-“Bir durumu tek bir güzel sözle özetleyebildiği için insanlar ona hayrandı, ama bu yaptığıyla konuşmayı başlatmıyor sonlandırıyordu.”
-Ben konuşma olsun istemiyorum ki.
-Ama bilgelik demokrattır yazmıştın.
-Demokratlıktan ne anlıyorsun? Herkes konuşsun demek demokratlık mıdır; bence en akıllı konuşsun demek demokratlıktır; akıllı ve iyi; o kişi sensen…
-Sensen?
-Sustururum.
-İnsanları susturman ne anlatır?
-Susmadıklarını anlatır.
-İnsanları ikna etmek bir şiddet biçimidir.
-İkna etmem; sustururum.
-Hey peygamber, demiş Tanrı, onları hidayete erdirecek sen değilsin, benim. Senin bu kadar öfkeli olmaya ne hakkın var?
-Susmazlarsa öfkeleneceğim için susturuyorum… Peygamber sabrının peygamberle alakası yoktur?
-Kimle vardır?
-Tanrıyla.
-Ben tanrıyım diyemeyeceksin böylece!
-Tanrıyı sevdiğim için bu megalomanlık olurdu.
-Tanrı'ya inansaydım, kendimi beğenmişliğimin haddi hududu olmazdı, soyunup sokaklarda çırılçıplak dolaşırdım, demiş biri.
-Tanrıya inanmayınca da başkalarını mı soyuyormuş.
Cuma, Temmuz 18, 2014
Perşembe, Temmuz 10, 2014
Yazılası öykü konuları (ya da bir anda Miranda)
Kim 200 bin TL ister… Lütfen ellerinizi havada tutun, bir şey anlatacağım, hepinize veremem o kadar parayı, vazgeçenler indirebilir, diyerek anlatmaya başlar… Kollar dayanamayıp yavaş yavaş iner. Hatta arada indirip tekrar kaldıranları uyarır, siz beyefendi, pardon ama diğerlerine haksızlık olur, sizi elenmiş sayalım, isterseniz siz yine de kalkık tutabilirsiniz, diye, kibarca. Askerlik anısını anlatıyordur. Tüfek as, tüfek kas. (Bunu anlat, güzel anı ama uzat ve okuyanı da sık, yor.) En son bir kişi kalır. Hatta iki kişi kalsın biri sinirlenip var gücüyle, yok gücüyle, diğerine bir tokat attığı için indirmiş sayılsın elensin, öyle tek kişi kalsın. Ve o tek kişiyi de biraz yorduktan sonra, tamam sizin olacak para şu son soruyu cevaplarsınız der; ilk soru neydi ki der ve alkış toplar finale tek kişi kalan arkadaş… Ne anlatıyordum? Soru budur… Son cümle, anafikir, babafikir, ortalardan bir annekdot, yani anlamlı anekdot, hayatın yükünü kollarınızda taşırken anlamını yakalayabildiniz mi bakalım… Dinlemedim valla der adamımız… Adamımız mı, nerden adamımız oluyormuş… Dinlememiş baksana… E sen de öyle kolun kalkıkken... Az buz bişiler var aklımda ama deymez, der, değmez, sıkılmıştır, onu anlamaya çalışın, askerlik anısına devam ederim bak. Neyse. Demek dinlemediniz; hayatın anlamını anlatıyordum; e neymiş bari, adamımız, kaba; önemi yok, para sizindir, buyurun; e hani kazanamamıştım; e zaten kazanamadınız; alıp alacağınız sadece bu 500 bin lira… (farkındayım)Ağlaya ağlaya harcayınız… (Oğuzhan Akay’ın bir annekdotu aklıma getirdi, teşekkürler)
TAN'dan's
Tarihteki Tanrı tanımlarını getirdi bu yaratıcı beyin şimdi önüme: Pavlov’a göre bir toplumsal refleks, Marx için kitlelerin afyonu, Spinoza’ya göre doğadan kaynaklanan korku, Freud’ça kendi babamızın kozmik gaza dönüştürülmüş şekli, sosyo-biyologların dedikleri gibi, bazı bencil genlerimizin otoriteye gözü kapalı bağlılıklarının sonucu… E, sonuç? Ben size sonucu söyleyeyim: Az kavga etmiyorlar burada; Spinoza yumruğunun bir toplumsal refleks olduğunu söylüyor; Pavlov üzerlerine işemesinin doğadan kaynaklandığını iddia ediyor; Marx diyor ki, ben sizin babanızım; Freud zaten gelir gelmez, afyon sandı burayı…
Salı, Haziran 24, 2014
TAN'dan
...............Bencil
felsefeleri eleyeceksin, bencil felsefe olmaz… Benim edebiyatım diyebiliyorsan,
ancak o zaman edebiyat yapabiliyorsundur, benim demedikçe taklittir edebiyat;
benim felsefem diyorsan da edebiyat yapıyorsundur, yani felsefe yaptığın
konusunda; felsefede benim diyememelisin; senin felsefenden bize ne, çok
istiyorsan edebiyatını yap okuyalım… Çünkü Felsefede taklit etmelisin; hayatı
taklittir felsefe… Yeni bir felsefe diye bir şey yoktur, onun bunun
felsefesidir o; yeni bir gerçeklik diye bir şeyin olmadığı gibi; olanı
görebilmen gerekir. Camus’den bir örnek yeter bunun için: Düşünmek içten içe böcekler
tarafından yendiğini hissetmektir… Bir tek gerçek karşı fikir, düşünmeyi seven
bir doğru fikir bile yeter bu “felsefeyi” yıkmak için; halbuki dese ki: Düşündüğümde
içten içe böcekler tarafından… Ah deriz ne güzel, bunu biraz daha genişletse
keşke; böyle insanlar da yaşıyorlar di mi; bu kadar düşünmeseler keşke…...............
Pazartesi, Haziran 16, 2014
50
Ferit Edgü diyor ki beni Kafka ile karşılaştırmışlar, bir dağ ile bir farenin karşılaştırılmasıdır bu. Bense karşımda bir kediyi bekliyordum, aslanı değil.
Çok güzel.
Kitapları, son kalanlar, binbir hece ve yeni ders notları, adları yanlış olabilir fark etmez; verilecek; ama mesela bir arkadaşıma vermeyeceğim, son zamanlarda verdiğim.
Tanrı inancı ya düş kırıklığı ya da düş zenginliği ister, demiş bir de.
Pardon düş kısırlığı demiş… Bense ikisinin ortasında bir yerdeyim diye eklemiş…
Bu kadar bende bıraktıkları, ama çok güzel kitaplar alın; ben arkamda kütüphanesi olmayacak bir yazarım.
Vermeyeceğim arkadaşım da şu: Bugün diyalektiğe geçirdim diye bulduğum cümleyi onla paylaşıyordum; düşünün, ne büyük onur olmalı aslında; ama yok; geçirememişsindir dedi, geçirmiş olamazsın, sonra da ben diyalektiği severim dedi…
Erkek bu! Kadınlarla bu yüzden konuşulmaz felsefe, ben severim ben sevmem der geçerler, artık erkeklerle de demek; kadınlar derken egoizmi anlatıyoruz artık kadın kadın değil erkek erkek değil, hepsi egoist…
Buradaki sorun tipik.
Kimse kendini göt kılı olarak görmüyor. Herkes göt…
Başka bir örnekle açıklayacağım:
17.5 yaşında bir arkadaşım var. (Bu deminki de zaten 23 falandır en fazla)
Niçe kitabını görünce aa dedi. Ihh dedim (bir ara ilkel insanlar gibi konuşuyorduk ne güzel). Ama dedi, Niçe yahu! Sonra düşündüm; bu kızın babası 44 yaşında ben 45 yaşındayım…
Ama beni arkadaşı gibi gördüğünden yakıştıramıyor o kadarını… Yani ben kim Niçe kim…
20 sene sonra beni okusa (Türkiye iyi bir yere gitmiş demektir bu) ben o sırada üniversite sınavı gibi salak bir şeyle vakit geçiriyordum diyecek…
Sonra düşündüm; Niçe 44 yaşında ölmüş… Ben 45 yaşındayım…
44 yaşına sığdırmışsa bazı şeyleri o salak yaşamı ve nihilist aklıyla; ben niye?
Sonra düşündüm; Niçe Türkiye gibi bir yerde yaşamıyordu… Ve dahilere henüz önem veriliyordu o zaman.
Sonra düşünmedim tabii, artık ne düşüneceğim; Tanrı ölmediyse de izin verirse; mezarında düz döner Niçe: Çünkü her filozof öldükten sonra anlar ne hata yaptığını.
Ama ya siz; salaklar… Yaşınız genç daha; ama o kadar çabuk yaşlanacaksınız ki; bu kafayla.
Ferit Edgü ve Murat Sohtorik kaçırmak insanı 50 yaş birden yaşlandırır, böyle anlatırsınız artık…
Perşembe, Kasım 28, 2013
Tarkovski'yi Tarkan sanmak!
Kadınlar filmlerinizde kesinlikle
geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca
erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği
seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine
ait bir hayatı yok.
Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle
geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu
bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir. Peki tek başına bir
adam, bu normal midir? Tek
başına olmayan bir adama göre daha normaldir. Ben kendi dünyamı korurum,
o kendi dünyasını korur. Bu imkânsız. ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç
dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Bir kadının eş değiştirmesini
tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum.
Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir
hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle
bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü
yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız
gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış,
kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş
olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Daha önce kendine
ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç? Böyle bir kadınla
ilişki kuramam ki. Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz,
öyle mi? Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim. Ama
sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var? Doğal olarak. Kadın
kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur. Ama bu sevgi içinde siz
kendinizi koruyorsunuz. Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var. Kadın
doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz? Sizin gibi, benim
de kadın doğası hakkında bir fikrim var. Ama ben kendimi içerden, bir
kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım. İnsanlar kendilerine toz
kondurmazlar… Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana
öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü
buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar
biliyorum. Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek. Evet,
büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek
kadın bilmiyorum. Birini söyleyin. Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın
yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?
Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe
karşı beslediği duygulara dayanır. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin
sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz. Kadının,
bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi
dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum. Kadının bir kişilik olarak
var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi
dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç
tanıyamayız. Kadın, erkek
üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Ben
de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum. Şükürler
olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de
düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir
oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Tuhaf,
çok tuhaf, kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak
emsalsizliklerini anlamıyorlar. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız
var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik
değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini
yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla. Bazı kadınlar bir erkeğin
işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı
hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir
emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır.
Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık
kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını
anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine
inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür
olduğunu anlamıyorlar. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca
onun hatasıdır. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu
dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak
zorunda olduğu sürece. Yanılıyorsunuz. Bence parlak
kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Bir kadının bir erkeğin
işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi
özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey,
kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek
egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların
kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor. Ama hep var olmuş olan,
yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız
iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek
ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür
bir gruplaşma gerekiyordur. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz.
Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç
bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir. Solaris’te aşkı
resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı
zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var. Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz.
İncitilmez olmak istiyorsunuz. Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe
fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri
farklı olur. Asırlardır başkaları
için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her
zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü
hissedebiliyor musunuz? Bunun
bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz? Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde
köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir
adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Fakat kazanılmış
ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını
sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye
soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını
yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri. Hayret verici kadınlar, manen hayret verici
kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama
öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki,
erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir. Bakın, işte asıl mesele burada.
İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz.
Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil.
Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile
kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular
sormaz. Bunlarla ilgilenmez. Kadın
değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari
bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini
bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam
bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni
mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur
edebiliyorsunuz? Ama hayretten
ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla
dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine
inanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Bilgi
açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir.
Şükürler olsun. Kadınların başka
tür algılara duyarlılığı olabilir. Evet,
kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız.
Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini,
kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için
geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi
kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin
deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı
sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın
manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler
doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına
girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman
insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin
entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum.
Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka
her şey ikincil önemdedir. Bana karşı önyargılısınız. Yo,
yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız
erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması
gerekir.
Pazar, Ekim 13, 2013
Filozofları neden küçümsüyorum!
Engels insanları üçe ayırıyor:
E1. Elimizde kudret olmadığı sürece
özgürlük isteriz.
E2. Fakat, elimizde kudret olunca üstünlük
isteriz.
E3. Başarı kazanamazsak (çok acizsek),
"adalet" yani eşit bir kudret isteriz…
Ben de
insanları üçe ayırıyorum:
M1. Kulluk
yapmayı öğrenmiş kişiler (Engels)
M2. Kulluk yapmayı
öğrenmemiş kişiler (Eagles)
M3.
Kulluk yapmamayı öğrenmiş kişiler (Angels)
Neden?
E1. Elimizde kudret olmadığı sürece özgürlük isteriz (M1. Kulluk
yapmayı öğrenmiş kişi)
E2. Fakat, elimizde kudret olunca üstünlük isteriz. (M1a. Kulluk
yapmayı öğrenmiş kişi; kulluk yaptırmayı öğrenmeye çalıyor.)
E3. Başarı kazanamazsak (çok acizsek) "adalet" yani eşit bir
kudret isteriz… (M1b. Kulluk yapmayı öğrenmiş aciz kişi; hakkını savunmaya
çalışıyor.)
M2. Kulluk yapmayı
öğrenmemiş kişi, yani kudret istemeyen sadece özgürlük isteyen kişi? (Engels’de
yok!)
M3. Kulluk yapmamayı
öğrenmiş kişi… (Bu aşamayı Engels’in aklı bile almıyor: İnsanlığa engel bir Engels!)
İşte o yüzden:
İnsanlar üçe ayrılır:
1.Engels…
2. Eagles…
3. Angels
Salı, Eylül 24, 2013
Kesinlikle arkadan vuracaksın!
Dila Hanım'dan
Cahit Berkay'ın müziğiyle...
https://www.youtube.com/watch?v=cL6TKKowg38
Onu öldüreceksen, bak söylüyorum, kesinlikle arkadan vuracaksın... Hain desinler... Yılan karı desinler... Ne derlerse desinler... Yüzünü dönmesini beklemeyeceksin. Kesinlikle arkadan... Hain olmadan ona zarar veremezsin çünkü!
Ha şunu da söyleyeyim, tavsiye verir gibi konuşmama bakma, böyle bir şey yaparsan, benim için en büyük hainsin... Gözümü kırpmam...
Onun kılına dokunursan... Anladın mı!
Bu da:
http://uyurkenseyirdefteri.blogspot.com/
adresindeki
"Sen onu uyurken seyrettin mi hiç" adlı öykümden, bir dergide yayımlanmıştı.
Cahit Berkay'ın müziğiyle...
https://www.youtube.com/watch?v=cL6TKKowg38
Onu öldüreceksen, bak söylüyorum, kesinlikle arkadan vuracaksın... Hain desinler... Yılan karı desinler... Ne derlerse desinler... Yüzünü dönmesini beklemeyeceksin. Kesinlikle arkadan... Hain olmadan ona zarar veremezsin çünkü!
Ha şunu da söyleyeyim, tavsiye verir gibi konuşmama bakma, böyle bir şey yaparsan, benim için en büyük hainsin... Gözümü kırpmam...
Onun kılına dokunursan... Anladın mı!
Bu da:
http://uyurkenseyirdefteri.blogspot.com/
adresindeki
"Sen onu uyurken seyrettin mi hiç" adlı öykümden, bir dergide yayımlanmıştı.
Perşembe, Eylül 19, 2013
BARBAROS HAYRETTİN
-Merhaba
oturabilir miyim?
-Tabii… Sizi
nerden tanıyorum?
-Dün Barbaros
bulvarında karşılaştık…
-Aaa evet…
-Bana
baktığınızı fark ettim…
-Aaa evet, hatırladım…
-Memelerime
baktınız ilk yüzüme değil oradan ilginizi çektim… Sonra da geçince kalçalarıma…
Güzel kadınmış dediniz… Daha önce buranın insanları hep öğrenci, benim yaşımda
birisi yok mu diye düşünüyordunuz ve olsun böyle genç birisiyle de birlikte
olunabilir diye düşündünüz… Bunlardan biriyle… Bunu düşündüğünüz anda beni
gördünüz… Çağırmışsınız gibi…
-Bu… bunları
nerden biliyorsunuz?
-Buradan,
Barbaros’tan… Şaka yapıyorum… Düşüncelerinizi okuyorum…
-Şaka
yapmıyorsunuz! Başka bir açıklaması yok…
-İlginç olan
şu ki bugüne kadar düşüncelerini okuduğum ikinci erkeksiniz…
-Kadın
olarak kaç tane?
-İkinci
insansınız… İlki sevgilimdi… Hayır, sadece bir tane oldu… Ama ilginç olan onun
benden hoşlandığını okuyabildiğimden ondan hoşlandığımı şimdi anlıyorum…
Aslında onu sevmedim hiç… Kendi düşüncelerimi okuyamamışım yani. Bunu şimdi
sizden hoşlandığımı görünce anlayabiliyorum… Hoşlandığım ve benden hoşlanan
kişilerin düşüncelerini okuyabileceğimi düşünmüştüm ve şimdi görüyorum ki olay
başka… Ortak noktalarınız o değil çünkü… Bundan sonra da yardım eder misiniz?
-Edip
etmeyeceğimi göremiyor musunuz?
-Kızmadınız,
heyecanlandınız… Fiziksel beğeninizden kaynaklanan heyecan yanına başka bir
heyecanı da aldı, bir gizemi ortaya çıkarma heyecanı… Artık göğüslerimi
düşünmüyorsunuz… Dediğim anda kalçalarımı düşündünüz… Sanırım yakında sevgili
oluruz ve görürsünüz merak etmeyin… Şimdi işimize baksak…
-Siz devam
edin ben yetişmeye çalışayım…
-Hayır, onla
birlikte olmadım… Neden olmadığımı hiç bilemedim ama bir şey beni itti… Ben de…
-Ne?
-Ben de
sevindim… Ona aşık değildim… Ondan aslından neden hoşlanmadığımı şimdi anlıyorum;
yani nedenini anlamıyorum da sizden hoşlandığımı anladığımdan…
-Sizden
hoşlanan adamların okuyabiliyorsunuzdur…
-Ama benden
hoşlanan bir dolu adam var…
-Çok konuşan
kadınları sevmem derdim ama onların çok konuşmalarıyla bir ilgisi yokmuş beni
düşüncelerimden uzaklaştırdıkları içinmiş… Sizde bir sorun yok şimdilik…
-Ha ha
akılsınız…
-Akıllısınızdan
daha güzel oldu…
-Düşünce
okuyabilecek kadar akılsınız… Aynı fikirdeyim, bir üçüncü kişiyi bulmamız gerek,
ama ondan hoşlanmayayım olur mu…
-Onu dövmek
istedim, biliyorsun, ama…
-Bunu
yapmayacaksınız… Evet, bana sen diyebilirsin.
-Senin
gizemini keşfetmek daha önemli tabii ki. Hatta dördüncüyü…
-Belki de
kimse olmaz başka…
-Bir dakika,
geleceği göremiyor musun?
-A hayır,
bunu hiç düşünmedim, daha doğrusu görmedim… Bu bir histi sadece ama güçlü bir
his…
-Güçlü
olmaktan güzeli güçlü hisleri olmaktır… Şimdi çıktı…
-Fark ettim
çünkü okuyamadım… Sen bu konuda benden güçlüsün… Kimsenin düşüncelerini
okumadın ama…
-Belki de
güçlü hisleri olanları okuyabiliyorsundur.
-O çocuğun
benim dışımda güçlü hisleri yoktu ama… Bunu sen yazdın… O çocuğu bilmiyorsun
daha…
-Sen biliyor
musun?
-Hatırlamıyorum,
şu an o tamamen silindi… Yani hatırlıyorum ama çok çok eskilerde kalmış gibi…
Bir yıl önce ayrıldık halbuki… Her şey çok canlıydı bir de senle…
-Karşılaşana
kadar… Belki de her erkekte başka bir düşünce okuma yeteneği gelişiyordur… Ya
da ona aşıktın aslında ama bitti ve aşkını hatırlamıyorsun…
-Hayır ona
aşık değildim merak etme bunu biliyorum… Erkeklik sorgulamasından vazgeç şu an
seni her şeyden çok istiyorum ve kimseye böyle hissetmedim… Kızma bana bu akşam
sevişeceğiz sanırım ama şu an kafam tamamen gizemimde… Hayır adım gizem değil…
-Benimki de
murat değil.
-Murat,
sevgilim…
Pazar, Eylül 08, 2013
S.A.P'den
Benim
insanım kendi kendine yetebilen, güçlü bir insanken, diğerlerininki kendilerini
güçlü hissettiren bir insandı. Ben kendi tahtını bulmuş ya da onu yaratmış bir
kraliçe ararken, insanlar hizmetkar arıyordu. Kendine güveni tam, güçlü bir
hizmetkar. Ben bana ihtiyacı olmayacak birinin beni sevmesini aşk olarak
tanımlıyordum, kadın ise kendisine tapacak birini, kendini el üstünde tutacak
birini, zaaflarına hatta ona karşı işlediği günahlara rağmen dizinin dibinden
ayrılmayacak birinin kendini sevmesini aşk olarak niteliyordu. Kadın kendi
değerini görecek ama bu arada kusurlarını görmeyecek kişiyi âşık olarak
tanımlar, yanılgılarına rağmen onu sevmesini isterken aşığından, ben ancak en
büyük yanılgımı ortaya çıkaran kişiye âşık olabilirdim. İnsanın ilişkileri
birbirini kayıran dostlar, düşmana karşı birleşen müttefikler arasında geçerken
benimki düşmana âşık olmayı asla dışlamıyordu. Tolstoy’un Anna Karenina’sındaki
Arkadyeviç’in “Bütün insanlar, hepimiz günahkarız, ne diye kızalım birbirimize,
ne diye kavga edelim?” mantığına sahip insanların arasında ben Milan
Kundera’nın Şaka’daki mantığına sahiptim: “Her biri kendi alçaklığını bir
ötekinde gördüğü için, birbiriyle kardeşçe geçinen insanlar kadar beni
tiksindiren hiçbir şey olamaz.”
Cuma, Ağustos 30, 2013
TANIŞMALAR, YENİDEN TANIŞMALAR
1.
Kırmızı koltukta oturuyorduk. TV yoktu. Müzik seti TV yerindeydi.
Çalarken ona bakılırdı.
-Ne
güzel sözler di mi?
-Benim
İngilizcem pek yeterli değil.
-Sana
çevireyim.
Böylece
o güzel sözler sarkıcının bize söylediği değil, benim ona söylediğim sözler
oldu.
-Doğru
çevirmedin ama güzel çevirdin.
2.
Olimpos. Bikinili.
Eli çenesinde. Dirseği masada. Yazmamı izliyor. Sıcak. Bir an dirseği kayıyor
masadan, düşe yazıyor:
-Ay noolur bunu
yazmayın, valla bi daha yapmam, boşluğuma geldi…
4.
-Öğlen ne
yiyeceksin?
-Bilmem, sen?
-Bilmem.
-Anlaştık.
5.
Merhaba birbirimizi
tanıyormuş gibi yapalım mı, dediğinde yanıma oturmuştu bile.
6.
-Güzel
bir bayanla tanışmak için mazeret bulma tatlısından sizde var mı?
-Maalesef.
Yok.
-Boş
gününüzde çıkalım var mı?
-Hayır.
-Gece?
-Üzgünüm.
-Herhalde
bir sevgiliniz vardır?
-Yeni
bitti.
-Peki
ne kaldı?
-Sadece
menüdekiler.
-Bir
şarap rica edeyim o zaman, kan kırmızı!
7.
-Ben başka birine
aşık olmuşum onun elinden tutmuşum sonra seni görüyorum yanına geliyorum aşık
olduğum kişi buna izin vermiyor. Ben de ona kızıyorum o sevdiğim adamdı şu an
bana ihtiyacı var yanına gidicem diyorum. Ama o kötü hissediyor, sımsıkı
sarılıyorum ona gelecem korkma diyorum sonra senin yanına geliyorum. Gerçek
gibiydi rüya değildi sanki.
-Sen beni aldatmış oluyor musun şimdi?
9.
Göz doktorunun odasından çıktı, bana bir an dikkatli dikkatli baktı,
çantasına bir şeyler koyup dönüp tekrar dikkatli dikkatli baktı. Yerine oturdu.
Sekretere nasıl olmuş diye sordu. Sonra kalktı sekreterin yanına gitti. Döndü
yanıma geldi, bana doğru eğilerek, nasıl sizce dedi. İki ayrı renkte lens
takmış, onları gösteriyor. Eğilmeyin ben kalkayım dedim. Ayakta yüzlerimiz
birbirine yaklaştı. Uzunca bir süre öyle dikkatlice birbirimize baktık. Bilmem
ki, dedim. Karar veremedim. Sonra bir tanesini beğenir gibi oldu. Sekreter kız
sizin seçtiğiniz çok göze batacak bir renk değil, ne renk seçenler var, dedi.
Ben de destekledim, evet sizinkiler göze batmıyor. Sizinkiler çok batıyor,
dedi. Sonra alalacele toparlanıp çıktı.
Pazar, Temmuz 28, 2013
MARJİNAL
Çocuk, kişiliğinin geçmiş oyunlardan
kavrayabildiği kadarını, bir zaman sonra yetişkinler dünyasında, kendisinden
önce “yetişmiş” insanların oyunlarında denemeye başlar. Önce birkaç sonra
birçok kez kazanır. Çocukken oynadıklarının aksine sonraki ya da başka oyunlara
sıfırdan değil birikimleriyle başlar. Bu birikimler yeteneğindeki gelişme
değildir sadece, geçmiş oyunlarda karşı tarafı yenmesi sonucu kazandığı para,
kredi, bağlantılar, şöhret gibi şeylerdir aynı zamanda. Öyle bir yere gelir ki
katıldığı oyunda artık oyuncu değildir, oyunun sahibidir. Kasadır. Oyunu
kurandır, oynatandır. Kaybetmesi neredeyse olanaksızlaşırken, her elde ne kadar
kazanacağını bile hesaplayabilir. Gelecekte oyunu ne yönlere doğru
geliştirebileceği ve hangi başka oyunlara da el atabileceğiyle ilgili planlar
yapmaya başlar. Bir süre sonra bulunduğu durumda yaptığı şey, bugünü yaşamak
değil geleceği planlamaktır. Her şeyi kontrol edebilen bu kişi zaten artık
oyuncu değildir ya, kaybetme riski olmadan oynanan, şimdiki anın zevkine ve
heyecanına varılmadan yaşanan oyun da artık oyun olmaktan çıkar. (Onun için
olduğu kadar onun yönetiminde oynayanlar için de... artık oyundan bahsedilemez
bile.) Bu, olması istenen, planlanan bir durum değildir tabii ki, ama artık
öyle bir bilinçsizlik durumuna gelinmiştir ki tam da bunun olması planlanır,
olması planlanacak şeyin bu olduğu sanılır (oyunu yok edecek bir durumun oyuna
dahil olamayacağı gerçeği yadsınır, amacın oynamak olduğu düşünülmediğinden
oyunun varlığını koruyucu bir kural koymaya da baştan gerek görülmemiştir
zaten). Kazanmanın daha riskli hâle gelmesi -isterik bir tutkuya dönüşmedikçe-
oyunu daha heyecanlı kılar ya (gerçekten “oyun” olan bir sistemde kaybetmek bir
zarar değil, kazanmak kadar doğal bir sonuçtur) oynatanın yapmaya çalıştığı ise
riski azaltıp kârı sabitlemektir -ya da kâr artırma hamlelerindeki riski
azaltmaktır. Başardığında, artık oyunculuktan çıkmış olan bu insan zaten belli
bir yaşa gelmiştir ve ne kadar farklı oyunlar oynamış olsa da, (oyundan) tat alma
duyusunu kaybettiğinden, aslında hiçbirinden çocukken aldığı zevki alamamıştır.
Ama o güne kadar yaptıkları da genel, soyut anlamıyla bir oyun olduğundan, her
oyunda olduğu gibi kazanç tümüyle bırakılmadıkça başa, o ilk, saf heyecana
dönmek olanaksızdır.
Cumartesi, Temmuz 20, 2013
Sensin yetmez ama evet
Yılmaz
ÖZDİL 20 Temmuz 2013 Cumartesi Hürriyet yazısı
“İki gün izin rica ediyorum. Velev ki Fas’a gittim... Kaçmış sayılmam yani. Salıya görüşürüz.”
“İki gün izin rica ediyorum. Velev ki Fas’a gittim... Kaçmış sayılmam yani. Salıya görüşürüz.”
İşte aşkım yazmıştım ya bir yazarı okuyabiliyorsanız o
muhalif falan değildir diye, devlet yönetimine muhalefet olarak algıladılar
sadece, evet ama yetmez… Ben neden devlet yönetimini eleştirmiyorum?.. Devlet
yönetimi kim ben kim…
Olay halkı eleştirmektir… Sadece eski yazdıklarıma
bakmam bile yeter, burada, diyelim 10 tane maddede devlet yönetiminin bu halk (ve
her halk) karşısında bir melek kaldığını göstermem için…
Ha başbakana hakaretten ceza yemiş bir “kadınları en
iyi anlatan” yazar… Hadi bakayım benzer cümleleri kadınları eleştirmek için
kullan, gör yargılanmayı, cezayı… Başbakan halt eder halkların kadınlarının terbiyesizlikleri
yanında…
Devlet baskısıymış… Pöh… Devlet şiddetiymiş, polis
devletiymiş… Peh… İşkence imiş, devletin halkına uyguladığı… Sokakta işkenceyi
öyle bir yedirir ki bu halk sana, devletinki masum kalır, seni kurtaracak bir
başka halk da bulunmaz… Diktatörmüş, sensin diktatör… Yazılarını da yazamasın,
devletin gazetesinde değil halkın gazetesinde, ister bir yüzde elli ister diğeri
olsun, hiçbirinde yazdırmazlar, yaşatmazlar…
Ama işte aşkım,” muhalif” gazeteci yazarlardan biri
yazmış bugün, halkı eleştirmiş, çok üstü kapalı ama olsun… Çok kişisel bir
sebepten aşkım, ama olsun… Edebiyat yazarlarının bile ben okura yaranmak için
yazıyorum diyebildikleri yerde -bunlar densiz densiz bir de Celine falan
severler- yetmez ama evet, aşkım…
Cuma, Mayıs 24, 2013
TADIMLIK
-Kızıyor musunuz?
-Böyle yaşandıysa…
-Böyle yaşanmış olmayabilir.
-Böyle yazıldıysa…
-Siz Sharlock Holmes’daki Watson'sınız: Sıradan biri olarak o, Holmes’un dehasını ateşler, bir çeşit ilham kaynağıdır; bunu da yanlış ve eksik yorumlarıyla yapar. Watson olmak sizi kırmayacaktır… Aynı zamanda sizi Alain Robbe-Grillet türü bir insan olarak da yazıyorum: Sözümün kesilmesine bayılırım ben, özellikle de ne anlattığımın pek fakında olmadığım zamanlarda, diyen biri...
-Böyle yaşandıysa…
-Böyle yaşanmış olmayabilir.
-Böyle yazıldıysa…
-Siz Sharlock Holmes’daki Watson'sınız: Sıradan biri olarak o, Holmes’un dehasını ateşler, bir çeşit ilham kaynağıdır; bunu da yanlış ve eksik yorumlarıyla yapar. Watson olmak sizi kırmayacaktır… Aynı zamanda sizi Alain Robbe-Grillet türü bir insan olarak da yazıyorum: Sözümün kesilmesine bayılırım ben, özellikle de ne anlattığımın pek fakında olmadığım zamanlarda, diyen biri...
Pazar, Nisan 28, 2013
KAHİN
Bana bunu nasıl yapar diye sinirlendim ve telefonumdan numaranı sildim. Onunla da yetinmedim arama kaydından da sildim. Aramak istesem de arayamayayım diye. Ve, bütün gece aramak istedim ve arayamadım... Pişman oldum. Belki de buna ihtiyacım vardı. Sonra oturdum kahini okudum. Bir kez daha pişman oldum. Sana yalan söylemeyeceğim. Ve senin ne yaptığını söylemeyeceğim, sen biliyorsun zaten. Birbirimizi tanımadığımız için bu saçmalığı bir kez olsun unutalım. Ben seni özledim özlüyorum, aklımda kaldın, senden öğreneceğim çok şey var, esirgeme. Sussan da orda olduğunu bilmek istiyorum çok güzeldi. Ekle beni hadi bir kez daha aynı haltı yemeyeceğim.
Pazar, Mart 17, 2013
ÇAPKINLIĞIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Varolmanın
Dayanılmaz Hafifliği’nde iki tür çapkından söz edildiğini söyler Milan Kundera:
“Lirik çapkınlar (her kadında kendi ideallerini ararlar) ve epik çapkınlar
(kadınlarda kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini ararlar.)”
Epik çapkının tek bir kadına yönelmiş
halini düşünelim... Kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini tek bir kadında
arıyordur bu adam. Montaigne’in “Bir insanda insanlığın tüm halleri mevcuttur”
lafından hareketle böyle yapıyordur herhalde ve doğru yerde, insan ırkının ruh
çeşitliliği konusundaki en verimli örneğinde dolaşıyordur. Seçtiği kadının o
balta girmemiş (ya da girmiş) ruhunda bir gezgin, bir kaşif gibi ilerliyor,
farklı (t)avlama yöntemleri geliştirerek kendi avcı ruhunu da tatmin ediyordur…
Bu tarz bir çapkınlık kadınlar için tapılası bir şeydir herhalde. “Kadınlığımın
en gizemli taraflarını ortaya çıkartıyor…”
Ama olmayabilir de… Kadının değişik ruh
durumlarının ortaya çıkarılması ve farklı hayat olasılıklarının keşfedilmesi,
bir hazinenin gün ışığına kavuşturulması olarak önce çekici gelecektir, evet;
ama kadının bir zamandır, belki bir hayattır kafasında oluşturduğu belli bir
kadın tipi vardır, ya da adamın ortaya çıkarttıklarından birine daha fazla
yakınlık hissetmiştir… İdeal bir kadınlık durumu olmayabilir bu, ama kadının
“ben buyum” dediği bir durumdur. Seçimidir kadının. Seçen cins olduğundan,
seçimlerinde daha inatçıdır kadın; değişmez, değiştirilemez, değiştirilmesi
teklif bile edilemezdir seçimleri, anayasadır… Bundan uzaklaşılmasını, farklı
olasılıkların araştırılmasını hakaret kabul edecektir…
Başka birine kur yapılmasına nasıl
çapkınlık diyorsa, seçtiği ruh halinden başka bir haline kur yapılmasına da
çapkınlık diyecektir kadın.
Şeytani şımarık…
Yani bu derinlemesine çapkın, ruh
gezgini, karakter kaşifi… de mutlu etmeyecektir kadını.
Şu metin şimdi buraya uyar:
Her
seferinde yeniden kur yapıp
her
seferinde yeniden tavladığım
her
seferinde farklı taktikler uyguladığım halde
hep
aynı şekilde teslim oluyordu.
Salı, Ocak 22, 2013
İLGİNÇ BAĞLANTILAR
Haydar Ergülen’den öğlen okudum, okuyucu eleştirisi konusundaki kıskandırıcı soruyu sormuş, benim defalarca yazılarımda anlatmayı bence başarılı cümlelerle becerdiğim konuyu gayet basit bir şekilde vermiş: Hani okuduğunuz yazarla tanışırsınız da, bazen, bu muymuş yahu dersiniz ya, e yazar da sizle tanışınca, bu muymuş benim okurum, ben bunun için mi yazıyorum, demiş olamaz mı?
Ordan aklıma Robinson geldi… Michel Tournier’den okumuştum sanırım, benzer bir şey: Robinson kurtarıldıktan yılla sonra adasına geri döner, tanıyamaz adasını… Kim soruyordu, yazar mı, kim olabilir? Sorar ki: Yahu Robinson, acaba adan seni tanıyabilmiş midir?
Sonra eve geldim önümde 2 Tournier, 1 Salinger… Sonra Oruç Aruoba geldi aklıma… 4 kitabı önümdeydi. Korkarak okudum yıllar sonra, ya beğenmezsem artık diye. İlkinde… Beğenmedim… Korkum arttı… İkincisini de beğenmedim… Eyvah dedim; seviyorum Aruobayı, haklı da olabilirim, sevmekte ve yanılmakta, Aruoba’yı haklı olarak seviyorsam ve hala seviyorsam, bugüne kadar sevmeyip de yetersiz bulup da artık aşmışım deyip de, zaten bundan iyilerini yazdım deyip de bağışladığım, her iki anlamda da, kitaplarıma acaba haksızlık etmiş olamaz mıyım? (Neden kitap bağışlıyorsun diyebilirsiniz, arkanda birikse ya kütüphanende, ben de hanende melek… Japon ya da Çin çay evini anlatan bir kitap okumuştum. Çay evinden tekrar olmaz diyordu. Batıda, masasının arkasındaki koltuğuna kurulmuş bir adam ve arkasındaki duvarda da aynı pozdaki resmini görürsünüz, hangisinin sahte olduğunu düşünürsünüz diye de bağlıyordu. Siz de bağlayın artık…)
Üçüncü Aruoba beni kurtardı (ad vermiyorum özellikle, herkesin beğenileri ve aşkınlık seviyesi farklı, haha) çünkü onu beğendim. Ve Allah sizi inandırsın (ben beceremez miyim?) dördüncüyü de hala beğeniyorum, hatta başköşem… Demek ilk ikisinde kendi değerlerimce haklıyım onları gönül rahatlığıyla bağışladım… Yazarların bazı eski kitaplarını beğenmemelerinin de sık rastlanan bir durum olduğunu hatırlayarak…
Hatırladığım buydu ama yaşadığım benzeri, sadece yazarlar değişik, işte demin dediğim Salinger… Saygım sonsuz ama yok, bana göre değil artık, tarzım başka, öyle yazmadım ve yazmayacağım… Nasıl mı anladım, sağlaması Tournier’lerle. Veda Yemeği ve Çalı Horozu, öbürlerine neden ulaşmamışım, ilk fırsat bu fırsat…
Sanki böyle bitmemeliydi, bir şey vardı sanki daha… Aman, koy bloguna rahvan gitsin…
DEDİYDİ DERSİNİZ
DAHA NE
Çok kötü bir olay olacak çabuk gel dediydi, aceleyle çıkıp gittiğimden otomobilimle kaza yaptım, bir ay sonra komadan uyandığımda aklıma geliverdi de sordum, sahi senin bahsedeceğin kötü olay da neydi… Daha ne dediydi…
Buradaki daha ne dediydi lafını, daha ne bunca başına gelenden sonra, iyice bir iyileş de sonra konuşuruz, olarak yorumlayan okur, eh fena değil, ya da e ne var ki bundan diyen okur, lardan bazıları, biraz daha zihinlerini yorup, ya da bana sorup cevabını, soruş tarzlarına göre, kulaklarına ya da suratlarına aldıktan sonra yazara biraz daha güvenmeye başlarlar… Bu yolda devam ederlerse, bunu ben anlamamış olmalıyım’a varırlar (benim de hata yaptığım bazı yerlerde hatta). Bunu ben anlamamış olmalıyım’ı, doğru yazara karşı düşünüyorsanız siz, özellikle iyi demiyorum, ahlaklı bir okur olacaksınız demektir. Yani kendinizi aptal yerine koyduğunuzda… Niçe nasıl tanrıya tapılan dönemler sonunda tanrıyı öldürerek intikamını aldıysa, ben de okuyucuya tapılan şu dönemde okuyucuya aptallığını kanıtlayarak alıyorum öcünü… Edebiyatın; yazarlardan, onu bu hale getiren…
(Ha bir de, kendi yazdığı üzerine sözü alan yazarları eleştirenlerden, yazardan çıktıktan sonra o okurundur diyenlerden de…)
Perşembe, Eylül 27, 2012
KİNYAS VE KAYRA VE İSA
“Kök, şöhreti küçümseyen çiçektir.” Halil cibran
“Gözlerim ile beynim arasından geçirdiğim son kavram o kadar
saçma geldi ki.”
“Bütün bunları kendime tekrarladıktan sonra terk etmeye
çalıştığım bana çok uygun bir yanıt verdim.”
“Boynundan süzülen alkolün bir bölümünü midesine indirdi.”
“(...) kalemi sağ eline geçirip her gerçek solak gibi
neredeyse felçli sayılacak kadar hakim olamadığı hareketlerle(...)”
“Futbol takımı taraftarlığından farksız o günlerde(...)”
Kinyas Ve Kayra’nın (Hakan Günday) Doğan Kitap’tan yapılan
13. baskısının ilk sayfaları daha; 13’ün uğursuzluğu ile ilgili olabilir mi
yukarıdaki sözcükler...
Ve davamında, yaklaşık 100’üncü sayfaya kadar, altını
çizdiğim bazı hatasız, güzel ve anlamlı cümlelerin yanına, hatalı olanlarla
karışmasın diye “artı” işareti koyarken, bu “artı”lardan bir tanesi yanlışlıkla
“haç” gibi göründü. Ordan aklıma geldi, hatasız ve güzel cümlelerin hatalı
olanların günahını çektikleri, İsa gibi. Hatalı hatasız (ve güzel) ayrımı
yapmadan alıntıladım aşağıda; küçük bir oyun da olur okuyan için. Yüzde 80’den
fazlası hatalı.
“”(...)benden çok ama çok seyrek yaptığı bir şey yaparak
sigara istedi.”
“İntihar nefsi müdaafaydı.”
“Platon’un Mağara İstiaresi’ne karşılık, ben de Kuyu
istiaresi’ni yazdım: Doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından
hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece
doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım. (...)
Ve sordum, Tanrı’nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu.”
“(...) ama bu tabanca çığlığı solumda oturan Kinyas’ın
elinden geliyordu.”
“Neden Türkçe yazıyorum? Neden dört dilde birden
düşünebilmeme rağmen bu lisanda anlatıyorum hikayemi?”
“On dört yaşımdayken gittiğim okulda bir kız vardı. Adı Efla.
Siyah büyük gözleri bana bakardı. Ona birkaç hikayemi anlattım.”
“Dünyanın en iyi kitabı ve tek kitabı olduğuna inandığı
hikayeler bütününü bitirmesini kutluyordu.”
“Ve saçı sarı olduğu halde boya olmayan bir adam.”
“Bir sabah hayallerimde uyanıp hiçbir şey hatırlamayacağım.
İşte o günü bekliyorum yeniden doğmak için ama o kadar çok var ki ölmeden
reenkarnasyona.”
“Cehennemi de kundaklarım.”
“Kabul etmeliyim ki, altı milyar insanın yerine düşünüyorum.
Altı milyar insanın adına yaşıyorum. Ben öldüğümde altı milyarı da ölmüş
olacak.”
“Gerçekten de birbirlerini hiç sevmiyorlardı. Ama yine de
birbirlerine girmelerini engelleyen arada çok insan vardı.”
“Dieudonne ile Melina o işi ancak bir şekilde
yapabiliyorlarmış. Meline ölü taklidi yapıyormuş ve Dieudonne ancak o zaman
tahrik olabiliyormuş. Bir düşünsene, senin gibi gerçek bir beyaz centilmenin
cesediyle karşılaşınca kim bilir neler yapar! Bana sorarsan, öldükten sonra
bile canın yanar.”
“O da, kendi ülkesi vatandaşlarının bir özelliği olan muhasebeci
gözüyle bakıyordu hayata.”
“Bardaki beş kişi Afrika’nın biraz da özetiydi.”
“İnsanoğlunun çekebileceği acı ve yapabileceği tiksinti veren
davranışlarının sınırını saptamak için yapılan bir deney.”
“Mucizeler bitti. Doğmak yeterince mucizevi. Başka bir tane
daha beklemek aptalca.
“İhtilaller çıkartılabilir, birileri aşık oldurulabilir ve
hatta intihar ettirilebilirdi.”
“Yanıtı olmayan bir soru olarak geldim dünyaya. Ve sorusu
olmayan bir yanıt gibi de gidiyorum.”
“Birileri pişman olmalı beni hayal ettiğine.”
“(...)kadını döveni bulup aynısını ona da yapmayı, böylece
birbirlerine benzeyeceklerinden daha iyi anlaşacaklarını düşündüm.”
“Yüzlerin hepsi birbirine benziyormuş gibi geliyordu bana.
Bir zencinin beyazları birbirine, bir beyazın sarı ırktan olanları birbirine
benzetmesi gibi. Tabii onların bir özrü vardı. Ne de olsa farklı
ırklardandılar. Ama ben de bütün insanlıktan farklıydım. (...) Hepsi de aynı
cinsten köpek gibiydi. Farkları tasmaları, ayakkabılarıydı.”
“Sabahları erken kalkıp gitmem gereken okul yıllarında bile
bir çalar saatim olmamıştı.”
“Ve şimdi de viskilerimi benimle paylaşmanızı istiyorum.”
“Uyuyan bir katil ile uyuyan bir aziz farklı olmadığından.”
“Kayra’yı Miguel’le konuşurken dümenin orada buldum.”
“(...)böylesine cinsel hayali ve dünya görüşü yüksek birini.”
“Ve aşçı yamağının kalçaları başkalarının da ilgisini çekmeye
başladı. Bu sefer kimse linç girişiminde bulunmadı çünkü yamağı düzenlerin
sayısı ahlakçılık oynayanların sayısını geçmişti. Kanıksanmıştı çocuğun
kalçalarının lezzeti. Ama ilk hareketi yapıp dişleri paramparça olan adam,
tabuyu yıkan kişi olarak, bütün insanların günahlarına karşılık çarmıha
gerilmiş İsa gibi, yolculuk boyunca hücresinde tutuldu.”
“BMW. Black Magic Woman”
KAVRAM KARMASUTRASI
DOĞRU SÖZE NE DENİR (2008)
“La terre est une orange bleue”
“Dünya mavi bir portakaldır.”
Melih Cevdet Anday:
“Mavi bir
portakal olduğunu Eluard’dan duyduğum günden beri dünyamızı daha güzel
buluyorum, daha seviyorum. Ama Aragon bakın ne yazdı da bu sevinci yarıda
bıraktı. “Bu bir doğru sözdür” dedi. Çünkü portakal da yuvarlakmış, dünyamız
da; sonra portakal hamken mavi olurmuş… Anlaşılmaz bir yanı yok diyordu Aragon
bu dize için. Oysa bu dizenin doğru olup olmadığını araştırmak aklımın ucundan
geçmemişti benim. Portakalın hamken mavi olduğunu bilmeden, düşünmeden de
sevmiştim onu.”
Anday, sonra bir yanlışlık yaptığından söz ediyor:
Eluard’ın dizesi de çevirisi de farklıymış. Çevirinin doğrusu:
“Yeryüzü mavidir portakal gibi.”
Ben de bu çeviriyi biliyordum, ve bu bana daha
şiirsel gelmişti -portakalın hamken mavi olduğunu bilmeden.
Dünya mavi bir portakaldır, demek, şeklen portakala
benzeyen, ama mavi renkte olan bir şeyi tasvir ediyordu ve bu da çok özel
durmuyordu.
Halbuki “Yeryüzü mavidir portakal gibi.” dendiğinde
kafam alkol almışım sevişmişim çıplak yatıyormuşum ve bu ne yahu diye
düşünüyormuşumdaki gibi oluyordu ve Eluard’ın -yani şair olarak kabul edilen
birisinin- söylediği bir cümle olarak da kabul ettiğimden daha özel geliyordu
bana.
Portakalın hamken mavi olduğunu da Anday’ı okurken
öğrendiğimde, güzelliğin biraz yana çekilmiş, başka bir özelliği davet etmiş
olduğunu düşünüyordum: Anlam...
Olmamıştır daha dünya, diyordu şair.
Güzel diyordu; doğruyu da kapsayan gerçek güzelden
söz ediyorum.
Yani aslında Aragon’a katılıyordum, bu bir doğru
sözdür diyen. Bazı şeylerin açıklanmasını sevmeyen şairlerin ve yazarların
“kadınsılıklarını” düşünerek ve bunun da onların özelliği olduğunu unutmadan.
Deniz kabuğunu kulağımıza dayadığımızda duyduğumuz
dalga seslerinin bedenimizdeki kan dolaşımının sesi olduğunu öğrendiğimde,
dalgaları duyma mucizesinden birkaç kat daha müthiş bir mucizeyle
karşılaştığımı düşündüğümü de asla unutamam. (Bedenimizin de doğa olduğunu ne
çok unuturuz!)
Mantık, duyguların yokluğu değildir. Ne yazık ki bu
ikisinin -mantığın ve duyguların- bir arada bulunmasına mucize olarak bakmaya
“geriliyoruz” çoğu kez. Dünya mavi gerçekten de portakal gibi.
DOĞRU SÖZE NE DENİR (2012)
Doğru Söze Ne Denir 2008’deki konuya Mehmet Rifat’ın
Gösterge Avcıları adlı kitabında rastladım. Om Yayınları’ndan 2000’de
yayımlanmış.
“La terre est bleue comme une orange
Jamais une erreur les mots ne mentent pas”
“Dünya mavidir bir portakal gibi.
Asla bir yanlışlık (yok) sözcükler yalan söylemez.”
Dipnotta iki farklı çeviriye de yer vermiş Mehmet
Rifat:
“Yeryüzü mavidir portakal gibi
Yok yanlışı sözcükler yalan söylemez”
(S. Maden)
“Dünya portakal rengi dünya mavi
Sözcüklerde yalan yok yanlış falan arama”
(A. Kadir
– A. Bezirci)
İkinci dizeyi de öğreniyorum bu sayede ve 2008’de
yazdığım metne inancım güçleniyor. “Dünya mavidir bir portakal gibi.”, “Yeryüzü
mavidir portakal gibi.”, “Dünya portakal rengi dünya mavi.” çevirilerinin
yanında “Dünya mavi bir portakaldır.” çevirisinin Melih Cevdet Anday’ın da
belirttiği gibi yanlış bir çeviri olduğunu görebiliyorum, Fransızca bilmeden...
Aragon’un açıklamasıyla ilgili bir değini yok Gösterge
Avcıları’nda... Ama kitabın daha sonraki, Oktay Rifat’ı konu alan bölümünde, “Uzay
Gemisi Yolcusu” Paul Eluard ve “Gerçeküstücü Şair” Yuri Gagarin, adlı yazıda
yine benzer bir konu var:
“Dünya mavi bir portakal gibi
Yok yanlışı sözcükler yalan söylemez.”
(Bu çevirinin kimin olduğu yazılmamış.)
Gagarin:
“Yer çekiminden kurtuldum
Ağırlığımı yitirdiğime üzgün değilim”
“Dünyayı geminin lombozundan seyrettim
Güzel bir ayla seçiliyordu çevresinde
Atmosferi delen güneş ışınlarını bir bir gördüm
Uzay kapkaraydı, yıldızlar pırıl pırıl.”
Mehmet Rifat’ın alıntıladığı metninde şunları diyor
Oktay Rifat:
“Gemisinden uzayın kapkara, dünyanın masmavi
göründüğünü söylüyor Gagarin. Toprağı hala toprak rengine, gökyüzünü hala gök
mavisine boyamaya çalışan sümsük, tasvirci ressama ne büyük ders.”
Şu da dikkatimi çekiyor: “Gagarin’in gerçeküstücü
şairlerinin şiirlerini akla getiren sözleri...”
Ve “Gerçeğe ozanca bakış işte budur.” diye de
bitiriyor yazısını Oktay Rifat.
Halbuki Gagarin’in cümleleri bence harika bir deneyimi
güzel anlatıyor sadece; bunda bir şiirsellik göremiyorum...
Yuri Gagarin’i “Gerçeküstücü Şair” olarak göremiyorum;
Paul Eluard’ın -bu şiirinde- uzay gemisi yolcusu olmakla ilgilendiğini
düşünmediğim gibi...
Çünkü: “Yok yanlışı sözcükler yalan söylemez.”
Şu alıntıyı bir yerde kullanmak istiyordum, belki de
yeri burasıdır:
“Şair filozoflarmış! Bu, tıpkı, deniz resimleri
çiziyor diye ressamı gemi kaptanıyla karıştırmaya benzer.” Paul Valery
Buradan artık Magritte’e geçebiliriz.
Magrit yazarsam kızmaz umarım, suratına da söylerim…
Bilirsiniz bir pipo resmi çizmiştir, sonra da piponun
altına, “Bu bir pipo değildir.” yazmıştır…
“İnsanlar beni nasıl da suçladılar.” diyor Magrit.
“Ama yine de soruyorum size. Pipomu doldurabildiniz mi… Hayır, o sadece bir
simgeydi değil mi… Öyleyse ben resmimin üzerine bu bir pipodur yazsaydım, yalan
söylemiş olacaktım…”
Öyleyse...
Resimde pipo bir simgeyse, sözcükler de simgedir. Piponun
pipo görevini yerine getirmesini beklemezsek, sözcüklerin de görevini yerine
getirmesini beklemememiz gerekir; pipoyu doldurup tüttüremezsek, resimdeki sözcüklerden
de bir anlamları olmasını beklemeyebiliriz. Öyleyse Magrit, resmindeki piponun
altına “Bu bir pipodur.” yazsa da olurdu.
Hayali bir konuşma:
-Bir pipo resmetmiş ve onun altına “Bu bir pipodur.”
yazmışsınız, ama bunu zaten biliyorduk, tam olarak neyi resmetmek istediniz?
-Bu bir pipo değildir. Yoksa onu doldurabiliyor
olmamız gerekirdi di mi. Bu bir resimdir.
-Peki o zaman, neden altına “Bu bir pipodur.”
cümlesini yazdınız?
-Cümlenin altına da “Bu bir cümle değildir.” yazmamak
için. Çünkü biliyorsunuz ben ressamım yazar değil.
Kısaca: Bir resimde bir cümlenin altına “Bu bir cümle
değildir.” yazabiliriz.
Ayrıca: Bir resim yapıp üzerine “Bu bir resim
değildir.” de yazabiliriz.
Çünkü: Bir resme bir cümle “yazmazsınız”, cümle
“çizersiniz”.
(Çizdiğiniz cümle mantıklı da olabilir tabii, nitekim
Magrit “Bu bir pipo değildir” ile mantıklı bir cümle çizmiştir.)
Bu arada: Magrit’in resminin üzerinde “Bu bir pipo
değildir” yazmıyor, bunun Fransızcası yazıyor ama ben Fransızca bilmiyorum… Bir
ressamı sözlük olmadan “okuyamıyorsam”...
Şuradan devam edelim:
“Ben üç şey diyorum;
Dinlemekle dört kılana anlatacağım.” Özdemir ASAF
Bu metne Adnan BENK’in yorumu:
“Bundan çıkan: Ben üç şey biliyorum; bu üç şeyi
dinleyerek dört şey bilmemi sağlayacak kişiye o ilk üç şeyi anlatacağım. (...)
Benim o üç şeyi dört kılabilmem için dinlemem lazımsa, benim dinleyebilmem için
de Özdemir’in bildiği üç şeyi bana anlatması şart değil midir? Şu halde
mısranın sonundaki o “anlatacağım” sözünün ne manası var?”
Adnan Benk’inki aşırı yorum mu acaba?
Asaf, dinlemekle dört kılacağına “inandığıma”
anlatacağım demek istemiyor mu?
Şununla bitirebiliriz...
Bir günümüz yazarının kullandığı Osmanlıca kelimeleri
eleştirerek “Genç yazar, kullandığım dil benim dilim, dilediğim gibi yazarım,
diyebilir. Kendine inandırıcı gelen bir savunma biçimi, oysa epeyce tuhaf.
Çünkü kullandığı dil, benim de dilim.” diye bitirmişti bir yazısını Semih Gümüş.
Eleştirideki endişeyi anlamış, ama söylemi biraz
amacını aşmış bulmuştum; değil mi ki, diye düşünmüştüm, yazarın kullandığı dil,
sadece yazarın dilidir…
Sonra da şunu yazmıştım: Kelime herkesindir ama
cümle, yazarının…
Ferit Edgü’nün Yeni Ders Notları’nı karıştırırken,
Barthes’dan alıntılanan şu cümleye rastladım:
“Sözcükler herkesin malıdır, ama cümle, yalnızca
yazarın.”
Oysa Ferit Edgü bu cümleden başka bir şey anlamış:
“Sözcükleri yalan-yanlış kullanan, cümle
bozukluklarını üslup diye savunan yazarlar için: ‘Sözcükler herkesin malıdır,
ama cümle, yalnızca yazarın.’ (Barthes) ”
Barthes’ın cümlesini, cümle bozukluğunu üslup diye
savunan yazarlar (haksız yere) haklı çıkmak için kullanabilirler tabii; ama bu
cümle bence esasen, özgün bir yazar, keşif cümlelerini savunsun diye
keşfedilmiş...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
