Salı, Ocak 26, 2010

“Feminist” manifestom

Yazının orijinali burada: http://taraf.com.tr/makale/9653.htm
Ben sadece bazı alıntılar yapacağım.

“Kadınlar sanat, siyaset ve ticaret alanlarında, akademik dünyada, medya sektöründe daha etkin rollerde var olmak isteyince benzediler erkeklere...”

“Sanmıştık ki kadınlar ‘erkeklere ait’ ortamlara girince, onlar da daha nazik, daha kontrollü, daha anlayışlı olmaya dikkat edecekler, en azından öyle görünmeye özen gösterecekler.”

“Ortaya çıkan sonuç, beklenenden farklı oldu. Kadınlar erkekleri ‘dönüştüremedi’ ama galiba kendileri değişti.”

“Maçları stadyumda izleyen kadınlar çoğalırsa, erkeklerin daha az küfredeceği öngörülüyordu, tribünlerdeki kadınların ağzı bozuldu.”

“Kadınlar içkili mekânlara gittikçe, erkeklerin aşırı içip sarhoş olmamaya itina edeceği varsayılıyordu, kadınlar ölçüyü şaşmaya, alkol duvarını aşmaya başladı.”

“Yönetim kademelerindeki erkeklerin, kadın meslektaşlarından, ılımlı, sakin ve olgun olmayı öğrenecekleri tahmin ediliyordu, kadınlar öfkeyi, acımasızlığı ve yırtıcılığı öğrendi.”

“Yoksa, bana kalsa, kadınlar erkeklerin özelliklerini taşıyacağına, erkeklerin bir parça kadınları taklit etmesini yeğlerim.”


******

“O zaman, insan davranışlarını belirleyen ve yönlendiren asıl saikin kadın veya erkek olmak değil, içinde bulunulan ortam ile şartlar olduğunu düşünmüştüm.”

Doğru bir yaklaşım ama ne yazık ki tüm metne yansıyamamış, taraf tutmuş sayın yazar, bariz kadınların tarafını tutmuş ve bu yüzden erkeksileşmiş…

Bence kadın manifestosu yazılacaksa şöyle bir yaklaşım gerekiyor:

“Sadece kendimiz de aynılarını çektiğimizde erkeklerin yüzlerce yıldır ne çektiklerini anladık!

Tüm bunlardan sonra hani o doğuştan getirdiğimize inanılan empati yeteneğimizi, o kadar da geliştirememiş olduğumuzu düşünmeye başlamalıyız…

Biz kadınlar, yakın bir gelecekte bu erkeksileştiren dünyayı gerçek kadınsı özelliklerimizle dönüştürmeyi öğrenmeli ve erkeklere de bunu öğretmeliyiz...

Çünkü kadınlar gibi olmamakla suçladığımız erkek milletinin yurdunda biz kadın olarak erkeksileşmekten kurtulamazsak, hiçbir erkeği erkeksi olmakla suçlamaya da hakkımız olmayacak. (Bu dünyada kendimizi kaybetmekten bahsetmeyelim bile, erkekler bu dünyada kendileri olamıyorlar bile!)

“Bizim kalemimiz çift cinsiyetli olmalı.” demiş Virginia Woolf… Sadece kadın bir yazar olmak istememiş; erkekleri de anlayan-anlatan bir yazar olmak istemiş; biz neden sadece kadını hisseden bir kadın-insan olmak istiyoruz? (Bu, erkeksi bir bakış.)

Neden sadece feministiz? (Bu, erkeksi bir duruş.)”

Çarşamba, Aralık 02, 2009

Sizin ile

Ne olmak isterdiniz
Başka bir yaşamda ise
Evet
Pornocu
Nasıl!
Hani devamlı sevişenler var ya işleri bu olanlar
Evet ama neden
E güzel. Hayattaki en güzel şey
Ama sizden
Bunu beklemezdiniz…
Evet size uymuyor
Bana uyan şeyi bu dünyada olurum.
Evet, de…
Kestirmeciyim bazen, evet.
Fazla dobra
Geri iade gibi oldu bu. Tam tersi, gibi ya da.


Çok sevişmedim ben
Nasıl
Yani yoğun bir seks hayatım yoktu. Geç başladım erken bitirdim.
Bitirdiniz mi.
Yani yok. Bitti gibi bişi..
Ama olur.
Olmasa da olur…
Gay misiniz
Aseksüel deseniz.
Aseksuel değilsiniz.
Bir erkekle sevişmemi bile isterdiniz.
Yani.
Açıklayacak mısınız
Yok, yani, sanki, evet… Yok tabi istemezdin. Sevişmenizi isterdim.
Sevişirim.
Kimle.
Onla
O kim.
Bilsem
Bilsem!
Haha gözünü oyarım gibi baktınız.
Hoş bir adamsınız
Size göre değil
Neden
Yani, sizle beraber olacak gibi değil
Neden
Yani siz başka yerlerdesiniz
Yer mi
Yer mi? hahaha tabi ki bu espriyi yapacak biri değilim hop yazar, lütfen!!!
Yer mi
Yani birbirimize uzağız
Ama günlerdir haftalardır burada oturup konuşuyoruz
Bu değil
Ne
Günlerdir haftalardır buraya benle konuşmaya geliyorsunuz
Evet tamam. Ben de bunu diyorum. Ama hoşlanma olarak almayın.
Almadım. Ama cümle bu.
Tamam cümle bu.
Hoşlanma olarak almadım.
Neden ama. Evet soru da bu.
Gerekmez ki.
Ne
Hoşlanma olması
Aseksğelsiniz… söyleyemedim
Belki de
Değilsiniz
Ama demin
Aseksuel olamazsınız
Neden
Olmamalısınız
Sevişmek isterdim
İster miydiniz
Yani yine isterim ama
Ne geçti
Geçti mi
Ne bitti
Bitmedi mastürbasyon yapıyorum
…..
….
Yapmayın
Ne yapalım
Ne yapalım mı
Yani… lafın gelişi.
Hakimiyetinizi kaybediyorsunuz
Aklınızdan geçenlere tepkim bu
çok zekisiniz
asla
kesinlikle
gerek yok
gerek yok ama üylesiniz
üyle?
Öylesiniz
Ha yanlışyazdınız
Yanlış konuştum
Yazılıyor bu, okuyanlar da var
Evet ama bozmayalım
Tamam
Aklımdan geçenler ne
Siz söylemedikçe
Çok etkileyici bir adamasınız
Söylememiş kadar oldunuz
Tamam… organınızı merak ettim…
Utandınız
Utandım
Herkesin yaptığı bişiden dolayı neden
Herkes organınızı mı merak eder
Herkes utanır, ama herkes de düşünür, organımla ilgisi yok
Var
Evet var ama demek istediğim
Ne demek istediğinizi biliyorum
Fazla başka yazar cümlesi oldu sen bunları demezsin
Ben mi
hayır yazar
Tamam
Sizinle ilgileniyorum…

Pazartesi, Kasım 30, 2009

27 Haziran 99

Kaş'ta buluşsak keşke
sonra cenazeme bile gidebiliriz
gözünü sevdiğiminin kaşı
benmerkezüssüm benim
mavi'ye gitsem kendime dönsem
bir de uyurken görebilsem kendimi

yazacaklarım gözlerimden okunmaz mı?

Çarşamba, Ekim 21, 2009

İki kelimeyi biraraya getiremeyen kadın

(…)KADIN: Yakışıklı mısınız yoksa ben mi zevksizim demekle sizi yakışıklı bulduğumu, yanılıp yanılmadığımı size sormuştum.

ERKEK: Yanlış ifade etmişsiniz bu böyle ifade edilmez. Tam tersi bir anlam çıkar.

KADIN: Tahmin edebiliyorum, o kadar kelimelerle oynamayı becerebilseydim oğlumun babasını kendimden yaşlı ve çirkin bir bayana kaptırmazdım.

ERKEK:Kelimelerle oynamakla ilgisi yok. En azından liseye kadar okumadınız mı... Sizden yaşlı ve çirkin kadının fotosunu da görmek istedim. Erkek de öyle düşünüyor mu acaba? Yoksa zevksiz mi?

KADIN: Çok mu yakışıklısınız yoksa ben mi zevksizimin anlamını ise on kişiye sorsam verecekleri yanıtın sizi yakışıklı bulduğumu ama size de bunu sorduğum anlamını çıkaracaklarına eminim. Bence kafanız yoğun ve gereksiz alınganlık yaptınız. Erkeğin öyle düşünmesine gelince tüm akrabaları şok yaşadı çünkü ben Amerika’da da ticaret yapıp başarılı olmuş bir insanım o insan ise iki kelimeyi bir araya getiremeyen fakat erkeklerin nelerden hoşlandığını anlayabilen bir bayan ben ise o konuda dümdüz giden yalan söyleyemeyen kızdığında vs vs

Pazar, Ekim 04, 2009

Bütün erkekler sapık mı?

http://www.medyatava.com/haber.asp?id=57999

Neden kadının yaptığı bir şey hep kadının dışındaki bir etkenden, hep kadına yapılanlardan kaynaklanıyor da, erkeğin yaptığı hep erkeğin içinden, doğasından, türünün özelliğinden geliyor!!!

Kadınlar hep toplumsal sorunlardan muzdarip, erkekse hep kendinden, kendi kişiselliğinden!


Hayır böyle olmasa, erkeğe yapılanların sorumluğu için de dışarıda birileri aranacak; ve bu sorumlular diğer erkekler kadar kadınlardan da çıkacak…

Ama bir kadın nasıl suçlanabilir!!!!

Siz hayatınızda annelik durumunu-kurumunu suçlayan bir kadın gördünüz mü…

Erkeklere verip veriştiren, “erkek milleti işte” diyen bir kadının neden babası o erkek milletinden değildir…

Söyleyeyim: Sapıklıktan: Ensest…

Tüm suçlular erkektir; babaları hariç…



Tecavüz eden ve çocukları iğfal eden bir erkeği iğrenç buluyorum; tecavüz fantezisi olan bir kadını ise çok seksi…

Cinselliğini sağlıklı yaşayan kadınların tecavüz fantezisi yoktur, diyebiliyor musunuz…

Bunları da araştırmak gerekmiyor mu…

“Acıt canımı” diyen her kadın illa geçmişindeki bir acıtılmışlığın etkisiyle mi böyle davranıyordur…

Öyleyse, erkekler hiç mi acıtılmıyor…

“Engellenen cinsellik” demiyor aslında yazarımız farkındaysanız, “engellenen kadın cinselliği” diyor…

Erkekler ama çok özgür, kendilerini müthiş gerçekleştirebiliyorlar: Tecavüz eden 3. dünya ülkesi ameleleri, ya da genç kız iğfal etmeye giden gelişmiş ülke sapıkları olarak ikiye ayrılıyorlar: Irkları böyle!

“Hırt tipi aile yapısı”nın sorumlusu oluyorlar böylece, erkekler!

“Cinsellik ise ayıp bir şey... Hal böyle olunca, kadınlar sevişmek istemekten, bir şeyleri arzu etmekten, bunları dile getirmekten utanır hale geliyorlar. Hatta içlerinde var olan bu “dürtü” yüzünden suçluluk hissedip kendilerini cezalandırmak istiyorlar. Tecavüzü arzulamanın, fantezilerde fahişeleşmenin açıklaması ancak bu olabilir.”

Ancak bu olamaz; bunu söyleyebilmek için daha fazla kadın tanımış olmak gerekir, ama sokakta değil yatakta…

Bu suçluluk duygusu da acaba erkeklerden (yine dışarıdan) gelmiyor olabilir mi; acaba kadınlar erkekleri bu devamlı suçlama alışkanlıkları nedeniyle suçluluk duygusuyla büyüyor olamazlar mı; kendilerini güçsüz ve korunmaya muhtaç hissetmekten haz almak da bir yandan, işte tam kafa karışıklığı; muayyen günlere gerek yok…

Bir kadın yatakta, Dostoyevski, Kafka ya da bir Cioran’ın yazarken olduğundan daha acısever olabilir…

Diğer 3 sapığı boş verin, ben o kadını alayım…

Perşembe, Ekim 01, 2009

GÜVEN

sert oldugunuzu düsündüm hep gereginden cok ilk baslarda okurken yazilarinizi,sonra bunun kesinlikle gerekli oldugunu gördüm 2 nedenden:1-bu tavir sizi her densiz ve kendini bilmezin yaklasmasindan koruyordu,2-bu yapida olmayan ve size ictenlikle yaklasabilenlerin ise saygi ve dikkatlerini unutmamalarina yariyordu sonra asil sunu anladim:bu tavir dogruyu, ve hayatin asil anlamini, ögretmek korumak adina gerekliydi,korkuyordum ve hala korkuyorum sertliginizden, korkuyordum cünkü beni kirarsiniz yanlis yaparsam idi kaygim,bunu astim simdi korkuyorum cünkü:sizi kirarim yanlis yaparsam oldu kaygim, yani iyi ve adile yanlis yaparim olur bunun manasi.simdi hala sert yazilariniz bence ama öyle hosuma gidiyorki okurken anlatamam, cünkü cok saglam bir durus var bunun ardinda ve inanilmaz güven veriyor bu,icimden birazda bu yüzden aman diyorum böyle kalsin bu hali cook güven veriyor evet..nesli

Çarşamba, Eylül 30, 2009

RETORİK

(ROMANDAN)


Russel Crowe, bir röportajda, bir sinema yazarına şunları söylemiş: “Ben sizin kahrolası film yıldızlarınızdan biri olmak istemiyorum. Ben sadece bir oyuncuyum. Tüm yaptığım, gerçekliği ve derinliği olan bir pozisyonda bir hikaye anlatmak. Son derece basit bir iş. Geri kalan tüm o fasa fisoları bana yutturmazsınız. Ve onları yutmadığım için de benden nefret edemezsiniz. Sırtımı sıvazladığınız için çok teşekkür ederim. Benden bir iş yapmamı isterseniz, vaktinde işe gelirim ve yapabileceğimin en iyisini yaparım. Size borçlu olduğum budur. Size iyi davranış borçlu değilim. Size günümün bütün anlarını borçlu değilim. Umarım bunları manyakça bir buhran olarak yazmasınız. Anlıyorsunuz değil mi, sesimin tonu, özel bir konuyu belirttiğim için böyle. Saldırgan olduğum için değil. Bu da bazen yanlış anlaşılıyor. Ben size şimdi meşru bir cevap veriyorum ama sanki şikayet ediyormuşum gibi duruyor. Etmiyorum. Mükemmel bir hayatım var. İstediğim şeylerin peşinden gidiyorum, kendime ait bir ailem olacak. Burada çok rahatım her ne kadar devamlı fotoğrafımız çekiliyor olsa da.”

Siz burada saldırgan bir insan görüyor olabilirsiniz ama ben özgür bir insan görüyorum, özgür bir ruh.

Crowe kaba değildir. O sadece kibar değildir. Kendisinin de söylediği gibi, kibar olmak zorunda değildir. Bu onu kaba yapmaz. Bir ara aşama var, kibarlıkla kabalık arasında, birçok şeyde olduğu gibi.

Evet “kahrolası” demese daha iyiydi Crowe; ama temel olarak ifade ettiği “bana sahip olamazsınız” haklı düşüncesi karşı tarafın zoruna gidiyor ve bir anda zor bir insan oluyorsunuz; çok iyi biliyorum.

Bizim gibi insanlarda retorik denen şey eksik. Doğru olduğuna inanmadığımız şeyi güzel ifadelerle süsleyip söylemeyi sevmiyoruz. Böyle güzel yalanlar söyleyebilmek için kendi içinden uzaklaşıp patolojik bir bölünme yaşayan birinin, rol yaptığı halde karşıdakine kendini sevdirmesi türü bir başarı(!) sergileyemiyoruz. Kendi içimizle uyumumuzu böyle koruyor; bu uyumun sağladığı iç gücümüze rağmen dış dünyayla uyum sağlamakta geri kaldığımız için kendi içimize çekiliyor, güçlü müyüz güçsüz müyüz bilemiyoruz…

Perşembe, Eylül 17, 2009

Without you we're nothing


ARİSTOS ya da iyi yazar ile doğru yazar arasındaki fark

“Mutlu aileler birbirlerine benzer. Mutsuzlarınsa her birinin kendine özel bir yaşamı vardır.” (Tolstoy ; Anna Karenina)

Uyanık olanlar (her bir Aristos) ortaklaşa bir dünyaya sahiptirler; uyuyanlar (çoğunluk) her biri özel bir dünyada yaşarlar. (John Fowles; Aristos)

(Aristos: Yunanca; en yüksek derecede iyi; türünün en mükemmeli olan bir insan ya da nesne)

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Salı, Eylül 08, 2009

Yerçekimi diye bişi var

Ferit Edgü:

Sözcükleri yalan yanlış kullanan, cümle bozukluklarını üslup diye savunan yazarlar için:
"Sözcükler herkesin malıdır, ama cümle, yalnızca yazarın." (Barthes)


Burada her zaman bir çekincem oldu; Ferit Edgü ile Barthes acaba anlaşamamışlar mı diye...

Cümle yalnızca yazarındır, demesi Barthes'ın, cümle bozukluklarını üslup diye savunan yazarları eleştirmek için kullanılamaz diye düşündüm hep; tam tersi üslup oluşturan yazarlar için söylemiş olamaz mı bunu Barthes; bilmiyorum...

Örnekse Sait Faik'ten, Sinağrit Baba'dan; üslup mu, siz düşünün:
"Sonra hesapta bir gün pis bir Vatos'un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın, dişine bir tarafını kaptırmak var."

BİR koydum ben bu alıntının adını...

Ki, şöyle de devam eder cümle:
"İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim etmeli."

Bu cümleler sıkı bir hoca-eleştirmen tarafından rahatlıkla sınıfta bırakılırdı...

Nobelli yazarımızın romanının (romanın adını vermiyorum çünkü umurumda bile değil adı) daha ikinci cümlesindeki hatayı gösterdiğim iki arkadaşım, bizi çok da rahatsız etmedi demişlerdi... Ondan sonra yazmıştım şunu; işe yaradı, yaradılar:

-Yerçekimi diye bişi var.
-Biz hissetmiyoruz!

Çekim herkesin malıdır, ama Yerçekimi, sadece Yer'in...

KISIR

“Ben buradayım sevgili okuyucum. Sen nerdesin acaba.” Oğuz Atay

Acaba Oğuz Atay, okuyucusunu aramıyor mu… Okuyucusunun varlığını değil de yerini aramıyor mu… Sen neredesin derken ortada değilsin demiyor belki de; ortadasın ama nerdesin, yerin neresi; benim yerim burası seninki neresi, demiyor mu…

Sevgili okuyucum demesinden, aslında olmayan bir okuyucuya değil, belli bir okura seslendiği düşünülemez mi…

Okuyucusuna varlığının kanıtını değil karakterini, duruşunu, yerini soruyor olamaz mı…

Pazar, Eylül 06, 2009

ZAFİYET KURAMI ya da bu soba bana niye kızgın?

Emre Kongar kendisiyle yapılan bir söyleşide Einstein'ın İzafiyet Teorisini açıklıyor: "İki tren, biri duruyor, biri gidiyor. Siz gidene baktığınız zaman, durduğunuz halde kendinizi gidiyor gibi görüyorsunuz. Yani hareket başka bir harekete göre değerlendirilir. Zaman da izafidir, kızgın bir sobanın yanında oturduğunuzda bir saniye size bir asır gibi gelebilir. Sevgilinizle geçirdiğiniz bütün bir gün size bir saniye gibi gelir."

Sonra da zamanı izafiyetten, insanı da zafiyetten kurtarıyor, kendince, ve farkında olmadan: "Ben onun için bütün mutlu anlarımda mutlaka saate bakarım. Çünkü zamanın sonsuz ve değişmezlik içindeki izafiliği, değeri, sizin ona verdiğiniz önemdedir. Sizin ona verdiğiniz önem ise anımsamak ya da anımsamamaktadır. (…) Ben bunun tersini uyguluyorum; yani bir şey beklerken zamana dikkat etmiyorum. Güzel bir şeyi yaşarken zamana çok dikkat ediyorum."

Daha sonra da esas saptamasını yapıyor, tokat gibi bir örnekle: "Bugün hala postmodernizme çok olumsuz bakmamın nedeni odur. Bence dışımızdaki gerçeklik en önemli belirleyicidir. Biz onu nasıl algılarsak algılayalım. Tabii kendi algılarımızı asla reddetmiyorum. Tam tersine idealist felsefe materyalist felsefe tartışmaları yapılırken ben hep ağabeyimin ölümünü derslerde bile örnek olarak kullanırım. Biz, ağabeyimin öldüğünü, o öldükten yaklaşık 5-10 gün sonra öğrendik. Trajik bir biçimde bir başsağlığı telgrafından öğrenmiştik ve bizim için ağabeyim 5-10 gün daha fazla yaşadı. Evet uzaktaydı, evet seyahatteydi. Daha yaşıyordu bizde. Ama acı ve nesnel gerçek değişmedi, o, 5-10 gün evvel ölmüştü."

Sobanın kızgın olmasından yıla çıkarak, zamanın “ona göre” geçmek bilmediğini, dışarıda herkes paltoyla dolaşırken havanın sıcak olduğunu düşünen biri, “bu soba bana kızgın yahu” diye de düşünebilir; bu ne yazık ki patolojik bir durum olmaktan çıkıp çağımızın “normal” “doğal” özelliği olmuştur. (Diyecektir ki “Neye göre anormal, kime göre patolojik!”)

Rahipler ve günahkarlar

Teklif

The Proposal


Yıllar önce seyretmiştim, notlarımda buldum…

Nick Cave’in aynı adlı yeni tarihli filmiyle karıştırılmasın.


*
Üniversiteden yeni mezun genç Roger, Arthur Berrat adlı zengin, tanınmış, otoriter, soğuk-hüzünlü bakışlı adamın (William Hurt) malikanesine iş görüşmesine çağrılır.

Bay Berrat’ın uşağı-yardımcısı işi kibarca açıklar: Bayan Berat döllenecek ve kısır Bay Berrat için bir varis dünyaya getirilmesine yardımcı olunacaktır.

Harvard mezunu Roger’ın şaşkınlığını ve kızgınlığını gidermeye çalışır uşak: “Bir açıdan bakınca Arthur Berrat’ın idolüsünüz. Sizi varisinin babası olarak seçti. Zekanızı, görünüşünüzü varisi için seçti…”

...

Uşak: “Hem bir kadınla birlikte olmak için para teklif edilseydi ben düşünür müydüm bilemiyorum…”

Roger: “Para mı? Bu fikrimi değiştirmez ama tam olarak ne kadardan söz ediyoruz?”

(Kulağına rakam söylenen Roger’ın gözleri açılır.)

Uşak: “Peki ne kadar güzel olduğundan söz etmiş miydim?”



Kadını Madeleine Stowe oynuyor. Ve kesinlikle kamera karşısında fotolarından iki kat daha güzel ve anlamlı bakıyor.


*
Roger hala şaşkın, düşüneceğini söyler…

Uşak onu kapıya doğru geçirirken, bir genç adam girer içeri.

Roger: “George sen burada ne arıyorsun?”

George: “Sanırım aynı işe başvuruyoruz… Yoksa pozisyon doldu mu?”

Roger: (Birkaç saniyelik bir tereddütten sonra) “Evet…” (Uşağa döner) “Eee… kabul etmeye karar verdim!”

Uşak: “Peki Bay George, sizi arayacağız, eğer Bay Roger’ın performansını yeterli görmezsek.”


*
Bay Berrat: (Roger’ı bahçede uşakla el sıkışırken pencereden izler.) “Sence daha önce yapmış mıdır?”

Bayan Berrat: “Bilemiyorum, özgeçmişini ben okumadım!”


*
Roger ve Bayan Berrat’ın tanışmaları:

Roger: “Hizmetinizdeyim… Aaa, şey… Onu kastetmedim…”

Bayan Berrat: "Neyi kastettiğini biliyorum…”


*
Roger ve Bayan Berrat yatak odasındalar. Soyunuyorlar.

Roger ereksiyon olmasından dolayı rahatsız hisseder…

Bayan Berrat: “Bizim istediğimiz de tam olarak bu; şimdi lütfen devamını getirelim.”


*
Orta yaşlı, yakışıklı, anlamlı bakışlı ve tabii ki hüzünlü rahip (Kenneth Branagh) bölgeye yeni atanmıştır…

Berratlarla tanıştırılır, nedense çok sevilir, Bay Berrat, rahibi 2 gün sonra eve çaya davet eder.

Yeni rahip: “Kilisemizin yoğun bir programı var, gelebileceğime emin değilim.”

Berratlar selam verip gittikten sonra, yaşlı rahip, yeni rahibe: “Kilisemizin programında Berratlardan aldığınız bu davetten daha önemli bir program olamaz.”


*
Döllemenin başarı garantisi amacıyla seanslar sürmektedir.

Roger’ın çekingenliğinden eser kalmamıştır, aşırı mutludur, egosu tavan yapmıştır, tuhaf davranmaktadır.

Yatak odasında:
Bayan Berrat: “Sana ne yaptık böyle Roger.”

Roger: “Kocan zengin yaptı, sen de mutlu yaptın.”


*
Bir sevişme sonrası, Roger: “Beni sevmeni beklemiyorum…”

Ama kendisi kadına aşık olmuştur.

İçmekte, sarhoş olmakta ve barlarda ağzından bazı şeyler kaçırmaktadır…


*
Bu sorun genç adamın kulağının çekilmesiyle halledilir ama Bayan Berrat’ın doğumundan bir süre sonra adam tekrar ortaya çıkarak aileyi tehdit etmeye başlar.


*
Yoksul ve kimsesizler mezarlığına kimliği belli olmayan bir ölü gömülür… Yeni rahip gömütün başındadır. Yaşlı rahip tarafından görevlendirildiği açıktır. Bay Berrat’ın kiliseye bağışlarının varlığı açık miktarı gizlidir.


*
Bay Berrat, durumu öğrenen Bayan Berrat’a: “Ne yaptıysam senin için yaptım…”


*
Anlatıcı (yeni rahip olduğu anlaşılır): “Sadece erkeğin yöntemlerini kabul etmekle kalmadı, onunla suç ortağı olmayı da kabul etti…

Gözlerini kapadı ve dişi tanrısına elveda dedi…”

(Bayan Berrat feminist bir yazardır.)


*
Eskinin yeni Rahibi, çocuğunu büyüten, kocasından soğumuş, içini dökecek ve günah çıkaracak tek kişi olarak kendisini gören ve boşanmak isteyen Bayan Berrata: “Dünyada Arthur Berrat’ın korkacak kadar saygı duyduğu, öldürecek kadar sevdiği tek kişi sensin…”


*
İkisi arasındaki giderek gelişen arkadaşlık Bay Berrat’ın gözünden kaçmaz.


*
Sonunu hatırlamıyorum ama Rahip-Anlatıcı’nın şu cümlelerinde bir çıkarım yapılabilir: “Rahiplerin tanrıyı arayan, günahkarların ise onu tanıyan kişiler olduğu söylenmişti… Elenor Berrat sayesinde ben tanrıyı tanıdım…


*
Son cümle: Rahip-Anlatıcı: “Yine bir kadının hikayesi erkekler tarafından anlatıldı ve sonu acıklı oldu.”

Salı, Ağustos 11, 2009

Korsan Yazar

Elif Şafak’ın Aşk adlı romanının korsanını hediye eden arkadaşıma kızamadım romanı bir çırpıda bitirdikten sonra: Roman, roman gibi değil bir romanın roman boyutunda önsözü gibiydi.

Salı, Ağustos 04, 2009

Okuyorum meydan; okuyorum!



https://www.blogger.com/comment.g?blogID=6366153404503306744&postID=8083004379662819057

Tartışma yukardaki gibidir...

Onu okumasanız da bu metinden keyif (ve ders) alabilirsiniz...

Şu aşağıdaki, tartışmaya eklenen son yorumdur, bana aittir:

Geç fark ettim, güzel bir tartışmaymış, netteki bir tartışma ne kadar güzel olabilirse; insanlar arasındaki tartışma ne kadar güzel olabilirse...

bir arkadaş şöyle yazmış:
“Hakan bey, herkesin size doğrudan veya dolaylı söylemek istediği şey aslında gayet basit: dedikleriniz doğru, ortada pis şeyler dönüyor, zaten hemen herkes biliyor bunları, ama yanlış adam üzerinden siz bunu göstermeye çalışıyorsunuz. S. Gümüş entelektüel namusuyla kendisini kanıtlamış biri...”

E siz doğru adam üzerinden gösterin!

Yanlış adama yönlendirilmiş olmasını geçseydiniz de, pis şeylerle ilgili biraz daha konuşsaydınız olmaz mıydı!!

Okuyorum, meydan okuyorum kampanyasını yapanların hocaları, benim de 15 sene önceki reklam yazarlığı hocalarımdır.

R vitamini reklam ajansına gitmeyi aksattığımdan olmadı; rastlasaydım hep beraber tartışırdık; çok isterdim; size de fikir aşamasında söylerdim, belki kızardınız bana, belki ustalarım tam da bunun için severlerdi; bunun için yetiştirdiler çünkü beni… :

1. oradaki havaya kalkmış eller, meydan okuyan değil teslim olmuş eller gibi görünüyor... Boğulmak üzere olanların elleri gibi bile gözükebilir. Meydan okuyan eller öyle kalkmaz...

2. Bu da kampanyanın tabiatına uyuyor sanki; bence edebiyat dünyası, okurlar, yazarlar; okuyarak ya da ne yapıyorlarsa asla meydan okumuyorlar; en az son 10 yılda belki de 20, meydan okuyanlar başkaları; edebiyat diye bişi kalmaması için uğraşanlar, arkadaşımızın dediği pis işlerle uğraşanlar; meydan okuması gerekenler ise onlara karşı 10larca yıldır susmuş ve pısmış durumdalar (bence Türkiye son 10-20 yılda meydan okuyabilecek tek yazar- ve eleştirmen- yetiştirmedi; ya da onları görmezden geldi; iyi yazar ve eleştirmen yetiştirmedi demiyorum; ama meydan okumak başka bir şeydir! Kafka, mesela, iyi bir yazardır; ama hiçbir şeye meydan okuyamaz!); ama tabi reklam kampanyası da budur: Yaparsın, sonra ürün senin yaptığın yere yükselir-gelir...

Henüz iyi olmasa da, iyi olabilecek bir ürünse... (Ürün derken Notos’u asla kastetmiyorum; okuyorum, meydan okuyorum diyen kişileri yetiştirecek sistemden bahsediyorum.)

Umarım meydan okursunuz cidden, gerçekten...

Çok geç olmadan…

Yürekten yanınızdayım…

Bu kadar...


Aşağıdaki yazı da

Notos dergisinin 17. sayısında "sevdiğim" bir yazı

Konu: Edebiyatımızın önünü açacak yollar.

Yazarı: Özcan doğan:

"Geleceğin yazarı yalan söylemekten, çarpıtmaktan, hile yapmaktan çekinmelidir. Zira sahtelikler, kandırmacalar ve çarpıtmalar bizlere gerçek diye sunuluyorsa, sanat açıkça doğruyu söylemelidir. Sanatın yalanı, gerçek hayatta bize söylenen yalanların panzehiri olacaktır. Edebiyat ise en büyük doğruların en etkili biçimde söylenebileceği yegane sanat alanıdır. O halde, geleceğin yazarı geleceğin okuruna bu yolla gerçeği anlatmalıdır."

Cuma, Temmuz 24, 2009

MAD MAX

Max Frisch

Günlükler

Büyük Anket

(Parantez içleri benim.)


*Birine karşı onun haberi olmadığı halde haksızlık yaptınız mı; bu yüzden kendinizden mi yoksa ondan mı nefret ediyorsunuz?


*Ölmüş olan kimi yeniden görmek istersiniz?

(Öldükten sonra hepsini.)


*Giderek akıllandığınıza ne zaman inanmaktan vazgeçtiniz, yoksa hala buna inanıyor musunuz? Lütfen yaş belirtin.


*Doğmamış olduğunuz aklınıza öylesine geldiğinde: Bu düşünce sizi huzursuz ediyor mu?

(Doğmamış olsaydım da aynı adam olurdum…)

(“Yine” kelimesini ekleyeyim mi diye sorarken kendime; “da” yı çıkarmaya karar verdim…)


*Ölmüş biri aklınıza geldiğinde: Onun sizinle konuşmasını mı yeğlersiniz, müteveffaya son bir şey söylemeyi mi?

(Ayvalıkta olduğumu öğrenen bir arkadaşım, neler yaptığımı falan öğrenmeye yanaşmadı bile; şuraya git, şurdan gel, şuradan şunu iç, şurada tost ye, selam söyle falan dedi…)


*Hangi sorunlar iyi bir evlilikle çözülür?


*Kadınlara acıyor musunuz?


*Ona dokunduğunuz için bir kadının ellerinde, gözlerinde, dudaklarında heyecan, arzu vs belirtileri gördüğünüzde bunu kişisel olarak mı alırsınız?


*Karınızın yerinde olmak ister miydiniz?


*İki cins arasında cinsel ilişkiler hakkında hangi kaynaktan daha çok bilgi edindiniz? Erkekler ya da kadınlarla yaptığınız konuşmalardan mı? Yoksa kadınların tepkilerini kestirerek mi?


*Biyolojiye inanır mısınız, yani günümüzde kadın ile erkek arasındaki ilişki biçiminin değiştirilemez olduğuna mı inanıyorsunuz, yoksa kadınların kendi düşünce biçimlerini yansıtan kendilerine özgü bir gramere sahip olmayıp erkek egemen dil düzenlemelerine tabi olmalarından dolayı edilgen kalmalarını binlerce yıllık bir tarihsel sürecin sonu olarak mı görüyorsunuz?


*Neden kadınları anlamıyor olmamız gerekir?

(Milan Kundera : Ayrılık Valsi)



*Bir daha umut etmemeniz için herhangi bir umudun kaç kez gerçekleşmemesi gerekir; söz konusu umudu beslememeyi yeni bir umuda kapılmadan başarabilir misiniz?


*Bir kadınla dostluk hangi durumda mümkündür?
-Cinsel ilişki öncesi mi?
-Cinsel ilişki sırası mı?
-Cinsel ilişki sonrası mı?


*Neye karşı sigortalı değilsiniz?


*Eğer ölüler diyarına (Hades) inanıyorsanız: Ebediyete dek herkesle görüşebilme düşüncesi sizi sakinleştirir mi, yoksa ölümden tam da bu nedenle mi korkarsınız?


*Neden ölenler asla ağlamaz?

Pazar, Temmuz 12, 2009

AZİZİM ya da Milan Kundera ­VS İhsan Oktay Anar (Hakem: Kafka)

-Milliyetçi misiniz Bay Kundera?
-Hayır romancıyım.
-Komünist misiniz Bay Kundera?
-Hayır romancıyım.
-Sağcı mısınız, solcu mu?
-İkisi de değil ben romancıyım.

Gerçek bir konuşma yukarıdaki; aşağıdaki de benim kurgum, ve daha gerçek:

-Romancı mısınız Bay Kundera?
-Hayır ormancıyım. Hem ormanı hem de ağaçları tek tek görebilen bir ormancı.
-Blair Witch Cadısı’nı gördünüz mü?
-!!!
-Şöyle bir cümle vardır: “Neden devamlı kamerayla çekim yapıyorsun sonunda anladım; kameranın arkası daha az gerçek değil mi…”

İhsan Oktay Anar çok “açık” açıklıyor bunu, az sayıdaki söyleşilerinden birinde:
-Asıl kimliğim yazarlık değil, demişsiniz bunu biraz açar mısınız?
-Bir insanın asıl kimliği insanlıktır.

Anar 1 Kundera 0

Ama sonra:
-Sizin için kadınsız romancı ifadesi kullanıldı. Gerçekten de Anar’ın romanlarında başlı başına ‘hikayesi olan’ kadınlara rastlamayız. Beş romanda da tekrarlanan bu durumun bir nedeni var mı?
-Pek çok romanda pek çok şey yoktur. Romanlarımda kadın yok. Ama ‘zebra’da, ‘bengal kaplanı’ da, ‘guguklu saat’ de yok.

Anar 1 Kundera 2 (Bazı goller 2 gol sayılmalı)

-Sizin için yapılan “Felsefeciliği edebiyatçılığı kadar iyi değil,” yorumlarına ne diyorsunuz?
(Cevap çok sıradan; almıyorum.)

Anar 1 Kundera 2.5

İçinde Kafka olmadan bir Murat Sohtorik metni olur mu; şöyle demişler, Kafka için: “Kafka bir aziz değildir, bir azizin daha da ötesinde, bir büyük yazardır…”

Kafka buna katılır mıydı acaba?

-Aziz misiniz, büyük yazar mısınız Bay Kafka?
-İkisi de değilim, ben yazarım.

ZÜL RENGİ

Elif Şafağın aşk adlı kitabını pempe kapağıyla ortalıkta okuyamıyorlar diye rahatsız olan erkeklerden dolayı zül rengi kapakla yayınlamasına tepki göstermiş ama yazmamıştım...


Elif şafağın bir yazısı çıktı gazetede... 12 Temmuz 2009 Haber Türk

Bunlar başka insan olmuşlar artık...

Diyor: "Demek ki sadece pembe değil aşk da kadınlara atfediliyor. Aşk ki kainatın özü yaratılışımızın gayesi... Aşk ki o imiş her ne varsa alemde..."


E o zaman neden değiştiriyorsun kapağını aşk adlı kitabının pembe!!!

Bu cümleleri kurmakla mı yazar olunuyor!!!!

"İlk başlarda çok üzerinde durmadık bu meselenin. Ama sonra baktık ki durum ciddi. Sosyolojik bir hadise var ortada."

Ne sosyolojisi!!!!

Ortada bir "marketing" hadisesi var; sosyolojik hadise olsa, kitabın kapağı değişmez; sıkı bir eleştiri gelir okura; okumayın kardeşim denir; sizi sosyolojik hadise olarak görüyorum denir; ve bu yazısında Elif Şafağın kendisinin de yazdığı bazı şeylerle eleştiri getirilir...


Hem eleştiri getiriyor; ama değiştirmiş de kapağı!!!!!!

Sanırım eleştiri değil zaten o; daha doğrusu eleştiri getirenle kapağı değiştiren aynı o değil!!!

"Sonunda yayınevimle bir toplantı yapıp pembe kapaktan rahatsız olanlar için...."

Mal mı bu ya; kamuoyu araştırması yapın o zaman kitap çıkmadan; bu yazımı bu konuyu bu kapağı nasıl buldunuz!!!!

"Bunu edebiyat okurunu önemsediğimiz, bir seçenek sunmak istediğimiz ve en önemlisi okur ile kitap arasındaki ilişkiyi donmuş bir kalıp olarak değil....."

Bunlar bir edebiyatçı-yazar cümleleri değil bir PRcı cümleleri...

"Değişmeyen tek şey içeriği..."

Bunu açıklamak nasıl bir… şeydir…

3-5 yıl veriyorum; onu da yazarız burada; hoş, tarihte örnekleri var; sonu değiştirilmiş kitaplar!!!! ama ben ileri kafalı olduğumdan algılayamıyorum!!!
(Tam ters örnekler de olduğundan tabii; kitabında neyi anlattığını sorana küfreden yazarlar; sağ olsunlar.)


Sonra da Elif Şafak aslında pembenin tarihte kadın rengi olmadığını söylüyor, tarihi örnekleriyle, tam tersi erkek rengi imiş, kadın rengi de mavi imiş, sonra feministler falan sahiplenmişler falan filan da ne gerek var, sonuç ortada!!


Ajansta yaptığımız reklam ilanı giderdi reklam verene onaya.

Gelirdi..

Çok sevdiler diye anlatmaya başlarlardı çalışmayı yapmış biz yaratıcı gruba müşteri temsilcileri-direktörleri...

Çok sevdiler, ama başlığın ve görselin değişmesini istiyorlar!!!!

ElifŞafak gibiler sanırım neyi teslim ettiklerinin farkında değiller...

Okuyucu reklam veren değildir; okuyucu sizin yazdıklarınızın da kitabınızın da kapağınızın da sahibi değildir...


Para verip alsa da sahibi değildir…

Okuyucunun sizi sahiplenmesini yanlış anlıyorsunuz.

Lütfen sadece sevgilinizle sevişiniz...

Perşembe, Haziran 25, 2009

KİTAP GİBİ ADAM

(...)
ADAM: Egoist kadının çocuk doğurmasına karşıyım, benden çocuk doğurmasına tamamen karşıyım.

KADIN: Ben de düşüncesiz erkeğin baba olmasına. Biliyorum ki beni nasıl düşünmüyorsa ilerde çocuğunu da düşünmeyecek. Böyle bir erkek tohumlarını asla içime bırakamayacak.

ADAM: Karnında çocuk varken ya da daha sonrasında seni aldatana kadar çoğu erkek senin için kendi hislerini yok sayabilir. Kendine güvenen ve çocuğuna da bu güveni verecek bir erkek istiyorsan, o erkek sana kendi duygularından söz edecektir. İleride çocuğunun babası olacak kişinin duygularından.