Pazar, Mayıs 31, 2026
KLASİKLERİ NEDEN OKUMAMALI
Ölü Canlar, tıpkı Lermontov’un Zamanımızın Kahramanı gibi, bir alçağın hikâyesi. Alçak ama yenilikçi ve girişimci! Bunlarsız koca Rusya, kapitalist geleceğe nasıl kanatlanabilirdi ki? Ve roman bu kanatlanışın tarihi olmayacaksa, başka neye yarardı? Alçak mı? Kahramanının erdemli ve mükemmel bir insan, yani bir kahraman olmadığını kabul eden Gogol bizi öncelikle sükûnete davet ediyor: “İlle de böyle sert mi olmalı insanlara karşı yargılarımız? Galiba en doğrusu ona efendi ya da sahip demek. Çünkü bütün suç sahiplenmede. Temiz bulunmayan işler hep sahip olma arzusundan kaynaklanıyor.”
Dostoyevskileri, Tolstoyları ‘Palto’sundan çıkaran bir yazar, kendine kahraman olarak niçin erdemli birini seçmedi? “Çünkü bırakalım da şu zavallı erdemli insan bir rahat soluk alsın artık. Olur olmaz herkesin ağzında bir erdemli insandır gidiyor. Âdeta bir beygire döndürüldü erdemli insan: Üzerine binip kıçına sopayı basmayan yazar kalmadı... Yeter artık! Sıra alçakları arabaya koşmada! Öyleyse biz de bizim alçağımızı koşalım arabaya!”
Gogol şunu kavramıştır: Kapitalistleşme yoluna giren topluma ayna tutacak olan romanın, kahramanı değil, anti-kahramanı olabilir ancak. Daha ilk sayfada, kitabını “Rus insanının eksiklerini, ayıplarını göstermek için” yazdığını söylüyor; “üstünlüklerini, erdemlerini göstermek için değil.” Erdemli insanın, ufukta beliren yeni toplumda tutunamayacağını sezmiştir ve erdem sizin “destansı şiirini” yazmak istemektedir. Çiçikov’a ilk ciddi hayat dersini babası üzerinden verirken, yazarımız paragöz bir tefeciden farksızdır: “Derslerine çalış, yaramazlık yapma, öğretmenlerinin ve okul yönetiminin gözüne gir; ille arkadaş olacaksan zengin çocuklarıyla arkadaş ol, gerektiğinde sana bir yardımı dokunsun. Paranın değerini bil, her meteliğin üzerine titre: Para dünyada en güvenilir şeydir… Dünyada parayla aşamayacağın engel yoktur.”
(…)
Onlardan farkı, bizim, yani roman okuyucularının da maskesini aşağı çekiyor olmasıdır. Birinci kitabın sonlarına doğru, okuyucularını çetin bir soruyla sarsıyor Gogol: “Bende de biraz Çiçikovluk yok mu? şeklindeki o kolay katlanılmaz soruyu kendine sormayan tek kişi çıkar mı acaba aranızdan?” Gogol çok erken bir dönemde, modern birey ve devletin ‘özünü’ kavramış gibidir: Basit, sıradan ve hatta alçak bireylerden yüksek (güçlü!) bir toplum kurmak!
Cumartesi, Mayıs 30, 2026
SHÖDÜK
YAŞADIĞIMIZ DÜNYADA İNSAN DÜELLOSUZLUKTAN ÖLEBİLİR
Ama düelloyu çok da doğru anlamamış gibi gözüküyor: “Haklısın, sıradan bir ölme, öldürme olayı değil düello. İnsanlar o zaman yaşamayı var olmak sayıyorlarmış ki yaşamlarına ilişkin ufacık bir itirazda bile düelloya girebiliyorlar. Bu, bana çok onurlu bir davranış gibi geliyor. Bugün için demode bir anlatım biçimi belki. Ama yerine yeni bir şey de konmadı. Adam, birini düelloya çağıran, şunu söylemek istiyor: Ben seni öldürürsem son derece mutlu bir gece geçireceğim, çünkü sen buna değersin diyor bir bakıma. Böylece düşmanına değer veriyor. Kendisi için yok olması önemli bir düşman var.”
ACILI PEZEVENK
KONULU PORNO
“Aşağılanmanın zevklerini hepimiz biliriz. Peki, şöyle düzelteyim: Kendi kendimizi aşağılamanın zevkli, rahatlatıcı olduğunu keşfettiğimiz zamanları hepimiz yaşamışızdır. Aşağılık, beş para etmez biri olduğumuzu, kendimizi inandırmak ister gibi, öfkeyle kendi kendimize tekrarladığımızda, bir anda herkes gibi olmanın bütün o ahlaki yükünden, kurallara ve yasalara uymanın boğucu endişesinden, herkese benzemek için dişimizi sıkma zorunluluğundan kurtulduğumuzu biliriz. Başkaları tarafından aşağılanmak da, başkalarından önce davranıp kendi kendimizi herkesten önce aşağılamak da, sonunda bizi aynı yere getirir. Kolayca kendimiz oluverdiğimiz, kendi kokumuz, pisliğimiz, alışkanlıklarımız içerisinde mutlu olduğumuz, kendimizi iyiye doğru değiştirmekten ve insanoğlunun geri kalanı hakkında iyimser düşünceler beslemekten vazgeçtiğimiz yerdir burası. Bu son nokta o kadar rahattır ki, bizi bu özgürlük ve yalnızlık noktasına getiren öfkemize ve bencilliğimize neredeyse şükran duyar, sık sık hatırlarız onları. Otuz yıl sonra ikinci okumamda, Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ının bana gösterdiği ilk şeyin bu olduğunu düşündüm.”
Cuma, Mayıs 29, 2026
UYDURUYOR

Anı ve kurgu kolay ayrılır birbirinden. Bknz: Nütopya
“-Çalışırken bir okuyucunuz oluyor mu?
-Yazdığımı her zaman hayatımı paylaştığını kişiye okurum. Bu kişi, "Daha fazlasını göster", "Bana bugün ne yaptığını göster" dediğinde her zaman minnettarımdır. Bu sadece ihtiyacım olan o hafif baskıyı yaratmakla kalmaz, aynı zamanda anne veya babanızın sırtınızı sıvazlayıp, "Aferin" demesi gibidir. Bazan bu kişi, "Kusura bakma, bu beni ikna etmedi" der. Bu da iyidir. Bu ritüel benim hoşuma gider. Bu bağlamda aklıma hep örnek aldığını kişilerden biri olan Thomas Mann gelir. Tüm ailesini, altı çocuğunu ve karısını toplar, etrafına topladığı ailesine okurmuş o gün yazdıklarını. Bu hoşuma gidiyor. Bir babanın ailesine masal anlatması.”
FOTOMU MU ÇEKTİNİZ?
....
Gelin bakın isterseniz
Yoo gerek yok öyle diyorsanız
Yooo gelin bakın... Bakın manzara. Bu da önceden çektiğim sayfa fotoları.
Çıplak kadın fotoları var.
Onlar çıplak fotolarını yayınlayan kadınlar. Ben çekmedim.
Çekmediniz mi hiç? Çıplak yani.
Bu başka konu. Çektim tabi. Kadın isterse.
Ben de istiyorum.
Sizi tanımam lazım. Böyle çattadanak teklif etmeniz sapıkça bir yöne gidebilir.
Sapık değilim.
Görücez.
Açayım.
Burda, insan içinde mi!
Yoksa herkes çektirir.
İzin almamız gerekebilir.
Doğal olmaz.
Yakalanmamız doğal olur.
Çekişmiş oluruz. Fotoğrafları alamazlar bizden.
Avukata danışmalıyız.
Erkek olsun. Belki o çeker.
Kadın olacak. Belki onunkini de çekerim.
MANİ TU KAKA
YETERİMCE MUTLU OL, DEDİ TANRI

AGAMBEN
Ağam be. Sessizlikten çok sabırdan bahsediyor değiller mi…
Ama zaten hikayenin bize öğrettiği şey o değildir, acının felsefecisi olursun o zaman, hayat acılardan oluşur demeye devam edersin saçma saçma… Hani adamın teki heykelin önünde eğilip dilek dilermiş hep, neden heykelden bir şeyler istiyorsun diyenlere de, reddedilmeye alışmak için demiş…
Olay, tam tersi: Dayak yerken istersen bağırır, küfreder, hakaret eder, tekme atana sen de tekme savurursun; hatta felsefe bile yapabilirsin (alakasız bile olabilir, çok iyi kafa dağıtır, acıyı uzaklaştırır, ki bu bilimseldir) ya da hikaye yazarsın. Benim şu anda ipucunu verdiğim gibi, böyle desteksiz çıkarımlardan çekin, acıya karşın!
Şuraya bağlayalım da felsefeci görsünler: İnsanı mutlu edeceksin, bak bakalım felsefe yapıyor mu, işte ancak o zaman filozoftur.
Çarşamba, Mayıs 27, 2026
Pazartesi, Mayıs 25, 2026
KAZIN AYAĞI
.png)
.png)
.png)
-Yunanlılar sahte ve derinlikten yoksun mu yani?
-Onu bilmiyorum!
-E ne konuştunuz koca şeyde…
-Sempozyum!
-Senpozyum, benpozyum, opozyum, öbürüpozyum... Ne o öyle, bana hak verdiler falan!
-Ben anlamıyorum seni!
-Sana hak vermemişler, eğlenmişler seninle… Kim bilmiyor Niçe’nin şair olmak istediğini.
-Burda konumuz o değil.
-Konu da yok ki; nooldu Yunanlılar; yok, kendini övüyorsun sadece… Sahtesin, derinlikten yoksunsun, üstelik sarsamıyorsun da... Ama bilinçlisin Allahtan… Şair olamayacaksın!
-Dostoyevski’ye geleceksin, anladım.
-İneceğim…
-Kazacaksın.
-Kaz mıyım ben, kazıyacağım.
-Kızma.
-Hastalık, diyeyim ben sana: Kazınmalıdır. Sıra şairlere gelene dek...
PAMUK GİBİ BELGE
Cumartesi, Mayıs 23, 2026
LOVESOH.T.KCARE
Cuma, Mayıs 22, 2026
GAFLET
“Gaflet, kelime anlamı olarak dalgınlık, dikkatsizlik, boş bulunma, aymazlık, dalgı, ihtiyatsızlık anlamlarına gelir.
Dini bir terim olarak ise gaflet, dünya veya ahiret hayatı için gerekli olan bir şeyin önemini kavrayamama hali olarak tanımlanır. Kişinin sorumluluklarını unutup, ihtiyatsız ve aymaz davranışlar sergilemesi, dünyaya fazla odaklanarak manevi yönünü ihmal etmesi anlamına gelir.”

BAY NEFRET HAYRETTİN YÜCEL


Sadece bir örnek:
Anna Karenina, Levin’e der ki, karına (Kiti) söyle bana kızmasın, ama illa kızacak nefret edecekse benden, benim yaşadıklarımı yaşamış olması gerekir…
Kiti, Anna’nın en yakın arkadaşıdır bir zamanlar… Kocasına (Levin’e) asılmış, onla flört etmiştir Anna!
Kadınları böyle kötü gösterdiği için kimse tek laf etmez, koca yazar Tolstoy’a…
Çarşamba, Mayıs 20, 2026
ZORLAMA & HORLAMA
Ahmet Oktay:
1. Ahmet Gök imzasını taşıyan bir kitap: İns-i nü. Baştan sona zorlama, özenti dolu şiirler. Sözüm ona cinselliği dillendiriyor. Gök'ün "manitacılığı" daha ithafından başlıyor. "Gün/ü/nü/ ısırır... Kitabın sonunda da ıstampayla vurulmuş bir yazı: "Bu kitap yaşamımızın neresine düşer. Siz bu kitabın neresine düşersiniz? Bana yazın." Bu insanlar, "Ambar'da içki içilmez" deyince yenilik yaptıkları ya da cinselliği anlattıklarını sanıyorlar. Oysa buluş diye sarıldıkları şey, sözcüğün tam anlamıyla amiyanelik. Örneğin "Şikâyet-i Penis" şiiri şöyle; şiir demek olanaklıysa: "Git/gel/yaşama yetişemiyorum gel/git/Bıktım aynı yere girip çıkmaktan" Veysel Çolak da kalkıp arka kapak yazısı yazıyor ve "Kadın ve erkeğin, yatağı anlamlı kılan eylemliliğinden söz ediyor" demek şaşkınlığını gösteriyor.
2. "Gece, sokak, fener, eczane Anlamsız, dönük bir aydınlık Yaşa, bir çeyrek yüzyıl daha istersen; Çıkış yok. Değişen bir şey olmayacak artık. Öleceksin, başlayacaksın yeniden Tekrar edecek, eskiden olduğu gibi, aynı şeyler Gece, buzdan dalgalar kanalda Eczane, sokak, fener"
Blok'un ilk dizeyi ad edinmiş bu şiiri, tuhaf bir şekilde Kavafis'i çağrıştırdı: "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/Bu şehir ardından gelecektir..." İnsana yılgınlık, hatta korku veren o tekerrür duygusunu dile getirdikleri için belki de. Ama şiirde beni asıl çeken şey: İlk dize ile son dizenin dönüşümü. Çünkü tekerrürü, yinelenişi son dizede, bu kez tersinden yaşıyoruz. Süreç, sadece içerikte değil biçimde de tenleşiyor.
NE ÖZELLİĞİ VAR!
Ahmet Oktay kendine çok özel gelen bir metni paylaşıyor; hiç anlamadım ne özelliği var!
Okuyalı çok oldu, tam olarak çıkaramıyorum kitabı, ama yeni çevirinin son bölümünü açtım o final aklımda kaldığından. Romanın kahramanı, o bölümde ölümle yaşam arasında sallantıdadır. Daha da önemlisi sevgilisi Robert'in (Sartre) ölmekte olduğunu sezmiştir. Hüzünle betimler: "Robert (...) kaldırım kenarında yaşlı insanlar gibi ufak, dikkatli adımlarla yürüyordu; işte o an kafama dank etti: Yaşlandı artık! Sonra bana gülümsedi; bakışları hâlâ gençti. Ama yüzü bozulmaya başlamıştı bile. Çürümeye başlayacağı güne dek de giderek daha da bozulacaktı. O günden bu yana düşünmekten kendimi alamıyorum: "On ya da on beş, olsa olsa yirmi yılı kaldı: Yirmi yıl dediğin öyle çabuk geçer ki. Sonra da ölecek! Benden önce ölecek... Geceleri inleyerek uyanıyor, kendi kendime 'Benden önce ölecek' diyorum."
Yaşlandı artık! Ne acımasız, ne umarsız bir gözlemdir. Beauvoir, sanki Veda Töreni'ni o zamandan yazmaya başlamıştır.
FENERLİLERE KIYAĞIM!
.png)
Bir fanatik, Fenerbahçe 2 kere yenilmiş, Galatasaray 5 kez yenilmiş, nasıl olur da Galatasaray birinci olur diye kızıyordu… Beraberliği hiç önemsemiyor adam, Galatasaray 5 kez berabere kaldı, Fenerbahçe 11 kez… Ama düşününce, eskiden dikkat ettiğim bir durum değer kazandı:
Maç başladığında iki tarafın da 1’er puanı var. Maçın sonunda biri yenerse 2 puan daha alıyor ve 3 puan kazanıyor… Ama yenilen sadece 1 puan kaybediyor.
Kazanmak kazançlı, ama yenilmek daha az kayıp!
Beraberliğe 2 puan, kazanana 4 puan verilmeli diye düşünmüştüm. Böylece kazanırsan 2 puan daha alıyorsun, kaybedersen 2 puan kaybediyorsun… Öyle kaldı.
Ama bu seneki puan durumuna bakınca demek istediğim biraz daha değer kazandı sanki: Benim yöntemle Galatasaray ile Fenerbahçe’nin puanları eşitleniyor. Galatasaray averajla kazanıyor, sadece.
Fenerlilere kıyağım bu; ama tabii önümüzdeki senelere bu yüzden şampiyonluk da kaybedebilirler; top döner, hesap döner…
Salı, Mayıs 19, 2026
BÖNDENİZ
-Ne var bundağğğ…
-Tamam tek bir harf olsun; ö, mesela.
-Türkçe yazma; okay.
-E, o zaman…
-Nö zaman? Ki bunu da yaptılağ…
-O zaman sadece E harfi kullanarak yazarım!
-Bak bu ölür!
-Yazmaya çalıştığımı açıklasam yeter, nasılsa kimse okumayacak…
BENDDENİZ
-Bunu daha önce yaptılar ama!
-Özelliği de bu ya…
-O zaman sakın ilk metni kopyalama!
DİYET
İLAHİ
-Sen bizi çok eğlendiriyorsun, allah da senin geleceğini görsün şeygamber ablacım...
-Ama, anlamıyorum! Hepimiz öleceğiz... Ve ben bildim!
-Kimse ölümsüzlük istemez kahine abla! Herkes kurtulmak ister...
-Görün götünüzü...
-Hah hah haaaa... İlahi.
Perşembe, Mayıs 14, 2026
KENDİNE BEN
Tanrı, edebiyatçıları, onlar üzerinden edebiyat yapalım diye yarattı: Bunu daha önce söyleyen var mı?
(Metne girişine ters düşmese harika aslında: "Kendine has", "en" olmak zorunda değil çünkü; "en"den korunabilen ender şeylerden biri hatta.)
Hızlı yazdım, ama derdim anlaşılıyorsa, yeter: Hepsi aynı en'in boy'u...

Pazartesi, Mayıs 04, 2026
ZALİM-KURGU EDEBİYATI
“Bilim-kurgu türünün anti-ütopik mantığı, teknolojik-endüstriyel devrim ile bunun gerekli kıldığı sosyal devrim arasındaki zorunlu bağlamı kabul etmeye yanaşmaz; bu anti-ütopik mantık sadece, bireyci (öncü) toplum anlayışının karşı kutbu olarak, o cılkı çıkmış köleci toplum imajını benimser. Bilim-kurgu, günümüz insanının yarının teknolojisiyle dünde nasıl yaşadığını gösterir.
Türün temeli, romantik anlayışın özgürlük ile mutluluğu bağdaştırmayan denklemidir. Mutlu, en azından memnun kişi, özgür olamaz ve özgür olmak, mutsuzluğu ve acıyı da benimsemek demektir. Ama romantik anlayışa göre, mutlu olmaktansa özgür olmak çok daha yeğdir; özgürlük insanın kendi kendini algılayıp yaşadığı, kendi deneyimim edindiği ve insan denen niteliğin gerçekleştirilmesini mümkün kılan zemin, bütün düşünce ve yaşama zeminimizdir; mutluluk ise olsa olsa bir kitle içinde, kişinin özgürce bireyleşmesine elverişli olmayan kalabalık içinde mümkündür. İnsan kendini ve kişiliğini ancak acı ve çile çekerek gerçekleştirebilir. Ve toplum, insanı acılarından kurtarmak için, bir şey yapmazsa, iyi eder. Theodor Adomo, romantiğin bu aksiyomunu şöyle tarif ediyor: "Kişi, mutluluğun barbarlığı ile, objektif olarak ondan daha yüksek düzeyi temsil eden, (ve) mutsuzluğu da içeren kültür arasında tercih yapmak zorundadır."
Döndolaş gene yolun başına geldik demektir: Bilim-kurgu orta katmanın bir türü olarak "yukarıya" (diktatörlük, aristokrasi, geçmiş) dönük eleştiriyi, "aşağıya" (sosyalizm, proletarya, gelecek) dönük eleştirisiyle birleştirir, böylece, en liberal örnekleri bile, statükonun hem melankolik hem de militan bir savunmasına dönüşmekten kurtulamazlar.
Bilim-kurgunun, gericiliği, muhafazakârlığı su götürmeyen örneklerinde, makinelere yöneltilen eleştiri kitleye yöneltilen eleştiriyle birleştirilerek karşımıza çıkar; anlayacağınız, makinenin insanı kendine köle edebileceği korkusu, çok daha derindeki bir korkuyu, makinelerin, burjuva sınıfının varlığını tehlikeye düşürecek insan kesimini özgürlüğüne kavuşturabileceği korkusunu örter.
Biraz uçtan konuşacak olursak, "bilim-kurgu, geleceğin gerçekleştirilmesini önlemek ister" de diyebiliriz. İçinde yaşanılan anda bu kadar çok kötülük tohumlan atılmışsa, artık gelecekten de hayır beklemek boşunadır; gelecek ancak korkunç bir şey olabilir demeye getirir bilim-kurgunun etik anti-ütopyası. Bunu yaparken ve bize geleceğin ne berbat bir halde olacağını gösterip bizi uyarmaya çalışırken de, bu gelecek vizyonunun baskısı altında, o zamana kadar diyalektik etkileşimlerle devrimci yenileştirmelerin ortaya çıkmasına olanak tanıyabilecek bütün tarihsel ara noktalan gizler, bunları atlayıp geçer."
Pazar, Mayıs 03, 2026
YANİ BİLGE
sevişmek istemesi, bütün yaşamını bu özek çevresinde kurmak
istemesi, kurmuş olması ne demektir?
Her şeyden önce, ayrı bir dil konuşması.
Dünyayı kendilerine de, başkalarına da anlaşılır kılmak üzere
konuştukları dili, sürekli olarak, bir başka dizgeye göre ayarla
mak zorunda kalan insanlardır eşcinseller; bu ayarlama, getirdiği
sıkıntının yanı sıra, "beni anlayanlar" ile "beni anlayamazlar" ara
sındaki bölüntünün verdiği bir "bizler" duygusunun da kaynağı
oluyor sanıyorum. Bu "biz"lik her zaman yüreklendirici değildir
ama yerinde de o yüreklendirme işini yerine getiriyor.
Kemal'le dün tanıştım.
Kemal'le konuşuyorduk. Her zamanki soru:
"Evli misiniz, bekar mısınız?"
Yanıtladıktan sonra ben de sordum ona aynı soruyu. "Evli misin yoksa?"
"Değilim abi ; evlenmeği de düşünmüyorum hiç. Yaşamak is
tiyorum."
"Yaşamak" sözcüğü, işte bu ayrı dilin temel sözcüklerinden.
Herkes "yaşamak" ister. Ama bunun anlamı o anda öyle baş
kaydı ki.
Kendini gizlemek için konuşulan ayrı bir dilin sözünü etmi
yorum. Geçen gün de yazdım. Konuşulan günlük, ortaklaşa dilin
pek çok sözcüğü, öylesine değişik duygu yükleri taşır hale geli
yor ki...
Bu ayrı dil, korkuyla, yalnızlıkla, doymamışlıkla, başkaldır
mayla yüklüdür. Değişik anlamlarla kullanılmıyor sözcükler.
Ama duygu yükleri onları değişik anlamlar iletir hale getiriyor.
Bir " gizdil'' değil, iki katlı bir dil konuşur eşcinseller.
Baskıya başkaldırmanın hazzını tatmak için baskının kabul
edildiği, neredeyse, iki yüzyıl önce yazılmış . . . Baskıya başkaldır
mayı bir yana bırakalım. Baskının altında ezilenler, kendine baş
kaldırıp parçalananlar, ya da gizlice başkaldırdığını kendi dışında
herkesten gizli tutmağa kalkıp beceremeyenler çoğunlukta. Ama
baskıyı, çeşitli kılıklara giren baskıyı, kimi zaman bizim bile far
kına varmadığımız, dolayısıyla ona başkaldırmağı aklımızın kö-
şesinden bile geçiremeyeceğimiz baskıyı iyi tanımak zorundayız.
Sizin güzel bulduğunuza başını bile çevirip bakmayan bir ar
kadaşınız sizi dürter, "şuna bak, ne güzel, değil mi?" diyerek
evetlemenizi bekliyorsa, baktığı kızın ya da kadının güzelliğine
siz hangi gözle, kimin gözüyle bakarsınız? Kendi gözünüzle de
güzel buluyorsanız, baskıyı bir kaçamakla karşılamış olursunuz:
"Güzel"de anlaşmanız "güzel"e aynı anlamlan vermenizi gerek
tirmez, aynı duygularla "güzel" demiş olmanızı gerektirmez.
Ama kendi gözünüzle güzel görmediğinize, arkadaşınızı uyandır
mamak için, onun gözünü kullanırmışçasına "güzel" diyorsanız,
baskıya boyun eğmiş, kendinizi küçültmüş, yalana başvurmuşsu
nuzdur. Yalan, hile, size bir üstünlük de verir elbet; her yalanın,
her hilenin verdiği türden bir üstünlük. Ama bu üstünlük sizi ya
şatacak bir şey değil ki !
Birçok yazar söyledi, kadın kendine kendi gözleriyle değil
erkeklerin kurup yakıştırdığı imgelerin gerektirdiği bakışla bakı
yor diye... Eşcinsel de, kendinden olmayanın, kendi gibi olmaya
nın bakışını kendi gözünden silip atmadıkça, kendine kendi gö
züyle bakmadıkça kurtulmak şöyle dursun, kendini tanıyamaya
cak bile..."
Cumartesi, Mayıs 02, 2026
MÜTH!Ş ANILAR
Mesela bana soyadımdan dolayı ama sen rumsun murat diyen zamanınızın (benim zamanım değil) önemli bir türk (kadın) yazarını eleştirmiştim. Şimdi de çok daha ötesi -yani gerisi, berisi- var diyorum, örnekten hareketle. Bana şunu diyen birini düşünün: "Saftirik mi hah hah ha"
Şimdi buna ne diyon lan sen göte, desem hakarete mi girer; Göte'nin anlamını bilmiyor musun Mallllarme diye eklesem:)













.png)


.png)










