Cumartesi, Mart 19, 2016

KAHRAMAN KOMUTAN



Madalyaları tek bir üniformaya sığmadığı için üst üste iki tane giymiş, alttaki madalyaları gerektiğinde bir silahşor çabukluğuyla rakiplerinin suratlarına vurmak için üstteki üniformasının düğmelerini kuralları hiçe sayarak çıtçıtlı yaptırmış, iki üniformanın ve irili ufaklı yüzkırksekiz madalyanın da şişirmesiyle zaten iri gövdesi daha bir haşmetli görünen A Ülkesi komutanı gürler gibi konuştu:

- Bu kadar da olmaz ki, karıncalar gibi ürüyorlar. Yemeklerine şap koymalı bunların...

Karıncalara benzetilen, nüfusu büyük bir hızla artan B Ülkesi halkıydı. Coğrafi özellikleri, siyaset birimleri, bütçeleri, bilimsel araştırmaları ve birbirlerine çevrilmiş füzelerine kadar hemen hemen her konuda aynı özelliklere sahip oldukları B Ülkesi insanlarının, yeni döller üretme konusunda kendilerinden daha başarılı olduğu komutanın gözünden kaçmamıştı.

Yaver, komutanının emriyle acil hazırlatılan B ülkesi ile ilgili ayrıntılı bir nüfus araştırma raporunu yorumluyordu:

- B Ülkesi'nin askeri nüfusu gerçekten de şaşılacak kadar yüksek bir oranda artmış. Onu ikinci sırada bilim adamları izlemiş. Ülkemizde ise bu konuda başı, biliyorsunuz, filozoflar, sanatçılar ve çevreciler çekiyor. Biz askerler ise en geriden geliyoruz. Bırakın B Ülkesi’ne ve dünyaya hükmetmeyi, sınırlarımız içinden bir ayaklanma çıksa, bu kadar askerle durdurmakta zorlanırız maazallah. Son zamanlardaki gelişmelerden haberiniz var komutanım, sanatçılar ve filozoflar eskiden çiçekler ve böcekler, gözler ve kaşlar, melekler ve Tanrılarla ilgilenip bizi rahat bırakırken, artık ülke sorunlarına el atmaya başladılar. Ülkeyi romantizm, ekspresyonizm ya da sürrealizm temelleri üzerinde yükseltmeye kalkacaklar neredeyse, askerler ve silahlar yerine çiçekler, böcekler ve aşıklarla donatmak istiyorlar her yeri. Madalyalarınızın arasında bir papatya düşünebiliyor musunuz komutanım..! Çevreciler de zaten çevrede fazlaca dolaşıp nükleer silahları protesto ediyorlar. B Ülkesi bilim adamları devamlı savaş teknolojisi üretir, askeri güçleri de bu teknolojiyi cepheye taşımaya hazır bekler ve bu arada devamlı çoğalırken, önümüzdeki birkaç on yıl içinde şu an eşit dağılmış olan dünya askeri gücünü onlara kaptırmamız işten bile değil korkarım.

- Asker hiçbir şeyden korkmaz, asker..! Bir daha o kelimeyi duymayayım.

- Baş üstüne komutanım..!

- Hımm... Ama tespitlerin doğru olabilir...

- Devamlı barış görüşmeleri teklifleri getirmeleri bence boşuna değil komutanım, güçlenirken zaman kazanmaya çalışıyorlar? Bunu daha öncelerden fark etmiştim ama yeterli kanıt yoktu elimde, aslında bu sonucu bekliyordum.

- Beklersin tabii... Benim de aslan gibi iki evladım baba mesleği askerliği reddedip, “...kendi yolumuzu çizeceğiz..” diye evden ayrılsalar, ben de bu sonucu beklerim! Kim bilir başlarına neler gelir, ya çevreci olurlar ya da filozof... Karın öldü de bu günleri görmedi iyi ki. Tövbe tövbe!

- Öyle demeyin efendim, sizin tek kızınız da bir edebiyatçıya kaçmadı mı geçen gün...

- Asker..! Hazr'ol... Hizaya gel... Hizaya gel asker, yoksa getirmesini bilirim...

- Özür dilerim kom'tanım. Affımı rica ediyorum kom'tanım.

- Evet, benim kızım genç bir yazarla evlendi... Ama buna izin verirken bir amacım vardı, o da o genç adamı savaş lehinde bir propaganda için kandırmaktı. Reklamcılıktan anlıyor o genç. Ona askeri yönetimimizin çok yönlü imaj kampanyasını yaptırmayı düşünüyorum. Biliyorsun böyle propagandalara her zaman ihtiyaç olur. Böylece her şeyi göstermek istediğin gibi gösterebilirsin, örneğin askeri geriliğimizi üstünlük gibi... O amaçla yani... Bu stratejik bir evlilik.

- Çok haklısınız komutanım. Evlilik de başka nedir ki zaten, bir barış anlaşması... Peki, neden bu stratejiyi geliştirmiyor ve tüm ülkeye yaymıyoruz? Böylece diğer sanatçıları ve filozofları da askerlerin emrinde çalışıyor gösterir ve askeri nüfusumuz göreceli de olsa artırmış oluruz. Çünkü korkarım... pardon inanırım ki bu araştırmaları mutlaka B Ülkesi de yapmış ve gerçekleri görmüştür.

- Peki onları güçlü imajımızla ikna ettik diyelim. Hadi diyelim kendi halkımızı de kandırdık. Ama yine de, askeri nüfusumuzun geriliğine mutlaka bir çare bulmamız gerek. Propaganda da, reklam da sonuçta bir yere kadar...

- Bilemiyorum komutanım, doğan çocukların ileride hangi mesleği seçeceği askeri otoriteyle belirlenemiyor ne yazık ki.

- Peki B Ülkesi nasıl bu kadar asker sempatizanı yetiştirmiş? Bunun için de bir araştırma yapsak mı?

- Bunun için bir araştırma var zaten komutanım... Şey! Yani...

- Ne? Ne demek bunun için bir araştırma var? Ben neden bilmiyorum?

- Yanlış söyledim komutanım, demek istediğim o değildi. Ben şey demek istemiştim...

- Benden bir şey saklamaya çalışıyorsun sen... Hem de çok beceriksizce yapıyorsun bunu... Askeri okuldayken de hiç iyi kamuflaj yapamazdın zaten, yüzlerce metreden fark edilirdin. Askeeer... Hazr'ol... Kamuflaja son ver... Çabuk anlat bildiklerini...

- Baş üstüne kom'tanım. Emredersiniz kom'tanım. Bu bir araştırma değil aslında kom'tanım. Bir dedikodu kom'tanım.

- Askeeer... Rahat...! Rahat asker... Rahat rahat anlat asker.

- Efendim bu bizim sanatçılarımızın, fikir adamlarımızın çıkardığı bir dedikodu. Aslında önceleri önemsememiştim, sonuçta sadece bir dedikodu, ama şimdi düşününce...

- Uzatma, neymiş bu dedikodu?

- B Ülkesi'nde asker sayısının ve bilim adamlarının, keza sanatçıların ve çevrecilerin bu kadar fazla olmasının nedeni, her askerin aynı zamanda sanatçı, her bilim adamının aynı zamanda filozof olmasıymış.

- Saçmalama yaver, nasıl olur bu?

- Bu durumun gerçekleşmesini sağlayan B Ülkesi komutanıymış.

- Komutan mı? Benim gibi mi yani?

- Evet efendim, o ülkeyi kim yönetiyor sanıyordunuz...

- Tabii... birisi yönetiyordur di’mi? Aslında ben bugüne kadar karşı tarafı hep toptan bir ülke, giderek artan bir kalabalık olarak düşünmüştüm, tek bir komutan hiç aklıma gelmemişti... Bir komutan demek ha? Belki madalyaları bile vardır, ne dersin? Benden fazla mı acaba? Çıtçıtları açıp biraz kendime güvenimi kazanayım... Birkaç madalya daha icat edip, onları da toplasam mı!

- Bir de şu var ki komutanım, o komutan askerlik dışındaki alanlarda da kendini geliştirmiş. Bir yazar ve düşünürmüş aynı zamanda.

- Ne var, ben de yazarım...

- Peki yazarken aynı anda düşünebilir misiniz!?

- İkisini birarada yapamam, evet.

- Düşündüğünüzde, ne konuda düşünürsünüz efendim?

- Ne konuda olacak, savaş konusunda! Hayatımda başka bir konuda düşünmedim ki...

- Diğer komutan 2-1 önde o zaman. O, barış konusunda da düşünürmüş.

- Asker ve barış... Bu doğanın işleyişine ters...

- O doğa konusunda da düşünürmüş.

- 3-1 oldu desene...

- İnsanlığın geçmişi, bugünü ve geleceğini kavramaya yönelik felsefi konular, insanların kardeşliği, birarada yaşama gibi sosyolojik konular, dünyaya hükmetme isteğinin komplekslerle bağıntısı gibi psikolojik konular...

- Tamam tamam yeter... Farkı iyice açtı herif, bizim haberimiz yok... Peki ama bunların askerliğine ne yararı olacak... Bu işlere madalya vermezler ki.

- Bir söylentiye göre de o komutan barış yanlısıymış aslında. Askeri düşüncelerinin tümü barışı sağlayabilmek içinmiş.

- O zaman işsiz kalır yahu!

- Hayır efendim. Edebiyatla uğraşır. Düşünür ya da filozof olarak para kazanır. O ülkede epey para getiren bir işmiş bu.

- Düşünür olmak için mi savaşa son vermek istiyor?

- Düşündüğü için savaşa son vermek istiyor.

- İyi ki onun gibi düşünmüyorum...

- Ama askeri geriliğimiz konusunda düşünmek zorundayız. Yoksa yenileceğiz.

- Düğmeye ilk biz basmazsak tabii.

- Nükleer füzeyi fırlatacak düğmeye mi?

- Evet. O zaman onların askeri üstünlükleri yok olur.

- Peki neden hemen yapmıyoruz o zaman?

- Kolay bir çözüm olur bu çünkü. Hoş günümüzde, o eski zeki stratejilerle kazanılan zaferlerin olmasını beklemek hayal... Hem işsiz kalırız o zaman... Sonuçta askerlerin görevi düğmeye basılıp da bütün düzenek eksiksiz çalışıncaya kadar. Füze gidip karşı tarafı bulduktan sonra, B ülkesinde taş taş üstünde kalmayacağından, askerlerimiz orayı fethetmeye ellerini kollarını sallaya sallaya giderler, tatile gider gibi. Dönünce de sıkıntıdan patlamaya başlarız.

- Ama savaşı kazanmış oluruz. Böylece sanatla ilgilenecek vaktimiz olur, bilim adamlarımızın da felsefeyle. Müthiş kalkınırız o zaman.

- Düğmeye basarsak.

- Düğmeye basarsanız.

- Niye ben?

- Komutan sizsiniz, yetki sizde.

- Yetki bende evet, bunu gerçekten yapmalı mıyım peki?

- Bunu halkımızın iyiliği için yapıyorsunuz komutanım. Hatta B Ülkesi halkı için. Eminim bunu savaşa son vermek için yaptığınızı anlayacak ve size hak vereceklerdir.

- Ölmeden önce mi, sonra mı?

- Siz de bilirsiniz ki, biz askerler, işimiz olduğu halde O'ndan hiç bahsetmeyiz.

- Haklısın. Öldürün, demeyiz. Saldırın, deriz, hücum, deriz. Tüm ordunun görebileceği yüksek bir yere çıkar “Ateş...” diye bağırırız.

- Komutan ateş emrini verdi... Çabuk fırlatmayla ilgili işlemleri tamamlayın.

- Ne..! Ben mi ateş emrini verdim?

- Evet komutanım, dünyadaki herkesin duyabileceği, duyamayacak kadar uzaktakilerin de görebileceği kadar yüksekten, kabartma harita masanızın tepesinden verdiniz komutu. Ve inanır mısınız, masaya çıktığınızda ayaklarınızı bastığınız yer, B Ülkesi'nin, o dünyanın bizim olmayan diğer yarısını kaplayan toprakları idi. Şehirlerini ezdiniz, dağlarını dümdüz ettiniz, denizlerini, göllerini çizmelerinizin kirli tabanıyla çamura buladınız. Zaten tüm füzelerimiz üzerlerine çevrili. Bütün hazırlıklarımız da tamam. Şimdi aşağı inip şu düğmeye basın da artık şu savaşa bir son verelim.



A Ülkesi komutanı yeterli tahrik olarak gördüğü bu laflar sonucunda, fırlamaya her an hazır füzelerin düğmesine bastı. Füzeler B Ülkesi'ne doğru yola çıktığı anda, B Ülkesi erken algılama sistemleri tarafından artık her şey için çok geç de olsa algılandı. Ama B Ülkesi komutanı olayı hemen algılayamadı.

- Neden ama? Niçin? diye sordu. Tam da savaşa son verecek, silahları imha ettirecek bir barış konferansı teklifi götürmeye hazırlanıyorduk.

Yaver daha az düşünür, daha çok askerdi.

- Onlar silahları imha etmenin bir yolunu bulmuşlar komutanım. Bizim üzerimizde imha edecekler. Çabuk bizimkileri de gönderelim!

- Bütün hazırlıkları tamamlayın! dedi komutan, gayri ihtiyari bir emirle.

10 saniye sürdü tüm hazırlıklar ve düğmeye basma zamanı geldi. Komutanın eli füzeleri hareket ettirecek düğmenin üzerinde titredi birkaç saniye...

- Hadi komutanım! dedi yaveri, basın... En azından bizim füzeleri de denemiş oluruz.

- Hayır! dedi komutan. Yapamayacağım..! Ülkemin halkını kurtaramadım, bari o ülkenin halkın kurtarayım...

Yaver olaya daha sportmence bakıyordu.

- Zaten onlar önce davrandılar, kazanmak haklarıdır... Şuradan üzerimize gelen şey bir füze mi?



Böylece B Ülkesi yok oldu, tüm halkı öldü. A Ülkesi savaşı kazandı. Bir zaman geçti, savaşın yorumları yapılmaya, gerçekler görülmeye başlandı. A Ülkesi'ndeki sanatçı, düşünür ve filozof çoğunluğun elinden böyle bir konunun kurtulması olanaksızdı. Komutanlarının her şeyi barış için yaptığını açıklaması, kimseye inandırıcı gelmedi. A Ülkesi halkı, B Ülkesi komutanını, hayatlarını kurtardığından milli kahraman ilan etti ve heykelini dikmeye karar verdi.



- Bu sonuca beklemiyordum doğrusu. Halbuki biz her şeyi barış için yapmıştık, değil mi yaver?

- Başardık da komutanım. Şu anda bir barış yaşanıyor. Ama düşünmediğimiz bir şey vardı. Sivil hayatta, hem de böylesi bir barış ortamında, ölüm ve öldürmek kelimeleri askerliktekinden daha otoriter bir güçle yasaklanıyor. Bu yüzden yenilgi pahasına insan hayatını kurtardığı için, merhum B Ülkesi komutanı kahraman ilan edildi. Bugün haberini aldım, Başkent'teki meydana onun heykelini dikmişler. Heykeltıraş onun, düğmeye basmak üzereyken donmuş kalmış heykelini yapmış. Komutanın kalbinin o insan sevgisiyle dolu sıcaklığının, vücudunu taşlaştırdığı ânı anlatan çok başarılı bir çalışma olarak nitelendiriliyormuş. Komutanın yüzünü yapmamış heykeltıraş, o an suratındaki hüznü hiçbir sanatçı hayal edip de anlatamaz diyormuş. Ama herkes gerçeği biliyor: Onun yüzünü hiç görmedi ki... Hayatımızı kurtaran bu adamın yüzünü hiçbirimiz görmedik... Herhalde yüzü de vücudunun diğer parçaları gibi ülkesinin toprağına karışmıştır... Bu da çevresindeki esrarı artırıp, onu daha bir efsane haline getiriyor zaten. Size ise pek iyi gözle bakmıyorlar doğrusu. Ama birbirinize rakip olduğunuza ve o kahraman ilan edildiğine göre, varın siz tahmin edin unvanınızı.

- Ne rakibi, ben o herifi tanımam etmem.

- Zaten adama hiç fırsat tanımadığınız konuşuluyor halk arasında. Çünkü size bir barış konferansı önereceği haberi daha önceden bazı ajanlar tarafından bizim edebiyatçılara sızdırılmış.

- Başka ne diyorlarmış benim hakkımda?

- Sizin geleceğiniz konusunda bir karar vermeye çalışıyorlarmış.

- Yahu yaver, bunlar bizi asacak mı yani şimdi?

- Bizi mi?

- Bizi tabii... Beraber karar vermedik mi düğmeye basmaya... Bu, tek bir kişinin veremeyeceği kadar büyük bir karar...

- Ama düğme iki parmağın sığamayacağı kadar küçük bir düğme.

- Sen neler diyorsun..! Bak, bana gelecek herhangi bir suçlamada yanımda olmazsan, seni savaş divânına veririm.

- Bu, iki açıdan mümkün değil beyefendi. Birincisi artık savaş kalmadığından o divândakiler işsiz güçsüz rahat rahat oturuyorlar divanlarında. İkincisi de, istifa ediyorum.

- Asker istifa edemez, asker... Seni ancak ben atabilirim askerlikten.

- O zaman yabancı uyruklu bir kadınla evlenirim. Askerlik kurallarına göre bu yasak olduğundan, beni ihraç etmek zorunda kalırsınız.

- Yabancı uyruklu kadın kalmadı ki, bütün yabancı uyruk yok edildi. Yok ettim hepsini. Ben yaptım! Tek başıma!

- Bir tane var. B Ülkesi'nden barış görüşmesine hazırlık için gizlice ülkemize gelen çevreci kızlardan birinin annesi.

- Sen nereden tanıyorsun onu?

- Kızı ve oğlum birbirlerinden hoşlanıyorlar. Tam düşündüğünüz gibi, evden ayrılan oğullarımdan biri çevreci bir kıza gönül vermiş. İlk önce çok kızmıştım ama şimdi anlıyorum ki hayatımı kurtaracak bu aşk. Annesi de sempatik bir bayan, geçen gün oğlum benimle tanıştırmak için eve getirmişti. Görseniz nasıl olgun davranıyor bizlere karşı, hem de tüm ülkesini yok ettiğimiz halde... Hafta sonu kırlara gidiyoruz. Bizim kuzey illerimizde yetiştiğini duyduğu bir ağaç cinsini göreceğiz. Bizimkinden biraz daha sıcak olan iklim nedeniyle ülkesinde yetişmiyormuş, hoş artık hiç ağaç yetişmiyor ya, sayenizde..!

- Asker!!! Seni üstünle böyle konuşmaktan men ederim. Her ne kadar bu dalavereyle askerlikten ve bu katliamdan sıyrılacak olsan da, henüz askersin ve komutanının emrini son kez de olsa dinlemek zorundasın. Git kendini tutuklattır. Yoksa ben tutuklattırırım.

- Üzgünüm beyefendi, artık size beyefendi diyeceğim, ama sizin diyeceklerinizi kimsenin dinleyeceğini sanmıyorum. Yeterince insanın hayatını mahvettiniz, bence kendi canınızı kurtarmak için bir an önce buradan uzaklaşsanız iyi edersiniz.



Katil komutan, başına büyük işler açan yaverinin öğüdünü bu kez dinlemek konusunda isteksiz de olsa, bir an düşününce bunun yapabileceği en mantıklı iş olduğuna karar verdi. Ülkeden kaçması gerekli olabilirdi. Ama nereye gidebilirdi ki? Kendi ülkesi dışında gidebileceği tek yer, taş taş üstünde bırakmadığı B Ülkesi'ydi... Orada kendisine yeni bir yuva kurabilir miydi? Düşündü de korunaklı bir yer, özel bir yer olmalıydı mutlaka. Ülkenin yüzey yapısını tanımasa da bir an aklına müthiş bir yer geldi: Gönderdiği füzenin yerde açtığını düşündüğü çukur... Daha önce böyle çukurlar görmüştü. Sıcak olurdu içleri. Füze tam Başkent'in tepesine düştüğüne göre, çukurun su kaynaklarına ve yaşam için gerekli diğer şeylere çok uzak olmaması gerekti. Ne de olsa bir süre önce canlılar yaşamıştı oralarda. Evet evet, yeni bir yaşama başlamak için oradan ideal yer düşünemiyordu. Böylece yabancılık da çekmezdi, çünkü zaten hayatı boyunca şu anki gibi yerin dibine oyulmuş karargahlarda yaşamıştı... Yeni yuvasına ad bile bulmuştu: Cehennemin Dibi. Bu ad yeni ülkesinin şu anki durumunu, oraya sürgüne gitmesine neden olan yaşadıklarını ve düştüğü talihsiz durumu anlatan müthiş kara mizah yüklü ve aynı zamanda bundan sonraki yaşam felsefesini özetleyen bir ad olmuştu. Felsefi konularda doğuştan gelen bir yeteneği olabilir miydi yoksa? Bu ve benzeri konuları düşünmeye bol bol vakti olacaktı nasılsa, şimdi bir an önce yola çıksa iyi ederdi. Buradakiler kendini başka bir cehennemin dibine göndermeden önce...

Yine de bir zamanlar hükümdarı olduğu ülkeden ayrılmadan, yolu uzatmak pahasına da olsa, tanınmayacağı bir kıyafete bürünüp, Başkent'in merkezinde, bütün heybetiyle göğe doğru yükselen Kahraman Komutan heykelinin önünden geçmeyi ihmal etmedi.



“Hah..,” dedi geçerken, “...gerçekten de hiç madalyası yok muymuş, yoksa sanatçının hayal gücü mü zayıfmış...”

Perşembe, Ocak 28, 2016

GÜDÜ'K



Okumadığımız kitaplar hakkında nasıl konuşuruz diye bir kitap yazmış adam (Pierre diye biri). Güzel (ve tabii ki eski) bir saptaması (nasıl saptama olur o zaman?) var: “Kültürlü olmak şu ya da bu kitabı okumuş olmak değil, kitapların bütünlüğü içinde kendini bir yere konumlandırmayı bilmektir, yani onların bir bütün oluşturduğunu bilmek ve her unsuru ötekilerle olan ilişkisine göre bir yere yerleştirebilecek bir durumda olmaktır.”


Neden eski, yıllar önce bir şair demişti çünkü, yabancı: Bilinen edebiyatın tamamı ortak aklın diliyle yazılmış.


Ben de diyorum ki: Ortak da, acaba akıl mı…


Kadın erkek ilişkileri için tabii ki kendimden yola çıkarak bir saptamam var:


Bin adam tanır bir kadın, sonra bir gün biri farklı çıkar ve kadının kafasındaki erkek tanımını değiştirir. Buraya kadar hiçbir şey aslında, çünkü şuraya gelinmeli: Bu adam kadının kafasındaki kadın tanımını da değiştirir.


Budur bin bir gece masallarının gerçeği, bin gece masal, bin birinci gece gerçek…


Ya o erkeği, gerçeğini, ilk gece tanımışsan…


O zaman da sonraki bin geceyi boşa geçirmemeye bakmalısın, o erkekle hoşa, yoksa başka erkeklerle zaten boşa…


Konumuz gereği bunu şöyle uyarlayalım: Bin bir hece…


Bin hece kurmuşsun, aklına bin birinci hece geliyor; hemen anlıyor ve siliyorsun, ya da yakıyorsun; çünkü yalan, saf edebiyat, olmamış anlamında, mavi portakal... Ama senin aklına gelmeyip de Kafka’nın aklına gelince, işte… (Kafka çağdaş sayıldığı için onu örnek veriyorum çok daha gerilere gidebilirim)… Yıllar sonra, yollar sonra, önünde bin bir hece, hepsi yalan gelmiş o kadar zaman, dolan gelmiş, doldur boşalt yapmak lazım, bin birinci heceyi kurman gerekiyor, doğru heceyi, aydınlatman gerekiyor geçmişi…


Evrimsel sapma, yani raydan çıkma, çığır açmış denenlerin aslında çığırından çıkmış olması, bir doğru sapmaya ihtiyaç var…


Çünkü diktatörler neden idam ediliyor da Kafka’nın eserleri yakılmıyor… (Şunlar aynı şeyler: böceğe dönüşmek ve birinci olmak, birinci ölmek gibi bir şey ikisi de…)


Ayırmak lazım tabii: Kafka’nın yazdıkları edebiyatın korumasında: Kitabının arka kapağı kadar önemlisin demiştim Bay K’ya…


Kafka’nın kendisi akıl hastanesinin korumasında: Yazdıklarının yakılmasını istediyse beni hissetmiş olmalı, neden kendi yakmadığını itiraf ettirecekler yattığı yerde, rahatlayacak…


Peki Kafkaesk’i ne yapacağız; işte orada geliyoruz, bilinen edebiyatın tamamının ortak aklın diliyle yazılmış olmasına: Ortak da, akıl mı… Tüm dünya sınırları fazlasıyla geniş bir akıl hastanesi değil mi…


O yüzden yazıyorum, son 6 kitabım kaldı diye, yoksa 7 mi… Mahşerin 7 altılısı... Red kit'te cenaze levazımatçısı vardı, düello edeceklerin boyunun ölçüsünü alırdı tabutlarını hazırlamak için kıh kıh kıh gülerek... Yaşayan ölüler.


Çünkü uymuyor kötülük adamın iyi vicdanına… (Kötülük eşittir: Kötü hissetmek (birisi sana kötülük yaptı diye düşündüğünden, muhtemelen baban) artı kötülük yapmak (yani bariz olanlardan bahsediyorum, yoksa kötü hisseden de kötülük yapıyor hiç kimseye yapmıyorsa kendine) Rahatsızlık burada… İyi vicdanının farkında çünkü, hayatındaki en güçlü sertlik bu. Bu uyumsuzluk rahatsızlık veriyor ona, yoksa kötü olduğundan değil; ama kötü işte artık: Günahtan korkarak günah işliyor, günahkarın da güdüğü olur mu demeyin, işte. Başkaları nasılsa işliyor diye de devam ediyor. Diktatöründen asılmaz çünkü hiçbir halk. Yüz almış öğrenci gibiyizdir hayatta sene başında. Ama kaldıramıyor bunu. Yüz ulan… (Yüzüyorum, yüzüyorum, sonra bir zamanlar yüzemediğim aklıma geliyor ve yüzmem bitiyor diyor Kafka, ben böyle edebiyatın…) Ama: Hayat sınavından 30 bile alamamış adamı edebiyat hocası yapıyor edebiyat...


Ve bu kadar suçluluk kompleksi üzerinden yürüyen -sürünen- bu edebiyat bu kadar asla suçlu olmama bilincinde (bilinçsizliğinde) insanlar üretiyor, tüketiyor… Bu edebiyatın gerçekten okunmadığından, algılanmadığından değil, gerçek olmadığından… Gerçek değiller, kurgu bile değiller, kurgu gerçekten beslenir, gerçektir, ironi bile değiller… Tek gerçeklikleri var, yalan olmaları, yalan demek bile iltifat sayılır çünkü ikiyüzlü, pis yani, böceğe dönüşmeden pis zaten… Beni içine hiç alamaması böcek gibi asla hissetmediğimden değil, böyle sanırdım gençken; ama aslında kendisinin hiç böcek gibi, asla hissetmemesi; en ufak bir aşağılık kompleksinin olmaması, tam tersi un ufak bir büyüklük kompleksinin olması…


Bunlar bir de Allahın bencilleridir… Yazar ama yakmaz, yazarak yakmıştır zaten… (Yazmadan yaparak yakana da diktatör diyoruz işte. İki ucu boklu…)


Cioran için demişti biri, Çürüme diye bir kitabı var ya, çok doğru: Çürümeyi ilginç bulur, çürüyenleri değil.


Yakılsa aslında başlayacak edebiyat, gerçek edebiyat:


Başarı, ahlaklı olduğun için değil ihtiyacın olmadığı için yalan söylememekmiş. Öyle bir sistem kuruyorsun ki yani, yalan söylemek gerekmiyor… Daha ilerisi de var ama, yine, sistemi şöyle de kurabilirsin, kurmalısın: Yalan bile söylenebiliyor; çünkü herkes anlıyor zaten yalan olduğunu… Kurgu değil ama yalan… Cemil Meriç’in dediği değil: Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil! Çünkü her yalan bir yaratış, bu değil… Bu cümlesiyle yalan ile kurguyu gereksizce eşitlemeye çalışıyor çünkü adam, işte kafkaesk…


Yalan ayrı kurgu ayrıysa, o zaman başlıyor işte edebiyat, gerçeği…


Kadınlara falan tecavüz etmiyor yani güdük erkekler, sevdiğiniz o güdük yazarlar tecavüz ediyor…


Anna Karenina mesela, tabii ki güzelliklerinin yanında, kadına çok zararlı bir metin; onu gereksiz pohpohlamasıyla…


Issız Adam adamdaki değil kadındaki sorunu gösteren bir film. İyisinde anlamayacak kadar pohpohlanmışsınız, onu diyorum, çok dedim, o yüzden şimdilik böyle çalakalem.





Hoşçakalayım, sizinle paylaşmak zorunda kaldığım bu hayatta…

Cuma, Aralık 11, 2015

ESCORT İSTER MİSİN....


-Escort istermisin

-Parayı ben alacaksam neden olmasın...

-Hünerlerin ne

-Aşık olursun; ederim demiyorum bak, sen olursun.

-Siki küçük erkek sanrısı: aşık olursun !

-Düz mantık, deneyimsizlik... Sikimden konuşmuyoruz paradan ve aşktan konuşuyoruz.

-Yazarsın galiba sen, paran yoktur senin

-Okur olmadığın kesin, parayı sen vereceksin, hem de sikim küçükken…

-Bir erkeğin parası yoksa konuşmaya değer birşey yoktur

-İmza kimin? Ben yazarım kimin yazdığına bakarım...

-Kaç kitabın var

-Neden paradan bahsediyorsun devamlı böyle tahrik olan erkek mi var. Seksten bahsetsene mesela... Yani bana değil ben yapmasını severim… 9… Gel arkadaş olalım sen bana salak erkekleri anlat ben de sana kadınları...

-Olur… Sen salak mısın?

-Milyarder işadamıyla da senle konuştum gibi konuştum hayatımda, bana o da para verebilirdi, salağım kesin.

-Para lazım önce bana.

-Çok saygı duyuyorum, ama gerçekten veremem...

-Ne verirsin

-Baştan başlıyoruz

-Edebi bilgi mi :))))

-Edebi bilginin kimseye yararı olmaz bende bile yoktur. Aşık oldular yeteneğim bu yönde demek. verebileceğim bu...

-Sence gerçekten aşık oldular mı. Öyle mi sandılar.

-Bu konulara çok girildi sıkıcılar... sen olmadılar farz et… İkna etmek parayla seks satın almak gibi...

-Bence senin bir kadına verebileceğin birşey yok. Sen bit türü gibisin

-imza: orospu. Falında aşk çıkmasın isteyen kadınlar vardır, çünkü çıksa beceremeyecekler.

-Kan emerek geçinenlerden

-Rahatlayabiliyor musun böyle? Yoksa kendinden daha fazla nefret etmene mi neden okuyor.

-Yok. Dişime göre olması lazım

-Ama dişin çürük.

-Kendimi severim ben.

-Hitler ile ortak yönün. Ben temele bakarım. Para için seks yapmanı anlıyorum saygı da duyarım dolu salak kadın tanıdım sen belki daha değerlisindir ama benle akıl yarıştırırsan sana para mara aşk maşk yok:)

-Sen yıllardan beri buradasın. Görüyorum seni. Napıyosun burada. İnceleme mi

-Aşk arıyorum dedim ya.

-Ya burda değilse Ya bir köyde yayıl ayran yapıyorsa.

-Köyde olması olası tabii ama köy köy dolaşamam ki

-Yada bensem bir escort :)

-olabilirsin dedim ya sen de, ama para yok

-Paralı mı arıyosun

-hayır canım, ben vermem, kendi içkisini öder. çok isterse benimkini de.

-Veremem desene. Yok çünkü

-evet yok. hadi hoşça kal

-Erkek orospusu seni :) hoşçakal

-seksi hiç ben başlatmadım, kötü orospu mu oluyorum?

-Yok ya yakışıklısın iyi iş yaparsın

-İşJ valla kadın para bıraksa yatağın ucuna inan gülerim alırım da, bukovski de alırım demişti. senin yattığın erkekler erkeklerden alıyor çünkü aynı parayı haha

-Peki neden içki ısmarlamıyosun kadına. O ödesin diyorsun

-öyle sert bir kural olarak değil, bir espri, erkek ısmarlar diye direten modern kadına... hem klasik hem modernin en kendine göre özelliklerini alıyor yok öyle yağma yani bira) biraz kendi hayatının dışına çıkıp bakar mısın? parayı almam bir saçma kuralın bozulması yaratıcılık yani. sütyenime sokar gibi yapmıştım bir kez parayı çok gülmüştük sevgilimdi.

-Ben birkere biriyle içiyordum. Garson geldi ve yemek ister misiniz dedi. Ben sipariş verdim o vermedi. Veremedi. Yemek yerken ben sürekli yemeğime bakıyordu. Çok üzülmüştüm.

-ohhh. ısmarlamadın mı

-Aç değilim dedi. Utandı. Bende yemeğimden verdim. Yedi. Parası yoktu biliyorum. Üzücüü.

-Sevişseydiniz bari. verseydin yani

-Yok siki küçük. Zevk vermiyodu.

-hem para hem zevk almak istemen biraz ikiyüzlülük değil miJ hem sikle ilgisi yok diyorum sen pek okşanmamışsın sanırım. genç bir sevgilim vardı daha içine girmeden bayılmıştı. orgazm olmam deyip olan kadınlarım oldu. sana çok kolay dokunuyorum diyendi bunlardan birisi mesela. sikimi inan bilmiyorum başka erkek siki görmedim. şöyle yapalım bak, sen bana para bırak sabah, ben memnun kaldığıma göre birazını geri bırakayım:)

-Zaman ayıramam sana,

-Noolur. para veririm bak

-Sana üzülüyorum

-kaç para? beni değiştirdin dönüştürdün böceğe dönüştüm bak. offf kafkaya iyi giydirdim halbuki burda soyunmaktan konuşuyoruz. fotonu görebilir miyim yoksa eski bir sevgilim misin.

-Eski sevgilinim evet

-aşık mıydın bana

-Parasızdın iğreniyordum senden

-ya evlendiler ya da orospu oldular belki ikisi de aynı şeydir aşk yoksa. eski sevgilimsen parasız olmadığımı bilirdin. ben parayı kadına vermeyi sevmiyorum içkiye kumara yazarlık kapanmalarına ama asla bir kadına.

-Aslında parasız olman değil sorun. Kadından geçiniyor olman. Sana acımak çok sinir bozucuydu.

-ama gururla kadından geçinen bir erkek olduğumdan bana aşık olmuştun sadece bunu yazan bir yazar olmadığından daha önce şaşkındın, salak yazarlar.

-Ve sana aşık olamadım sikin küçüktü çünkü :))))))) İyi değildi sex hayatımız:))))))

-Çok iyi orgazm taklidi yapıyorsun ama hatırladım, sanat gibiydi... orgazm olan kadınları sevemedim senden sonra, ben gerçeğini değil sanatını arıyordum artık, kurgu olanı, büyük yazarlar gibi… Büyük yazar, büyük sik… Sağol ya para vermiş kadar oldun. ÖptümJ

Cumartesi, Haziran 13, 2015

TAN'DANS


-Sevgililer birbirlerine bağlanmışlar günler içinde terlemişler kirlenmişler uyuyamamışlar salyaları akmış tuvaletlerini yapmışlar ve sonra salındıklarında birbirlerinden uzaklara salınmışlar, hatta nefret etmişler, peynirle şarabın ağzımdan mideme neden bu kadar iyi gittiğini düşünürken neden bu aklıma geldi inanın biliyorum.

-Nedenmiş peki?

-Aşktan.

-Âşık olduğunu anladım da, peynirle şarabı yutarken bunun aklına gelmiş olması hastalıklı bi durum tabii.

-Peynir ile şarap âşık kardeşim.

-Yeminle dumur durumundayım. Peynirle şarabın aşkı sebebiyle, ağzından midene neden bu kadar iyi gittiklerini düşünürken, önce bağlanıp sonra birbirlerinden nefret edenler gelmiş yani aklına. Çözene kadar canım çıktı. Satışlar bu yüzden patlamıyor olabilir mi?

-O peynirle şarap sonra ne olacak bedende ona bak sen. Buna rağmen hâlâ âşıklarsa, varsın satışlar patlamasın, yazdıklarım ve ben birbirimize âşık olalım sonumuz ne olursa olsun.

-Güzel.

Çarşamba, Mayıs 27, 2015


 

SÖZÜM MECLİSTEN İÇERİ

 

 

 

1.

Ölümün yakınımızda olduğunu ciddi ciddi ilk kez Körfez Savaşı’nda düşündüm. Bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşünmem ise İzmit depreminden sonraydı. Ama depremle ya da depremden ölmekle ilgili olmayacaktı yazım, ölümün kendisiyle ilgili olacaktı. İnanırım ki insanın başkalarının ölümüne üzülmesi, kendi ölümünden korkmasındandır. Bir yakınımız öldüğünde üzülmemiz, en temelde ölümün bize yakınlaşmış olmasından kaynaklanır. İnsanın yakınlarının ölmesine üzülmesi ama uzaklardaki ölümleri görmezden gelmesindeki doğal bencillik başka türlü açıklanabilir mi?

Sonra A.B.D’deki ikiz kulelere gerçekleştirilen terör eylemi geldi (Güney’de tatilde, haberi bana veren yaşlı kadın şöyle demişti: “Bir an İstanbul’da oldu sandım, çok korktum.”) ve daha sonra da Afganistan’ın A.B.D. tarafından bombalanması. Benim düşünce evrenimde ölüm, Körfez Savaşı ve İzmit Depremi’yle bana “yakınlaşmıştı” ama Afganistan savaşı konu uzaklaştırma gibi bir şeydi. Sanki herkes depremden ölebileceğini unutmak, ölümü uzaklaştırmak için ‘oradaki’ ölümlere üzülmek istiyordu. Depremi değil ölümü yazmakta haklıydım. Ölümü yazmaktaki en iyi yol da ölümün insanlarını yazmaktı. İnsanların ölümü değil, bu o kadar da önemli bir şey değildir, ölümün insanları ise yaşamımızdır... O koca yaşamın içindeki küçüklü büyüklü ama mutlaka ölümlü yaşamlarımız...

Hayatım boyunca şu başıma hep geldi: Bulunduğum çoğu mekanda tek bir kişinin üzerine çullanmış birkaç kişiyle karşılaştım. Laflarıyla çullanmışlardı, konuşmasına izin vermiyorlardı. Çullanılan kişi güçsüzse bastırıyorlardı onu ve kaçırtıyorlardı, bunu başaramazlarsa olay ciddi bir savaşa dönüşüyordu. Ben ne yaptım böyle durumlarda? Bir çizgi roman kahramanı ne yaparsa onu! Ne olursa olsun hep tek ve güçsüz kalanın tarafını tuttum. Çok suçlandım bunun için; en çok da tarafını tuttuğum kişi düşüncelerine benim de karşı olduğum biri olduğunda... İnsan hoşlanmadığı, düşüncelerine katılmadığı birinin tarafını niye tutsun ki! Hem de dostlarını karşısına alarak! Dostlarımın bana güvenleri sarsıldı! Bazen tek kalan, üzerine çullanılan ben oluyordum. Böyle durumlarda ‘terör’ estirdiğim oldu. Sesimi yükselttim, söz kestim. Dört bir yandan saldırıya uğrarken, bırakın düşüncelerimi doğru, dengeli ifade edebilmek için sakin sakin konuşmayı, nefes alacak, tükürüğümü yutacak fırsat bile verilmemişken, söz kesmeden nasıl söz alabileceğim düşünülmeden söz kesmekle suçlandım! Gerçekten zor durumda kaldığımda hakaret de ettim. Bazen ikiz kulelere saldırı gibi hiçbir şekilde haklı çıkamayacağım ‘eylemler’ gerçekleştirdim. Ama çoğu kez ihtiyaçtan doğan ‘terörümün’ farkındaydım. Ne yazık ki karşı taraftakiler baskıcı tutumlarını görmezden geldi. Çevremdekiler güçlünün güçsüzü susturma çabalarına, ‘savaşa’ düşüncede karşıydılar ama pratikte bunun tersi tavır alabiliyorlardı. Tanınmış bir yazarımız, “Yöneten konumunda olduğumda hükmetme eğilimim olduğunu fark ettim!” gibi saygıdeğer bir itirafta bulunmuştu. Ben ise garsonlara bile emreden insanlara tuhaf bakardım.

Ölümün insanlarına “kötülük” açısından yaklaşacaktım. Ama bir katilin, bir faşistin ya da kötülük yaptığı açıkça görülenlerin kötülüğünden değil günlük hayatta birbirimize uyguladığımız kötülükler açısından. “Faşizm iki insan arasında başlar.” lafından hareket edecektim. Birçok savaşın nedeni olan kin ve kıskançlığa, çıkar kavgalarına “hayır” demenin, “savaşa hayır” demekten daha temel, daha doğru bir söylem olduğunu anlatmaya çalışacaktım.

Hesse’den yardım alacaktım: “(…) bizimkisine benzer bir inancın sahibi tutarlı bir kişi için yaşamın değerinin benimsenmeyişi, her türlü sertlik ve hoyratlık, her türlü umursamazlık, her türlü aşağılama öldürme cürümüyle birdir.”

“Yeryüzündeki haksızlık ve kötülüğün ortadan kaldırılabileceğine inanmıyorum. Değiştirebileceğimiz ve değiştirmemiz gereken şey bizleriz, biz kendimiziz, bizim sabırsızlığımız, manevi alandaki bencilliğimiz, incinip kırılmalarımız, sevgi ve hoşgörü noksanlığımızdır.”

Bu nedenle devletler ya da uygarlıklar savaşından çok kişisel kin ve nefretlerimizle her gün işte, evde, yolda, meyhanede çıkarttığımız savaşlar ilgimi çekiyor. “Yakınlarımızın” kafalarına atmaya çalıştığımız bombalar daha çok ilgilendiriyor. Üzerine çullandığımız bir insanın çaresizlikten uyguladığı terördeki kendi parmak izlerimizi silmeye çalışmamız ilgilendiriyor. İçimizdeki küçük faşistlere kılıflar bulmamızı unutup devletlerin faşizmine bulduğu kılıfları konu etmemizdeki ikiyüzlülük ilgilendiriyor.

 

“Kötü”yle ve “iyi”yle uğraşmış insan. “Kötünün iyisi”yle de. Ben daha çok “iyinin kötüsü”yle ilgileniyorum... İyi olabilecekken olmamış, giderek olma yetisini de kaybetmiş, umursamazlığından kaybetmiş, güncel çıkarlarına uymadığı için kaybetmekte sakınca görmemiş, bunu kaybetme olarak bile görmemiş, hatta doğrusunun iyi olmamak-kötü kalmak olduğunu giderek daha fazla bir güçle ve arkasına aldığı diğer kötülerin varlığıyla, kötü varlıkların gücüyle savunmaya başlamış insanlar ilgilendiriyor. “İyinin kötüsü”nü, “kötü”den bile daha tehlikeli buluyorum, çünkü “kötü”nün kötülüğünden daha zor anlaşılıyor onun kötülüğü, “iyinin kötüsü” çoğunlukla iyi sanılıyor: İnsan maskeli şeytan.

 

Suçunu ben söylediğimde anlamayan biriyle film seyrediyorduk. Filmde tam da onun yaşam suçunu karakter özelliği haline getirmiş biri vardı, kötü adam. Filmle birlikte o kişinin filme tepkisini de izlemeye çalışıyordum, anlayacak mı acaba, diye... Film bittikten sonra şöyle dedi: “Böyle insanlar da yaşıyor di mi...”

“Yaşamaz olsun!” desem... İtiraz ederdi: “Ama onların da yaşamaya hakkı var.” O zaman anlardık, aslında anlamış olduğunu, aldırmadığını ya da çaktırmadığını. En azından ileride öyle bir hata yaparsa, muaf tutulma hakkı istediğini...

 

2.

“Expecting the world to treat you fairly, because you are a good person is a little like expecting the bull not to attack you, because you are a vegetarian...”

İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek,
etyemez olduğunuz için boğanın size saldırmamasını beklemeye benzer.

Güzel örneklendirilmiş tehlikeli bir düşünce…

Bu düşünceyle hareket ediyorsanız “İyi bir insan olduğunuzda bile hayat size kötü davranabilir” düşüncesinden geçerek hayatın adil olmadığı sonucuna çıkabilir ve “Hayat adil değilse ben de adil olmak zorunda değilim” düşüncesine varabilirsiniz.

“İyilik yaptım da ne buldum” diye tekrarlaya tekrarlaya ve hayatın da acımasız olduğuna kendinizi ikna edip, acımasız olmakta bir sakınca görmeyebilirsiniz. “Tanrı yoksa her şeye izin vardır.” düşüncesine, ya da tam olarak “Adalet yoksa, her şeye izin vardır.” düşüncesine varabilirsiniz…

Oysa hayat adaletsiz ya da acımasız değildir. Siz adil olmadığımızda, hayatı da kendinize uydurarak adaletsiz diye suçlarsınız; günlük hayatta bir suçunuzu başkasının üzerine atma alışkanlığınız bile masum kalır burada: Hayata atarsınız suçu! Adil değildir, isteğiniz dışında hayata geliyorsunuzdur ve kaderinizi kendiniz belirleyemiyorsunuzdur, kötülük kol geziyordur ve sanki siz evinizde uslu uslu oturuyorsunuzdur, ve saire.

Nasıl bir boğa size saldırırken, sizin önemsediğiniz o olumlu ama onun için gereksiz özelliklerinize bakmıyorsa, yaşam da bakmaz; etyemez olup olmamanız nasıl boğayı ilgilendirmiyorsa, hayır kurumuna bağış yapmanız, savaşa hayır imzası vermeniz, haksızlığa uğrayan birine arka çıkmanız, ya da herhangi bir nedenden iyi biri olduğunuzu düşünmeniz ve benzeri mazeretler de yaşamı ilgilendirmez...

Yani bakmak lazımdır; bu boğa, bu doğa, size neden saldırıyor…

Oysa kendinizi suçlamaya değil de suçu hayata atmaya yöneldiğinizde, büyük başarı vaat eder sonuç; tek tek değil tüm hatalarınızın üzerini örtmüş olursunuz böylece. Ve çok daha tehlikelisini de yaparsınız: Hatta yapma hakkı kazandığınızı düşünürsünüz.

 

3.

Böylece gelelim, “Sözüm meclisten içeri”ye...

 

Böyle insanlar yaşıyorlar ve onlar sizsiniz. Siz o sözü kesilen, hakaret edilen, üzerine çullanılan, siz o aşağılanan, yurdundan kovulan, cinsiyet ayrımcılığına maruz kalan, siz o faşizm kurbanı, siz o haince öldürülen değilsiniz. Siz insanın sözünü kesen, hakaret eden, üzerine çullanansınız, insanı aşağılayan, yurdundan edensiniz, faşist olan, ırkçı olan, hain olan sizsiniz…

Siz savaşa karşı olan değilsiniz; aynı savaşları kendi çapınızda çıkaran, çapınız büyüdükçe daha geniş çaplarda çıkaracak olansınız…

Çizgi roman kahramanlarıyla, esas adamla-kadınla özdeşleştirmeyin kendinizi, siz kötü adamsınız, kötü kadınlarsınız, en iyi ihtimalle ikiyüzlü ve kaypak figüransınız…

Siz o kitaplarda anlatılan değilsiniz; siz, o, kendine karşı binlerce yıldır kitap yazılansınız…

Okuduğunuz kitaplarda kendinizi bulmaya meraklıysanız, bu kitapta gerçek kendinizi bulacaksınız…

 

Çünkü: Edebiyat terapi olabilir ama Felsefe tokat olmalı.

Kadın, çocuk, yaşlı, anne-baba, patron, başkan, büyük yazar falan dinlemeden…

 

Yan masada oturan yaşlı adam:

-Şu müziği biraz kıssana, dedi garsona.

-Efendim, en kısığı bu, deyince garson,

-O zaman bir süre kapat çok bağırıyor, dedi.

Buraya kadar yaşından dolayı doğal bir rahatsızlık ifadesi olarak algılanacak isteğin haklılığı, adamın şu cümlesiyle son buldu:

-Bunu dinleyen kimse var mı, yok…

 

 

4.

Ve burada, kendimi de nereye koyduğumu söyleyeyim...

Cem Akaş’ın Susan Sontag’ı koyduğu yere koyuyorum: “Zor bir insandı. Bu kısmen, çok ciddi, çok ahlaklı olmasından kaynaklanıyordu; kısmen de sizin de en az onun kadar ahlaklı olmanızı beklemesinden. Ahlaken haklı olan ve bunu bilen bir insanın karşısında, hadi ahlaksız demeyelim ama, günlük yaşamın ister istemez getirdiği bir ‘kıvraklık’ı olan, her zaman ilkeleri doğrultusunda hareket edemeyen ve bunu bilen, sıkıştığında işi dalgaya vurup sıyrılmaya çalışan bir insanın kendini suçlu hissetmemesi imkansız. Canımı sıktığı için severdim Susan’ı.”

 

Umarım canınızı yeterince sıkabilirim…

 

 

Salı, Nisan 28, 2015

BÖCÜK


Dev böcek bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında bir Gregor Samsa’ya dönüşmüş olarak buldu…


“Kafka’nın kahramanını böceğe dönüştürmesi çok tehlikeli” başlıklı bir yazı çıktı, hah dedim benim konum.

Ayrıntıya gerek yok, kısa kesiyorum, ona bir cevap verildi, parantez içleri benim olmak üzere şöyle bir bölüm var:

“­Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi, Samsa’nın sırtından geçinmeye alışmış, böylece kendilerine zahmetsiz bir yaşam kurmuş aile bireylerinin olgunlaşma yolcuğunun başladığı noktadır aynı zamanda. (Kitapta yok böyle bir şey) Anne, baba ve kız kardeş sağlıklı ve çalışabilecek koşullarda olmalarına karşın Samsa evin tüm yükünü çekmektedir. Ancak bu durumu daha fazla taşıyamayacaktır, böylece dönüşümü gerçekleşir, bu sembolik dönüşüm Samsa’nın bir birey olarak eşit, özerk ve bağımlılık ilişkilerinden kurtulmuş bir varoluşa sahip olmaması yüzünden ortaya çıkar. (İşte bu doğru. Böyle bir insan da olabilir, ama böcek olmaz, böcek bu insandan daha karakterlidir.) Samsa’nın sembolik ya da fantastik gerçekçi dönüşümü ve ölümü aile bireylerinin yaşamın yükünü paylaşan, emekleriyle iş üreten, para kazanmanın yollarını bulan bireyimsilere evrilmesini sağlar. (Ama bilinç kazanmazlar, adamın arkasından ağlamazlar bile, bir böceğin arkasından neden ağlansın ama di mi.) Gayet anlamlı bir yolculuk doğrusu…”

“Burada bir böcekleşme, hayvanlaşma değil insan olmaya çağrı var hem de çok güçlü ve çarpıcı bir biçimde.” (Yok böyle bir şey.)

Özeti şu: “Oysa kendini feda etmekten kendi önemini bilmeye, varoluşunu ve özünü inşa etmeye, iradesinin farkına varmaya, kendi için ve kendinde varlık olmaya çağırır modern anlatı.”

Böceğe dönüşmeyle kendini feda etmek hariç diğerlerinin bağlantısını hiçbir şekilde kurulamaz… Kaldık kendini feda etmeye... İnsan kendini bir böcek olarak feda eder mi... Ben etmez diyorum, intihar etmek bile daha gururlu bir şeydir bence, ki ayıp oldu intiharı bu kadar küçümsemek istemezdim…

İki tane belki tanısam seveceğim insanın arasındaki bir tartışma, hayattan uzak, bir dine inandığı için eleştirilen biriyle (bunun için neden eleştirildiği tam belli değil) edebiyat dinine inanan ve bu yüzden henüz eleştirilemeyecek bir diğer kişi arasında… Temel özellikleri aynı, alçakgönüllü gözükmeleri arkasında çok ukalalar. E o zaman adam gibi ukalalık yapılsın: Murat Sohtorik okuyun… Bu konuda ve hayatla ilgili daha doğru bilgilenmek için…

Meraklısına not: Tarafları tanımıyorum, araştırmadım bile…

Cuma, Temmuz 18, 2014

Megalimon

-“Bir durumu tek bir güzel sözle özetleyebildiği için insanlar ona hayrandı, ama bu yaptığıyla konuşmayı başlatmıyor sonlandırıyordu.”

-Ben konuşma olsun istemiyorum ki.

-Ama bilgelik demokrattır yazmıştın.

-Demokratlıktan ne anlıyorsun? Herkes konuşsun demek demokratlık mıdır; bence en akıllı konuşsun demek demokratlıktır; akıllı ve iyi; o kişi sensen…

-Sensen?

-Sustururum.

-İnsanları susturman ne anlatır?

-Susmadıklarını anlatır.

-İnsanları ikna etmek bir şiddet biçimidir.

-İkna etmem; sustururum.

-Hey peygamber, demiş Tanrı, onları hidayete erdirecek sen değilsin, benim. Senin bu kadar öfkeli olmaya ne hakkın var?

-Susmazlarsa öfkeleneceğim için susturuyorum… Peygamber sabrının peygamberle alakası yoktur?

-Kimle vardır?

-Tanrıyla.

-Ben tanrıyım diyemeyeceksin böylece!

-Tanrıyı sevdiğim için bu megalomanlık olurdu.

-Tanrı'ya inansaydım, kendimi beğenmişliğimin haddi hududu olmazdı, soyunup sokaklarda çırılçıplak dolaşırdım, demiş biri.

-Tanrıya inanmayınca da başkalarını mı soyuyormuş.

Perşembe, Temmuz 10, 2014

Yazılası öykü konuları (ya da bir anda Miranda)

Kim 200 bin TL ister… Lütfen ellerinizi havada tutun, bir şey anlatacağım, hepinize veremem o kadar parayı, vazgeçenler indirebilir, diyerek anlatmaya başlar… Kollar dayanamayıp yavaş yavaş iner. Hatta arada indirip tekrar kaldıranları uyarır, siz beyefendi, pardon ama diğerlerine haksızlık olur, sizi elenmiş sayalım, isterseniz siz yine de kalkık tutabilirsiniz, diye, kibarca. Askerlik anısını anlatıyordur. Tüfek as, tüfek kas. (Bunu anlat, güzel anı ama uzat ve okuyanı da sık, yor.) En son bir kişi kalır. Hatta iki kişi kalsın biri sinirlenip var gücüyle, yok gücüyle, diğerine bir tokat attığı için indirmiş sayılsın elensin, öyle tek kişi kalsın. Ve o tek kişiyi de biraz yorduktan sonra, tamam sizin olacak para şu son soruyu cevaplarsınız der; ilk soru neydi ki der ve alkış toplar finale tek kişi kalan arkadaş… Ne anlatıyordum? Soru budur… Son cümle, anafikir, babafikir, ortalardan bir annekdot, yani anlamlı anekdot, hayatın yükünü kollarınızda taşırken anlamını yakalayabildiniz mi bakalım… Dinlemedim valla der adamımız… Adamımız mı, nerden adamımız oluyormuş… Dinlememiş baksana… E sen de öyle kolun kalkıkken... Az buz bişiler var aklımda ama deymez, der, değmez, sıkılmıştır, onu anlamaya çalışın, askerlik anısına devam ederim bak. Neyse. Demek dinlemediniz; hayatın anlamını anlatıyordum; e neymiş bari, adamımız, kaba; önemi yok, para sizindir, buyurun; e hani kazanamamıştım; e zaten kazanamadınız; alıp alacağınız sadece bu 500 bin lira… (farkındayım)Ağlaya ağlaya harcayınız… (Oğuzhan Akay’ın bir annekdotu aklıma getirdi, teşekkürler)

TAN'dan's



Tarihteki Tanrı tanımlarını getirdi bu yaratıcı beyin şimdi önüme: Pavlov’a göre bir toplumsal refleks, Marx için kitlelerin afyonu, Spinoza’ya göre doğadan kaynaklanan korku, Freud’ça kendi babamızın kozmik gaza dönüştürülmüş şekli, sosyo-biyologların dedikleri gibi, bazı bencil genlerimizin otoriteye gözü kapalı bağlılıklarının sonucu… E, sonuç? Ben size sonucu söyleyeyim: Az kavga etmiyorlar burada; Spinoza yumruğunun bir toplumsal refleks olduğunu söylüyor; Pavlov üzerlerine işemesinin doğadan kaynaklandığını iddia ediyor; Marx diyor ki, ben sizin babanızım; Freud zaten gelir gelmez, afyon sandı burayı…

Salı, Haziran 24, 2014

TAN'dan

...............Bencil felsefeleri eleyeceksin, bencil felsefe olmaz… Benim edebiyatım diyebiliyorsan, ancak o zaman edebiyat yapabiliyorsundur, benim demedikçe taklittir edebiyat; benim felsefem diyorsan da edebiyat yapıyorsundur, yani felsefe yaptığın konusunda; felsefede benim diyememelisin; senin felsefenden bize ne, çok istiyorsan edebiyatını yap okuyalım… Çünkü Felsefede taklit etmelisin; hayatı taklittir felsefe… Yeni bir felsefe diye bir şey yoktur, onun bunun felsefesidir o; yeni bir gerçeklik diye bir şeyin olmadığı gibi; olanı görebilmen gerekir. Camus’den bir örnek yeter bunun için: Düşünmek içten içe böcekler tarafından yendiğini hissetmektir… Bir tek gerçek karşı fikir, düşünmeyi seven bir doğru fikir bile yeter bu “felsefeyi” yıkmak için; halbuki dese ki: Düşündüğümde içten içe böcekler tarafından… Ah deriz ne güzel, bunu biraz daha genişletse keşke; böyle insanlar da yaşıyorlar di mi; bu kadar düşünmeseler keşke…...............

Pazartesi, Haziran 16, 2014

50


Ferit Edgü diyor ki beni Kafka ile karşılaştırmışlar, bir dağ ile bir farenin karşılaştırılmasıdır bu. Bense karşımda bir kediyi bekliyordum, aslanı değil.
Çok güzel.
Kitapları, son kalanlar, binbir hece ve yeni ders notları, adları yanlış olabilir fark etmez; verilecek; ama mesela bir arkadaşıma vermeyeceğim, son zamanlarda verdiğim.
Tanrı inancı ya düş kırıklığı ya da düş zenginliği ister, demiş bir de.
Pardon düş kısırlığı demiş… Bense ikisinin ortasında bir yerdeyim diye eklemiş…

Bu kadar bende bıraktıkları, ama çok güzel kitaplar alın; ben arkamda kütüphanesi olmayacak bir yazarım.
Vermeyeceğim arkadaşım da şu: Bugün diyalektiğe geçirdim diye bulduğum cümleyi onla paylaşıyordum; düşünün, ne büyük onur olmalı aslında; ama yok; geçirememişsindir dedi, geçirmiş olamazsın, sonra da ben diyalektiği severim dedi…
Erkek bu! Kadınlarla bu yüzden konuşulmaz felsefe, ben severim ben sevmem der geçerler, artık erkeklerle de demek; kadınlar derken egoizmi anlatıyoruz artık kadın kadın değil erkek erkek değil, hepsi egoist…
Buradaki sorun tipik.
Kimse kendini göt kılı olarak görmüyor. Herkes göt…
Başka bir örnekle açıklayacağım:
17.5 yaşında bir arkadaşım var. (Bu deminki de zaten 23 falandır en fazla)
Niçe kitabını görünce aa dedi. Ihh dedim (bir ara ilkel insanlar gibi konuşuyorduk ne güzel). Ama dedi, Niçe yahu! Sonra düşündüm; bu kızın babası 44 yaşında ben 45 yaşındayım…

Ama beni arkadaşı gibi gördüğünden yakıştıramıyor o kadarını… Yani ben kim Niçe kim…

20 sene sonra beni okusa (Türkiye iyi bir yere gitmiş demektir bu) ben o sırada üniversite sınavı gibi salak bir şeyle vakit geçiriyordum diyecek…
Sonra düşündüm; Niçe 44 yaşında ölmüş… Ben 45 yaşındayım…
44 yaşına sığdırmışsa bazı şeyleri o salak yaşamı ve nihilist aklıyla; ben niye?
Sonra düşündüm; Niçe Türkiye gibi bir yerde yaşamıyordu… Ve dahilere henüz önem veriliyordu o zaman.
Sonra düşünmedim tabii, artık ne düşüneceğim; Tanrı ölmediyse de izin verirse; mezarında düz döner Niçe: Çünkü her filozof öldükten sonra anlar ne hata yaptığını.
Ama ya siz; salaklar… Yaşınız genç daha; ama o kadar çabuk yaşlanacaksınız ki; bu kafayla.
Ferit Edgü ve Murat Sohtorik kaçırmak insanı 50 yaş birden yaşlandırır, böyle anlatırsınız artık…

Perşembe, Kasım 28, 2013

Tarkovski'yi Tarkan sanmak!

Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir. Peki tek başına bir adam, bu normal midir?  Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur. Bu imkânsız. ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç? Böyle bir kadınla ilişki kuramam ki. Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi? Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim. Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var? Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur. Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz. Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var. Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz? Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var. Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım. İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar… Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum. Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek. Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin. Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?
Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz. Kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum. Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz?   Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.  Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum. Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Tuhaf, çok tuhaf, kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.  Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece. Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.  Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor. Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.  Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz. Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.  Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?  Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?  Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.    Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.   Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.   Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?   Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.      Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.    Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.   Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız.       Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Bana karşı önyargılısınız. Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.

Pazar, Ekim 13, 2013

Filozofları neden küçümsüyorum!

 
Engels insanları üçe ayırıyor:
 
E1. Elimizde kudret olmadığı sürece özgürlük isteriz.
 
E2. Fakat, elimizde kudret olunca üstünlük isteriz.
 
E3. Başarı kazanamazsak (çok acizsek), "adalet" yani eşit bir kudret isteriz…
 
 
Ben de insanları üçe ayırıyorum:
 
M1. Kulluk yapmayı öğrenmiş kişiler (Engels)
 
M2. Kulluk yapmayı öğrenmemiş kişiler (Eagles)
 
M3. Kulluk yapmamayı öğrenmiş kişiler (Angels)
 
 
Neden?
 
E1. Elimizde kudret olmadığı sürece özgürlük isteriz (M1. Kulluk yapmayı öğrenmiş kişi)
 
E2. Fakat, elimizde kudret olunca üstünlük isteriz. (M1a. Kulluk yapmayı öğrenmiş kişi; kulluk yaptırmayı öğrenmeye çalıyor.)
 
E3. Başarı kazanamazsak (çok acizsek) "adalet" yani eşit bir kudret isteriz… (M1b. Kulluk yapmayı öğrenmiş aciz kişi; hakkını savunmaya çalışıyor.)
 
M2. Kulluk yapmayı öğrenmemiş kişi, yani kudret istemeyen sadece özgürlük isteyen kişi? (Engels’de yok!)
 
M3. Kulluk yapmamayı öğrenmiş kişi… (Bu aşamayı Engels’in aklı bile almıyor: İnsanlığa engel bir Engels!)
 
 
İşte o yüzden:
 
İnsanlar üçe ayrılır:
 
1.Engels…
 
2. Eagles…
 
3. Angels