzden kimse bana sırtını dönemez…
-Peki sürüyü güden çoban, melek mi şeytan mı…
-Sana dedim benim için ön arka yoktur.
Sonra çoban şeytan, İsa’ya:
-Koyun nerede. (Koyunu bulmaya gitmişti çöle İsa)
-Tanrıyla karşılaştım.
-Sana Tanrı ile karşılaşıp karşılaşmadığını sormadım, koyun nerede diye sordum.
*
Ernesto Sabato: Tünel: “Benim resimlerime gülen o iğrenç yaratıkla o resimleri yapmama ilham veren o narin varlığın yaşamlarının belli bir anında yüzlerindeki ifadenin aynı olması! Allahım insan doğasında Brahms’ın soneleriyle bir lağım arasında gizli ve kasvetli geçitler olması ne kadar üzücü!”
*
Ya da Ruhani yaratıkların her şeyi bildikleri halde bedensel hazları tadamadıkları, insanın Tanrının bedeni arzulamış ve böylece ölümlülüğü kabul etmiş hali olduğu mantıklı gelmiştir bir zaman ona, ama acıyla karşılaştığı ilk anda caymıştır bu düşünceden.
*
"Babamı severim beni dövmez"(!)
*
Pınar Kür:
Kardeşimle bana sorarlardı “hanginiz daha güzelsiniz” diye, ben hemen “ben” derim, o, “pınay daha güzeeel” deyince “ah canım, sen ne şekersin, pınay daha güzel diyor” diye onu severlerdi.
*
Yani aşk mesela, mutluluk mesela bir sihir midir? Bu kadar insan mutsuzken belki de öyledir. Barış sihir midir? Savaş çıkacağı için şimdi sihirdir, daha önce sorsanız değildi! Hayatın içindeki bir şey sihir midir, hayat sihir olarak algılanmazken? Ya da hayatı sihir olarak algılıyorsanız içindeki hangi şey sihir değildir? O yüzden Uğurlu 13’ün sihirle ilgisi, hayatın gündelik sihirlerinden haberiniz varsa yok, yoksa var.
…
Bana sorarsanız onlara önce siz takılmadığınız sürece hiçbir takıntınız olamaz. Başlatmadığınız hiçbir şey başınıza gelmez. Ya da başlamasında katkınız olmuştur.
…
Gelecek görülebilir mi? Babam benim el falıma baktı ve 85 yaşıma kadar yaşayacağımı söyledi. (Hayat çizgim gerçekten uzundur.) Ben buna inandım, ama inanmak istediğim için. Bu, içimde güçlü bir hisse dönüşürse benim 85 yaşına kadar yaşamamı kimsenin engelleyebileceğini sanmıyorum, ne bir depremin, ne bir başka insanın, ne de Tanrının. Tabii hayata zıt bir şey yapmayacaksam. Tabii buna inanmamak için de nedenlerim var, çünkü babama da bir falcı 85 yaşına kadar yaşayacaksın demiş, bilirsiniz babalar kendilerini oğullarında görmek isterler, yani babam muhtemelen kafadan attı. (Ya Hayat çizgim?) Ben zaten babamın bana böyle bir kehanette bulunmasından sıyrılıp kendi kehanetimi kendim için söylemeyi tercih ederdim, zaten böyle yaptım, ben inanıyorum artık, 85 yaşına kadar yaşayacağım. Ha, hayat çizgin uzun diyeceksiniz, baban da 85’ine girmek üzere bugünlerde, sizin ailede var diyeceksiniz, ben de olsam ben de inanırım, içimde böyle bir inanç oluştururum diyeceksiniz. Ama beni ikna edemeyeceksiniz. (Babam kötümserdir, ben iflah olmaz bir iyimserim.) Çünkü ben uğuru yok ettim hayatımdan demek ki uğursuzluk beni etkilemez. Zaten kahinler sizi söyledikleri şeyin gerçekliğine inandırabilirlerse söyledikleri şey gerçekleşir, siz gider ve yaparsınız söylediğini. Bu anlamda en iyisi kendi kendinin kahini olmak.
(Son not: babam 92 yaşında, 93 de diyebiliriz, halaL)
…
Size son keşfettiğim bir şeyi açıklayayım: Bir radyo programında Nursel Duruel benim öykülerimin temel yaklaşımlarını oluşturduğunu düşündüğü üç öykümden söz etti, şans eseri bunlar kitabın en başında, en sonunda ve tam ortasındaydı. (Sonundaki Uğurlu 13) Tam ortasında diyorum, 27 öykülük bir kitabın tam ortasındaki öykü kaçıncı öyküdür? 14’üncü. Baştan ve sondan 14’üncü hem de. (Öykülerin sayısı ve sıralaması birkaç kez değişmişti.) Yani o öykü, 13’lerin uğursuzluğunu aşamayan, 14’e geçemeyen ve böylece yaşamına devam edemeyen Uğurlu 13 öyküsündeki kahramanımın tersine, bunu başarmıştı. Ve o 14’üncü öykünün adı da Kısa Çöp’tü, kitaba sonradan koyulan ve kitabın adı olmasının daha doğru olduğuna, hem de önceki ad Uğurlu 13’ü eleyerek (13’ü bir kez de burada geçerek) karar verilen Kısa Çöp öyküsü. Buyrun bakalım. Bunu öykü yazmalarıma devam edeceğim konusunda bana verilmiş bir işaret olarak yorumlayabilir miyim? Peki ya tersi, olumsuz, uğursuz bir işaret olsaydı ne olacaktı.
*
Penaltıyı atacak oyuncunun hangi köşeye atacağını boşuna anlamaya çalışma. İstatistikçilerin tavsiyelerine uyup rastgele bir köşeye de atlama. Gözlerinin içine bak rakibinin ve telepatik mesajını ilet ona, şöyle de: “Benim atlayacağım köşeye atacaksın...”
*
-Ben hiçbir konuda sizinki kadar kesin cümleler kurmamaktan yanayım.
-Bu kesin bir cümle oldu ama…
*
Freud: “Mazoşist herkesten daha uysal, kibar ve yardımsever bir kişidir...”
Siyah Atlı Prensin kılıçtan geçirdikleri…
Siyah zemin üzerine S şeklinde bir kılıç yırtığı düşünün… Kapak fikri belli, ama bu da dursun.
*
“Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.” demiş biri.
Peki doğru bir hayat, nasıl doğru yaşanır (ve anlatılır), herkes yanlış yaşıyorken…
*
Kramazof: “Özgür düşünceliliğinden gelen alaycılığı bir öfkeye dönüşmek üzereydi...”
*
Tanrıyı kırabilir misiniz? Hayır… Peki kızdırabilir misiniz? Kesinlikle…
*
-Koçların en rahatsız olduğu şey başkalarını rahatsız etmektir bunun için kendi istediği şeyleri bile ifade etmeyebilirler
-Atıyorsun...
-Hayır ciddiyim
-E iktidara böyle sahip olunmaz ki...
-Gerektiğinde dediğim dediktir canım
-Gerektiğinde dediği herkesin dediktir)))
-J
*
…
Sadece bir uzaylı olsa sorun yok.
Dünyada doğmuş ve eğitimini uzayda yapmış biri...
Urfa’da yaşadığı halde Oxford eğitimi almış biri.
İnsanların, yanında İT gibi kaldıkları biri.
*
Dünyanın en orijinal adlı müzik grubu:
THE THE
The Lonely planet:
If you can't change the world change yourself.
If you can't change the world change yourself.
If you can't change the world change yourself.
If you can't change the world change yourself.
But if you can't change yourself, then change the world
“Herkesin, ben de, ben de diye atlamaması gereken laflar serisi” diye bir seri yapılabilir bu ve benzerlerinden.
*
A. Gide: Günlükler
“Şair olabilmek için insanın kendi dehasına inanması, sanatçı olabilmesi için de dehadan şüphe etmesi gerekir. Gerçekten kudretli adam birinin öbürünü arttırdığı insandır.”
MS: Demek ben yaşamda şair ve işimde sanatçıyım...
(İkinci cümleyi anlayamadım! Daha da harika bir şey söylemiş gibi. Ya da çeviri hatası)
*
“Şair filozoflarmış! Bu, tıpkı, deniz resimleri çiziyor diye ressamı gemi kaptanıyla karıştırmaya benzer.” Paul Valery
*
“Sanatçı sanatına karşı sorumludur sadece. Felsefeci ise dünyaya, insana karşı sorumludur. Nietzche ile Wagner arasındaki kavga da bu yüzden çıkmıştır.”
*
Kierkegaard: “Filozofların gerçeklik hakkında söyledikleri çoğunlukla bir eski eşya satıcısının dükkanında görülen “Burada ütü yapılır” yazısı kadar aldatıcıdır. Çamaşırlarınızı alıp ütülemeye götürdüğünüzde aldatılmış olursunuz; zira tabela satılıktır.”
*
Baudlaire’de hayal gücü hemen hemen hiç yoktur, diyor biri.
Oscar Wilde da şöyle diyor: “Hayal gücü taklit eder, yaratan eleştirici kafadır.”
*
“Sohbet bilgiyi artırır, dahilerin okulu ise yalnızlıktır.”
*
Desteklenmek bazılarının yaratmaları için gereken yalnızlık ruhunu bozar.
*
"Eliade ve Cioran... Biri öğrencilerin ortaya çıkmasını seviyor, öteki erişilmez kalıyordu."
*
Kara izahçı:
Felsefede öznellik aynen şöyle aşağılanabilir: Edebiyat yapma!
*
Bir dolu gereksiz şeyle uğraşmış insanoğlu. Yanlış yönlere sapmış. Kavramlara boğulmuş. En usta filozoflar için bile geçerli bu. Artık söylenecek yeni bir şeyin kalmadığına inanılan günümüzde yeni birşeyler söylenebileceğine inanıyorum. Bir ana felsefe... Değilini de içinde taşıyan bir fikir, kendi antitezini içinde taşıyan bir tez, doğuştan sentez!
*
Yazara 3 şekilde bakılabilir: Öykücü, öğretmen, büyücü. (Nobakov)
Yazara 3 şekilde bakılabilir: Öykücü, öğretmen, öcü. (MS)
Büyücü olmanın yazarın en önemli ve karakteristik özelliği olduğunu da söylüyor Nobakov.
*
Edebiyat, söylemeden söyleme sanatı.
Buradan hareketle...
Resim, göstermeden (gözüne sokmadan) gösterme sanatı.
Müzik, bağırmadan dinletme sanatı.
Sanat, anlatmadan anlatma edebiyatı!
Resimde ve müzikte tamam da edebiyatta bir sorun buluyorum ben.
Değiştirelim o zaman: Edebiyat, anlatmadan anlatma edebiyatı!
Amaç söyleneni gizlemek midir?
Söylenenin ötesine geçmek midir yoksa?
“Biraz çaba göstersin, zorlansın okuyan”!!!
Benim bildiğim ama ona vermediğim anlama ermek için mi zorlansın yoksa yoksa yoksa benim ona verdiğim anlamın onu götüreceği yerler konusunda mı zorlansın...
Yoksa benim bile bilmediğim bir anlam konusunda mı zorlansın…
Edebiyat, anlatmadan anlatma edebiyatı,
değil o zaman,
anlamadan anlatma edebiyatı.
Aptal sarışın edebiyatı.
Kaltak edebiyatı.
Bilmek için anlatmak...
Bu ilk aşama.
Bildiğini anlatmak... kendini göstermek...
Bundan sonra başlıyor demek edebiyat...
Ve
Bildiğini anlatmamak... Yemeği yedirmemek kokusunu koklatmak... Acıktırmak... Gösterip vermemek... Kaltak edebiyatı...
Benim bildiğim ama ona vermediğim anlama ermek için mi zorlansın yoksa benim ona verdiğim anlamın onu götüreceği yerler konusunda mı zorlansın...
Hatta oraya gitmekte de zorlanmasın ama orada çıkmakta zorlansın.
*
Hamurabi ya da MS 2008
………..
James Wright: “Yalnızca dille fiyaka yapmaktansa insanca önemli bir şey söylemek isterim.”
Güzel.
Güzel, çünkü genelde zekasıyla fiyaka yapmak eleştirilir…
Ali Nesin’in bir “fiyakası” geldi aklıma: “EQ (Duygusal Zeka), IQ’ları eksik olanlar tarafından uyduruldu, hiç değilse EQ’muz yüksek diyebilsinler diye. Ama aklın yolu birdir…”
Bence de, ikisi bir fidanın güller açan dalıdır.
Zaten şöyle bitiriyor denemesini Adam Philips: “Psikanaliz tasarısı bu ayrım hakkında, böyle bir ayrım olup olmadığı hakkında düşünmek olmalıdır.”
E düşünsene be Adam…
Tüm kitapta bu konuda düşünüleduracağını, pek bir sonuca varılmadan düşünülüp durulacağını tahmin ediyorum, yüzde yetmişi bittiğinden, şimdiden. (Ama orası “ceza” sahası, girmeyelim, diyen bir futbolcu geldi aklıma.) olmayacak duaya amin demek...
Böylece “edebiyat sorular sorar, cevaplar vermez” takıntısının, psikanalistlere de bulaşmış olduğunu düşündürüyor Adam Philips…
Düşünmek, bunlar için, sadece sorular sormak demek.
Kitap sıktı. Hava kapalı ama çok güzeldi.
Nasıl olur!
Edebiyatta, bunalımlı havayı tasvir ettiğinizde karakterinizin sıkıntılı ruh durumunu tasvir etmiş olursunuz!
İşte bir edebiyat takıntısı daha…
Böylece, hava kapalı ama çok güzeldi, deyişimi de kanıt yaparsak, ben asla bu edebiyatçılarla aynı hamurdan yapılmamış oluyorum.
En önemlisi de, şu “acı” konusunda asla anlaşamıyor olmamız.
“Acıdan geçmemiş insanlar biraz eksiktir” mi diyordu Sezen Aksu, şarkısında…
Ama “Deneyim didaktik-öğretici değildir” yazıyor Adam Philips, kitabında. (Acıdan geçenler daha çok eksik çıkıyor.)
Deneyim öğretmez.
Edebiyat öğretmez.
Felsefe sonradan yalanlanmayacak, yanlışı ortaya çıkarılmayacak hiçbir şey öğretmez.
İnsan (insana) öğretmez.
Hoş geldin M.S. 2008!
Edebiyat, kendisini sevdiğim halde eleştirmekten başka çare bırakmayan bir sevgili gibi…
Edebiyat buysa çünkü (tümü değil, biliyorum), insanları eleştirmenin bir anlamı yok: Hepsi haklı çünkü, tüm insanlar. Ben sizin edebiyatınızdan bir şey anlamıyorum, derken bir yerde ne kadar haklılar…
“Edebiyat yapma!” derken ne kadar haklılar? (Soru cümlesi!)
“Kimse, bir duygunun kendine özgü tadını, tam niteliğini –o duygunun titreşimlerini, gelgitini, en kısa anını-; bir bakışın, bir düşüncenin, duygusal bir sızının, özel bir durumunkinden, tüm bir döneminkinden, bireylerin hayatlarınınkinden, ailelerinkinden, cemaatlerinkinden, bütün bütün uluslarınkinden hiç de aşağı olmayan iç ve dış dokusunu anlatmakta Tolstoy kadar mükemmelleşememiştir.” (Isiah Berlin)
Anna Karenina’yı ilk okuduğumda
Uzun zamandır bozuştuğumuzdan konuşmadığım birini anladığımı düşündüm
Ama sonra dışarı çıkıp
Zaman geçip bakınca
Gerçeğe döndüm…
Edebiyat bizi böyle kandırıyor olabilir mi.
Yani sizi rehabilite ediyor, ama size hatalı davranan insanı rehabilite etmiyor.
*
Neden yazıyorsunuz?
Ionesco: Bunu beni okuduğunuza göre siz bilmelisiniz? Neden okuyorsunuz?
Manganelli: Yapmamak için yazıyorum.
Barthes: Cinsellikle alakalı bir gereksinim olduğu için...
MS: Neden okuyorsunuz…
*
“Gerçek bir yazar öğrendiği bir dilde değil çocukluğundan beri bildiği dilde yazar...”
*
Bukowski: Yazdıklarımı değerli değil de gerekli şeylermiş gibi yazdım. Yazma yeteneğimden kuşku duyduğumda bir başka yazarı okur ve endişe etmek için hiçbir neden olmadığına emin olurum.
*
-Sizi etkileyen müzisyenler hangisi?
-O evreyi geride bıraktığımı düşünüyorum. Kişiliğimin oluştuğu yıllardaki gibi bir etkilenme söz konusu değil. Fikirlerim kendi kendine doğuyor şimdi. Daha önce yaptığım şeylerden ilham alıyorum. (Nick Cave)
*
“Genç şairler mükemmeliyeti ararken kişiliklerini yitiriyorlar.” (Turgut Uyar)
*
“Bunların hiçbiri yazar olmaya yetmez. Çiçek de botanik bilmez ama ne güzel açar.
Başka yazarların hayatını incelemiş adamdan çıkar yazar.” (Çetin Altan)
*
Calvino’nun o güzelim Görünmez Kentler’i kesinlikle anlatılamaz, Buzatti’nin Tatar Çölü anlatılır, ama sonunda herkes kendi tatar çölünü aramaya gider, Suç ve Ceza’yı anlatırsınız ama okumadan olmaz, kimse bana onu neden bu kadar sevdiğini bugüne kadar anlatamamıştır, ben de Kundera’nın Ayrılık Valsi’ni Suç ve Ceza’dan daha çok sevilesi olduğunu bilmem kime anlatabilirim, ki içinde Raskalnikof da anılarak, ondan daha ilginç bir katil bulunur, Anna Karenina’yı da anlatacağım başka bir yazımda, sanırım kimsenin anlatmadığı gibi, bu size belki de Anna Karenina’yı başka türlü okutacak, ve belki birisi filmini başka türlü çekecek. (Oooo uçtum.)
*
Güven Turan: “Kimi yeniyetme yazarlar, okurlarsa etki altında kalıp kendi ürünlerini veremeyecekleri yanlış kanısına kapılsalar da okumak hem kimin neyi çözmüş olduğunu gösterir hem de yazara herkesin yerini yurdunu belirledikten sonra kendi yerini belirleme olanağı verir.”
“Genç herkesi öyle kolay kolay usta kabul etmez nedense...”
“Asıl cefalı olan ustalıktır.” (MS: Niye her şeye kendi tarafından bakıyor bu adam.)
“Bilgili” bir kalemin hatası işte: Edebiyat kişisel olabilir ama felsefe asla, diyorum ve şunu kanıt gösteriyorum: Witgenstein Kierkegard’ı fazla okuyamamış “bir başkasının düşüncelerini sonuna kadar yutmak istememiş. Bir iki sözcük yeterli oluyormuş bazen.”
W’nin istemediği K’yı fazla okumak mı yoksa kendi düşünceleri üzerine fazla K yutmak mı?
Başkasını fazla okumak, insanın kendi düşünceleri üzerine düşünmesini olumsuz etkiler.
*
İlhan Berk: Yaşam, ölümündür.
MS: Ölüm, yaşamındır.
İB: Yüzümü yıkıyorum. Öyleyse kimse öldüğümü söyleyemez…
Çok güzel ama çok güçsüz… Edebi anlamda güçlü, ama çok güçsüz…
*
Danaidler.
Syshipos’a rakip:
Yine mitolojiden.
Kuyudan su çekmekle cezalandırılmışlardır Danaidler.
Su çektikleri kova deliktir. Çektiklerinde kova boşalmış oluyordur her seferinde.
Kova giderek boşalıyordur, evet, ama bu, giderek hafiflemesi de demektir bir yandan.
Bu da, bence, Danaidlerin olayının yaşamı daha iyi açıklamasıdır; Syshipos’un yukarıya ittiği kayanın giderek ağırlaşması ve hep geri kayması durumundan.
Hayatın saçmalığı varsa, illa olacaksa; bunun güzelliğini bulmuştur Danaidler.
Kayadan daha ağır gelirdi bu, Syshipos’a.
*
Pavese:
Bir insana yapılacak en büyük kötülük onun acı çektiğine inanmamaktır...
Ya da:
“Pavese şöyle yakınır: Bir insanı küçük düşürmenin en korkunç yolu onun acı çektiğine inanmamaktır.”
MS:
Peki ya acı çektiğine başkalarını inandırmaya çalışan insan kendini küçük düşürmüş olmuyor mu?
Ya da:
Ben de şöyle yakınırım: “Bir insanı küçük düşürmenin en korkunç yolu onun acı karşısında güçlü olabileceğine inanmamaktır.”
*
Cioran “Aşağılanmış bir hayvan, bir alt hayvan düşünmek olanaksız.”
Aynı şekilde, bir üst hayvan düşünmek olanaklı mıdır.
*
“Genet, onu aşağılayanların ve dışlayanların karşısına aşağılanma ve dışlanma nedenlerinin tümünü benimseyerek ve bunları gururunun öznesi yaparak dikilir.”
*
Çetin Altan: “Büyükler küçüklere saygı göstermeli mi?”
Karşıdaki: “Tabii ki!”
Çetin Altan: “Hayır. Büyükler küçüklere ancak kibarlık edebilirler. Zaten büyükler kibarlık ederek de küçüklerle kendilerini eşdeğer gördüklerini belirtmiş olurlar.”
*
"Bu dersi Goethe'den aldım. İnsan sabah saat beşte kalkıp yedi-sekize kadar çalışmalı, yani günün kaymağını yemeli, ondan sonra Weimer'ın sarayına gidebilir, politikayla uğraşabilir, hizmetçi kızlarla cilveleşebilir ya da isterse mineroloji kitapları okuyabilir."
*
John Fowles: Büyücü: (İlk düşündüğü ad: Godgame)
-Eğer planlarınızı bozduysak gerçekten üzgünüm.
-Planlarım her ne oluyorsa odur.
*
M. Sadık Aslankara:
“Babamın ve amcamın, dövüşür gibi tartışıp sonra da karşılıksız bir bağlanmayla, gönüldenlikle birbirine sarılışları hiç mi hiç gitmiyor gözümün önünden... Tanrım, kimsecikleri görmüyorum bugün böyle, oysa yaşadı bu insanlar, biliyorum...”
*
Bertrand Russell:
“Bizler çok zekiyiz, belki de fazla zeki; fakat etik açıdan baktığımızda yeterince iyi değiliz. Bizlerin şansızlığı, zekamızın etik bilincimizden daha hızlı gelişmesidir.”
*
Evlat Edinmek İstediğim Kitaplar:
İsa’ya göre İncil.
Saramago
İsa’nın karşısına bir bulutun arkasından gelen ses şeklinde tanrı çıkar çölde.
Konuştuktan sonra:
-Huzurundan nasıl ayrılacağım.
-Fark etmez, benim için ön arka yoktur o yüzden kimse bana sırtını dönemez…
-Peki sürüyü güden çoban, melek mi şeytan mı…
-Sana dedim benim için ön arka yoktur.
Sonra çoban şeytan, İsa’ya:
-Koyun nerede. (Koyunu bulmaya gitmişti çöle İsa)
-Tanrıyla karşılaştım.
-Sana Tanrı ile karşılaşıp karşılaşmadığını sormadım, koyun nerede diye sordum.
*
Ernesto Sabato: Tünel: “Benim resimlerime gülen o iğrenç yaratıkla o resimleri yapmama ilham veren o narin varlığın yaşamlarının belli bir anında yüzlerindeki ifadenin aynı olması! Allahım insan doğasında Brahms’ın soneleriyle bir lağım arasında gizli ve kasvetli geçitler olması ne kadar üzücü!”
*
Ya da Ruhani yaratıkların her şeyi bildikleri halde bedensel hazları tadamadıkları, insanın Tanrının bedeni arzulamış ve böylece ölümlülüğü kabul etmiş hali olduğu mantıklı gelmiştir bir zaman ona, ama acıyla karşılaştığı ilk anda caymıştır bu düşünceden.
*
"Babamı severim beni dövmez"(!)
*
Pınar Kür:
Kardeşimle bana sorarlardı “hanginiz daha güzelsiniz” diye, ben hemen “ben” derim, o, “pınay daha güzeeel” deyince “ah canım, sen ne şekersin, pınay daha güzel diyor” diye onu severlerdi.
*
Yani aşk mesela, mutluluk mesela bir sihir midir? Bu kadar insan mutsuzken belki de öyledir. Barış sihir midir? Savaş çıkacağı için şimdi sihirdir, daha önce sorsanız değildi! Hayatın içindeki bir şey sihir midir, hayat sihir olarak algılanmazken? Ya da hayatı sihir olarak algılıyorsanız içindeki hangi şey sihir değildir? O yüzden Uğurlu 13’ün sihirle ilgisi, hayatın gündelik sihirlerinden haberiniz varsa yok, yoksa var.
…
Bana sorarsanız onlara önce siz takılmadığınız sürece hiçbir takıntınız olamaz. Başlatmadığınız hiçbir şey başınıza gelmez. Ya da başlamasında katkınız olmuştur.
…
Gelecek görülebilir mi? Babam benim el falıma baktı ve 85 yaşıma kadar yaşayacağımı söyledi. (Hayat çizgim gerçekten uzundur.) Ben buna inandım, ama inanmak istediğim için. Bu, içimde güçlü bir hisse dönüşürse benim 85 yaşına kadar yaşamamı kimsenin engelleyebileceğini sanmıyorum, ne bir depremin, ne bir başka insanın, ne de Tanrının. Tabii hayata zıt bir şey yapmayacaksam. Tabii buna inanmamak için de nedenlerim var, çünkü babama da bir falcı 85 yaşına kadar yaşayacaksın demiş, bilirsiniz babalar kendilerini oğullarında görmek isterler, yani babam muhtemelen kafadan attı. (Ya Hayat çizgim?) Ben zaten babamın bana böyle bir kehanette bulunmasından sıyrılıp kendi kehanetimi kendim için söylemeyi tercih ederdim, zaten böyle yaptım, ben inanıyorum artık, 85 yaşına kadar yaşayacağım. Ha, hayat çizgin uzun diyeceksiniz, baban da 85’ine girmek üzere bugünlerde, sizin ailede var diyeceksiniz, ben de olsam ben de inanırım, içimde böyle bir inanç oluştururum diyeceksiniz. Ama beni ikna edemeyeceksiniz. (Babam kötümserdir, ben iflah olmaz bir iyimserim.) Çünkü ben uğuru yok ettim hayatımdan demek ki uğursuzluk beni etkilemez. Zaten kahinler sizi söyledikleri şeyin gerçekliğine inandırabilirlerse söyledikleri şey gerçekleşir, siz gider ve yaparsınız söylediğini. Bu anlamda en iyisi kendi kendinin kahini olmak.
(Son not: babam 92 yaşında, 93 de diyebiliriz, halaL)
…
Size son keşfettiğim bir şeyi açıklayayım: Bir radyo programında Nursel Duruel benim öykülerimin temel yaklaşımlarını oluşturduğunu düşündüğü üç öykümden söz etti, şans eseri bunlar kitabın en başında, en sonunda ve tam ortasındaydı. (Sonundaki Uğurlu 13) Tam ortasında diyorum, 27 öykülük bir kitabın tam ortasındaki öykü kaçıncı öyküdür? 14’üncü. Baştan ve sondan 14’üncü hem de. (Öykülerin sayısı ve sıralaması birkaç kez değişmişti.) Yani o öykü, 13’lerin uğursuzluğunu aşamayan, 14’e geçemeyen ve böylece yaşamına devam edemeyen Uğurlu 13 öyküsündeki kahramanımın tersine, bunu başarmıştı. Ve o 14’üncü öykünün adı da Kısa Çöp’tü, kitaba sonradan koyulan ve kitabın adı olmasının daha doğru olduğuna, hem de önceki ad Uğurlu 13’ü eleyerek (13’ü bir kez de burada geçerek) karar verilen Kısa Çöp öyküsü. Buyrun bakalım. Bunu öykü yazmalarıma devam edeceğim konusunda bana verilmiş bir işaret olarak yorumlayabilir miyim? Peki ya tersi, olumsuz, uğursuz bir işaret olsaydı ne olacaktı.
*
Penaltıyı atacak oyuncunun hangi köşeye atacağını boşuna anlamaya çalışma. İstatistikçilerin tavsiyelerine uyup rastgele bir köşeye de atlama. Gözlerinin içine bak rakibinin ve telepatik mesajını ilet ona, şöyle de: “Benim atlayacağım köşeye atacaksın...”
*
-Ben hiçbir konuda sizinki kadar kesin cümleler kurmamaktan yanayım.
-Bu kesin bir cümle oldu ama…
*
Freud: “Mazoşist herkesten daha uysal, kibar ve yardımsever bir kişidir...”
Çarşamba, Nisan 29, 2009
UĞURLU 13
Önce dolma kalemle bile hatasız yazardım, çünkü ilk katı kurşun kalemle atmama izin verilirdi. O zamanlar kusurlar hoş karşılanabilirdi. Sonraları seçmek zorunda bırakıldım; kurşun kalemle yanlışsız ama etkisiz yazacaktım ya da dolma kalemle etkili ama hatalı (sayfayı tahriş etmeden lekeleri çıkaramıyordu mürekkep silgileri). Yanılgılardan uzak ve etkileyici bir yaşamın peşinde, kurşun kalemler ve dolma kalemler arasında, unuttuğum bir şey vardı; tükenmez kalem..! Yaşamımın yanılgısı, onun hiç tükenmeyeceğini sanmamdı.
Tükenmez kalemin mürekkebi zamanla silikleşecek izlerini bırakıp tükeninceye kadar bitirebilirsem, yaşamımın bir muhasebesini yapayım istedim. Finansal muhasebe epey bilgili olduğum bir daldır, sonradan elimin tersiyle bir kenara itsem de, gençliğimin büyük bir bölümünü onu öğrenmeye harcadım. O zamanlar “finansal” olanın, “yaşamsal” olanın üzerini yaldızlı kağıdıyla ne kadar kaplamaya çalışırsa çalışsın, bir etiket olmaktan öteye geçemeyeceğini bilmezdim. Yaşamın çoğu kez bizim kontrolümüzün dışında gelir-giderlerle dolu olduğundan, asla hesaplarıyla oynamanıza izin vermediğinden, zaten onu benzersiz kılanın da bu olduğundan habersizdim. Yaşamı yönlendireceği ya da uçuruma süreceği gerçek bir ipucu yakalayabilenler hariç diğerlerinin, Yaşam Limited Şirketi'nin sıradan muhasebecisi olarak, günahlarıyla sevaplarını denkleştirmeye ve yıl sonunda hesabı tutturmuş olmanın rahatlığına, biraz da kâr elde etme zevkini eklemeye çalıştıklarını görmezden gelirdim... Çünkü benim de yaşamım, ipuçlarını değerlendirmeye başladığım zamana kadar, tüm diğer insanlar gibi geçiyordu.
İnancın, bilgiye gitme yolunda sadece bir aşama olduğunu anlayan az bulunur insanlardansanız bile, yaşam gerçekliğini göremediğiniz, hissettiğiniz ama kanıtlayamadığınız şeyleri bilemeyeceğinizi anlar, ama onlara inanmamazlık da etmezsiniz. Bilirsiniz ki, Tanrıyla ilgili bilebileceğiniz tek şey ona inandığınızdır. Birisine âşık olursunuz, ama kalbinizin köpeğin tekinin sizi kovaladığındakinden farklı çarptığını ne ona ne de başkasına anlatamazsınız. Yarattıklarınızı insanlara beğendirirsiniz ama eserinizdeki anlamı gözlerinde boşuna arar, gözlerindeki anlamı da eserinizde bulamazsınız. (Bu yüzden eserlerinize ad verirsiniz. Ve bu yüzden mutluluğu resmetmek istemezsiniz.) Ve ben birazdan anlatacaklarımı kelimelere dökebilirim ama onlara mantıklı bir anlam yüklemenizi bekleyemem... Bekleyebileceğim tek şey bana inanmanız. (Bunu da olanaklı görmediğim için gereksiz bir çabaya girmeyeceğim.)
Bir oyundan bahsedeceğim size, Uğurlu 13. Onun bir çocuk oyunu olduğunu düşünmeniz işime gelir; böylece onun gerçek yüzünü bir maske, giysisini de çılgın bir balo kıyafeti sanırsınız; doğru oynanmadığında sonucun bir kabusa dönüşeceğini size itiraf etmediğim sürece oyunun zevkine beraberce varabiliriz. Oyun 13'lerle yaşanıyor; ya da şu size daha açıklayıcı gelirse, yaşam, 13'lerle oynayarak sürdürülüyor. Aslında herhangi bir sayıdır 13, bilirsiniz, matematikte ara sıra rastlarsınız ona. Bazen yanıt şıklarından biri olur, bazen de problemin kendisi. Takvimde her ayın bir 13'ü bulunur; doğum, ölüm ve evlilik yıldönümleri, bayram ya da anma günleri olarak kendini belli etmese fark etmezsiniz bile. 13, işinizle ilgili önemli bir şifre olabilir, bilgisayarınızın, para kasanızın ya da değerli evrakları taşıdığınız çantanızın; ya da bir askeri paroladır, dostu ve düşmanı ayırmanızı sağlar. Periyodik olarak ya da çözülebileceğinden işkillendiğiniz an değiştirebilirsiniz. Oysa benim için, onu her defasında tekrar tekrar bulmadan sürdüremeyeceğim ve canım istediğinde değiştiremeyeceğim yaşamımın şifresiydi 13...
Uğurlu 13 (İlk paragraflar) Kısa Çöp (Gendaş Yayınları 2001)
Tükenmez kalemin mürekkebi zamanla silikleşecek izlerini bırakıp tükeninceye kadar bitirebilirsem, yaşamımın bir muhasebesini yapayım istedim. Finansal muhasebe epey bilgili olduğum bir daldır, sonradan elimin tersiyle bir kenara itsem de, gençliğimin büyük bir bölümünü onu öğrenmeye harcadım. O zamanlar “finansal” olanın, “yaşamsal” olanın üzerini yaldızlı kağıdıyla ne kadar kaplamaya çalışırsa çalışsın, bir etiket olmaktan öteye geçemeyeceğini bilmezdim. Yaşamın çoğu kez bizim kontrolümüzün dışında gelir-giderlerle dolu olduğundan, asla hesaplarıyla oynamanıza izin vermediğinden, zaten onu benzersiz kılanın da bu olduğundan habersizdim. Yaşamı yönlendireceği ya da uçuruma süreceği gerçek bir ipucu yakalayabilenler hariç diğerlerinin, Yaşam Limited Şirketi'nin sıradan muhasebecisi olarak, günahlarıyla sevaplarını denkleştirmeye ve yıl sonunda hesabı tutturmuş olmanın rahatlığına, biraz da kâr elde etme zevkini eklemeye çalıştıklarını görmezden gelirdim... Çünkü benim de yaşamım, ipuçlarını değerlendirmeye başladığım zamana kadar, tüm diğer insanlar gibi geçiyordu.
İnancın, bilgiye gitme yolunda sadece bir aşama olduğunu anlayan az bulunur insanlardansanız bile, yaşam gerçekliğini göremediğiniz, hissettiğiniz ama kanıtlayamadığınız şeyleri bilemeyeceğinizi anlar, ama onlara inanmamazlık da etmezsiniz. Bilirsiniz ki, Tanrıyla ilgili bilebileceğiniz tek şey ona inandığınızdır. Birisine âşık olursunuz, ama kalbinizin köpeğin tekinin sizi kovaladığındakinden farklı çarptığını ne ona ne de başkasına anlatamazsınız. Yarattıklarınızı insanlara beğendirirsiniz ama eserinizdeki anlamı gözlerinde boşuna arar, gözlerindeki anlamı da eserinizde bulamazsınız. (Bu yüzden eserlerinize ad verirsiniz. Ve bu yüzden mutluluğu resmetmek istemezsiniz.) Ve ben birazdan anlatacaklarımı kelimelere dökebilirim ama onlara mantıklı bir anlam yüklemenizi bekleyemem... Bekleyebileceğim tek şey bana inanmanız. (Bunu da olanaklı görmediğim için gereksiz bir çabaya girmeyeceğim.)
Bir oyundan bahsedeceğim size, Uğurlu 13. Onun bir çocuk oyunu olduğunu düşünmeniz işime gelir; böylece onun gerçek yüzünü bir maske, giysisini de çılgın bir balo kıyafeti sanırsınız; doğru oynanmadığında sonucun bir kabusa dönüşeceğini size itiraf etmediğim sürece oyunun zevkine beraberce varabiliriz. Oyun 13'lerle yaşanıyor; ya da şu size daha açıklayıcı gelirse, yaşam, 13'lerle oynayarak sürdürülüyor. Aslında herhangi bir sayıdır 13, bilirsiniz, matematikte ara sıra rastlarsınız ona. Bazen yanıt şıklarından biri olur, bazen de problemin kendisi. Takvimde her ayın bir 13'ü bulunur; doğum, ölüm ve evlilik yıldönümleri, bayram ya da anma günleri olarak kendini belli etmese fark etmezsiniz bile. 13, işinizle ilgili önemli bir şifre olabilir, bilgisayarınızın, para kasanızın ya da değerli evrakları taşıdığınız çantanızın; ya da bir askeri paroladır, dostu ve düşmanı ayırmanızı sağlar. Periyodik olarak ya da çözülebileceğinden işkillendiğiniz an değiştirebilirsiniz. Oysa benim için, onu her defasında tekrar tekrar bulmadan sürdüremeyeceğim ve canım istediğinde değiştiremeyeceğim yaşamımın şifresiydi 13...
Uğurlu 13 (İlk paragraflar) Kısa Çöp (Gendaş Yayınları 2001)
Cumartesi, Nisan 25, 2009
Cuma, Nisan 24, 2009
TEK DOSTUM KEDİM
“Peki...” dedim barın köşesinde birasını yudumlayan takım elbiseli adama, “...hayatın anlamsızlığını anlamak da bir anlam değil mi?”
“What? Sorry! I can't speak Turkish...”
Yüzümü ekşiterek yanından uzaklaştım. Barın öbür tarafındaki yerime geçtim tekrar. Biramdan bir yudum aldım.
-Anlamsızlık bir anlam olmamalı.
-Neden?
-Çünkü bir anlam insanı başka bir anlama götürendir. Anlamsızlık ise insanı sadece deliliğe götürür.
-Deliliğin de bir anlamı var.
-Deli olmayan için geçerli değil ama o anlam.
Böyle güzel bir konuşma geçebileceğini düşündüm aramızda. Oysa şimdi o, barmaid’e asılıyordu kibar bir Türkçe ile; ben ise başkasını arıyordum konuşabileceğim. Biramı bitirdiğimi uzun barın öbür tarafında olduğu halde fark eden barmen, yanıma geldi, bir tane daha isteyip istemediğimi sordu. Biramı doldurmaya istekliydi ama bakalım sohbete istekli miydi?
“Sadece aşk, karın doyurmaz diyen insanlara inanma. Aşkın ne olduğunu bilen, işine de aşık olur, insanlara da, yaşama da... Para da kazanır, hayatı da, mutluluğu da...”
“Bu kaçıncı biranız?”
“Neden sordun?”
“Hep böyle misinizdir, yoksa içkinin etkisi mi, merak ettim de...” dedi yavşak yavşak sırıtıp, espri yaptığını sanarak. Bozmam kaçınılmazdı.
“Merak etme, ancak dördüncüden sonra kavga çıkartırım. Senin getireceğin daha üçüncü.”
Espri yaptığımı sanarak ve gülerek uzaklaştı. Dördüncü biradan sonra görürdü gününü. Bu barda dolu adam vardı ama adam gibi sohbet edebileceğim bir adam yoktu. Ben de kadınlarda şansımı deneyeyim dedim.
“Bazı kadınlar bu bara, güzel göğüslerini sergilemek için gelir; bazıları da beyinlerindeki güzellikleri sergileyebilecek güzel insanlar bulmak için. Hangi kadının bu ikinci kategoriye girdiğini anlamak neden kolay değil?” dedim en az kavun kadar iri göğüslerini bara yaslamış, çevreyi sıkıntılı sıkıntılı seyreden esmer bayana.
“Aslında çok kolay” dedi. “Görseniz hemen tanırsınız. Genelde onlar, kafalarına sutyenlerini geçirip dolaşırlar, sadece sutyenin içindekini çekici bulan erkekleri de tavlamak için. “
“Bu hesaba göre siz onlardan biri değilsiniz.” deyip uzaklaşıverdim yanından. Belliydi ki birazdan bel-altı espriler yapacaktı.
Dördüncü biramı bitirinceye kadar kimseyle konuşmaya çalışmadım. Boş bardağı bara koydum ve gülümsedim. Sonra da katılarak gülmeye başladım. Sohbetsizlikten kurumuş boğazımı birayla ıslatmaya alıştığımda genelde böyle olurum. Herkes bana baktı, ben ise barmen’e bakıyordum. “Benimle sohbet etmezsin ha, ben şimdi gösteririm sana.” diye ayağa kalktım. Hatta havalandım ve uçmaya başladım. İki yanımda iki iri adam, bacaklarımı kullanmama fırsat vermeden, çıkışa doğru bana uçma öğretiyorlardı.
Kapıya bıraktıklarında taksi çağırmalarını rica ettim. Takside giderken, şoförün suratına baktım. Bende sohbet edilebilecek birisinden çok, evim yerine Belgrat Ormanı'na götürüp, paramı çalıp, boğazımı kesecek birisi imajı yarattı. O yüzden yol boyunca, nasıl uzundu boyu, sessiz kaldım. Eve sağ salim geldim. Telesekreterimi açıp, dinledim. Konuşmaktan vazgeçtim, bari birisi konuşsun, ben dinleyeyim. Hiç mesaj yoktu. Radyolar gece yarılarından sonra da süren telefonla sohbet programları yapmıyorlardı henüz. “Ben...” dedim “Ben yalnız bir insanım. Tek dostum kendim.” Sonra Allahtan fark ettim de, “n” yi kaldırdım. “Tek dostum kedim” dedim kendi kendime. Kedimle konuşmaya başladım.
“What? Sorry! I can't speak Turkish...”
Yüzümü ekşiterek yanından uzaklaştım. Barın öbür tarafındaki yerime geçtim tekrar. Biramdan bir yudum aldım.
-Anlamsızlık bir anlam olmamalı.
-Neden?
-Çünkü bir anlam insanı başka bir anlama götürendir. Anlamsızlık ise insanı sadece deliliğe götürür.
-Deliliğin de bir anlamı var.
-Deli olmayan için geçerli değil ama o anlam.
Böyle güzel bir konuşma geçebileceğini düşündüm aramızda. Oysa şimdi o, barmaid’e asılıyordu kibar bir Türkçe ile; ben ise başkasını arıyordum konuşabileceğim. Biramı bitirdiğimi uzun barın öbür tarafında olduğu halde fark eden barmen, yanıma geldi, bir tane daha isteyip istemediğimi sordu. Biramı doldurmaya istekliydi ama bakalım sohbete istekli miydi?
“Sadece aşk, karın doyurmaz diyen insanlara inanma. Aşkın ne olduğunu bilen, işine de aşık olur, insanlara da, yaşama da... Para da kazanır, hayatı da, mutluluğu da...”
“Bu kaçıncı biranız?”
“Neden sordun?”
“Hep böyle misinizdir, yoksa içkinin etkisi mi, merak ettim de...” dedi yavşak yavşak sırıtıp, espri yaptığını sanarak. Bozmam kaçınılmazdı.
“Merak etme, ancak dördüncüden sonra kavga çıkartırım. Senin getireceğin daha üçüncü.”
Espri yaptığımı sanarak ve gülerek uzaklaştı. Dördüncü biradan sonra görürdü gününü. Bu barda dolu adam vardı ama adam gibi sohbet edebileceğim bir adam yoktu. Ben de kadınlarda şansımı deneyeyim dedim.
“Bazı kadınlar bu bara, güzel göğüslerini sergilemek için gelir; bazıları da beyinlerindeki güzellikleri sergileyebilecek güzel insanlar bulmak için. Hangi kadının bu ikinci kategoriye girdiğini anlamak neden kolay değil?” dedim en az kavun kadar iri göğüslerini bara yaslamış, çevreyi sıkıntılı sıkıntılı seyreden esmer bayana.
“Aslında çok kolay” dedi. “Görseniz hemen tanırsınız. Genelde onlar, kafalarına sutyenlerini geçirip dolaşırlar, sadece sutyenin içindekini çekici bulan erkekleri de tavlamak için. “
“Bu hesaba göre siz onlardan biri değilsiniz.” deyip uzaklaşıverdim yanından. Belliydi ki birazdan bel-altı espriler yapacaktı.
Dördüncü biramı bitirinceye kadar kimseyle konuşmaya çalışmadım. Boş bardağı bara koydum ve gülümsedim. Sonra da katılarak gülmeye başladım. Sohbetsizlikten kurumuş boğazımı birayla ıslatmaya alıştığımda genelde böyle olurum. Herkes bana baktı, ben ise barmen’e bakıyordum. “Benimle sohbet etmezsin ha, ben şimdi gösteririm sana.” diye ayağa kalktım. Hatta havalandım ve uçmaya başladım. İki yanımda iki iri adam, bacaklarımı kullanmama fırsat vermeden, çıkışa doğru bana uçma öğretiyorlardı.
Kapıya bıraktıklarında taksi çağırmalarını rica ettim. Takside giderken, şoförün suratına baktım. Bende sohbet edilebilecek birisinden çok, evim yerine Belgrat Ormanı'na götürüp, paramı çalıp, boğazımı kesecek birisi imajı yarattı. O yüzden yol boyunca, nasıl uzundu boyu, sessiz kaldım. Eve sağ salim geldim. Telesekreterimi açıp, dinledim. Konuşmaktan vazgeçtim, bari birisi konuşsun, ben dinleyeyim. Hiç mesaj yoktu. Radyolar gece yarılarından sonra da süren telefonla sohbet programları yapmıyorlardı henüz. “Ben...” dedim “Ben yalnız bir insanım. Tek dostum kendim.” Sonra Allahtan fark ettim de, “n” yi kaldırdım. “Tek dostum kedim” dedim kendi kendime. Kedimle konuşmaya başladım.
Pazartesi, Nisan 20, 2009
Zavallıkız
"Biraz ukala, eh bir hayli de cahil...
Ama yürekli.
Başbakan Tansu Çiller'i çok ama çok seviyor...
Bir kredi işi filan mi var dersiniz?
Yok...
O henüz lise son sınıf öğrencisi...
Musa Ağacık soruyor:
"Hangi olaylar seni ilgilendiriyor?
"Yanıt:
"İç olaylar..."
İç olayların hangisinin ilgilendirdiği konusunda fazla açıklama yapmıyor.
Acaba demokratikleşme mi? Yaşar Kemal'in DGM'de yargılanması mı? Aziz Nesin'inKonya'da kalacak otel bulamaması mı? Gözaltinda kaybolan gençler mi? Yargısız infazlar, işkenceler mi? Doğu Perinçek'in, Oral Çalışlar'ın düşünce suçundan yargılanmaları mı? Haluk Gerger ve Fikret Başkaya'nın demir parmaklıklar arkasında olmaları mı? Kürt sorunu mu? Yoksa TSK'nın Başbakan Çiller'in Amerika gezisi öncesi Kuzey Irak'tan çekilmesi mi? %150'yi aşan enflasyon mu, Gaziosmanpasa ve Ümraniye'de vurulan gençler mi? Tarkan'ın milyarlık vergi ödeyeceği mi , yoksa 'Vah Canım Ahmet'in 2. kaseti mi ? Sinan Çetin ve Bedri Baykam'ın 'BAY E' için yaptıklari kapışma mı ?
İki elini kalçasına koyarak fotoğrafçılara poz veren küçük hanım, sadece ve sadece "iç olaylar" deyip , kesip atıyor.
Musa Ağacık soruyor : "Başbakanı nasıl buluyorsunuz ?"
Yanıt : "Çok seviyorum..."
"Neden?"
"Bir kadın olarak çok güzel şeyler başarıyor.."
Soru: "Örnek verebilir misiniz?"
Yanıt : "Veremem ..."
Güzel!
İşte Kuzey Irak'tan TSK çekiliyor... Hani en az 6 ay kalacaktık Kuzey Irak'ta? Acaba bu konuda neler düşünüyor küçük hanım?
Musa Ağacık soruyor: "Plevne denince ne anlıyorsun?"
Yanıt: "Hiçbir sey..."
Soru: "Kitap okuyor musunuz?"
Yanıt: "Hiç sevmem..."
Soru: "Türkiye'yi nasıl temsil edeceksin?"
Yanıt: "Kendi kültürümle, örf ve adetlerimle..."
Soru: "Nasıl kültürlü olacaksın?"
Yanıt: "Roman okunarak mi kültürlü olunuyor?"
Soru: "Ya nasıl olunuyor?"
Yanıt: "İçten gelen bilgilerimle tanıtabilirim. Kitap okuyarak Türkiye'yi tanıyamam..."
"Okuyarak tanıtılmaz mı?"
Yanıt: "Hayır , aşk romanı okuyorsam nasıl Türkiye'yi tanıtacağım?"
"Nasil tanıtacaksın?"
"Tarihini kültürünü anlatacağım."
"Okumadan bunu yapmak mümkün mü?"
"Bana göre kitap okumak, kültürlü olmanın temel taşı değildir..."
Soru: "Sence nedir?"
Yanıt: "Benim boş olduğumu mu kanıtlamaya çalışıyorsun ?"
Bu güzel ve küçük hanım kim biliyor musunuz ?
Türkiye güzeli DEMET ŞENER"
Cumhuriyet Gazetesi, Hikmet Çetinkaya, 9 Nisan 1995
Bu zavallıkızı sık sık bebekte görüyorum, yanında kocası ve uzun boylu adamlar, çocuğu, o kadar çekiciler ki, yani benim hiç ilgim olmaz ama farkındayım ( geçenlerde bir ünlü bana bakıyordu yürüken, allah allah ben ona bakmalıyım o neden bana bakıyor diye rahatsız oldum, muhtemelen ona bakmayan tek adam olduğumdan bakıyordu bana) ve o kadar modern bir aile ki, bana bişi sorsalar ya da konuşmaya başlasak çekinirim, yanlış yapmaktan!!!! YAnlış bir şey söylemekten: Benim eşomfanımın dizleri sarkmış olabilir, tişötrüm lekelidir belki, ya da sakallarımı kesmeyi aklıma geştrmemişimdir, telefonum olabilecek en uzuc telefondur...
Onlara zavallısınız diye baktığım için bana bakıyor da olabilirler...
Ama esas zavallı bizleriz...
Zavallıyız...
Ama yürekli.
Başbakan Tansu Çiller'i çok ama çok seviyor...
Bir kredi işi filan mi var dersiniz?
Yok...
O henüz lise son sınıf öğrencisi...
Musa Ağacık soruyor:
"Hangi olaylar seni ilgilendiriyor?
"Yanıt:
"İç olaylar..."
İç olayların hangisinin ilgilendirdiği konusunda fazla açıklama yapmıyor.
Acaba demokratikleşme mi? Yaşar Kemal'in DGM'de yargılanması mı? Aziz Nesin'inKonya'da kalacak otel bulamaması mı? Gözaltinda kaybolan gençler mi? Yargısız infazlar, işkenceler mi? Doğu Perinçek'in, Oral Çalışlar'ın düşünce suçundan yargılanmaları mı? Haluk Gerger ve Fikret Başkaya'nın demir parmaklıklar arkasında olmaları mı? Kürt sorunu mu? Yoksa TSK'nın Başbakan Çiller'in Amerika gezisi öncesi Kuzey Irak'tan çekilmesi mi? %150'yi aşan enflasyon mu, Gaziosmanpasa ve Ümraniye'de vurulan gençler mi? Tarkan'ın milyarlık vergi ödeyeceği mi , yoksa 'Vah Canım Ahmet'in 2. kaseti mi ? Sinan Çetin ve Bedri Baykam'ın 'BAY E' için yaptıklari kapışma mı ?
İki elini kalçasına koyarak fotoğrafçılara poz veren küçük hanım, sadece ve sadece "iç olaylar" deyip , kesip atıyor.
Musa Ağacık soruyor : "Başbakanı nasıl buluyorsunuz ?"
Yanıt : "Çok seviyorum..."
"Neden?"
"Bir kadın olarak çok güzel şeyler başarıyor.."
Soru: "Örnek verebilir misiniz?"
Yanıt : "Veremem ..."
Güzel!
İşte Kuzey Irak'tan TSK çekiliyor... Hani en az 6 ay kalacaktık Kuzey Irak'ta? Acaba bu konuda neler düşünüyor küçük hanım?
Musa Ağacık soruyor: "Plevne denince ne anlıyorsun?"
Yanıt: "Hiçbir sey..."
Soru: "Kitap okuyor musunuz?"
Yanıt: "Hiç sevmem..."
Soru: "Türkiye'yi nasıl temsil edeceksin?"
Yanıt: "Kendi kültürümle, örf ve adetlerimle..."
Soru: "Nasıl kültürlü olacaksın?"
Yanıt: "Roman okunarak mi kültürlü olunuyor?"
Soru: "Ya nasıl olunuyor?"
Yanıt: "İçten gelen bilgilerimle tanıtabilirim. Kitap okuyarak Türkiye'yi tanıyamam..."
"Okuyarak tanıtılmaz mı?"
Yanıt: "Hayır , aşk romanı okuyorsam nasıl Türkiye'yi tanıtacağım?"
"Nasil tanıtacaksın?"
"Tarihini kültürünü anlatacağım."
"Okumadan bunu yapmak mümkün mü?"
"Bana göre kitap okumak, kültürlü olmanın temel taşı değildir..."
Soru: "Sence nedir?"
Yanıt: "Benim boş olduğumu mu kanıtlamaya çalışıyorsun ?"
Bu güzel ve küçük hanım kim biliyor musunuz ?
Türkiye güzeli DEMET ŞENER"
Cumhuriyet Gazetesi, Hikmet Çetinkaya, 9 Nisan 1995
Bu zavallıkızı sık sık bebekte görüyorum, yanında kocası ve uzun boylu adamlar, çocuğu, o kadar çekiciler ki, yani benim hiç ilgim olmaz ama farkındayım ( geçenlerde bir ünlü bana bakıyordu yürüken, allah allah ben ona bakmalıyım o neden bana bakıyor diye rahatsız oldum, muhtemelen ona bakmayan tek adam olduğumdan bakıyordu bana) ve o kadar modern bir aile ki, bana bişi sorsalar ya da konuşmaya başlasak çekinirim, yanlış yapmaktan!!!! YAnlış bir şey söylemekten: Benim eşomfanımın dizleri sarkmış olabilir, tişötrüm lekelidir belki, ya da sakallarımı kesmeyi aklıma geştrmemişimdir, telefonum olabilecek en uzuc telefondur...
Onlara zavallısınız diye baktığım için bana bakıyor da olabilirler...
Ama esas zavallı bizleriz...
Zavallıyız...
Pazar, Nisan 19, 2009
Dünyanın tüm patronları, birleşin!
İş yerine tam gün, tam hafta kapatılsın 21. yy insanı: Tatil denilen yetersiz olduğundan saçma uygulamadan da vazgeçilsin.
Böylece gerçekten özgür insanın hayatına tecavüz etmeleri engellensin: Ben çok sıkılıyorum çoğu zaman; hafta sonlarıma, çalışan insanın beceriksiz tatil anlayışıyla tecavüz etmesinden!
Yarı kölelik diye bişi olmaz, yarı özgürlük diye bir şeyin de olamayacağı gibi; yarı din, yarı demokrasi, yarı kadın-erkek olmayacağı gibi: Kölelikse -ki kölelik- tam olsun...
Patronlardan hizmet bekliyorum. Dünyanın tüm patronları, birleşin! Yöneticimiz uyuyor muuuu…
Böylece gerçekten özgür insanın hayatına tecavüz etmeleri engellensin: Ben çok sıkılıyorum çoğu zaman; hafta sonlarıma, çalışan insanın beceriksiz tatil anlayışıyla tecavüz etmesinden!
Yarı kölelik diye bişi olmaz, yarı özgürlük diye bir şeyin de olamayacağı gibi; yarı din, yarı demokrasi, yarı kadın-erkek olmayacağı gibi: Kölelikse -ki kölelik- tam olsun...
Patronlardan hizmet bekliyorum. Dünyanın tüm patronları, birleşin! Yöneticimiz uyuyor muuuu…
Pazartesi, Nisan 13, 2009
Cunda Yazmaları
Evet, adam kafe sahibi olsun…
Kitabın bilge tipi, yazardan da bilge, psikolog ya da başka bir yazar olabilirdi, ama öyle bir bilgelik değil daha sakin bir bilgelik… Ayvalık’ta bir kafede gelen fikir, iyi; kafe sahibi bir bilge.
Gelenlerle sadece bir selamlaşacak, gelenler can atacak, o değil, ha tabii erkek, hiçbir şey okuyup yazmayacak, neredeyse, sadece bakacak, görmeden bazen, yazarın, benim olmak istediğim kişi.
-Pardon saatlerdir sizi izliyorum, böyle denize bakarak ne yapıyorsunuz.
-Dalgaları sayıyorum.
-Dalgaları mı!! Kaç oldu peki?
-Gelen geçti şu gelen bir.
Gelen geçti şu gelen bir diyen Bezgin Bekir gibi biri, ama bu bezgin değil; Bezmemiş Bekir. Bezmemeye çalışan diyelim; zaten hikayelerden biri bu.
Şişman olabilir, en azından göbekli; hoş bir adam ama sanki bedeninde bir kusur olmalı, kimsenin umursamayacağı.
Kadınla orada tanışacaklardır, kafeye geldiğinde kadın. Ve ne tam arkadaş ne tam kafe sahibi-müşteri ilişkisi içerisinde, ne tam dost ne yabancı, ne tam yüzeysel ne tam ayrıntılı, konuşurlar…
Hayatına giren bu yeni biri sayesinde kadın, gözlerini geçmişe diker:
-Ona çok benziyorsunuz…
-Neyimle?
-Neyinizle! Şeyinizle… Hiçbir şeyinizle…
“Roman yazmak geceleyin araba kullanmak gibidir, sadece farlarınızın aydınlattığı kadar görebilirsiniz, ama bütün yolculuk da o yolda geçecektir.” E. L. Doktorov
Bu metinler roman yazma düşüncesinin yazmaları da olabilir ve romandan vazgeçilebilir…
Bu mu roman olur…
Aforizmalar yazmayı özledim, ne kolaydı…
Hayatı bütüncül kavrama çabası ama roman; aforizmalarım ne kadar kavranabildi.
Yiğit Özgür’den harika bir karikatür; işe başvuran kadına sorar adam:
-Risk alır mısınız?
-Zahmet olmazsa…
Ama bir hata yapmış Yiğit Özgür, çizimde; ki sanılır ki nereye gittiğini anlamamış buluşunun.
Kadın tombul bir ev kadını havasında çünkü!
Böylece “Kahve alır mısınız?” türü bir soruya cevap vermişliğiyle, ikinci ve bence daha harika anlam yok oluyor; kadının normal bir işkadını olması gerekirdi; böylece hem ilk anlam korunuyor hala, yani iş kadınının ev hali, hem de “risk alırım, hem de iyi alırım, zahmet olmadan, şirkete de zahmet vermeden, tehlikeli risklere girmem” gibi sıkı bir cevap vermiş oluyor, iş kadını olarak…
Absürtük Metinler’i de çok anlamayan olduğunu tahmin ediyorum böyle…
Satürn’e Haksızlık adlı “zor” bir metnimi blogdan ya da siteden okuyan bir okurum, zor girildiğini ama anlaşılır olduğunu yazdı. Tam kelimeleri hatırlamıyorum; ama demek istediğim şu: Metnin zor olmaması dikkat ettiğim bir şey değil, bazen bu o kadar da mümkün değil, “basit yaşayacaksın” der şair, saatin sadece saati gösterecek der, ki burada haklıdır, ama her insan basit yaşayamaz; Bezgin ve benim Bezmemiş Bekirim öyle tiplerdir, ama ben öyle değilim; bir metin de öyle olmayabilir anlattığı şeylerden dolayı; anlaşılır olması yeterlidir; anlaşılırdır içine girmekte zorlansanız da başta…
Girmenizin zor olması değil anlamanızın zor olmaması gerekir.
Mesela tam tersi bir durumda; bir Absürtük Metinler “eleştirisi”, aforizma oldu:
-Çok basit şeyler ama bunlar Murat!
-E tabi, her okuyan kendinden bişiler bulacaktır…
Tabi bunlar mazeret de olabilir… Benim mazeretim…
Robert Musil için, tek bir hikayede aklındaki her şeyi anlatmak istiyordu, diyor biri, Musil’in kendisi de bir defada birçok şey istiyorum diyormuş, aslında ne istediğini bildiği ender görülüyordu diye eleştiriliyor…
Ben de böyle olabilirim (Niteliksiz Adam gibi bir şey çıkacaksa!) ama romanım Romanım Hayat tam da böyle bir roman değil midir, yazarın kafası karışıktır (zekadan), ve bunu anlatmaktadır metin…
Çok da karışık değildir…
Yazarın kafası “çok”tur.
Kağıtlara yazma isteğiyle doluyum, bilgisayar istemiyorum şu sıralarda; ama kağıtlara nasıl yazılır; kağıtlara sadece kısa metinler, aforizmalara fikirler yazılır; toplanamaz ki onlar bilgisayarsız… Belki de şu an bir planlama aşamasıdır sadece…
Kötücüllük şöyle bir şey mi…
Sözümü yerine getiremedim diyor, ama üzüntünden çok mutlulukla söylüyor bunu; çünkü konu burada kapandı; ama sözünü yerine getirse, hem bunun için uğraşacak hem de bir dahaki sözünü vermesi ve onu da yerine getirmesi gerekecek; halbuki söz verdiğini yapmayınca ne mutlu; yapmamaktan…
Cunda’da bir mutsuz. Neden?
Mutsuzluğumdan mutsuzum…
Eskiden mutluluğumdan bile mutlu olurdum…
2010 size de uzay çağı için iyi bir tarih gibi gelmiyor mu…
2009 değil mesela öyle…
Ohh bu yıl yan gelip yatalım, sözümüzü yerine getirmeyelim…
İnsan hayata atıldığını düşündüğünde, bunu anladığında cennete atıldığını fark ediyor; bense 30 yaşımdan sonra cennetten atıldığımdan, tam cehennem; bir cennetim vardı çünkü bir zamanlar, içim; insanın içinde yok cennet; ruhunda belki; iç, ruhtan daha gerçek…
Konuşma kendini ifade etme biçimiydi; artık kendini ikna etme biçimi olmuş…
Eskiden yazdığım: Düşünerek konuşmuyorlar; konuşarak düşünüyorlar…
İçinizde bulunduğunuz ruh durumunu tarif edin diyen bir arkadaşa: “Tarif etmek, tahrif etmektir.”
İlhan Berk için: Sıkıntı duymaya açıktır. Sıkıldığında zamanın yavaşladığını hissettiğinden… Hep sıkılmak ister ki zaman kaçıp gitmesin…
Benim tam tersim…
Hiç sıkılmamalıyım ben. Aynen bir çocuk gibi…
Üniformasının içinde titriyordu Ferdinand: Celine
Bana içinde rahat rahat titreyebileceğim bir üniforma ver komutan.
Bana içinde rahat rahat titreyebileceğim bir zırh yap komutan.
Yap aşkım…
Ol aşkım…
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarına sanırım Vüsat O Bener demiş. Vahşi bir tarla gibi… Sonra gözen geçirilmiş bir bölüm çıkarılmış.
Bu halinin en doğrusu olduğunu nerden biliyoruz…
Eh işte sonradan ekliyorum bunu: Türk edebiyatına çağdaş bir roman kazandırmış ama kendi yapıtına da kaldırmayacağı kadar yük yüklemiştir.
Berna Moran söylüyor bunu…
Tabii adamı yaptığının karşılığını bulamadığını düşünüp acılara gark edip öldürüp başyapıtını vermesini engelleyip sonra da… buna devam etmek tüm çağların özelliği…
Çarmıha gerilmeyi kabullenecek kadar sıkılıyorum bazen.
Yıllar önce bir filme gitmiştim. Adam uyuşturucu kaçakçılarını yakalamak için ortamlara giriyor bu arada kullanıyor da uyuşturucu. Ve müptela oluyor…
Bir mesaj geldi, okumadan sildim…
Şimdi merak ediyorum acaba kendini nasıl savunuyordu, ne yalanlar söylüyordu…
Ama okusam sinirleneceğim, hoşlanacağım sinirleneceğim… Bir insan yönünü daha öğreneceğim, bir insan yalanı daha; farklı olmayacak belki diğerlerinden ama birkaç kıvrımı farklı olacak… Birkaç fark keşfedilebilecek, ve eklenecek sayfalar dolusu örneğe. Ama işte müptelası olacağım.
Uçuruma fazla bakarsan uçurum da sana bakmaya başlar…
Ya da canavarla uğraşanın canavarlaşmayacağının garantisi olmaz…
Seyredilmeyi seviyorum küçük yerleri bu yüzden.
Yerleri, yerine, kasabaları…
Güzelliği yüzünden eğitimi olmayan: Alberto Morovia
Gerçek sanatçılar neden hiçbir şeyi küçümsemezler? Çünkü onları
yargılamaktan çok anlamakla görevlidirler. Camus. Nobeli alırken.
Anlamsızlığı savunanlar için:
O zaman şu an kalkıp her istediğini yapacaksın…bu güzel gelecek sana.
Ama bu, şu da demek:
Her
biri de kalkıp sana her istemediğini (de) yapacak… (yapabilir.)
Papalina değil palavra
Hamsi bu ya
Perşembe pazarını evde yokuz zannedip kapıya da kurmuşlar, ben bi çıktım, çocuk şaşırdı özür diledi. Eğilip geçmeye çalışırken yüzüm sutyenlere değdi; annesiyle iç çamaşırı satıyormuş.
Ben ölüyor muyum acaba?
Çok uzakta denizin üzerinde beyaz küçük bir şey gözüküyor…
Ama ardından hareket eden bir gölge, bir fluluk bir…
Hani ateşin hemen üzerine baktığınızda bir dalgalanan hava gibi bir şey görürsünüz öyle, çünkü fonda yeşillikler ağaçlar aynen gözüküyor, şeffaf bişi, bir hayalet mi takip ediyor.
Halbuki bir martılar kovalıyormuş tekneyi.
Bir martılar kovalıyor tekneyi.
Graham Green’in Loser Takes All’unu Kaybeden Kazanıyor diye çevirmişler…
Ben Kaybeden Hepsini Alır diye çevirirdim, böylece nedenini de açıklıyor olurdu hepsini almasının; e çünkü kaybetti. Kaybetmenin bedelini tazmin…
-E ben yendim neden onu alkışlıyorsunuz.
-Burada önemli olan cesarettir..
Hayat her şeye rağman güzeldir…
Bu şu demek:
Hayat eşittir her şey artı güzellik.
Bu da her şey eşit değildir güzellik anlamına çıkar.
Buradan iyi edebiyatçı çıkar da hayata çıkmaz.
Toyata reklamı bilerek mi bilmem ilginç bir şey anlatıyor…
Diyelim kabilenin Zenga diye bir tanrısı var birçok işle birlikte bu tanrı şimşek tanrısı.
Bu kabile elektrikle karşılaştığında onu şeytan işi olarak görmeye kalkışmıyor; bizim bu olaya benzer bir tanrımız var mıydı diye soruyor, evet Zenga… Onun için ampulün adı Zenga… Zenginleşiyor böylece… “Modern” dinler gibi gerici değiller…
“Bana gelince, sizlerin ancak yarı yarıya yürütmek yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri ben sonuna kadar götürmekten başka bir şey yapmadım yaşamımda. Şu halde ben sizden daha canlıyım belki de.” diye yazan Dostoyevski için, “ Aşırı duyguların adamıdır. Olağanüstüde rahat eder. Fırtına da soluk alır.” diyor Henri Troyat…
Da, sadece acı tarafına götürmekle, sadece intihardan kurtulmuş birisi kadar canlı olunuyor…
Çok ihtiyaç var Murat Sohtorik yazılarına bu insanlığın, çoook…
Tabi bunları yazınca yine acı metinleri oluyor, o başka…
Dostoyevski’nin karısının günlüklerini okuyup orada yazarın yazmakta olduğu romanla (Budala) ilgili en ufak bir not bulamayınca da; ki temize çekmektedir karısı romanı, şunları yazar Troyat: “Romana dair tek bir not yok. Karısı sanatçıyı anlamadan erkeği sevdi, bir bakkalla evlenmiş olsaydı, daha farklı bir şey yazmayacaktı!”
Bir bakkalla büyük yazarın aynı zaafları olduğunu gördüğümden, sanatçıya saygı duymaya ve anlamaya çalışırken, erkeği sevemiyorum ben de…
Ama şu, işte benim tüm sertliğimin nedenidir; aynını Hitlere Çekmek adlı metnimde yazmıştım: “Kötülük merdiveni herkes için birdir” diyor Alyoşa Dimitri’ye. “Ben birinci basamaktayım sen en yükseğinde, diyelim on üçüncü basamakta. Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu aynı şeydir…”
Bunları çok takmamak lazım, mı, yoksa okuyucu artık bu kadar mı:
Ortaya Mesajım:
“Bir sırrın nasıl saklandığı açıklanarak sır saklanabilir mi.”
-ifşa etmiş olur...
-Nasıl "sakladığını" açıklıyor ama...
-sır sırdır,yöntemi olmaz,2 kişinin bildiği sır değildir .
-E böyle klişelerle düşünen bir kafa benim metinlerimi anlamaz zaten...
Belki de bir yerde olmak
o yeri sonradan hatırlamaktır.
29 mart seçimlerinden sonra bir yaşıma daha girdim…
(Doğum günüm 30 mart)
Bir çapkınla benim aramdaki tek fark benim çapkın olmamam.
Lacan
Zor okunan, güç anlaşılır.
Ben
Zor okunan, kolay anlaşılır.
Edebiyatçılar
Kolay okunan, anlaşılmayan.
“Kolay okunan, ağır hikayeler”
İnsanlar senin hiçbir şey olduğunu fark etmesinler diye devamlı konuşmak, hareketler etmek, hiperaktivite… Zizek için
Bir erkek ve bir yazar olarak en sevdiğim tek şey sokmak: yazar olarak gözerine sokuyorum…
Gizlerine sokmak
Kötü baba soyadı: Başoğlu
İyi baba soyadı: Başoğul
Adımlarına dikkat et, yoksa adamlarıma dikkat edersin
Yerimde sayamıyorum.
Ayvalık:Cundalık
Gül pansiyon satılık
Kitabın bilge tipi, yazardan da bilge, psikolog ya da başka bir yazar olabilirdi, ama öyle bir bilgelik değil daha sakin bir bilgelik… Ayvalık’ta bir kafede gelen fikir, iyi; kafe sahibi bir bilge.
Gelenlerle sadece bir selamlaşacak, gelenler can atacak, o değil, ha tabii erkek, hiçbir şey okuyup yazmayacak, neredeyse, sadece bakacak, görmeden bazen, yazarın, benim olmak istediğim kişi.
-Pardon saatlerdir sizi izliyorum, böyle denize bakarak ne yapıyorsunuz.
-Dalgaları sayıyorum.
-Dalgaları mı!! Kaç oldu peki?
-Gelen geçti şu gelen bir.
Gelen geçti şu gelen bir diyen Bezgin Bekir gibi biri, ama bu bezgin değil; Bezmemiş Bekir. Bezmemeye çalışan diyelim; zaten hikayelerden biri bu.
Şişman olabilir, en azından göbekli; hoş bir adam ama sanki bedeninde bir kusur olmalı, kimsenin umursamayacağı.
Kadınla orada tanışacaklardır, kafeye geldiğinde kadın. Ve ne tam arkadaş ne tam kafe sahibi-müşteri ilişkisi içerisinde, ne tam dost ne yabancı, ne tam yüzeysel ne tam ayrıntılı, konuşurlar…
Hayatına giren bu yeni biri sayesinde kadın, gözlerini geçmişe diker:
-Ona çok benziyorsunuz…
-Neyimle?
-Neyinizle! Şeyinizle… Hiçbir şeyinizle…
“Roman yazmak geceleyin araba kullanmak gibidir, sadece farlarınızın aydınlattığı kadar görebilirsiniz, ama bütün yolculuk da o yolda geçecektir.” E. L. Doktorov
Bu metinler roman yazma düşüncesinin yazmaları da olabilir ve romandan vazgeçilebilir…
Bu mu roman olur…
Aforizmalar yazmayı özledim, ne kolaydı…
Hayatı bütüncül kavrama çabası ama roman; aforizmalarım ne kadar kavranabildi.
Yiğit Özgür’den harika bir karikatür; işe başvuran kadına sorar adam:
-Risk alır mısınız?
-Zahmet olmazsa…
Ama bir hata yapmış Yiğit Özgür, çizimde; ki sanılır ki nereye gittiğini anlamamış buluşunun.
Kadın tombul bir ev kadını havasında çünkü!
Böylece “Kahve alır mısınız?” türü bir soruya cevap vermişliğiyle, ikinci ve bence daha harika anlam yok oluyor; kadının normal bir işkadını olması gerekirdi; böylece hem ilk anlam korunuyor hala, yani iş kadınının ev hali, hem de “risk alırım, hem de iyi alırım, zahmet olmadan, şirkete de zahmet vermeden, tehlikeli risklere girmem” gibi sıkı bir cevap vermiş oluyor, iş kadını olarak…
Absürtük Metinler’i de çok anlamayan olduğunu tahmin ediyorum böyle…
Satürn’e Haksızlık adlı “zor” bir metnimi blogdan ya da siteden okuyan bir okurum, zor girildiğini ama anlaşılır olduğunu yazdı. Tam kelimeleri hatırlamıyorum; ama demek istediğim şu: Metnin zor olmaması dikkat ettiğim bir şey değil, bazen bu o kadar da mümkün değil, “basit yaşayacaksın” der şair, saatin sadece saati gösterecek der, ki burada haklıdır, ama her insan basit yaşayamaz; Bezgin ve benim Bezmemiş Bekirim öyle tiplerdir, ama ben öyle değilim; bir metin de öyle olmayabilir anlattığı şeylerden dolayı; anlaşılır olması yeterlidir; anlaşılırdır içine girmekte zorlansanız da başta…
Girmenizin zor olması değil anlamanızın zor olmaması gerekir.
Mesela tam tersi bir durumda; bir Absürtük Metinler “eleştirisi”, aforizma oldu:
-Çok basit şeyler ama bunlar Murat!
-E tabi, her okuyan kendinden bişiler bulacaktır…
Tabi bunlar mazeret de olabilir… Benim mazeretim…
Robert Musil için, tek bir hikayede aklındaki her şeyi anlatmak istiyordu, diyor biri, Musil’in kendisi de bir defada birçok şey istiyorum diyormuş, aslında ne istediğini bildiği ender görülüyordu diye eleştiriliyor…
Ben de böyle olabilirim (Niteliksiz Adam gibi bir şey çıkacaksa!) ama romanım Romanım Hayat tam da böyle bir roman değil midir, yazarın kafası karışıktır (zekadan), ve bunu anlatmaktadır metin…
Çok da karışık değildir…
Yazarın kafası “çok”tur.
Kağıtlara yazma isteğiyle doluyum, bilgisayar istemiyorum şu sıralarda; ama kağıtlara nasıl yazılır; kağıtlara sadece kısa metinler, aforizmalara fikirler yazılır; toplanamaz ki onlar bilgisayarsız… Belki de şu an bir planlama aşamasıdır sadece…
Kötücüllük şöyle bir şey mi…
Sözümü yerine getiremedim diyor, ama üzüntünden çok mutlulukla söylüyor bunu; çünkü konu burada kapandı; ama sözünü yerine getirse, hem bunun için uğraşacak hem de bir dahaki sözünü vermesi ve onu da yerine getirmesi gerekecek; halbuki söz verdiğini yapmayınca ne mutlu; yapmamaktan…
Cunda’da bir mutsuz. Neden?
Mutsuzluğumdan mutsuzum…
Eskiden mutluluğumdan bile mutlu olurdum…
2010 size de uzay çağı için iyi bir tarih gibi gelmiyor mu…
2009 değil mesela öyle…
Ohh bu yıl yan gelip yatalım, sözümüzü yerine getirmeyelim…
İnsan hayata atıldığını düşündüğünde, bunu anladığında cennete atıldığını fark ediyor; bense 30 yaşımdan sonra cennetten atıldığımdan, tam cehennem; bir cennetim vardı çünkü bir zamanlar, içim; insanın içinde yok cennet; ruhunda belki; iç, ruhtan daha gerçek…
Konuşma kendini ifade etme biçimiydi; artık kendini ikna etme biçimi olmuş…
Eskiden yazdığım: Düşünerek konuşmuyorlar; konuşarak düşünüyorlar…
İçinizde bulunduğunuz ruh durumunu tarif edin diyen bir arkadaşa: “Tarif etmek, tahrif etmektir.”
İlhan Berk için: Sıkıntı duymaya açıktır. Sıkıldığında zamanın yavaşladığını hissettiğinden… Hep sıkılmak ister ki zaman kaçıp gitmesin…
Benim tam tersim…
Hiç sıkılmamalıyım ben. Aynen bir çocuk gibi…
Üniformasının içinde titriyordu Ferdinand: Celine
Bana içinde rahat rahat titreyebileceğim bir üniforma ver komutan.
Bana içinde rahat rahat titreyebileceğim bir zırh yap komutan.
Yap aşkım…
Ol aşkım…
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarına sanırım Vüsat O Bener demiş. Vahşi bir tarla gibi… Sonra gözen geçirilmiş bir bölüm çıkarılmış.
Bu halinin en doğrusu olduğunu nerden biliyoruz…
Eh işte sonradan ekliyorum bunu: Türk edebiyatına çağdaş bir roman kazandırmış ama kendi yapıtına da kaldırmayacağı kadar yük yüklemiştir.
Berna Moran söylüyor bunu…
Tabii adamı yaptığının karşılığını bulamadığını düşünüp acılara gark edip öldürüp başyapıtını vermesini engelleyip sonra da… buna devam etmek tüm çağların özelliği…
Çarmıha gerilmeyi kabullenecek kadar sıkılıyorum bazen.
Yıllar önce bir filme gitmiştim. Adam uyuşturucu kaçakçılarını yakalamak için ortamlara giriyor bu arada kullanıyor da uyuşturucu. Ve müptela oluyor…
Bir mesaj geldi, okumadan sildim…
Şimdi merak ediyorum acaba kendini nasıl savunuyordu, ne yalanlar söylüyordu…
Ama okusam sinirleneceğim, hoşlanacağım sinirleneceğim… Bir insan yönünü daha öğreneceğim, bir insan yalanı daha; farklı olmayacak belki diğerlerinden ama birkaç kıvrımı farklı olacak… Birkaç fark keşfedilebilecek, ve eklenecek sayfalar dolusu örneğe. Ama işte müptelası olacağım.
Uçuruma fazla bakarsan uçurum da sana bakmaya başlar…
Ya da canavarla uğraşanın canavarlaşmayacağının garantisi olmaz…
Seyredilmeyi seviyorum küçük yerleri bu yüzden.
Yerleri, yerine, kasabaları…
Güzelliği yüzünden eğitimi olmayan: Alberto Morovia
Gerçek sanatçılar neden hiçbir şeyi küçümsemezler? Çünkü onları
yargılamaktan çok anlamakla görevlidirler. Camus. Nobeli alırken.
Anlamsızlığı savunanlar için:
O zaman şu an kalkıp her istediğini yapacaksın…bu güzel gelecek sana.
Ama bu, şu da demek:
Her
biri de kalkıp sana her istemediğini (de) yapacak… (yapabilir.)
Papalina değil palavra
Hamsi bu ya
Perşembe pazarını evde yokuz zannedip kapıya da kurmuşlar, ben bi çıktım, çocuk şaşırdı özür diledi. Eğilip geçmeye çalışırken yüzüm sutyenlere değdi; annesiyle iç çamaşırı satıyormuş.
Ben ölüyor muyum acaba?
Çok uzakta denizin üzerinde beyaz küçük bir şey gözüküyor…
Ama ardından hareket eden bir gölge, bir fluluk bir…
Hani ateşin hemen üzerine baktığınızda bir dalgalanan hava gibi bir şey görürsünüz öyle, çünkü fonda yeşillikler ağaçlar aynen gözüküyor, şeffaf bişi, bir hayalet mi takip ediyor.
Halbuki bir martılar kovalıyormuş tekneyi.
Bir martılar kovalıyor tekneyi.
Graham Green’in Loser Takes All’unu Kaybeden Kazanıyor diye çevirmişler…
Ben Kaybeden Hepsini Alır diye çevirirdim, böylece nedenini de açıklıyor olurdu hepsini almasının; e çünkü kaybetti. Kaybetmenin bedelini tazmin…
-E ben yendim neden onu alkışlıyorsunuz.
-Burada önemli olan cesarettir..
Hayat her şeye rağman güzeldir…
Bu şu demek:
Hayat eşittir her şey artı güzellik.
Bu da her şey eşit değildir güzellik anlamına çıkar.
Buradan iyi edebiyatçı çıkar da hayata çıkmaz.
Toyata reklamı bilerek mi bilmem ilginç bir şey anlatıyor…
Diyelim kabilenin Zenga diye bir tanrısı var birçok işle birlikte bu tanrı şimşek tanrısı.
Bu kabile elektrikle karşılaştığında onu şeytan işi olarak görmeye kalkışmıyor; bizim bu olaya benzer bir tanrımız var mıydı diye soruyor, evet Zenga… Onun için ampulün adı Zenga… Zenginleşiyor böylece… “Modern” dinler gibi gerici değiller…
“Bana gelince, sizlerin ancak yarı yarıya yürütmek yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri ben sonuna kadar götürmekten başka bir şey yapmadım yaşamımda. Şu halde ben sizden daha canlıyım belki de.” diye yazan Dostoyevski için, “ Aşırı duyguların adamıdır. Olağanüstüde rahat eder. Fırtına da soluk alır.” diyor Henri Troyat…
Da, sadece acı tarafına götürmekle, sadece intihardan kurtulmuş birisi kadar canlı olunuyor…
Çok ihtiyaç var Murat Sohtorik yazılarına bu insanlığın, çoook…
Tabi bunları yazınca yine acı metinleri oluyor, o başka…
Dostoyevski’nin karısının günlüklerini okuyup orada yazarın yazmakta olduğu romanla (Budala) ilgili en ufak bir not bulamayınca da; ki temize çekmektedir karısı romanı, şunları yazar Troyat: “Romana dair tek bir not yok. Karısı sanatçıyı anlamadan erkeği sevdi, bir bakkalla evlenmiş olsaydı, daha farklı bir şey yazmayacaktı!”
Bir bakkalla büyük yazarın aynı zaafları olduğunu gördüğümden, sanatçıya saygı duymaya ve anlamaya çalışırken, erkeği sevemiyorum ben de…
Ama şu, işte benim tüm sertliğimin nedenidir; aynını Hitlere Çekmek adlı metnimde yazmıştım: “Kötülük merdiveni herkes için birdir” diyor Alyoşa Dimitri’ye. “Ben birinci basamaktayım sen en yükseğinde, diyelim on üçüncü basamakta. Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu aynı şeydir…”
Bunları çok takmamak lazım, mı, yoksa okuyucu artık bu kadar mı:
Ortaya Mesajım:
“Bir sırrın nasıl saklandığı açıklanarak sır saklanabilir mi.”
-ifşa etmiş olur...
-Nasıl "sakladığını" açıklıyor ama...
-sır sırdır,yöntemi olmaz,2 kişinin bildiği sır değildir .
-E böyle klişelerle düşünen bir kafa benim metinlerimi anlamaz zaten...
Belki de bir yerde olmak
o yeri sonradan hatırlamaktır.
29 mart seçimlerinden sonra bir yaşıma daha girdim…
(Doğum günüm 30 mart)
Bir çapkınla benim aramdaki tek fark benim çapkın olmamam.
Lacan
Zor okunan, güç anlaşılır.
Ben
Zor okunan, kolay anlaşılır.
Edebiyatçılar
Kolay okunan, anlaşılmayan.
“Kolay okunan, ağır hikayeler”
İnsanlar senin hiçbir şey olduğunu fark etmesinler diye devamlı konuşmak, hareketler etmek, hiperaktivite… Zizek için
Bir erkek ve bir yazar olarak en sevdiğim tek şey sokmak: yazar olarak gözerine sokuyorum…
Gizlerine sokmak
Kötü baba soyadı: Başoğlu
İyi baba soyadı: Başoğul
Adımlarına dikkat et, yoksa adamlarıma dikkat edersin
Yerimde sayamıyorum.
Ayvalık:Cundalık
Gül pansiyon satılık
Salı, Mart 31, 2009
“Seçimle ilgilenmiyorum, meçimle ilgileniyorum!”
MSN’imdeki mesajım:
-Sizin gibi bilge birinin insanları sınıflandırmayacağını sanırdım!
-Bilge sınıflandırmaz değildir, yanlış sınıflandırmazdır.
KADIN
kime bu sözler?
MURAT
kim doğru alırsa.
KADIN
umarım alabilir o kişi
MURAT
kim alabilirse
almayanların da saygılı olanlarına saygılıyız
KADIN
ben karanlıklara saygılı olamam
gerçek saygıya haksızlık etmiş olurum
saygıyı gerçekten hak edenlerle aralarında fark olduğundandır çünkü !
MURAT
bunun benim yazdıklarımla alakası nedir
KADIN
yazdıklarınızı ortaya koyarsanız, o kişiye özel, birebir söylemezseniz ben ve benzeri hassas insanlara söz hakkı çıkmış olur
ben tecavüzcüleri ya da ülkemi geleceği çalanları, torunlarımızın bile altından kalkamayacağı borçları üzerimize yıkanları, yani hırsızları, rantçıları, eli kanlıları asla ama asla sınıflandırmam !
onlar bakın adları üzerlerindedir zaten !
tecavüzcü !
hırsız !
eli kanlı !
zaten icraatları ile sınıflanmış durumdalar !
MURAT
siz kime kızdıysanız onla konuşsanız. olayın benle ve yazdığımla ilgisini hala göremiyorum...
onlar!!!!
kim onlar
Tam bu sırada kadının MSN’indeki mesajı okuyorum:
“Nihat Genç'in dediği gibi bu halk Hüseyin Üzmez'leri seçti yine! inanamıyorum!!”
MURAT
yoksa sizin gibi diye başlayan cümlemi size diye mi okudunuz!!!!! olamaz......
KADIN
hayır elbette
ben sadece sordum ama siz öyle bi cevap verdiniz ki, çok ilginçti
insanı kaşıyan, irite eden bir cümleydi
hayır size demedim demek yerine öyle bi cevap seçtiniz çünkü !
MURAT
size demiş olmam mümkün değil ki... bunu anlamanız için söylemem gerekmiyor ki...
bakın şu an fazla benmerkezcil bakıyorsunuz...
tecavüzcülerle karanlıkla ne ilgisi var benim yazdığımın...
KADIN
neyse tamam o zaman
üzerine konuşmaya devam etmenin de o zaman bi gereği yok
MURAT
Konuşmamak için önce bir kusura bakmayın cümlesi almalıyım...
KADIN
bence onu önce ben almalıyım
genele yazmanız yanlıştı
çünkü benim yazdıklarıma sizinkiler bi cevap gibi oldu
MURAT
paranoyaklık olduğu açık...
özür dilemeyeceğim laflar kurarım...
KADIN
siz bana paranoyak diyemezsiniz
bu ne saygısızlık
MURAT
tekrarlıyorum kime kızdıysanız lütfen ona yazın... bana yazmayın...
benim genele yazılmış yazımı üzerine alınıp bir de genele yazamazsınız diyen, yazımla alakasız tecavüz vs gibi yorumlar getiren insana, mantık süzgecinde yazarım...
Ama mantıksızsa karşıdaki anlamayacak ve hakaret olarak alacaktır...
ben yine de bu yazıyı sonradan okuyup hatanızı algılayacağınızı düşünüyorum...
hoşçakalın
KADIN
bende hatanızı anlayacağınızı düşünüyorum !
güle güle
Bir dakika aradan sonra
MURAT
Yazım size değildi. Size olduğunu düşünmeniz paranoyaklıktır. genel bir mesajdı bu da oldukça açık ve doğal ve hakkım. Genele yazamazsınız filan gibi yasaklayıcı söyleminiz ise yasaklayıcı ve kaba, nihat genç de eminim böyle yorumlardı. Lütfen kime karşı olduğunuzu ve kimi desteklediğini bir kez daha düşünün...
inanın olayı uzatmak için yazmıyorum bunları. Ama şunu da diyeyim
seçimlerle falan zerrece ilgim yok.
umarım bunu da olumsuz yargılamazsınız
çünkü bu da sizi ilgilendirmez... tabi dostum falan olmadıkça... ki henüz değiliz... iyi günler tekrar...
KADIN
bence sizin bu yaptığınız daha kaba
karşınızdaki kişi haksız ya da daha başka olumsuzluk içinde olabilir, ama sizin tutum ve davranışlarınız haklıysanız bile bunu mazur kılmıyor ne yazık ki !
madem o kadar haklısınız, bunu sürdürebilecek bi tavır muhteşem olurdu !
ama siz anladığım ve sizin de sunduğunuz üzere hiç de öyle biri değilsiniz !
sanatçıları ben hassas bilirdim, ama siz hassas ve duygulu değilsiniz !
kusura bakmayın ama bende böyle bi kanı oluşturdunuz !
MURAT
Yani istediğiniz kadar paranoyaklık kabalık ve çılgınlık yapabilirsiniz ama ben
sizin gördüğünüz gibi bir insan olmak zorundayım hem de tüm bunlar karşısında...
inanın tayyipten bir farkınız yok...
MURAT
2. yargımı veriyorum sizle ilgili ve ikisi de burada yazdıklarınız kanıt olarak gösterilebilir...
ama siz sadece kanılardan söz ediyorsunuz...
KADIN
tüm bunlar dediğiniz siz yarattınız
ben burda bi şey sordum, siz tutup garip bi cevap verdiniz
MURAT
Yazımın size karşılık olduğu paranoyasından kurtulunca hiç de garip olmadığını anlayacaksınız...
KADIN
insanları kategorileştirmekti konu, bende fikrimi söyledim
ama siz inanılmaz BÜYÜK bir tepki verdiniz !
MURAT
garip ve büyük tepki... bunlar yalan... açın da okuyun
yalan söylüyorsunuz.
bu da 3. tespitim ve yine kanıtlarım
KADIN
bu arada ben Tayyip Erdoğansam siz de Saddam gibisiniz !
tam diktatik !
KADIN
bana kimse yalancı diyemez !
haddinizi bilin lütfen !
siz kaba ve inanılmaz yüzeysel birisiniz o zaman !
MURAT
mühim olan birinin demesi değil yalan söylüyor olup olmadığınız...
bana da herkes yalancı diyebilir ama değilim...
KADIN
o zaman kabul edin veya etmeyin hiç umurumda değil, size KABA olduğunuzu ve inanılmaz SİNİRLİ bir yapıya sahip olduğunuzu söylemek istiyorum !
ve söyledim de !
MURAT
hata yaptığına bu kadar inanmamak.... tayyipliğinizin kanıtı budur... devam etmeyin lütfen. sakin olun ve baştan bir kez daha okuyun ya da birine okutun...
MURAT
Sinirli olan sizsiniz.... ve bu da 4. ve kanıtlı....
KADIN
siz böyle davranarak beni itham ettiğiniz Tayyip benzerliğinizi kendiniz üzerinde asıl siz tescilliyorsunuz ama hiç de farkında değilsiniz !
bu çok tehlikeli !
yani kişinin kendi farkında olamaması !
MURAT
evet. katılıyorum.
KADIN
çünkü asıl hatalı olduğunu ve kaba olduğunu kabul etmeyerek ona benzerliği siz gösteriyorsunuz !
MURAT
ama başka birinin, yani benim, bu kadar farkımda olmanız da saçma...
Böyle olduğunu düşünmeniz de aptalca...
5. ve yine kanıtlı...
KADIN
objektif biri olduğumu herkes bilir !
bunu ben söylemiyorum !
KADIN
APTAL SİZSİNİZ !
MURAT
benim hayatım kendileri üzerlerindeki inançları yıkmakla geçti insanların... neden seçimlerle ilgilenmediğimi bir de bundan çıkarabilirsiniz...
Aşağıdaki ileti tüm alıcılara teslim edilemedi:
benim hayatım kendileri üzerlerindeki inançları yıkmakla geçti insanların... neden seçimlerle ilgilenmediğimi bir de bundan çıkarabilirsiniz...
Bir aptal seçim konuşması içine soktuğu için beni, çok teşekkür ediyorum.
Şimdi: Bu kadın muhtemelen başbakana karşı oy verdi…
Neden ki?
Rahatlıkla onu, kimi olduğunu belirtmeden, bir metinde eleştirebilirim;
ve o, evet başbakanı güzel anlatmışsın der!!!
Bu yüzden işte; ben ne seçimle, ne onun seçimiyle, ne de saçlarının meçiyle ilgileniyorum (var mı yok mu bilmiyorum)…
Mesajımın da, muhtemelen onun da destekleyeceği bir düşünce olduğunu göremediğine göre, her halde meçli saçları gözlerinin üzerine düşüyordur; ya da kadın görüntüsü aklına…
Kadın görüntüsü, erkeklerden çok kadınların aklını karıştırıyor hahaha
Bu kadınların mantosuyla da ilgilenmiyorum, kadın parlemantosuyla...
Kadınlar da hayatları boyunca yüzde 47 ile iktidar olduklarını düşünür.
Ve onlar da bunu kaldıramaz.
Mağdurluklarını kullanmaktan, öne çıkarmaktan utanmazlar…
Ama, ne o kadar mağdurlar, ne de o kadar iktidar.
Ya da…
Erkekler de o kadar mağdur ve o kadar iktidar…
İşte; sanatçı hassaslığı ve duyarlılığı denen şey de budur...
Siz, hala, aptallıklarınıza ve kabalıklarınıza rağmen suyunuza giden politikacılara (politikacıları kastetmiyorum) “vermeye” devam edebilirsiniz.
-Sizin gibi bilge birinin insanları sınıflandırmayacağını sanırdım!
-Bilge sınıflandırmaz değildir, yanlış sınıflandırmazdır.
KADIN
kime bu sözler?
MURAT
kim doğru alırsa.
KADIN
umarım alabilir o kişi
MURAT
kim alabilirse
almayanların da saygılı olanlarına saygılıyız
KADIN
ben karanlıklara saygılı olamam
gerçek saygıya haksızlık etmiş olurum
saygıyı gerçekten hak edenlerle aralarında fark olduğundandır çünkü !
MURAT
bunun benim yazdıklarımla alakası nedir
KADIN
yazdıklarınızı ortaya koyarsanız, o kişiye özel, birebir söylemezseniz ben ve benzeri hassas insanlara söz hakkı çıkmış olur
ben tecavüzcüleri ya da ülkemi geleceği çalanları, torunlarımızın bile altından kalkamayacağı borçları üzerimize yıkanları, yani hırsızları, rantçıları, eli kanlıları asla ama asla sınıflandırmam !
onlar bakın adları üzerlerindedir zaten !
tecavüzcü !
hırsız !
eli kanlı !
zaten icraatları ile sınıflanmış durumdalar !
MURAT
siz kime kızdıysanız onla konuşsanız. olayın benle ve yazdığımla ilgisini hala göremiyorum...
onlar!!!!
kim onlar
Tam bu sırada kadının MSN’indeki mesajı okuyorum:
“Nihat Genç'in dediği gibi bu halk Hüseyin Üzmez'leri seçti yine! inanamıyorum!!”
MURAT
yoksa sizin gibi diye başlayan cümlemi size diye mi okudunuz!!!!! olamaz......
KADIN
hayır elbette
ben sadece sordum ama siz öyle bi cevap verdiniz ki, çok ilginçti
insanı kaşıyan, irite eden bir cümleydi
hayır size demedim demek yerine öyle bi cevap seçtiniz çünkü !
MURAT
size demiş olmam mümkün değil ki... bunu anlamanız için söylemem gerekmiyor ki...
bakın şu an fazla benmerkezcil bakıyorsunuz...
tecavüzcülerle karanlıkla ne ilgisi var benim yazdığımın...
KADIN
neyse tamam o zaman
üzerine konuşmaya devam etmenin de o zaman bi gereği yok
MURAT
Konuşmamak için önce bir kusura bakmayın cümlesi almalıyım...
KADIN
bence onu önce ben almalıyım
genele yazmanız yanlıştı
çünkü benim yazdıklarıma sizinkiler bi cevap gibi oldu
MURAT
paranoyaklık olduğu açık...
özür dilemeyeceğim laflar kurarım...
KADIN
siz bana paranoyak diyemezsiniz
bu ne saygısızlık
MURAT
tekrarlıyorum kime kızdıysanız lütfen ona yazın... bana yazmayın...
benim genele yazılmış yazımı üzerine alınıp bir de genele yazamazsınız diyen, yazımla alakasız tecavüz vs gibi yorumlar getiren insana, mantık süzgecinde yazarım...
Ama mantıksızsa karşıdaki anlamayacak ve hakaret olarak alacaktır...
ben yine de bu yazıyı sonradan okuyup hatanızı algılayacağınızı düşünüyorum...
hoşçakalın
KADIN
bende hatanızı anlayacağınızı düşünüyorum !
güle güle
Bir dakika aradan sonra
MURAT
Yazım size değildi. Size olduğunu düşünmeniz paranoyaklıktır. genel bir mesajdı bu da oldukça açık ve doğal ve hakkım. Genele yazamazsınız filan gibi yasaklayıcı söyleminiz ise yasaklayıcı ve kaba, nihat genç de eminim böyle yorumlardı. Lütfen kime karşı olduğunuzu ve kimi desteklediğini bir kez daha düşünün...
inanın olayı uzatmak için yazmıyorum bunları. Ama şunu da diyeyim
seçimlerle falan zerrece ilgim yok.
umarım bunu da olumsuz yargılamazsınız
çünkü bu da sizi ilgilendirmez... tabi dostum falan olmadıkça... ki henüz değiliz... iyi günler tekrar...
KADIN
bence sizin bu yaptığınız daha kaba
karşınızdaki kişi haksız ya da daha başka olumsuzluk içinde olabilir, ama sizin tutum ve davranışlarınız haklıysanız bile bunu mazur kılmıyor ne yazık ki !
madem o kadar haklısınız, bunu sürdürebilecek bi tavır muhteşem olurdu !
ama siz anladığım ve sizin de sunduğunuz üzere hiç de öyle biri değilsiniz !
sanatçıları ben hassas bilirdim, ama siz hassas ve duygulu değilsiniz !
kusura bakmayın ama bende böyle bi kanı oluşturdunuz !
MURAT
Yani istediğiniz kadar paranoyaklık kabalık ve çılgınlık yapabilirsiniz ama ben
sizin gördüğünüz gibi bir insan olmak zorundayım hem de tüm bunlar karşısında...
inanın tayyipten bir farkınız yok...
MURAT
2. yargımı veriyorum sizle ilgili ve ikisi de burada yazdıklarınız kanıt olarak gösterilebilir...
ama siz sadece kanılardan söz ediyorsunuz...
KADIN
tüm bunlar dediğiniz siz yarattınız
ben burda bi şey sordum, siz tutup garip bi cevap verdiniz
MURAT
Yazımın size karşılık olduğu paranoyasından kurtulunca hiç de garip olmadığını anlayacaksınız...
KADIN
insanları kategorileştirmekti konu, bende fikrimi söyledim
ama siz inanılmaz BÜYÜK bir tepki verdiniz !
MURAT
garip ve büyük tepki... bunlar yalan... açın da okuyun
yalan söylüyorsunuz.
bu da 3. tespitim ve yine kanıtlarım
KADIN
bu arada ben Tayyip Erdoğansam siz de Saddam gibisiniz !
tam diktatik !
KADIN
bana kimse yalancı diyemez !
haddinizi bilin lütfen !
siz kaba ve inanılmaz yüzeysel birisiniz o zaman !
MURAT
mühim olan birinin demesi değil yalan söylüyor olup olmadığınız...
bana da herkes yalancı diyebilir ama değilim...
KADIN
o zaman kabul edin veya etmeyin hiç umurumda değil, size KABA olduğunuzu ve inanılmaz SİNİRLİ bir yapıya sahip olduğunuzu söylemek istiyorum !
ve söyledim de !
MURAT
hata yaptığına bu kadar inanmamak.... tayyipliğinizin kanıtı budur... devam etmeyin lütfen. sakin olun ve baştan bir kez daha okuyun ya da birine okutun...
MURAT
Sinirli olan sizsiniz.... ve bu da 4. ve kanıtlı....
KADIN
siz böyle davranarak beni itham ettiğiniz Tayyip benzerliğinizi kendiniz üzerinde asıl siz tescilliyorsunuz ama hiç de farkında değilsiniz !
bu çok tehlikeli !
yani kişinin kendi farkında olamaması !
MURAT
evet. katılıyorum.
KADIN
çünkü asıl hatalı olduğunu ve kaba olduğunu kabul etmeyerek ona benzerliği siz gösteriyorsunuz !
MURAT
ama başka birinin, yani benim, bu kadar farkımda olmanız da saçma...
Böyle olduğunu düşünmeniz de aptalca...
5. ve yine kanıtlı...
KADIN
objektif biri olduğumu herkes bilir !
bunu ben söylemiyorum !
KADIN
APTAL SİZSİNİZ !
MURAT
benim hayatım kendileri üzerlerindeki inançları yıkmakla geçti insanların... neden seçimlerle ilgilenmediğimi bir de bundan çıkarabilirsiniz...
Aşağıdaki ileti tüm alıcılara teslim edilemedi:
benim hayatım kendileri üzerlerindeki inançları yıkmakla geçti insanların... neden seçimlerle ilgilenmediğimi bir de bundan çıkarabilirsiniz...
Bir aptal seçim konuşması içine soktuğu için beni, çok teşekkür ediyorum.
Şimdi: Bu kadın muhtemelen başbakana karşı oy verdi…
Neden ki?
Rahatlıkla onu, kimi olduğunu belirtmeden, bir metinde eleştirebilirim;
ve o, evet başbakanı güzel anlatmışsın der!!!
Bu yüzden işte; ben ne seçimle, ne onun seçimiyle, ne de saçlarının meçiyle ilgileniyorum (var mı yok mu bilmiyorum)…
Mesajımın da, muhtemelen onun da destekleyeceği bir düşünce olduğunu göremediğine göre, her halde meçli saçları gözlerinin üzerine düşüyordur; ya da kadın görüntüsü aklına…
Kadın görüntüsü, erkeklerden çok kadınların aklını karıştırıyor hahaha
Bu kadınların mantosuyla da ilgilenmiyorum, kadın parlemantosuyla...
Kadınlar da hayatları boyunca yüzde 47 ile iktidar olduklarını düşünür.
Ve onlar da bunu kaldıramaz.
Mağdurluklarını kullanmaktan, öne çıkarmaktan utanmazlar…
Ama, ne o kadar mağdurlar, ne de o kadar iktidar.
Ya da…
Erkekler de o kadar mağdur ve o kadar iktidar…
İşte; sanatçı hassaslığı ve duyarlılığı denen şey de budur...
Siz, hala, aptallıklarınıza ve kabalıklarınıza rağmen suyunuza giden politikacılara (politikacıları kastetmiyorum) “vermeye” devam edebilirsiniz.
Pazar, Mart 22, 2009
Kiralık Denize Sıfır Ford Siesta
Perşembe, Mart 19, 2009
HİS
Siyah parlak kadife örtülü büyükçe yatağa sırt üstü uzanmış çıplaktı kadın. Yatağı çevreleyen basamakları çıkan erkek de çırılçıplak.
Kadına yaklaştı. Ne kadar güzel bir vücudu vardı. Güzel bir vücut ve cesur bir yürek! Her türlü dokunuşa hazır. Sapkınlık dahil! Evet tabii, neden olmasın. Zevk verdikten sonra.
Normal sevişmeyle kadını orgazma ulaştırmayı denemektense yan yollar arayarak farklı olmanın getirdiği heyecanla şansını artırmaya çalışacak kaçamak bir aşık durumundaydı erkek. İşe önce göz temasıyla başlamayı istedi çünkü tensel temasın gerekmediği bu yöntemde uzmanlaşacak kadar az ilişkisi olmuştu karşı cinsle gençken. Gençken? Şu an neydi ki...
İlk genelev ziyaretini hatırladı, girdiği kadından çok, bekleyen arkadaşlarını memnun etmeyi düşünmüştü. Şimdi de ondan müjdeli bir haber bekleyen dostları vardı dışarıda... Cinselliğini rekabet temeline diktiğinde erkek, toy bir boğadan başka nedir ki arenada...
Hele böylesi bir kadının karşısında.
Heyecanını arkasına gizlediği gülümsemesiyle çapkın bir bakış fırlattı. Zırhına çarpıp parçalandı kadının. Kapalıydı göz kapakları.
Üzerine çıkan erkeğin becerilerini sergilediği sevişme boyunca da aralanmadı. Yattığı her kadında bir iz bırakmasıyla övünen abileri gibi biri olamayacaktı hayatı boyunca... Övünmek ya da iz bırakmak... Vücuduyla birilikte duygularını da okşamak gerekirdi iz bırakmak için. Övünmek için özel bir şey gerekmezdi... Yakışıklılığına güvenerek bakışlarıyla kurmayı düşündüğü yakınlığı, yaratmak istediği etkiyi bir kör ne kadar başarırsa o kadar başarmıştı şu anda. Sevişmenin sonlarına doğru kadının dudaklarında gülümsemeye benzer bir ifade belirir, iniltiye benzer bir ses duyulur gibi olmuşsa da, artık ümidini kestiği için sadece zevkine bakan erkek aldırmadı. İşini bitirdiğinde sportmence selam verdi hâlâ gözleri kapalı kadına. Kendi beceriksizliğinden vallahi değil, tuhaf bir kadındı bu. Seviştiklerini fark etmemiş bile olabilirdi...
Şimdi o inecek, ikinci bir erkek çıkacaktı. O sırasını savınca da üçüncü, dördüncü, onuncu, yirminci, yüzüncü...
Geniş hangarın tam ortasına, en uzak köşeden bile görülebilecek bir yükseltinin üzerine yerleştirilmiş, etrafı basamaklarla çevrelenmiş yatağa çıplak uzanmış En İyi Sevişen Erkek Yarışması’nın tek kişilik jürisi yarışmayı kazananı belirleyene dek sürecekti bu...
Hangarı dolduran onca çıplak erkek yarışmacıdan ikisi aralarında konuşuyordu.
“Böylesini görmedim...” dedi teki, “...gözünü açıp üzerinden geçen erkeklere bakmadı bile. Nasıl tanıyacak?”
Diğeri yarışmanın mantığını biliyordu: “Kazananı tanıması yeterli... ” dedi. “Böyle sevişen erkek kim Tanrım? diye gözlerini açtığında, adam belli olacak...”
******
“Zaten...” diyor bir dinleyici bulmuş olmanın coşkusuyla bilgiç erkek “...o hep yaşadıkları hayal dünyalarından uzaklaştırıp gözlerini açtıran erkekler ancak, kadınların kalplerini çalabilir. Erkeklerin gözleriyse hep açıktır. Zevkle ve teslimiyet duygusuyla gözlerini kapattıracak bir kadın, erkeğin kalbini çalabilir.”
“Ben seksin bu kadar karmaşık bir şey olduğunu sanmıyorum!” diyerek dudak büküyor genç olanı.
******
Bu bekleşme sırasında meydanı dolduran erkeklerin arasında dolaşıyorum. Maç girişinde bekleşir gibi sohbet ediyor, komiklikler, şaklabanlıklar yapıyor, birbirlerine havalar atıyor, fıkralar anlatıyorlar. Geçen yıllardaki yarışmalarla ilgili kulaktan kulağa aktarılan, abartıldığı belli ama bu yönü kimseyi rahatsız etmeyen hikayeler bunlar.
Bazı felsefelerin palavra olması gibi, bazı palavralar da felsefedir.
-Kadının üzerinden dolu adam geçti. Kadın bir yerde, durun, dedi. Bu beklenmeyen bir tepkiydi. Sonuçta bu yarışmalarda jüri üyeleri çok gerekmedikçe konuşmazlar. Ne gerek var ki konuşmaya!.. Ama bir şeyden şüphelenmişti kadın. Güzelim vücuduyla ayağa kalktı -bu arada göğüslerinin sarktığı gözümden kaçmadı- meydandaki kalabalıkta herhangi birine özellikle bakmamaya dikkat ederek gözlerini açtı: Meydan boştu. Basamaklarda tek bir adam vardı. Yalnızca. Kalakalmıştı basamakların ortasında. İniyor muydu çıkıyor muydu... Belki ikisini birden yapıyordu. Bir iniyor bir çıkıyor ve sonra bir daha iniyor bir daha çıkıyor. “Diğerleri nerede?” dedi kadın sinirli. İtiraf etmek zorunda kaldı adam: “Benden başka kimse yok!” Kadın onu tanıdı. Yarışmanın o yılki sponsoru! “Gözümüz açıldığında” dedi kadın “hep bir erkek tarafından kandırıldığımızı mı anlayacağız?” Yarışmaların iptal edildiği sene vardı ya.
-Bir seferinde de jüri skandalı yaşanmıştı, diye başlıyor bir diğer erkek. Çok da emin olamadığını söyleyerek yarışmayı tekrarlamasını istedi bir yarışmacıdan kadın. Ve sonra bir daha bir daha istedi ve bir daha. “Tam bilemiyorum, olabilir ama bir daha.” Çaktınız mı olayı!
Üst jüri bu adamı birinci ve tek ilan etti, jüriye de kişisel zevklerini işin içine kattığı gerekçesiyle bir dahaki senenin ön jürisine katılmaktan men cezası verdi. Üst jüri üyesi o kokanaların “Şu yeni nesil, ah şu genç nesil” diye paylarken kıskançlıkla dudaklarını ısırdıkları gözden kaçmadı.
-Geçen senlerde... diye ortaya atılıyor biri, bir arkadaşım kazanamadı ama başarı belgesi almıştı.
-Nasıl başarı belgesi? denecek olunuyor...
-Kadın tek gözünü açarak şöyle bir bakmış ona.
Abartılı kahkalarla kırılıyor ortalık.
-Benim sakar bir arkadaşım katılmıştı, diye başlıyor sonra yanına gittiğim gruptan biri. Dişlektir, gözlüklüdür, utangaçtır, ana kuzusudur. Bizim dalga geçmelerimize dayanamayarak şeytanın bacağını kırmak için katılmıştı. Nasılsa ön elemeleri geçmiş.
-E ne oldu. Kırdı mı bari?
-Kendi bacağını kırdı: Merdivenleri çıkarken ayağı takılmış. Kadın gürültüye gözünü açmış. Bizimki ayağının acısını fark etmemiş henüz, yerde gözlüklerini arıyor. Diğerleri onu havaya kaldırıp kutluyorlar.
-Bir seneki yarışmada jüri kadın “Ulan!” demiş içinden “Bunu tanıyorum bir yerlerden, yoksa bir daha mı geldi!” Gözlerini açmış, ne görsün? Kocası. Sevişmeyi yarıda kesmiş. “Sonraki gelsin.”
Kahkahalar kesilmeden bir diğeri başlıyor anlatmaya.
-Bir seferinde hiç unutmam Dünyanın En İyi Sevişen Erkeği’ne karar verdi kadın. Kalabalıktan biri itiraz etti. Bu deminden beri herkese mutlaka kendinin kazanacağını, ne özel bir erkek olduğunu ballandıra ballandıra anlatan, çevresine yarışmaya öylesine katılmış yaltakçılarını toplamış bir adamdı. Üst jüri hemen duruma el koydu ve yarışma durduruldu. İtiraz eden adam kadının yanına davet edildi. Adam kendinden önce çıkan dolu erkeğe taş çıkartacak bir gurur ve incelikle salına salına ve kasıla kasıla çıktı. Kısa keseyim; adamı yatırıyorlar kadının yerine, hadi diyorlar Dünyanın En İyi Sevişen Erkeğine, DEİSE olduğunu kanıtla. O denileni yaparken demin kasılan adam altta çığlık çığlığa...
İş bittikten sonra jüri başkanı tatlı sert bir ifadeyle sordu başka itirazı olan var mı? diye. Tanrı sizi inandırsın, demin itiraz edip de ikna edilen bağırmaya başladı. Önce ne dediğini anlamıyoruz, yine itiraz ettiğini tahmin ediyoruz. Gerçekten de adam bağırıyor, yumuşak, biraz kısık ama hala şehvetli bir sesle: Ay itiraz edin... Kesinlikle itiraz edin ayol... Defalarca itiraz edin...
Ve inanmayacaksınız ya da inanırsınız belki bilmiyorum ama o çıplak erkek kalabalığından azımsanmayacak bir azınlık bağırarak itiraz etti önce tek bir ağızdan sonra topluca, büyüyen bir yankı şeklinde: Ben de itiraz ediyorum... İtiraz etmek istiyorum... İstiyorum... Ben de istiyorum...
Başka bir grupta kadınlardan söz ediliyor: Jüri olarak seçilmediği için yarışmayı sabote eden bir seks manyağı kadından... Jüri olarak seçilmek için kendini 8 defa evlenmiş gösteren bakire kız kurusundan...
Dayanamayarak soruyorum:
-Jürideki kadını kim seçiyor peki?
-Geçen senenin birincisi.
Yüzlerce kadın başvuruyormuş her sene. Adamı düşünebiliyor musunuz? Kadınlar için neyse de erkekler için epeyce meşakkatli.
En sıkı palavralardan birisini anımsıyorum... Ama anlatamadan sıranın bana geldiğini haber veriyor anons. Takma adım okunuyor. HİS... İngilizce’de “onunki” “erkeğinki” demek biliyorsunuz. Kimseye söylemeyin; aslında Herkesten İyi Sevişen demek. Basamaklara doğru yöneliyorum. Kadının yanına çıkıyorum. Biraz dikilmiş, su ile dudaklarını ıslatıyor. Nedimeler orasını temizliyorlar. İlk günkü gibi!
-Bakın bu gerçek, diye konuya giriyor bir başkası, cidden gerçek. Bir yarışmacı, kadına onu “arkadan yapmak” isteğini sözlü olarak bildirmiş. Kadın birleşmenin başlarında bir şeyler hissetmiş, hayır hayır gülmeyin gerçek bir şeyler, hoş bir şeyler. Sonra giderek daha fazla emin olmuş, yine de işini bitirmesini beklemiş adamın... Kadın kendinden geçmek üzere olduğunu fark edip gözlerini açmış, başı dönmekte, kalbi hızlı hızlı atmaktaymış, başını çevirip adama bu nedenle bakamadığını sanmış ama birkaç kez deneyip de başaramayınca, sarhoşluğundan sıyrılmış, adamın onun dönmesini engellediğini anlamış. Kadının son ve en büyük orgazmı da adama birkaç saniye kazandırmış ve kendini zorla da olsa toparlayan kadın onun kalabalığa karışırkenki sırtını görebilmiş ancak. Senin benim gibi bir erkek sırtı!
Evet. Aşağı yukarı böyle oluyor. İsterse bulabilir beni hemen. Ama yapmıyor. “Demin inen” dese herkes bendim bendim diye galeyana gelecek ve karışacak ortalık; beceriksizsen becerikliymiş gibi gözük... Belki de başka bir şey düşündü, bilmiyorum. Ben ne düşündüm de böyle davrandım. Bilmiyorum! Eğer gerçekten istiyorsa beni bulacaktır... diye mi düşündüm?
- Sonraki adamı kabul etmiş kadın. Adam kadının içine girmiş, hem de çok acemice bir giriş, beceriksizlikten ya da heyecandan, artık bilmiyorum, daha ilk saniyeler oynanıyor, dikkat edin, kadın gözlerini açmış. Evet, demiş, işte bu... Adamı DEİSE olarak ilan etmiş. Bir dalgalanma olmuş kalabalıkta. Herkes birbirine bakmış. O kadar uğraşmışlar biraz önce, kıçlarından ter akmış, bırakın gözünü açtırmayı kadının ağzından bir oh duyabilmek için, bir o kadar da bunun için bekleyenler... Herifin biri, sen gel, birkaç saniyede... Ne idüğü belirsiz bir giriş. Nasıl ya? İtiraz etmişler.
Henüz denenmemiş bir dolu erkeğe, denenmiş ama seçilmediği için kadına kinlenmiş, gururuna yediremeyen bir dolu erkek de katılıyor, hiçbir şansları olmadığını bilenler de ön ellemeyi geçmenin şaşkınlığıyla bu kalabalığa karıştığında herkes itiraz etmeye başlıyor, evet, herkes.
Tuzağa düşmüş oluyorum böylece. Hangarın en uzak köşesinde gitmeye hazırlanan, kalabalıkta itiraz etmeyen tek tip olmamdan da kolayca görüp tanıyor. Herkesin uzağında tanıyor beni.
“Nasıl tanıdın?” diye soruyorum yine de ödülümü verirken. “Sırtından” diyor. “Çekip giden erkek sırtından...”
Kadına yaklaştı. Ne kadar güzel bir vücudu vardı. Güzel bir vücut ve cesur bir yürek! Her türlü dokunuşa hazır. Sapkınlık dahil! Evet tabii, neden olmasın. Zevk verdikten sonra.
Normal sevişmeyle kadını orgazma ulaştırmayı denemektense yan yollar arayarak farklı olmanın getirdiği heyecanla şansını artırmaya çalışacak kaçamak bir aşık durumundaydı erkek. İşe önce göz temasıyla başlamayı istedi çünkü tensel temasın gerekmediği bu yöntemde uzmanlaşacak kadar az ilişkisi olmuştu karşı cinsle gençken. Gençken? Şu an neydi ki...
İlk genelev ziyaretini hatırladı, girdiği kadından çok, bekleyen arkadaşlarını memnun etmeyi düşünmüştü. Şimdi de ondan müjdeli bir haber bekleyen dostları vardı dışarıda... Cinselliğini rekabet temeline diktiğinde erkek, toy bir boğadan başka nedir ki arenada...
Hele böylesi bir kadının karşısında.
Heyecanını arkasına gizlediği gülümsemesiyle çapkın bir bakış fırlattı. Zırhına çarpıp parçalandı kadının. Kapalıydı göz kapakları.
Üzerine çıkan erkeğin becerilerini sergilediği sevişme boyunca da aralanmadı. Yattığı her kadında bir iz bırakmasıyla övünen abileri gibi biri olamayacaktı hayatı boyunca... Övünmek ya da iz bırakmak... Vücuduyla birilikte duygularını da okşamak gerekirdi iz bırakmak için. Övünmek için özel bir şey gerekmezdi... Yakışıklılığına güvenerek bakışlarıyla kurmayı düşündüğü yakınlığı, yaratmak istediği etkiyi bir kör ne kadar başarırsa o kadar başarmıştı şu anda. Sevişmenin sonlarına doğru kadının dudaklarında gülümsemeye benzer bir ifade belirir, iniltiye benzer bir ses duyulur gibi olmuşsa da, artık ümidini kestiği için sadece zevkine bakan erkek aldırmadı. İşini bitirdiğinde sportmence selam verdi hâlâ gözleri kapalı kadına. Kendi beceriksizliğinden vallahi değil, tuhaf bir kadındı bu. Seviştiklerini fark etmemiş bile olabilirdi...
Şimdi o inecek, ikinci bir erkek çıkacaktı. O sırasını savınca da üçüncü, dördüncü, onuncu, yirminci, yüzüncü...
Geniş hangarın tam ortasına, en uzak köşeden bile görülebilecek bir yükseltinin üzerine yerleştirilmiş, etrafı basamaklarla çevrelenmiş yatağa çıplak uzanmış En İyi Sevişen Erkek Yarışması’nın tek kişilik jürisi yarışmayı kazananı belirleyene dek sürecekti bu...
Hangarı dolduran onca çıplak erkek yarışmacıdan ikisi aralarında konuşuyordu.
“Böylesini görmedim...” dedi teki, “...gözünü açıp üzerinden geçen erkeklere bakmadı bile. Nasıl tanıyacak?”
Diğeri yarışmanın mantığını biliyordu: “Kazananı tanıması yeterli... ” dedi. “Böyle sevişen erkek kim Tanrım? diye gözlerini açtığında, adam belli olacak...”
******
“Zaten...” diyor bir dinleyici bulmuş olmanın coşkusuyla bilgiç erkek “...o hep yaşadıkları hayal dünyalarından uzaklaştırıp gözlerini açtıran erkekler ancak, kadınların kalplerini çalabilir. Erkeklerin gözleriyse hep açıktır. Zevkle ve teslimiyet duygusuyla gözlerini kapattıracak bir kadın, erkeğin kalbini çalabilir.”
“Ben seksin bu kadar karmaşık bir şey olduğunu sanmıyorum!” diyerek dudak büküyor genç olanı.
******
Bu bekleşme sırasında meydanı dolduran erkeklerin arasında dolaşıyorum. Maç girişinde bekleşir gibi sohbet ediyor, komiklikler, şaklabanlıklar yapıyor, birbirlerine havalar atıyor, fıkralar anlatıyorlar. Geçen yıllardaki yarışmalarla ilgili kulaktan kulağa aktarılan, abartıldığı belli ama bu yönü kimseyi rahatsız etmeyen hikayeler bunlar.
Bazı felsefelerin palavra olması gibi, bazı palavralar da felsefedir.
-Kadının üzerinden dolu adam geçti. Kadın bir yerde, durun, dedi. Bu beklenmeyen bir tepkiydi. Sonuçta bu yarışmalarda jüri üyeleri çok gerekmedikçe konuşmazlar. Ne gerek var ki konuşmaya!.. Ama bir şeyden şüphelenmişti kadın. Güzelim vücuduyla ayağa kalktı -bu arada göğüslerinin sarktığı gözümden kaçmadı- meydandaki kalabalıkta herhangi birine özellikle bakmamaya dikkat ederek gözlerini açtı: Meydan boştu. Basamaklarda tek bir adam vardı. Yalnızca. Kalakalmıştı basamakların ortasında. İniyor muydu çıkıyor muydu... Belki ikisini birden yapıyordu. Bir iniyor bir çıkıyor ve sonra bir daha iniyor bir daha çıkıyor. “Diğerleri nerede?” dedi kadın sinirli. İtiraf etmek zorunda kaldı adam: “Benden başka kimse yok!” Kadın onu tanıdı. Yarışmanın o yılki sponsoru! “Gözümüz açıldığında” dedi kadın “hep bir erkek tarafından kandırıldığımızı mı anlayacağız?” Yarışmaların iptal edildiği sene vardı ya.
-Bir seferinde de jüri skandalı yaşanmıştı, diye başlıyor bir diğer erkek. Çok da emin olamadığını söyleyerek yarışmayı tekrarlamasını istedi bir yarışmacıdan kadın. Ve sonra bir daha bir daha istedi ve bir daha. “Tam bilemiyorum, olabilir ama bir daha.” Çaktınız mı olayı!
Üst jüri bu adamı birinci ve tek ilan etti, jüriye de kişisel zevklerini işin içine kattığı gerekçesiyle bir dahaki senenin ön jürisine katılmaktan men cezası verdi. Üst jüri üyesi o kokanaların “Şu yeni nesil, ah şu genç nesil” diye paylarken kıskançlıkla dudaklarını ısırdıkları gözden kaçmadı.
-Geçen senlerde... diye ortaya atılıyor biri, bir arkadaşım kazanamadı ama başarı belgesi almıştı.
-Nasıl başarı belgesi? denecek olunuyor...
-Kadın tek gözünü açarak şöyle bir bakmış ona.
Abartılı kahkalarla kırılıyor ortalık.
-Benim sakar bir arkadaşım katılmıştı, diye başlıyor sonra yanına gittiğim gruptan biri. Dişlektir, gözlüklüdür, utangaçtır, ana kuzusudur. Bizim dalga geçmelerimize dayanamayarak şeytanın bacağını kırmak için katılmıştı. Nasılsa ön elemeleri geçmiş.
-E ne oldu. Kırdı mı bari?
-Kendi bacağını kırdı: Merdivenleri çıkarken ayağı takılmış. Kadın gürültüye gözünü açmış. Bizimki ayağının acısını fark etmemiş henüz, yerde gözlüklerini arıyor. Diğerleri onu havaya kaldırıp kutluyorlar.
-Bir seneki yarışmada jüri kadın “Ulan!” demiş içinden “Bunu tanıyorum bir yerlerden, yoksa bir daha mı geldi!” Gözlerini açmış, ne görsün? Kocası. Sevişmeyi yarıda kesmiş. “Sonraki gelsin.”
Kahkahalar kesilmeden bir diğeri başlıyor anlatmaya.
-Bir seferinde hiç unutmam Dünyanın En İyi Sevişen Erkeği’ne karar verdi kadın. Kalabalıktan biri itiraz etti. Bu deminden beri herkese mutlaka kendinin kazanacağını, ne özel bir erkek olduğunu ballandıra ballandıra anlatan, çevresine yarışmaya öylesine katılmış yaltakçılarını toplamış bir adamdı. Üst jüri hemen duruma el koydu ve yarışma durduruldu. İtiraz eden adam kadının yanına davet edildi. Adam kendinden önce çıkan dolu erkeğe taş çıkartacak bir gurur ve incelikle salına salına ve kasıla kasıla çıktı. Kısa keseyim; adamı yatırıyorlar kadının yerine, hadi diyorlar Dünyanın En İyi Sevişen Erkeğine, DEİSE olduğunu kanıtla. O denileni yaparken demin kasılan adam altta çığlık çığlığa...
İş bittikten sonra jüri başkanı tatlı sert bir ifadeyle sordu başka itirazı olan var mı? diye. Tanrı sizi inandırsın, demin itiraz edip de ikna edilen bağırmaya başladı. Önce ne dediğini anlamıyoruz, yine itiraz ettiğini tahmin ediyoruz. Gerçekten de adam bağırıyor, yumuşak, biraz kısık ama hala şehvetli bir sesle: Ay itiraz edin... Kesinlikle itiraz edin ayol... Defalarca itiraz edin...
Ve inanmayacaksınız ya da inanırsınız belki bilmiyorum ama o çıplak erkek kalabalığından azımsanmayacak bir azınlık bağırarak itiraz etti önce tek bir ağızdan sonra topluca, büyüyen bir yankı şeklinde: Ben de itiraz ediyorum... İtiraz etmek istiyorum... İstiyorum... Ben de istiyorum...
Başka bir grupta kadınlardan söz ediliyor: Jüri olarak seçilmediği için yarışmayı sabote eden bir seks manyağı kadından... Jüri olarak seçilmek için kendini 8 defa evlenmiş gösteren bakire kız kurusundan...
Dayanamayarak soruyorum:
-Jürideki kadını kim seçiyor peki?
-Geçen senenin birincisi.
Yüzlerce kadın başvuruyormuş her sene. Adamı düşünebiliyor musunuz? Kadınlar için neyse de erkekler için epeyce meşakkatli.
En sıkı palavralardan birisini anımsıyorum... Ama anlatamadan sıranın bana geldiğini haber veriyor anons. Takma adım okunuyor. HİS... İngilizce’de “onunki” “erkeğinki” demek biliyorsunuz. Kimseye söylemeyin; aslında Herkesten İyi Sevişen demek. Basamaklara doğru yöneliyorum. Kadının yanına çıkıyorum. Biraz dikilmiş, su ile dudaklarını ıslatıyor. Nedimeler orasını temizliyorlar. İlk günkü gibi!
-Bakın bu gerçek, diye konuya giriyor bir başkası, cidden gerçek. Bir yarışmacı, kadına onu “arkadan yapmak” isteğini sözlü olarak bildirmiş. Kadın birleşmenin başlarında bir şeyler hissetmiş, hayır hayır gülmeyin gerçek bir şeyler, hoş bir şeyler. Sonra giderek daha fazla emin olmuş, yine de işini bitirmesini beklemiş adamın... Kadın kendinden geçmek üzere olduğunu fark edip gözlerini açmış, başı dönmekte, kalbi hızlı hızlı atmaktaymış, başını çevirip adama bu nedenle bakamadığını sanmış ama birkaç kez deneyip de başaramayınca, sarhoşluğundan sıyrılmış, adamın onun dönmesini engellediğini anlamış. Kadının son ve en büyük orgazmı da adama birkaç saniye kazandırmış ve kendini zorla da olsa toparlayan kadın onun kalabalığa karışırkenki sırtını görebilmiş ancak. Senin benim gibi bir erkek sırtı!
Evet. Aşağı yukarı böyle oluyor. İsterse bulabilir beni hemen. Ama yapmıyor. “Demin inen” dese herkes bendim bendim diye galeyana gelecek ve karışacak ortalık; beceriksizsen becerikliymiş gibi gözük... Belki de başka bir şey düşündü, bilmiyorum. Ben ne düşündüm de böyle davrandım. Bilmiyorum! Eğer gerçekten istiyorsa beni bulacaktır... diye mi düşündüm?
- Sonraki adamı kabul etmiş kadın. Adam kadının içine girmiş, hem de çok acemice bir giriş, beceriksizlikten ya da heyecandan, artık bilmiyorum, daha ilk saniyeler oynanıyor, dikkat edin, kadın gözlerini açmış. Evet, demiş, işte bu... Adamı DEİSE olarak ilan etmiş. Bir dalgalanma olmuş kalabalıkta. Herkes birbirine bakmış. O kadar uğraşmışlar biraz önce, kıçlarından ter akmış, bırakın gözünü açtırmayı kadının ağzından bir oh duyabilmek için, bir o kadar da bunun için bekleyenler... Herifin biri, sen gel, birkaç saniyede... Ne idüğü belirsiz bir giriş. Nasıl ya? İtiraz etmişler.
Henüz denenmemiş bir dolu erkeğe, denenmiş ama seçilmediği için kadına kinlenmiş, gururuna yediremeyen bir dolu erkek de katılıyor, hiçbir şansları olmadığını bilenler de ön ellemeyi geçmenin şaşkınlığıyla bu kalabalığa karıştığında herkes itiraz etmeye başlıyor, evet, herkes.
Tuzağa düşmüş oluyorum böylece. Hangarın en uzak köşesinde gitmeye hazırlanan, kalabalıkta itiraz etmeyen tek tip olmamdan da kolayca görüp tanıyor. Herkesin uzağında tanıyor beni.
“Nasıl tanıdın?” diye soruyorum yine de ödülümü verirken. “Sırtından” diyor. “Çekip giden erkek sırtından...”
Cumartesi, Mart 07, 2009
Ne kaldı ki
Cioran:
"Doğudaki filozof felsefesini
uygulamakla yükümlüdür,
uygulama amacıyla felsefe yapar.
Entelektüel bir alıştırma değildir
bu.
Doğudakilerin yaşamları
ayrılmaz
bir biçimde düşüncelerine bağlıdır.
Doğunun aksine Batıda
hiçbir filozoftan aynı zamanda
bilge olması beklenmez.
Kaldı ki batıda bilge yoktur.
Felsefecinin felsefesi
yaşamdan çıkmamıştır,
yaşama göre de hazırlanmamıştır.
(Montaigne hariç, belki bir de Goethe)
Almanya’da düşünüre tepeden bakarlar,
buna karşılık filozof itibar görür:
Bir sitem kurmuştur, okunmaz olma ayrıcalığına sahiptir.”
Doğrusu "sistem" olacak;
bu, "sitem", güzeli...
"Doğudaki filozof felsefesini
uygulamakla yükümlüdür,
uygulama amacıyla felsefe yapar.
Entelektüel bir alıştırma değildir
bu.
Doğudakilerin yaşamları
ayrılmaz
bir biçimde düşüncelerine bağlıdır.
Doğunun aksine Batıda
hiçbir filozoftan aynı zamanda
bilge olması beklenmez.
Kaldı ki batıda bilge yoktur.
Felsefecinin felsefesi
yaşamdan çıkmamıştır,
yaşama göre de hazırlanmamıştır.
(Montaigne hariç, belki bir de Goethe)
Almanya’da düşünüre tepeden bakarlar,
buna karşılık filozof itibar görür:
Bir sitem kurmuştur, okunmaz olma ayrıcalığına sahiptir.”
Doğrusu "sistem" olacak;
bu, "sitem", güzeli...
Perşembe, Mart 05, 2009
Yazılarıma bayılmayın; ayılın!
1. Merhaba. Ben canan. Yazılarınızı okudum. Bir kısmını çooookk beğenirken, bir kısmı ile ilgili de çok ciddi soru işaretleri yaşadım. Terkidi yar ve ding dong yazılarınızdaki kadınlarla ilgili alıp veremedikleriniz beni şaşırttı. Tabii herkesin sorduğu bir soruyu sormadan edemeyeceğim. Oradaki erkek kahraman gerçek Murat mı?
2. Sana ilk mesajı yolladıktan sonra diğer başlıklar altındaki yazılarını da okudum. Tebrik ederim. 20 kadar yazı okudum ve sadece ilk ikisi kafamı karıştırmıştı. (romantizm başlığı altındaki ding dong ve terkidi yar). çünkü oradaki kişinin sen olduğunu düşünerek fikirlerini değil de hislerini yazdığını düşünerek tedirgin olmuştum. Hala da merak içindeyim. acaba gerçekten kadınlara bakışında böylesi bir çarpıklık var mı diye? Zira, diğer konulardaki yazılarına bayıldım. Ama diğer iki yazıdaki hisler senin hislerinse ne yazarsan yaz yazılarına bayılmam...
2. Sana ilk mesajı yolladıktan sonra diğer başlıklar altındaki yazılarını da okudum. Tebrik ederim. 20 kadar yazı okudum ve sadece ilk ikisi kafamı karıştırmıştı. (romantizm başlığı altındaki ding dong ve terkidi yar). çünkü oradaki kişinin sen olduğunu düşünerek fikirlerini değil de hislerini yazdığını düşünerek tedirgin olmuştum. Hala da merak içindeyim. acaba gerçekten kadınlara bakışında böylesi bir çarpıklık var mı diye? Zira, diğer konulardaki yazılarına bayıldım. Ama diğer iki yazıdaki hisler senin hislerinse ne yazarsan yaz yazılarına bayılmam...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)