-Hiç kimsenin sorumluluk almamasından bıktım. Hatalı olan her zaman sistemdir. Fakat sistemin yapısından sorumlu olan insanlar var!
-Sisteme odun taşıyanlar.
-Evet aynen.
-Sen de odun musun...
Cumartesi, Ocak 31, 2026
İNSANLIK TESTİ
-Robotlar evlerimize girdi. Sustuk. Arabalarımızı aldı. Sustuk. İşlerimizi çaldı. Sustuk. Şimdi ruhlarımızı istiyorlar. Alamayacaklar!
-Sıralamanda bir sorun var! Ruhunu zaten önceden vermiş olabilir misin...
Çarşamba, Ocak 28, 2026
Salı, Ocak 27, 2026
Pazartesi, Ocak 26, 2026
KATIR KUTUR
ÜTOPYA NE, SİZ KİM
Pazar, Ocak 25, 2026
ESTETİK YAVŞAK
-Estetik, etik kurallarının üstündedir... Renk algısı bile bireyin gelişiminde doğruyu ve yanlışı ayırt etme yeteneğinden daha önemlidir.
-Adın ne senin bakim?
-Oscar Wilde...
-Bu ne ya, çiklet adı gibi. Reklamcı mıydı baban! Gerçek adın ne?
-Oscar Fingal O'Flahertie Wills Wilde...
-Fingal O'Flahartie'yi kullan. Yoksa yavşak olursun.
-Adın ne senin bakim?
-Oscar Wilde...
-Bu ne ya, çiklet adı gibi. Reklamcı mıydı baban! Gerçek adın ne?
-Oscar Fingal O'Flahertie Wills Wilde...
-Fingal O'Flahartie'yi kullan. Yoksa yavşak olursun.
NEW KID IN TOWN
-bir hikayeyi ilginç kılan en önemli şey, olayların beklenmedik olmasıdır. Her şeyin beklenildiği gibi gittiği bir banka soygunu hikayesi insanları muhtemelen şaşırtmaz.
-banka soygunu zaten şaşırtıcı değil mi. sen hiç gördün mü?
-no.
-no mu?
-yani görmedim.
-anladım. Beklenmediklik için no dedim...
-beklenmediklik...
-3 kere söyle yabancılaş.
-sen devam et.
-soygun beklendiği gibi gitsin, bu şaşırtıcı olacaktır. Filmin sonuna kadar hiç farklı bir şey olmaz. Beklentinin beklenmedik olduğunu anlatmak istedim der.
-kim der.
-yönetmen... ama istersen oyuncu da... sonra kovulur.
-niye?
-yönetmenin dediğini yapmamıştır.
-yönetmen de yazarın dediğini. Yazar kitaptakini...
-beklenmediklik, olur adı.
-baştan uyarmasın. Etkisiz bir ad koy. Yarı etkili...
-başı kaçırmayalım... her şey olağan... bir banka soygunu bile. Bu ne anlatır?
-banka soymak saçmadır. Zengin olursun. Ama başka şekillerde de olabilirsin. Sonuçta yakalanacaksın.
-yakalanmıyorlar ama.
-Kim demiş! Soygun günü yakalanmıyorlar. Sonra of kors.
-of kors mu?
-hiçbir banka soyguncusu o gün yakalanmayı beklemez. Yoksa soymazdı. Ama hepsi bekler. Zamanla yakalanacaklarını. 3 yıl sonra diyelim. Rahata erdiklerinde... mesela.
-başka bir örnek mi bulsak.
-başka örnek bulurken yakalanma... siz yazarlar hep böylesiniz. Yakalanmayacağınızı sanıyorsunuz... ama mal gibi seriliyorsunuz ortaya zamanla.
-yakalanmadım ki...
-o eskidendi... artık köye yeni bir çocuk geldi...
-banka soygunu zaten şaşırtıcı değil mi. sen hiç gördün mü?
-no.
-no mu?
-yani görmedim.
-anladım. Beklenmediklik için no dedim...
-beklenmediklik...
-3 kere söyle yabancılaş.
-sen devam et.
-soygun beklendiği gibi gitsin, bu şaşırtıcı olacaktır. Filmin sonuna kadar hiç farklı bir şey olmaz. Beklentinin beklenmedik olduğunu anlatmak istedim der.
-kim der.
-yönetmen... ama istersen oyuncu da... sonra kovulur.
-niye?
-yönetmenin dediğini yapmamıştır.
-yönetmen de yazarın dediğini. Yazar kitaptakini...
-beklenmediklik, olur adı.
-baştan uyarmasın. Etkisiz bir ad koy. Yarı etkili...
-başı kaçırmayalım... her şey olağan... bir banka soygunu bile. Bu ne anlatır?
-banka soymak saçmadır. Zengin olursun. Ama başka şekillerde de olabilirsin. Sonuçta yakalanacaksın.
-yakalanmıyorlar ama.
-Kim demiş! Soygun günü yakalanmıyorlar. Sonra of kors.
-of kors mu?
-hiçbir banka soyguncusu o gün yakalanmayı beklemez. Yoksa soymazdı. Ama hepsi bekler. Zamanla yakalanacaklarını. 3 yıl sonra diyelim. Rahata erdiklerinde... mesela.
-başka bir örnek mi bulsak.
-başka örnek bulurken yakalanma... siz yazarlar hep böylesiniz. Yakalanmayacağınızı sanıyorsunuz... ama mal gibi seriliyorsunuz ortaya zamanla.
-yakalanmadım ki...
-o eskidendi... artık köye yeni bir çocuk geldi...
HAKİKİ DEHA
(Çok kötü bir metin, çok kötü bir çeviri. Dikkat çektiği şeyin üst düzey önemi nedeniyle bir kasıt mı var, yoksa sıradan bir aptallık-delilik mi söz konusu diye düşündürtüyor insanı! Elimden geldiğince eledim, anlaşılır kılmaya çalıştım.)

Delinin cevapları bir biçimde daha "gebedir': akıllının diyalogları ise daha zayıf. Yine de deli bizi şüphelendirir, bize doğruyu söylediğine güvenemeyiz. Akıllı olmanın ahlaken iyi olduğu varsayılırken deliliğe güvenilemeyebilir. Belki de böyle olduğu için delinin aklında ne olduğundan hiçbir zaman tam emin olamayız. Hamlet'in deliliği süslü ama sahtekardır: Hamlet'in replikleri güzeldir ama karakteri zayıftır.
Delilik, en iyi ihtimalle, hakiki akıllılığa, hakiki doğamızın özgünlüğüne doğru yapılan bir seyahattir, delilik yoluyla kendimiz hakkında en iyi şeylerle temas halinde bulunuruz. Kültür yozlaştırır, delilik yeniden canlandırır. Kültürün yozlaştırdığı şey ise bizatihi hakiki akıllılığımızdır.
Sahte akıllılığımızın yabancılaşmış başlangıç noktasından bakıldığında her şey müphemdir. Akıllılığımız "hakiki" akıllılık değildir. Delilikleri "hakiki" delilik değildir. Hastalarımızın deliliği bizim tarafımızdan onlara ve onlar tarafından bize verilmiş hasarın yapay bir eseridir. Kimse hakiki akıllı olduğumuzdan daha çok "hakiki" deliye rastladığımızı iddia etmesin. "Hastalarda" rastladığımız delilik, akıllılık dediğimiz şeyin sağlayabileceği bu yabancılaşmış bütünleştirmenin doğal sağaltımının kaba bir parodisi, alayı, grotesk bir karikatürüdür. Hakiki delilik şu ya da bu biçimde sahte benliğin beceriklice yabancılaşmış toplumsal gerçekliğe uyarlandığı normal egonun çözülüşünü, ilahi gücün doğuşunu içerir.
Akıllılık hiçbir zaman popüler bir kelime olmamıştır ya da insanın hakkında kitap yazabileceği bir koşula sahip olmamıştır. Akıllılığın tarihinin yazılmasına hiç girişilmedi: konu üzerine yazan profesyonel uzmanlar yok, akıl sağlığı yerinde olmakla ünlenmiş şair yok. Beş yüz seneden fazla bir süredir bu önemli konuda bize tavsiye verebilecek, başvurabileceğimiz saygıdeğer kitapçıklar, kişisel gelişim kitapları yok.
Akıllılık hakkındaki açıklamalar bize erdemin banalliğini hatırlatmaya meyillidir. Diğer bir deyişle akıllılığın hiçbir zaman gerçekten bir sözlüğü olmamıştır, hiçbir zaman sükse yapmamıştır. Açıkçası vardır, fakat onu nerede arayacağımızı bilmiyoruz. Mesela, ebeveynlerimiz bize onun hakkında bir şey anlatmaz. Hakkında filmler çekilmemiş, kitaplar yazılmamıştır, onunla ilgili pek televizyon programı yoktur. Kimse aklı yerinde olduğu için ünlenmemiştir. Akıllılığı tasavvur etmemiz zordur, çünkü onun tasvirlerine sahip değiliz.
Modern çağda deliler yazagelmiş ve haklarında yazılagelmiştir, şarkılar söyleyegelmiş ve haklarında şarkılar söylenegelmiştir. Tuhaf ve dokunaklı biçimde icra etme konusunda maharetli olan deliler trajik olsun, komik ya da absürd olsun, Batı dramasının vazgeçilmezi olmuştur. Delilik gereğinden fazla görünürdür, belki de tanımı gereği göz ardı edilmesi güçtür. Delilerin yüzlerce sene onlara bakacak ya da onları cezalandıracak kurumları olmuştur. İlaç şirketleri ve Batılı hükümetler İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana deliliğin sebeplerini ve tedavilerini araştırmak için çok yüksek meblağlarla yatırım yapmış ve tedavisi için yeni meslekler -en önemlisi psikiyatri ve psikanaliz- icat edilmiştir. Bildiğim kadarıyla akıllılar hakkında erişilebilecek bir istatistik yok. Akıllılar haberlere konu olmuyor.
Akıllıyı bulmak için nereye gidebiliriz? Hangi binalarda yaşarlar? Ne giyerler? Neye benzerler ve onları nasıl tanırız? Fark edilebilir özellikleri, ayrıştırılabilir işaretleri, ortak tavırları var mı? Kurmacadaki mahut "iyi" karakterler gibi akıllı da bizim için canlı değildir (elbette kurmacada ya da dramada Lear kadar müthiş deli karakterler varsa da onun kadar müthiş olduğunu düşündüğümüz akıllı karakterler yoktur). Onu ayrıntılarıyla anlatamayız.
Deliliğin "insan doğasının" eş anlamlısı olduğunu açık açık kabul etmemiz gerekir.
Akıllılık bize bir şey vaat eder, fakat onun ne olduğunu pek de ayrıştıramayız. Akıllı olsaydık, hayatlarımız ne şekilde daha iyi hatta farklı olabilirdi, pek de hesaplayamayız. Çoğu insan, akıllıların daha ziyade gizli bir cemaat ya da kayıp bir kabile gibi varolduğunu varsayar. Akıllılar bizi ürkütmez, mevcudiyetlerini hissettirmiş gibi görünmezler. Elbette akıllıca davranış kırıntılarından bahsetmeye akıllı insanlardan bahsetmeye nazaran daha meyilliyiz. Eğer bir nebze olsun akıllıysak, tutarsız biçimde akıllıyız.
"Aşık, deli ve şair"'in Bir Yaz Gecesi Rüyası'nda birbiriyle ilintilendirilmesi meşhurdur. Bu arada akıllılar ya göz ardı ya da karikatürize edildi (mesela Foucault'nun Deliliğin Tarihi'nde ya da Laing'in Akıl Sağlığı, Delilik ve Aile'sinde akıllılar hiçbir zaman mahut deliler gibi karmaşık ya da nevi şahsına münhasır olarak görülmezler). Açıkçası, akıllılıkta insanların ilgisini uyandırmayan bir şey vardır.
Ayrıca akıllılar kendilerini tanımlamayı o kadar da kesin biçimde başaramamıştır. Akıllılar, övünmeyi bir kenara bırakın, kendilerinin akıllı olduğunu hiç söyleyemeyecek kimselerdir. Kendilerini tarif etmek için akıllılıklarını, delilerin deliliklerini kullandıkları gibi asla kullanamayacaklardır. Akıllılar kendilerini tarif etme konusunda batıl inançlıdır.
Akıllılığın tarihi yazılmamıştır, belki de gerçek anlamda yazılması imkansızdır çünkü "akıllılığın" neye tekabül ettiği konusunda hiçbir zaman yeterli konsensüs sağlanamamıştır.
İnsanların delirmediğinde hayatın neye benzeyeceği hakkında çok daha az açıklama vardır. İyi Hayat'ın neye benzediği, aklen sağlıklı bir hayatın ne olacağı zihin sağlığı uzmanlarının en iyi tuttuğu sırdır. İyi zihin sağlığına dair açıklamalara nadiren rastlanır, onlar da genelde önemsizdir. İnsanların ilerlemesini sağlayan patolojidir, zihin sağlığının kabul gören normlarının çökmesidir. İnsanların iştirakini sağlayan, onları (bazen) belagatli kılan bu mutsuzluktur. Akıllılığın ne olduğunu bilmek zorundaymışız gibi yaşıyoruz, çünkü gördüğümüzde deliliği tanımada çok ustayız. Akıllılık bir oyun olsaydı, eğer otoriteler sadece kuralları çiğnediğinizde bunu size söylediğinden ve kuralların ne olduğunu söylemediğinden onunla oynamayı nasıl öğrenecektiniz? Bir insanı delirtmek yeterli olacaktı. Kendi sağduyulu varsayımımız sanki deliliği ararsak akıllılığın kendi başının çaresine bakabileceği yönündedir. Bunu da sanki beyazın hangi renk olduğunu bildiğimizde siyahın ne olduğunu otomatikman bilebilecekmişizcesine deliliğin ne olduğunu bildiğimiz için varsayarız. Belki de akıllılığı onu ulaşılmaz kılmak için cezbedici olmaktan uzak tuttuk, ne dersiniz?
Akıllılıkta açıklamaya girişmek istemediğimiz, çekindiğimiz bir şeyler var gibidir. Bu bakımdan akıllılık arzunun yasak nesnesi gibidir, ilgilenmekten caydırılmış fakat ondan hiçbir zaman uzaklaşamamışızdır. Tüm yasak arzu nesneleri gibi de -rüyalarımızın erkeği ya da kadını gibi- aslında var olmadığı korkusunu da var olmaması dileğini de (ne de olsa, varsa, onu bulduğumuzda onunla ne yapacağız?) beraberinde getirir. Akıllılığın önemini hafife almaya meyilliyizdir, fakat bir biçimde onun çekimi altındayız. Bir şeyi ya da bir kişiyi arzuladığımızda direncimiz onu düşünmemizin formunu alma konusunda çok zorlanmaya ya da bunu dert etmeye değmez veya imkansız bulmaya meyillidir.
Delilik bizi dehşete düşürebilir, fakat tutku, garip bir eksantriklik, umursamaz ve özenli had aşımı bizi heyecanlandırır. Bu bakımdan akıllılık modern ahlakın temsilcisidir, içimizi sıkar ve sadece kendisiyle alay edildiğinde bize haz verir. Akıllılık bizi etkileyebilir fakat hiçbir zaman çekici kılınmamış gibi görünür, akıllılık iyi bir şey olabilir, ama bir biçimde arzulanabilir bir şey değildir.
Travmatik olmayan şeylere değer vermeye, onları araştırmaya alışık değiliz. Akıllılık da bunlardan biri olabilir.
Deliliği kendimizin daha bütüncül bir tasavvuruna mı dahil etmeliyiz ya da mümkün olduğunda onu daha iyi hayatları ve daha iyi benliklerimizi sabote eden bir şey olarak şeytan çıkarır gibi taşlamalı mıyız?
Charles Lamb, 1826'da New Monthly Magazine'de yayımlanan "Hakiki Dehanın Akıllılığı" adlı bir denemede hakiki dehanın delilikle değil, akıllılıkla eşanlamlı olduğunun üstünde durmuştu. Bu tip bir müdahalenin gerekmesi bizzat meselenin ihtilaflı olduğunun kanıtıydı. Hakiki dehanın deliliği kabul edilseydi, delilik artık sadece "bir hastalık, bir engelli olma durumu" olmayacak, akıllılık da sanatın düşmanı gibi görünecekti. Delilikle ilgili gerek kendileri gerek diğerleri üzerinden deneyimleri olanlar -Lamb'in bir ömür baktığı anne katili kız kardeşi deliliğiyle nam salmıştı- akıllılığa daha tutarlı bir kavram kazandırmaya ihtiyaç duymaya daha meyillidir. Lamb, akademik olarak Romantizm diye bilinegelen şeyin aleyhine yazarken, o en olasılık dışı şeyi, büyük sanatçıların akıllı olduğuna dair kanıtı desteklemek istemişti. Aklıselim sanat kavramının hiçbir zaman popüler olmaması şerh düşmeye değer.
Lamb'in sunduğu imge deliliği aşırılık bozukluğu olarak tasvir eder. "Melekeler" dengesizleşebilen tipte şeylerdir. Uyum ile orantılılık, zorlama ve aşırılığın rakibi olur. Akıllılık bize her ne isek onu oluştura bilme imkanını sunar, deliliğin kendi yarattığımız bir abartı "orantısız bir zorlama ve aşırılık" olduğunu, bizim nitelikleri doğru anlamaktan fazlasını yaptığımızı gösterir.
Lamb "hakiki şair" diye devam eder, "uyandıktan sonra" rüyalar" mevzuu tarafından ele geçirilmemiştir, bilakis onun üzerinde egemenlik kurmuştur. Cennet bahçesinde kendi doğduğu yollarda yürüdüğü gibi yürür. Gök kubbesine yükselse de kafayı bulmaz. Yılmadan kireçli toprağı ayağıyla ezer, kaos ve "eski gece" alemleri yoluyla kendini kaybetmeden başarıya ulaşabilir. Genellikle boşluyor gibi görünse de, zihninin dizginlerini hiçbir zaman boşlamaz.
Tekvine, Shakespeare'e ve Milton'ın Kayıp Cennet'ine yaptığı göndermelerle bu tuhaf itidal ve sarsılmazlık tasavvurunda akıllılar cennetten kovulmamıştır, Cennetten Kovuluş da delilerin kovuluşudur. Delilerin rüya görmeye, cin çarpmasına, dünyanın iyi bilinmeyen anlamına, kafayı bulmaya, yılmaya, kendini kaybetmeye, irrasyonelliğe meyilli oldukları ima edilir. Tuhaf ve çelişkili bir tasavvurdur, akıllılar Cennetten Kovuluş'tan önceki Adem ile Havvadır, bunların anti-karakteri Milton'ın Şeytan'ıdır -ve Shakespeare gibi büyük dehalardır. Akıllılık Tanrı'nın güvence altına aldığı masumiyettir.
Akıllılık, Lamb'in kişileştirdiği üzere Cennetten Kovuluş'u evcilleştiren bir dehadır: "onların içsel doğalarında, sözlerinin ve eylemlerinin yasasında evimizde, aşina olduğumuz zeminde gibiyizdir. Biri (yeteneği kıt yazar) hayatı rüyaya dönüştürür, beriki günlük olan bitenin ayıklıklarını en vahşi rüyalara zerk eder. Akıllı dahi bizi rahatsız edebilecek her şeyi, "en vahşi rüyaları" aşina ve güven verici bir şeye dönüştürür. Kendimizi evimizde hissetmemizi sağlayan şey onun sanatkarlığıdır, bizi kendimize yabancılaşmış, yolunu şaşmış, kaybolmuş hissettiren yeteneği kıt yazardır. Lamb'in de bildiği üzere, hakiki dahiler, diğer herkes gibi geceleri daha şehvetli rüyalarını görürler ve gündelik olan biten onlar için her zaman ayıkların dünyasına ait değildir ya da onları ayıltacak şekilde gelişmez. Akıllılık bir nevi simyayı teşvik eder. Dehşete düşüren, moral bozan, tuhaf akıllı Hakiki Dahi tarafından tamamen keyifli hale getirilir. İdare edilemeyen, dil tarafından tüm kabul edilemezleri ortadan kaldırarak sonsuzca güven verici bir şeye dönüştürülür. Bizi felaketin, kaos ve "eski gecenin" bunaltıcı aleminin olmadığına ikna etmek Lamb'in Hakiki Dehası'nın akıllılığının bir parçasıdır. Fakat hakiki dahinin diğer yeteneği bu adamın deli gibi görünebilmesi, deliliğe bürünebilmesi, onunla dalgasını geçebilmesidir. Hakikaten dahi olan delinin tersine deliliği özgürce tahayyül edebilir, çünkü delilik onu çarpmamıştır. ''Akordu bozulmuş insan zihninin" daha haşin o kaosuna doğru kendini bırakan" dahi diye yazar Lamb, Lear'la birlikte deli olmaktan ya da Timon'la birlikte insanlıktan nefret etmekten (bu da bir çeşit delilik) hoşnuttu, ne bu delilik ne de mizantropi o kadar başı boş bırakılmıştır, onun yerine -en çok boşluyor göründüğünde dahi zihnin dizginlerini hiçbir zaman tamamen boşlamadan- daha iyi dahisinin kulağına hala daha akıllıca tavsiyeler fısıldar.
Bunda çarpıcı olan şey Lamb'in hakiki dehanın akıllılığını deliliği dizginleyen, deliliğin onu kontrolü altına almasını durduran bir şey olarak nitelendirmesidir. Tam tersine, akıllılık deliliği kontrol eder. Akıllılığın emaresi sadece usmuş ya da deliliğin yokluğu değilmiş gibi, deliliği kontrol etme, ondan sanat çıkarma yeteneğidir.
Bu denemenin hafife alınmış ve dolaylı iması, sık sık olduğu üzere, sadece hakiki dahinin deliliği idare edip taşıyabileceği yönündedir. Hakiki deha gerçek anlamıyla gereken şeydir. Bu görev için Shakespeare’e, en büyük dehanın sözel yeteneklerine ihtiyacımız var. Diğer bir deyişle, akıllılıktan daha nadir bulunan bir şey yok. Delilik onu uygulanabilir kılmak için akıllılığa ihtiyaç duyar. Elbette bu son kertede dehanın olduğu, akıllılığın olması gereken şeydir: deliliği kendisi olmayan bir şeye, dehşeti huzura dönüştüren bir yetenek. Akıllılık, bizi hayattan aldığımız hazları yok etmekle korkutan her neyse ona izin vermeyen bu yetenektir. Lamb içinse bu yetenek özünde dilsel bir yetenektir. Shakespeare bizim kaçınmaya meylettiğimiz deneyim alanlarını dil yoluyla geri kazanır. Hamlet'in deliliğini bu kadar yaratıcı kılan şey Shakespeare'in akıllılığıdır.
Deli bir karakterin yaratıcısının akıllı olması gerekir, yoksa Hamlet gibi olurdu ve oyunlarını asla yazamazdı. Akıllılar yaratır, deliler ise sadece acı çeker.
Charles Lamb'den sonra kimse Hakiki Deha hakkında yazmayacaktır.
Perşembe, Ocak 22, 2026
HAMMALLIK
Evet uzun zamandır ben de kendim böyle görüyordum, eh yaşım da geldi, artık gönül rahatlığıyla açıklayabilirim: Hiçbirinizi beğenmiyorum...
“Fethi Naci doğru söylemiş. Eleştirel bir yaklaşımı yoktur Ataç'ın, "Beğendim, beğenmedim," der. Ama eleştirinin en üst düzeyi de budur: "Beğendim, beğenmedim," diyebilmek; deyip de tutturmak. Ataç'ın da yanıldığı olmuştur her halde, ama hiç sakınmadan, "Beğendim, beğenmedim," diyebilmiştir. Fethi Naci'nin "eleştirel yaklaşım" dediği, bir anlamda, eleştirinin hamallığıdır, çalışma, araştırma, karşılaştırma, sayma, ölçme, biçme işlemleri... "Beğendim, beğenmedim" ise sanatçının, yapıtı karşısındaki o geri çekilip bakışıdır. Fırçayı vurur, bir adım geri atar, kafasını yana eğip şöyle bir bakar... "Altmış yıl ve bir dakika"... Sanatçının ağırlıklı olarak kendi yapıtlarına dönük bu öznel eleştiri gücü, eleştirmende bütünüyle başkalarına dönük olarak gelişir. Pek az eleştirmen bu düzeye yükselebilir. Ben Ataç'ı bu düzeye ulaşmış, "Beğendim, beğenmedim," diyebilen bir eleştirmen olarak yüksek bir yerde görüyorum.”
“Fethi Naci doğru söylemiş. Eleştirel bir yaklaşımı yoktur Ataç'ın, "Beğendim, beğenmedim," der. Ama eleştirinin en üst düzeyi de budur: "Beğendim, beğenmedim," diyebilmek; deyip de tutturmak. Ataç'ın da yanıldığı olmuştur her halde, ama hiç sakınmadan, "Beğendim, beğenmedim," diyebilmiştir. Fethi Naci'nin "eleştirel yaklaşım" dediği, bir anlamda, eleştirinin hamallığıdır, çalışma, araştırma, karşılaştırma, sayma, ölçme, biçme işlemleri... "Beğendim, beğenmedim" ise sanatçının, yapıtı karşısındaki o geri çekilip bakışıdır. Fırçayı vurur, bir adım geri atar, kafasını yana eğip şöyle bir bakar... "Altmış yıl ve bir dakika"... Sanatçının ağırlıklı olarak kendi yapıtlarına dönük bu öznel eleştiri gücü, eleştirmende bütünüyle başkalarına dönük olarak gelişir. Pek az eleştirmen bu düzeye yükselebilir. Ben Ataç'ı bu düzeye ulaşmış, "Beğendim, beğenmedim," diyebilen bir eleştirmen olarak yüksek bir yerde görüyorum.”
HAVALI
Sen hep havalıydın!
Hava atmıyordum ki, bundan rahatsız oldunuz.
Rahatsız olmadık da...
Havalı olmam size yaramıyordu bir de...
Yarayabilir miydi?
Bak bu Meral. Senden bahsettim.
Merhaba Meral. Ne güzel ad.
Hava atmıyorum bak. Geldik sadece ortama.
Tamam canım... Neyimden bahsettin?
İşte, bu yazdığım metinden! Gel Meral, biz şurdaki banka gidelim.
Hava atmıyordum ki, bundan rahatsız oldunuz.
Rahatsız olmadık da...
Havalı olmam size yaramıyordu bir de...
Yarayabilir miydi?
Bak bu Meral. Senden bahsettim.
Merhaba Meral. Ne güzel ad.
Hava atmıyorum bak. Geldik sadece ortama.
Tamam canım... Neyimden bahsettin?
İşte, bu yazdığım metinden! Gel Meral, biz şurdaki banka gidelim.
Pazartesi, Ocak 19, 2026
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








