Pazartesi, Temmuz 09, 2012
İNSANLIK ÖLDÜ MÜ!
“Ustam der ki kötünün yok olması için iyi olmak yeterlidir.” (Konfüçyüs)
Safça di mi…
Yaşadığımız dönem için safça belki de.
Tarihte iyi olmanın yettiği dönemler hiç yaşandı mı?
“İnsan bilerek kötülük yapmaz. İnsanın kötülüğü cahilliğinden gelir. Bu kötülük de insanın iyilik konusunda yanılmasındandır.” (Sokrates)
Bilmeden kötülük yapıyormuşuz!
Bilmeden kötülük yapan çocuktur, diye biliyorum ben.
Yetişkin, bilerek kötülük yapar, diye biliyorum.
Sokrates’ten bu yana değiştik mi yoksa…
Öyle gözüküyor:
“Habermas’a göre daha iyiyi bilecek durumda olan insan bunu bilmeyi istememektedir. Bu sebeple de Kierkegard ortada bir suçun değil günahın varlığından söz eder.” (Kaan Aslanoğlu)
Günahı bırakın, insan suç denmesini bile kabul etmez:
“Suç demeyelim, hata diyelim, kabahat diyelim.” (İnsan)
Neden?
‘Suç’ dediğinizde ‘ceza’ kelimesinin gelmesi gerekir çünkü,
suçlu kelimedir ‘suç’;
oysa hata ve kabahat kelimeleri masumdur!
Suç kelimesinden kurtulunca, suçluluktan ve cezadan da kurtulur muyuz!..
İnsan kötülük yaptığının farkında ve hasıraltı etmeye çalışıyor…
“Haksızlık yapmaktansa haksızlığa uğramayı yeğlerim.” (Sokrates)
Kendisini ölüme mahkum edenlere karşı
hapisten kaçırılmayı reddederek
sözünün arkasında durmuş
sözünün arkasından ölmüş Sokrates…
Bu kadar olgun olabilir miyiz?
(Olgunluk bu mudur? Haksızlığa uğramakla haksızlık yapmak arası bir denge hali en idealidir herhalde. Ne katil olmak ne de kurban…)
Daha çok şöyledir insan:
“Cennete hizmet etmektense cehennemi yönetmeyi tercih ederim.” (Filmden)
Farkındaysanız olay cennet cehennem falan değil; olay, yönetmek…
Yönetmek konusuna sonra gelmek üzere…
CennetCehennem
İyiKötü
OlumluOlumsuz
Niye?
“Her büyük düşünür, her büyük aziz iyiyi savunmuştur. Bundan ötürü iyiliğin toplumsal ve biyolojik değerinden kuşkulanılmaz. Böylece adeta büyük insanlar yanılmışlar, adeta insanların büyük çoğunluğunda sapkın, ama daha derin bir gerçeğin kavrayışı var gibi gözükmektedir.” (John Fowles - Aristos)
Biraz açıklayabilir miyiz bunu efendim?
“Batı dünyasının ahlak görüşünün ana kaygısı; iki zıt moral değer olarak iyi ile kötüyü sınırlandırmak; böylece iyiyi öğretmek, kötülükle de savaşmaktır. Bu; hayatı yoksullaştıran, insanın yapısına aykırı bir görüştür.” (Nietzsche)
Baudrillard daha da ileri gider:
“Kötülük metafizik olarak, kaza eseri oluşmuş bir hata gibi görülür, ancak bu bilgi, aldatıcıdır. İyilik Kötülüğü azaltmaz, Kötülük de İyiliği. Birinin zaferi diğerinin yenilgisini getirmez, tam aksine.” (Jean Baudrillard)
Konfüçyüs ve belki biraz da Sokrates yanılmışlar mıdır o zaman?
Ama bir parantez açalım ve Baudrillard’a devam edelim, kendisi cümlesine devam eder çünkü ve ilginç bir yere gider:
“Tam aksine… Aslında İyilik ancak İyilik olmaktan vazgeçerse Kötülüğü başarısız kılar, çünkü dünyadaki gücü kendi tekeline aldığı zaman, bu oranda bir şiddeti de kendine döndürmüş olur.” (Jean Baudrillard)
İlginç… Bizim bilmediğimiz bir dönemde ya da fark etmediğimiz bir yerde iyilik kazandı da, sonra kötülüğün tepkisinden dolayı mı şu anda kötülüğün hakimiyetine doğru gidildi… E o zaman tersi de olabilir yine, kötülüğün hakimiyeti ele geçirmesi (yakın gelecekte) ve bir karşı tepkinin oluşması…
Ama şu var ki, iyilik kazandıysa da lafta kazandı sanıyorum. Kimse hiçbir zaman çoğunlukla iyi davranmadı tarihte… Çoğunluk iyiliği savunmuş olabilir en fazla… Ama günümüzde kötülük savunulmaya, giderek daha fazla bir güçle savunulmaya başlanıyor; diyecek bir şey de kalmıyor, arkalarında sağlam bir kötülük tarihi var…
Parantezi kapatalım şimdilik.
Evet, Konfüçyüs ve belki biraz da Sokrates yanılmışlar mıdır yoksa?
“Bir hümanist düşmanlarında iyiyi görür çünkü onların özgürce kötü olduklarını kabul edemez.” (John Fowles)
Özgür irade…
Kötüyü seçebilme özgürlüğü…
Hele bir de çekiciyse kötülük:
“Erdemlerin yüzü yoktur. Kişisel özellikten uzak, soyut ve saymacadırlar. Başka canlılıkla yüklü, yaşla ortaya çıkan ve ağırlaşan kötülüklerden daha çabuk yıpranırlar.” (John Fowles)
Eco biraz daha dengede bir fikir savunur, biraz rahatlatır içimi (ilk iki cümle hariç.)
“Ahlak duygusu taşımak, kötülük yapmaktan kaçınmak anlamına gelmez: Şu ya da bu davranışın kötü olduğu ve bunu yapmamanın daha iyi olacağı anlamını taşır. Kötülük yapmak üzereyken bile iyiyi tanımaya ve değerlendirmeye olanak tanıyan ikiyüzlülük vicdanın değişmez bir değeridir. Yüzyılımız belki ikiyüzlülükle dolu ama ahlakın var olduğu bir yüzyıl. Eskiden kıyımlar yapılır ve pişmanlık duyulmazdı.” (Umberto Eco)
Yani ahlak duygusu taşımak, ahlakı bilmek, ahlaklı olmayı gerektirmez! Bilgili de cahil kadar ahlaksız olabilir…
Günahkar doğuyoruz ya zaten bazı dinlere göre…
Ama Botton bu görüşte değildir:
“İnsanlığın ürettiği hiçbir kötülük doğal değildir, yalnızca medeniyetin, paranın, ticaretin ve tarihin ürünüdür. ...Hitler’in çocukları ve hayvanları sevdiğini duymak hoşumuza gitmez.” (Alain De Botton)
Oysa 2000’li yıllarda bir gazeteci sorar yine de: “Kötülük yapmamak insan doğasına aykırı değil mi?”
“Günahkar doğduğumuzu değil, günah işlemeden duramayacağımızı” söylediği de düşünülür dinlerin…
Hesse gazeteciden de dinlerden de daha fazla duygudaşlık kurabileceğim bir görüş öne sürer Allahtan: “Günahın bana çok gerekli olduğunu kendi bedenimde kendi ruhumda yaşayarak öğrendim. Şehvete, mal mülk edinme çabasına, büyüklenmeye gereksinimim vardı. Dünyayı hayalimde yaşattığım bir dünyayla, kafamda tasarladığım bir yetkinlik biçimiyle kıyaslamaktan el çekmem, onu nasılsa öyle bırakmam, onu sevmem, kendimi canı gönülden onun bir parçası gibi duyumsamam için en berbat umarsızlıklara kapılmaya gereksinim duyuyordum.” (Hesse)
Eco’nun “Kötülük yapmak üzereyken bile iyiyi tanımaya ve değerlendirmeye olanak tanıyan ikiyüzlülük vicdanın değişmez bir değeridir.” deyişine giriyor burada Hesse herhalde.
Hesse kötülük yaparak iyiyi tanımaya çalışıyor olabilir ama normal insan kötülük yaptığıyla kalıyor…
Bir de Konfüçyüs’ün, kötülüğün yok olması için iyi olmak yeterlidir, lafının tersine kötülükle birlikte yaşamaktan, hatta kötü olmaktan söz ediyor Hesse…
Neyse… Alıntının daha çok ikinci yarısında Hesse’nin yaptığı Stoacılık’tır.
Stoacılık: Evreni olduğu gibi kabullenmek, evrendeki uyumu kavramak, kendisine kötü gelebilecek olayların evrenin bütünü içinde gerekli ve zorunlu dolayısıyla iyi olduğunun anlamak. Sonuçta ulaşılacak dingin ve huzurlu ruh hali bilge insanı oluşturur.
Stoacılık da, Hesse de, Nietzsche de iyilik ve kötülük dengesinden ve sonuçta bilge insana ulaşmaktan söz ederken, gazetecinin ifade ettiği -ki günümüzde çoğu insanının görüşüdür- kötülükten başka çıkar yol bırakmıyor bize sanki. Hatta kötülüğü haklı çıkarmaya bile çalışıyor…
Fukuyama ne diyor?
“En önemli ahlaksal ve etik sorunlarda, çıkarılacak sonuçlarda, iyinin ne olduğu konusunda görüş ayrılıkları belirmeliydi. En büyük erdem hoşgörü olmalıydı. Ortak ahlak anlayışının yerini saydam yasal düzenlemeler ve politik düzeni yaratan kurumlar almalıydı. Böyle bir politik düzende insanların erdemli olmaları gerekmezdi, akılcı olmaları, kişisel çıkarlarını korumaları yeterliydi... Bu bireysel çıkarcılık temeli üstünde yükselen toplumlar olağanüstü düzgün bir biçimde aksamadan yürümüştür... Böyle bir toplum, erdemle karşılaştırıldığında, daha düşük düzeylidir ama daha sağlıklıdır.” (Fukuyama)
“Kötülük insanın iyilik konusunda yanılmasındandır.” sözünden hareketle “…iyinin ne olduğu konusunda görüş ayrılıkları belirmeliydi” diyen Fukuyama, iyilik konusunda yanılıyor bence…
Günümüz toplumu ama işte: Herkesin kendi doğrusu var, aşırı hoşgörü var, herkes her istediğini söyleyebiliyor, müthiş düşük düzeyli. Sağlıklı mı peki?
Psikiyatriye de güvenimi bu yüzden yitirdim (Psikiyatristlere demeli aslında):
Kaan Arslanoğlu, psikiyatrinin psikiyatri olmasından kaynaklanan zararından, genel yatıştırıcı etkisinden ve bunun iktidarın işine gelmesinden söz ediyor:
“Psikiyatri insandaki doğruları, ahlakı, erdemi artırma gibi bir misyon yüklemez kendine. Aksine kişide ne varsa, ne sağlamsa onun üstündeki yapıyı güçlendirmeye çalışır. Bu anlamda kişi yanlış bir kişiyse onu daha güçlü bir yanlış kişi haline getirir.” (Kaan Arslanoğlu)
İki insan türünü çok önemserim, insanı en iyi anlayabilecek insanlar olarak görürüm onları, çok önemsediğim için de onlardaki hataya tahammül edemem. Birincisi psikiyatristler, psikologlar, psikanalistler, ruh doktorları, daha doğrusu ruh analistleri… ikincisi yazarlar.
“Hem teori hem uygulama olarak psikanaliz, insanların kültür ile arasındaki kaba, iyi oturmamış uyumu sürdürmesine yardımcı olarak da çöküntü yaratabilir onlarda.” (Adam Philips)
Böyle psikiyatrinin kendisi kötülük değil mi…
Geliştirdikleri özellik de mazoşizmimiz:
“Bağımlı olduğumuz insanlar ile kurumlara katlanabilme becerisine mazoşizm denir.” (Adam Philips)
Ama politika, psikanaliz, edebiyat, felsefe… asla suçlanamaz, insanlar yarattıkları şeyleri suçlamazlar… ama utanmadan Yaşamı ve Tanrıyı suçlarlar…
“Tanrıları icat etmemizin nedeni belki de suçu onların üzerine yıkmak istememizdir. Bizi onlar böyle yarattı, suç onlarındır diyebilmek için.” (Coetzee - Romancının Romanı)
Ben kötü değilim, beni Tanrı itti!
“Gücü her şeye yeten bir tanrı bu dünyadaki kötülükleri önler.”
Oh cennet… Yan gel yat…
Ama kötülükler var.
Dünyada olmanın bedeli mi yoksa kötülükler?
Varsa yoksa kötülükler!
“Auschwitz varsa Tanrı yoktur.”
Ama insan vardır…
Ve çok eski bir inanışa göre dünyaya kötülükle savaşmak için gelmişiz… Cennette öyle huriler arasında oturup can sıkıntısından öleceğimize…
“Doğa kusur konusunda hiçbir şey bilmez. Kusur, doğanın insan tarafından kavranışıdır.” (Heinz Pagels)
Yani kavranamayışı…
“Tanrı için bütün şeyler iyi, adil ve doğrudur. Bazı şeylerin doğru bazı şeylerin doğru olmadığını düşünenler insanlardır.” (Heinz Pagels)
Özgür iradesi ve yaratıcılığıyla yaratmış insanı Tanrı…
Bir de azar işitiyor bu hediyeleri, silahları kullanmayan insandan!!!
“Benim sorunum ne?” diye sormuştu bir dostum.
“Yaratıcılığın” demiştim; “yoktan sorun var etmen…”
“Özgür iradenin olduğu ama kötülüğün olmadığı bir dünya tasarlamak da herhalde güç olmazdı Tanrı için, sadece gereksiz olurdu. Özgür irademizin olması bizi kötülüğü de seçebilmekte özgür bırakmıştır. Yoksa kötülüğü seçmemeye programlanmış robotlar olurduk.” (Heinz Pagels)
Peki ama biraz da olsa kontrol edemez mi Tanrı kötülüğü:
“Ruhumun gizli köşelerinde dünyanın böyle sürüp gitmesine izin verdiği için Tanrı ile her an kavga ediyorum.” (Gandi)
Birbiriyle kavga eden insanlara kızıp Tanrıyla kavga etmek!
“Sözgelimi kavga eden iki insan görürseniz ve müdahale etmezseniz o zaman gerçekte müdahale etmeyerek müdahale etmiş olursunuz; ve Tanrı için de aynı şey söz konusudur.” (John Fowles - Aristos)
Stoacılık?
Pasifizm?
Edebiyatçı daha duygusaldır:
“Tanrı bazı şeylerin olmamasını ister ama engel olamaz, çünkü kendisi böyle karar vermiştir…” (Italo Calvino)
Çünkü, örneğin bir üçgen yaratmayı seçtiyse Tanrı, iç açılarının 180 dereceden farklı olmasını seçemez. Zaten özgür iradeyi de hediye olarak vermemiştir, bilinçli bir varlık yaratılacaksa, özgür iradesiz yaratılamaz.
Zıt görüştedir Nietzche her zamanki gibi:
“Tanrıya güven duymak kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka birini, doğaüstü birini seçmek insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür.” (Nietzche Ağladığında – Irvin Yalom)
Ama…
“Tanrıdan söz etmek bizim amaçlarımızdan ve erişmemiz gereken ahlaki ve tinsel değerlerden söz etmektir. Dünyanın hali tanrının olmadığını ya da kötü olduğunu değil, üst bir akla ulaşmaya çalışmadığımızı kanıtlıyor olabilir. Kötü bir tanrı olamaz çünkü bizi yaratarak zaten iyiliğini kanıtlamıştır.” (Heinz Pagels)
Son cümle çok önemli.
“Tanrı: Korkulacakları küçümsemenizi, ihtirasları aşağılamanıza izin verdim. Mutluluğa gereksinim duymamanız sizin mutluluğunuzdur.” (Seneka)
“İnsan için en büyük onur, Tanrının insanı en ağır acıları yenebilecek yetenekte görmesi.” (Lautreamont’un bir kahramanı)
Acıları yenince ne olacak peki?
“Sartre’a, varoluşçulara göre: Dağlarda, kayalarda, sularda eksiklik yoktur. Durmadan arzuluyor olmasının da gösterdiği gibi insan bir eksiklik ya da yoksunluktur. Bu yüzden eksiksizliğe doğru sürekli bir atılım içindedir. Varlık ve bilinç ya da kendinde ve kendi için aynı şey olduğu gün aynı anlama geldiği gün tam doygunluk gerçekleşecek ve eksiklik bitecektir. Bu da insanın Tanrı olması demektir.” (Afşar Timuçin)
Tanrı olacağız da ne olacak ki, yönetemedikten sonra!
Tanrı olacağız da ne olmayacak, demek daha doğru.
Egoistler olmayacak mesela bence…
“Eğer birey acı çekerse bu bütün acı çekmesin diyedir.
Bu görüş tek insanın sonsuzu başka bir şey için değil, birey olarak kendi için istediği olgusunu yadsır. Kendi ölümünün donuk ışığında bu kuramların boş ve yanlış olduğu ortaya çıkar.
Bir öznenin öznelliği ve özgürlüğüyle Tanrı'nın mutlak iktidarı veya doğanın yasaları çelişkisi olarak bir arada nasıl var olabilir? Bu üç güçten her biri, yalnızca kendi varlığıyla diğer ikisinin varlığını hiçe indirmez mi?”
Öznellik ve özgürlüğü egoistlikle karıştırma becerisi…
“Kendi ölümünün donuk ışığında bu kuramların boş ve yanlış olduğu ortaya çıkar.”
Ne kadar egoist bir cümle…
Buradan rahatlıkla gidilir işte gazetecinin sorduğu o tehlikeli soruya:
“Kötülük yapmamak insan doğasına aykırı değil mi?” (2000’li yıllarda bir gazeteci)
Tanrıyı yok ya da kötü sayarsınız, doğayı yok edersiniz, depreme kötü dersiniz; iktidara da kötü dersiniz, ama sadece sizin olmayan iktidara…
Yaratamadığında yönetmek ister insan, yaratan bile yönetmediği halde:
“Çok eski günlerde, sözün ilk titreşimleri dudaklarıma henüz geldiği zamanlarda, kutsal dağa çıktım ve Tanrı’ya diz çöktüm:
Efendim ben senin kölenim. Senin sırrın benim yasam olacak ve sonsuza kadar ona itaat edeceğim.
Fakat Tanrı yanıt vermedi ve şiddetli bir fırtına gibi uzaklaştı.
Ve bin yıl Sonra: Yaratan, ben senin yarattığınım. Sen beni balçıktan şekillendirdin ve ben tüm varlığımı sana borçluyum.
Ve Tanrı yanıt vermedi, onun yerine bin kanadı varmış gibi hızla uzaklaştı.
Ve bin yıl sonra: Baba, ben senin oğlunum. Bana merhamet ve sevgiyle hayat verdin ve ben de sevgiyle ve ibadetle senin krallığını sürdüreceğim.
Ve Tanrı yanıt vermedi ve uzak tepeleri gizleyen bir sis gibi uzaklaştı.
Ve bin yıl sonra: Tanrım, amacım, tamamlayıcım; ben senin dününüm ve sen de benim yarınımsın. Ben senin topraklardaki kökünüm ve sen benim göklerdeki çiçeğimsin ve biz güneşin önünde birlikte gelişiriz.
O zaman Tanrı bana eğildi ve denizin kendisine doğru koşan bir dereyi kucaklaması gibi beni kucakladı. Dağdan ovaya indiğimde Tanrı da oradaydı...” (Halil Cibran : Ermiş)
“Ben senin dününüm ve sen de benim yarınımsın…”
Papini ilginç bir açıklama getirir buna:
“Tarih yazmak için en mantıki ve akıllıca yol en yakın olaylardan başlayıp en eskilerde bitirmektir. (...) Böylece, ortaçağ tarihini tersine yaparken, 637 yılına gelince, ona damgasını vuran olayı önceden biliyorum, çünkü sebebi çok basit: Haçlıların Kudüs’e 1099’da girişlerini daha evvel anlattım. 1914-18 umumi harbi, on beşinci ve on altıncı asırların milli monarşilerinin oluşumunu belirlemek için vazgeçilmez bir hareket noktasıdır. ‘Önce’yi anlatan ‘sonra’dır, aksi değil... Layıkıyla yazılmış bir dünya tarihinin son faslı ancak ‘yaradılış’ hikayesi olabilir...” (Papini : Gog)
İnsan tarafından yakalanan Tanrı bakışı, bu bence…
“Derin meditasyon insanı zamanı ortadan kaldırma tüm var olmuşu var olanı ve var olacakı aynı zamanda görme olanağı sağlar böyle bir meditasyonda her şey iyidir her şey mükemmel her şey Brahmandır. Dolayısıyla her şey iyi gözükür bana ölüm yaşam gibi günah kutsallık akıllılık aptallık gibi gözükür, iyidir her şey bana bir zararı dokunmaz.” (Hesse)
Hayattan bunun örneklerini de verir Hesse:
“Doğum yapan bir kadına yardım ederken: Alabildiğine büyük bir acıyla alabildiğine büyük bir hazın dışavurumlarının düpedüz birbirine benzediğini gördüm.” (Hesse)
Hesse’yi şu amacı yüzünden severim:
“İkiliği dışavuracak bir simge ele geçirmek isterdim; melodi ve karşı melodiyi aynı zamanda görünür kılan, çokrenkliliğin yanında birliğin, şakanın yanında ciddinin hiç ayrılmadığı bölümler ve cümleler kaleme almayı isterdim. Çünkü benim için yaşamı oluşturan tek şey, iki kutup arasında bir dalgalanma, dünyanın iki temel direği arasında bir gidip gelmedir.” (Hesse)
“Trajediler asla önlenemez çünkü bunlar felaketler değil karşıt dünyaların birbirlerine toslamalarıdır.
Sorunların var oluşu çözüme kavuşturulmaları için değildir, sorunlar, aralarında yaşam için zorunlu gerilimin oluştuğu kutuplardır sadece.
Trajedi, ikilemlerin çözülmeyeceğini bilmek. Hayat, trajedilere gülmek.” (Ernesto Sabato : Tünel)
Hiç kimse anlamamış olsaydı tarih uzun zamandan beri durmuş olurdu. Ve hiç kimse anlamasaydı bile, bir kişi dışında, tarih onun yüzünden, onun kendi “görüşü” yüzünden sürüp gidecekti, o bir haklılık yüzünden.
Nasıl güçlü di mi olumlu olan, iyi olan… Olan…
Tabii bu metni, ne yazık ki şu aşağıdakinden dönüştürdüm ben:
“Herkes anlamış olsaydı tarih uzun zamandan beri durmuş olurdu. Ve herkes anlasaydı bile, bir kişi dışında, tarih onun yüzünden, onun kendi körlüğü yüzünden sürüp gidecekti, o bir yanılgı yüzünden.”
Güzel laflar edip doğru olup olmadıklarına bakmamak ancak edebiyat yapıyorsanız geçerlidir.
Bir körlük, bir olumsuz; önemsiz bir şeydir. Ama bir göreni görmezden gelemeyiz, ki peygamberdir dahidir bilgedir kendisi ve o yürütür tarihi.
İyinin gücü buradadır işte… Ve az olmasının nedeni de budur belki de.
İşte Tolstoy; ve Anna Karenina’nın giriş cümlesi:
“Mutlu aileler birbirlerine benzer. Mutsuzlarınsa her birinin kendine özel bir yaşamı vardır.” (Tolstoy ; Anna Karenina)
Bu yüzden edebiyat onlardan, mutsuzlardan söz eder, acıdan.
Bu kadar söz ederek acaba gerçeklik mi kazandırmıştır bu eserler kötülüğe…
Yani bir şeyi bu kadar konuşursanız, Tanrı, Yaşam onu istemediğinizi anlamaz, tam tersi bu kadar ilgilendiğiniz için istediğinizi düşünür ve verir size onu…
İyiliği bu kadar savunmuş olmamıza rağmen, tüm edebiyat ve felsefe eserlerinin kötülüğü araştırıp anlatarak onu güçlendirmiş olması mümkün mü… Düşünmeli…
“Mutlu insanların yaşamlarının birbirine benzerliğinin, onların, ender bulunan o aynı ya da benzer mutluluğu yakalamış ve birleşmiş olmalarından kaynaklandığını hiç düşünmüş müdür Tolstoy?” (Murat Sohtorik)
Bana katılan çıkar:
“Uyanık olanlar (her bir Aristos) ortaklaşa bir dünyaya sahiptirler, uyuyanlar (Çoğunluk) her biri özel bir dünyada yaşarlar.” (John Fowles : Aristos)
Düşündüğümüzü üzerimize çekeriz düşüncesinden devam edelim.
Dinlerin günahkar doğduğumuzu söylemesi, insan ruhuna işlemiş bir yargıdır.
Ya da Ömer Ayhan’ın saptaması: Bazı dinler “Günahkar doğduğumuzu değil, günah işlemeden duramayacağımızı” söylemiştir.
Bir bebek nasıl günahkar olabilir; ama günah işlemeden duramayacağı düşüncesi onu sıkı bir günahkar yapar, onu ve hepimizi…
Neden günah işlemeden duramayız…
Hata yapmaktan söz edilmiyor burada. Bilerek hata yapmaktan söz ediliyor… İstemeden en fazla, ama bilerek…
Çünkü diyor bazı metinler, bizi suça teşvik eden içimizdeki suçluluk duygusudur.
Suçluluk kompleksi.
Adem ile Havva’nın aslında bir günah işlemediği, ama günahkar olarak suçlandıkları için, suçlandıkları günahı sonradan işledikleri düşüncesi…
Suçluluk “bilinci” diyerek görece yüceltir Kafka bu kompleksi:
“Belki uykusuzluğun altında bir ölüm korkusu yatıyor. Belki de uyurken benden ayrılıp giden ruhumun bir daha dönüp gelmeyeceğinden tasalanmaktayım. Ama bakarsınız bu uykusuzluk apar topar bir mahkemenin önüne çıkarılabileceğimden ürkerek gözünü hiç kırpmayan suçluluk bilincidir. Belki de suç uykusuzluğun doğrudan kendisidir. Her hastalığın kökeninde suç yatar, suçtan kaynaklanır hastalık. Ölümlülüğün nedeni de budur.” (Kafka)
İntihara doğru gideriz bu yoldan.
“Yaşamın olumlu bir şey olduğu düşüncesi bizim yarattığımız bir düşüncedir. Belki ölüm daha olumlu.” (Enis Batur)
Hayata düşen hataya mı düşmüştür yani!
Yok, önceden de dediğimiz gibi, Tanrı itti bizi!
“Çilekte çilek tadı olduğu gibi hayatta da mutluluk tadı vardır.” (Alain)
Bence de: Yaşam ölümlü olmasına rağmen olumludur.
Belki de yaşam ölümlü olduğu için olumludur.
Amerika’da binlerce yıl yaşayan ağaçlar soysuzlaşma eğilimi gösterirlermiş.
Ama:
“Sen (ölüm) insanları yoldan çıkaran, korkunç girdaplara düşüren acımasız ve yırtıcı yaşam değilsin. Sen yaşamın kederini, gamını azaltıp, onun ağır yükünü omuzlardan alırsın. Umutsuzluk ve matemin ilacısın. Fırtınalı bir geceden sonra çocuğunu kucağına alıp uyutan müşfik bir anne gibisin.” (Sadık Hidayet)
“İntiharın yazılı provası” olarak tanımlamış Celal Üster bunu…
“Babasının ölümü -Canetti'nin çok erken yaşta şahit olduğu bir dehşet deneyimi- annesinin ölmesinden duyduğu çocuksu korku, artık sıradanlaşmış olan savaşın o büyük kayıplarının getirdiği korkular, ölümü sürekli bir takıntı olarak algılamasına sebep olmuştur. O bir ölüm düşmanıdır: İnsanoğlunun yaptığı bütün kötülüklerin ardında ölüm korkusu yer alır. Ölüm en kötü insanın dahi hak etmediği en ağır cezadır.”
Bir de şu çocuğu dinleyelim, koskoca adamların arasında:
“-Hoca benim kardeşim hastadır.
-Nesi var?
-Ateşi var çok, ölecek.
-Dur sana ilaç vereyim.
-Hayır, portakal ver, portakal yememiştir hiç.” (Kemal Varol)
Kadercilik denilebilir belki çocuğunkine… Diyelim öyledir, oysa kadercilik karamsarlıktan iyi değil midir…
Karamsarlık, bir kaderinin olmamasını düşünmek değil midir…
“Karamsarlık kimilerimizde umutsuzluğa dönüşüyor.” (Tahsin Yücel)
Umutsuzluğa geçmeden ölümü halledelim:
“Ölümü Tanrının insanları ehlileştirmeye hatta kullaştırmaya çalışması gibi görebilirsiniz. Ölümden şikayet edebilirsiniz. Ölüm korkunuz ve ölümsüzlük arzunuzun yol açtığı bir durumdur bu, mantık yadsınmıştır. Mantığınızı devreye koyduğunuzda şu sonuca varırsınız: Ölüm hayatın yenilenebilmesinin koşuludur.” (Georges Bataille)
Socrates bile mantığı yadsımıştır bu konuda:
“Ölüm yaşamın zıttıdır.” (Sokrates)
Halbuki ölüm yaşamın içindedir, ve böyleyken mantıken onun zıttı olamaz.
Ölüm ile doğum birbirinin zıtlarıdır, yaşamın (zıttı olmayanın) içinde.
(Yaşamın zırhlarıdırlar aslında, bizi öbür dünyadan, yaşamın olmadığı yerden korurlar.)
Ölümü kötülemek yetmez dünya düşünürlerine, daha da ileri giderler, yani daha da geri:
“Asıl kötülük önümüzde değil arkamızdadır: Doğum…
Doğumun kötü, en azından uygunsuz bir şey olduğunu kabul edersek her şey açıklığa kavuşur. Doğmak bağlanmaktır. Özgürlük doğmadan önceki yaşamdadır. Hiç doğmamış gibi rahat bir vicdan gerekir.” (Cioran)
“Doğdum eksildim.” (Pir Sultan Abdal)
Cioran, Abdal’ın bu sözünü duysa hem sever hem nefret ederdi sanırım ondan.
Her ikisine de cevap olarak:
“Her şeyi siz seçiyorsunuz. Ana babanızı doğduğunuz ülkeyi yeniden dünyaya gelişinizin tüm koşullarını.
Ruh, büyük politik ve ekonomik zorluklar altında yaşayan bastırılmış bir toplumda, yapmaya ihtiyaç duyduğu şeyleri başarabilmek için özürlü bir bedende yaşamayı seçebilir.
Ruhun kendini yaratıcı olarak deneyimleyebilmesi için her şeyi yaratmış olduğunu unutması gerekiyordu.” (Tanrı ile sohbet 1- Neale Donald Walsh)
Tanrının yaptıklarını doğru çıkaran felsefe, Teodise…
Tanrıyı arkanıza alıyorsunuz yani… Sizi itmiyor, destekliyor…
Sonuçta güçlü bir felsefe bu: Doğumumuza karar verenin biz olduğumuzu düşünsenize…
Tüm sorumluluk bizde olur. Ya da Tanrıyla, yaşamla ortak bir sorumluluk diyelim…
Bu bence harika bir şey…
Bence yaşama her zaman geçer notla başlarız, sezon başında hocadan 50 almış öğrenci gibiyizdir, bunu baştan hak etmişizdir, hiçbir şey yapmasak bile geçeriz sınıfı. Artırmak istersek notumuzu kendimiz biliriz, ama sınıfta kalmamak için hata yapmamalıyız.
Dangereous Minds filminde vardı bu konu, ama orada 100 veriyordu hoca sezon başında öğrencilere; serseri, çalışmak istemeyen, kötü ailelerden gelmiş, sorunlu çocuklara.
Herkese yaramayabilir tabii 100 almak sezon başında. İnsan çıldırabilir. Bunu hak etmediği, hayatta böyle bir şeye ulaşacağını hiç düşünmediği için bocalayabilir.
Başarıyı devam ettirememek sürekli başarısızlıktan daha büyük bir başarısızlık olabilir. Mutluluğu devam ettirememek…
Mutsuzluk çoktur. Mutluluk ise bir tanedir. O yüzden insan kaldıramaz mutluluğu.
Mutsuz… Umutsuz…
“Her intihar umut diktatörlüğünden kaçma girişimidir.” (Adam Philips)
Umut diktatörlüğü!
“Umut en büyük kötülüktür demek (Nietzsche) umudun kötülük olmadığı gerçeğine dokunamaz, bunu ifade eden insanı, onun hayatını umuttan uzaklaştırır sadece. Hayat insanlar onu şöyle ya da böyle yaşıyorlar diye şöyle ya da böyle olmaz. Dünyayı kirletebilir yok da edebilirsiniz ama yok edebileceğiniz sadece kendi hayatınızdır. Hiçbir insan yaşantısı yaşamı yıkamaz, hiçbir insan umutsuzluğu umudu yerinden edemez. Umut diye bir şey zaten yoktur. Her şey zaten vardır. Almayı başarırsınız ya da başaramazsınız. Almayı umut edersiniz ya da etmezsiniz.” (Schopenhauer)
Yani…
Talihsiz insan aslında talihli olmayı başaramamış insandır.
Umutsuz filozof dedikleri “Şopenhoer”, yaşamına rağmen umudu savunacak doğru cümleleri kurabilmiş.
Yazarak, o kadar düşünerek doğruyu bulamayan bir dolu yazar var…
Yazarak doğruyu bulanlar var, ama hayatına katamamışlar bulduklarını…
Hayatına da katanlar, çok az…
Çoğunu bilmiyor olabiliriz, yazmıyorlar belki de…
Kadınsı bir yaratıcılık, bilmek, hayır bilmek değil, bilincinde olmak…
Ama yazmamak…
Tanrı da bir kadın olabilir…
Dünyaya her şeyi verip kendi haline bıraktığı için.
Gerçek yaratıcı yönetmez.
Ama biz umuttan devam edelim, ve inançtan…
“İnanç, henüz kanıtlanmamış şeyin doğru olduğuna inanmak, bir olasılığa inanmak, gebeliğin farkında olmaktır. İnanç tıpkı umut gibi gelecek’e ait kehanette bulunmak değildir, şimdiki zaman’ın gebelik durumundaki görüntüsüdür. İnanç olasılığın gerçekliği konusunda emin olmaktır- ama kesin tahmin anlamında emin olma değildir. İnanç kesin olmayanın kesinliğidir.” (Erich Fromm)
Kuantum?
“Kuantum fiziği tek ve kesin bir sonu değil, birtakım olası sonuçlar öngörür ve her birinin ne kadar mümkün olduğunu söyler.” (Özkan Aras)
Yani…
Bardağın yarısı dolu…
Bardağın yarısı boş…
Bunlardan ikisinin de doğru olduğunu bilerek birini seçmek zorunda bırakıldık yıllardır…
Aristo mantığı!
Ya o ya da öbürü…
“Peygamberler geleceği önceden haber vermezler, şimdiki zamanda var olan gerçekliği kamuoyunun ve yetkililerin gözbağı olmadan görürler. Hangi olasılıklar olduğunu ve insanlara seçenekleri gösterirler. Kehanetler değil seçenekler... Gerekircilik değil özgürlük.” (Fromm)
Şimdilik bitebilir…
Salı, Haziran 05, 2012
İLK ANDAN BERİ
-Neden yazıyorsun?
-Anlamak için. Anlarsam anlatabilirim de. Yoksa benim hayatım yolunda. Çözülmüş denklem gibiyim, nasıl çözüldüğümü bulursam gösterebilirim.
-Çelişki... “Ben kendimi tanımak için mi yazıyorum sanıyorsun.” “Çözülmüş denklem gibiyim nasıl çözüldüğümü bulursam gösterebilirim.”
-Çelişki yok. Tekrar oku. Bak şunu yap: Beni haklı çıkartarak tekrar oku...
-Kendini tanımaya çalışmıyorsun ve nasıl çözüldüğünü bulmaya çalışıyorsun.
-Neden çözümü bulmaya çalışıyorum? Hayatım yolundayken neden hayatı sorguluyorum? Mutsuz adam sorguluyor çünkü mutsuz, ben neden sorguluyorum?
-Yardımcı olmak için mi?
-Evet... Bak Balzac, Louis Lambert’te ne demiş: “Büyük adamlarda içten gelen, o neredeyse kadınsı incelikler... Bu adamların yüceliği, kadını farklı kılan o özveri gereksiniminden başka bir şey değildir belki de; ama büyük şeylere yönelmiştir.”
-Biliyorum, ilk andan beri, ama sadece seni konuşturmak istedim.
Pazartesi, Nisan 23, 2012
MELİS BİS BİS BİS GÜNGÖR GÖR GÖR GÖR
Bu insanı tanımıyorum.
Bana yazıyor...
Aşağıdaki mesaj direkt, hiçbir iletişim olmamışken aramızda.
Merhaba Murat,
Facebookta falan kayıtlı değilim. Sık sık Atatürk Kitaplığına gidip proje bazındaki romanım için araştırmalar yapıyorum. 2 hafta önce tekrar ABDye gidip geri döndüm. Ve İstanbul'dan ayrılmamaya karar verdim. Kendime İstanbul'da yarı zamanlı bir iş edindim ve şimdi yazıyorum. Edebiyata yakınlığın ve agresif beyin yapın dolayısıyla seninle fikir alışverişinde bulunmak istiyorum. Çevremde facebookta ya da sanal alemde yazışan, TV dizilerinde sıkışıp kalmış insanlar var. Derdim sevgili olmak öpüşüp koklaşmak falan değil beynine ihtiyacım var. Siberalemde salak bir profil yarattım ama aslına bakarsan kimseyle görüşmüyorum. Salak saçma sorulara absürd cevaplar veriyorum o kadar. Şu ana kadar gerçekten ilgimi çeken sen oldun. Bir şekilde Ra'dan Horus'tan Ra'nın gözünden Horus'tan Hathor'lardan Marduk'tan Sirius'tan hoşlanıyorum ....
Umutsuzca olmasa da sezgisel olarak sana ihtiyacım olduğunu hissediyorum.
Romanımı çekim yasası, geçmiş yaşamlar, yldızlar, evren , kelimelerin gücü, sezgisellik, metafizik , globalizm , felsefi görüşler , kader gibi kavramlarla örüntülü olarak kurgulamayı tasarlıyorum. Kendi yaşam tecrübelerimle harmanladığım gerçek bir kitaba dönüşmesini istiyorum.
Yes or No
Cevap bekliyorum ..
Şebnem
BENİM ONA MESAJIM
Bir kere verirsen olur
mu bakarız ona da...
Ne bu ya!
Agresifmiş.
Bak sana neden asla agresif olmadığımı senin agresif olduğunu kanıtlayayım.
Şu mektubunu okusana.
Yardım falan ister bir ton mu var burda.
Hayyır seni kullanacağım diyorsun
ben de agresif olmayacağım bu agresifliğe yani...
Bir de kimsin nesin nickin neydi ne konuşmuştuk adını verince direkt hatırlanmasını bu allahın kulları nerden bekliyorsa ben kimim bunlarla neden uğraşayım......
Ama olur....
1000 lira yatır hesabıma bir görüşürüz bakarız..
Hesap numaramı vereyim mi...
FACOBOOK'a BUNU EKLEDİM
Günümüz klasikleşmiş megolomanisi: Adını söyleyince direkt hatırlanacağını düşünmek... Adlar da zebercet olsa hadi neyse, şehrazat falan olsa oh belki aklımda kalır, melis gibi bir adı mehmet gibi bir adı, bilmem belki soyadıdır, neden niçin hatırlamam gerekiyor, adları aşağılamıyorum benim de adım muratbey, evet sonunda bey var, sizin için koydurdum, adlara saygılısınız ya beylere de saygılısnızdır diye, benim de beynimin yüzde çoğu su olabilir sizin gibi ama inanın sizinki kadar gereksiz isimden oluşmuyor o kesin...
MELİS MESAJI
Paradan daha değerli şeyler olduğunu savunan bir eser yaratmaya çalışıyorum.... Sen bana hesabıma 1000 tl yatır diyorsun ... İşte sebep bu ...!!! Tüm içtenliğimle seni yanımda istiyorum. Benden farklı olduğun için böyle tepkiler verdiğin için ...
Yardımını dilenecek halim yok ama seni istiyorum ...
YANIMDA....
Açıkça, mertçe tüm içtenliğimle seni yanımda istiyorum diyorum. Gizem yok , ensantrik oyunlar yok, evet doğru bir amacım var....Bu seni kullanmak kadar basit bir söylem değil, bu seni kendi içime ve ruhuma katma arzusu ... Agresif değilim ama ateşliyim hem de en hakikatlisinden .... Bi kere ver bakarız ateşi de değil bu .... Evet Gönülden vereceksen ver .... Gönülden veren her zaman verdiğinin kat ve kat fazlasını alır. Kendini, emeğini, zamanını , beynini, sabrını.... Hepsini istiyorum .... Verecek misin ?
Seni seçiyorum bunu sana ifade etmekle de seçimimi dile getiriyorum . Ya sen de seçersin böyle bir deneyimi benimle ya da seçmezsin.. Senin tercihin ... Her ikisinde de sana olan saygım bakışım sevgim değişmez...
Nickim mickim yok...
Adım Şebnem ...
BENDEN DEN DEN DEN
Şimdi teker teker gidelim...
Merhaba Murat, Facebookta falan kayıtlı değilim. Sık sık Atatürk Kitaplığına gidip proje bazındaki romanım için araştırmalar yapıyorum. 2 hafta önce tekrar ABDye gidip geri döndüm. Ve İstanbul'dan ayrılmamaya karar verdim. Kendime İstanbul'da yarı zamanlı bir iş edindim ve şimdi yazıyorum. Edebiyata yakınlığın ve agresif beyin yapın dolayısıyla seninle fikir alışverişinde bulunmak istiyorum. Çevremde facebookta ya da sanal alemde yazışan, TV dizilerinde sıkışıp kalmış insanlar var. Derdim sevgili olmak öpüşüp koklaşmak falan değil beynine ihtiyacım var. Siberalemde salak bir profil yarattım ama aslına bakarsan kimseyle görüşmüyorum. Salak saçma sorulara absürd cevaplar veriyorum o kadar. Şu ana kadar gerçekten ilgimi çeken sen oldun. Bir şekilde Ra'dan Horus'tan Ra'nın gözünden Horus'tan Hathor'lardan Marduk'tan Sirius'tan hoşlanıyorum .... Umutsuzca olmasa da sezgisel olarak sana ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Romanımı çekim yasası, geçmiş yaşamlar, yldızlar, evren , kelimelerin gücü, sezgisellik, metafizik , globalizm , felsefi görüşler , kader gibi kavramlarla örüntülü olarak kurgulamayı tasarlıyorum. Kendi yaşam tecrübelerimle harmanladığım gerçek bir kitaba dönüşmesini istiyorum.
Yes or No
Cevap bekliyorum ..
Şebnem
Bu mailini
bana cevap bekliyorum
cümlesi olmadan
tekrar gönderiyorsun.
Ve altına da nedenini açıklıyorsun...
MELİS TETRİS
Murat Çıkmak zorundayım su an ...
Ama benimlesin ... Biliyorum.
İyi Geceler,
Şebnem
Salı, Nisan 17, 2012
Direkt
-Ben bir erkeği sevmedim mi önce?
-Sen direkt beni sevdin.
Çarşamba, Nisan 11, 2012
Bütün hisler hızla kirleniyordu birinciliği altıncı hisse verdiler.
sohtoyevski.blogspot.com
Çarşamba, Mart 28, 2012
Deneyim
Metinden benim alıntılayacağım:
Kavramın bize, pek derin görünmemesinin nedeni, deneyim/tecrübe kelimesinin Türkçedeki kullanımından kaynaklanıyor. Bu kelimenin Türkçenin günlük kullanımdaki anlamı, “görmüş geçirmişliği”, “bir işi becerebilecek görgüyü kazanmış olmayı”, yani çaylaklıktan çıkmış olmayı dile getirir. Bu anlam da, bir yandan, deneyimden gelen bilgelik gibi bir bilgelik anlayışını diğer yandan da, bir defa kazanıldıktan sonra, sanki bütün hayatın şifresine sahip olunmuş bir özgüven duygusunu ifade eder.
Oysa kavramın Latincedeki anlamı, Martin Jay’ın işaret ettiği gibi, tehlikeli bir durumu göğüslemeyi de içerir: “Deneyim, bir badire atlatmak ve bu karşılaşmadan bir şey öğrenmiş olarak çıkmak”, dahası “hayatta karşılaşılabilecek engelleri ve tehlikeleri göğüsleyip aşarak masumiyeti geride bırakmış olan bir dünyeviliği” ifade eder. Aslında sadece Latince kökeni değil, Jay’ın referansıyla, terimin günümüzdeki yorumu da benzer içeriğe dikkat çeker: Çağdaş İngiliz felsefeci Stuart Hampshire göre de “deneyim fikri, suçlu bilgi fikridir, kaçınılmaz pislik ve kusur beklentisinin, zorunlu hayal kırıklıkları ve katışık sonuçların, yarı başarı yarı başarısızlıkların suçlu bilgisi.”
Kavramın bize, pek derin görünmemesinin nedeni ona olumlu ve aşkın bir anlam yüklememiz!
Olumlu ve aşkın hiçbir şeye derin demeyen -doğu mudur artık batı mıdır- bunalımlı düşüncenin kötü deneyimi!
Kötü deneyim… evet, güzel, tam da anlatmak istediğim… Deneyim kelimesinin başına kötü kelimesini getirmeden, bir deneyim doğal olarak kötü olmaz… Bir deneyimi kötü yapan sizsinizdir…
Ama, işte, Çağdaş İngiliz felsefeci Stuart Hampshire göre deneyim fikri, suçlu bilgi fikri imiş!
Direk suçlu yani…
Kaçınılmaz pislik ve kusur beklentisi, zorunlu hayal kırıklıkları ve katışık sonuçlar varmış deneyimde, doğal olarak…
Doğal olarak…
Kaçınılmaz…
Pislik…
Kusur beklentisi…
Zorunlu…
Katışık… (Ne demekse? Ama kötü bir deneyim oldu benim için.)
Ben hala inanamıyorum ve insanlarla, hayır, bu tür insanlarla, sorunum da bu… Nerden aldım bilmiyorum, bizden bir yerlerden aldım ama herhalde ki: Deneyim/tecrübe kelimesini Türkçedeki kullanımı gibi hissediyorum… Bana “görmüş geçirmişliği”, “bir işi becerebilecek görgüyü kazanmış olmayı”, yani çaylaklıktan çıkmış olmayı dile getiriyor…
Deneyimle ilgili tek aklıma gelen, deneyimden gelen bilgelik gibi bir bilgelik anlayışı…
Diğerlerine deneyim demiyorum, kötü deneyim diyorum ki bunu deneyim olarak kabul etmiyorum bile…
Bir defa kazanıldıktan sonra, sanki bütün hayatın şifresine sahip olunmuş bir özgüven duygusunu ifade ediyor benim için… Sanki kelimesi olmadan!
Sanki diyorum, herkes yaşamıyor, herkes deneyim kazanmıyor…
Deneyim kazanmak…
Perşembe, Temmuz 21, 2011
Kediye övgü
Kedileri de göremiyor sanırım sayın şair...
Cumartesi, Temmuz 16, 2011
Profilinde Atatürk fotosu olan "köylü" kadın!
kötü
HAYIRDIR
bısı yok
AŞK YOK
İŞ YOK
HEYECAN YOK
?
aynen
NEDEN YOK PEKİ
cokkızıyorum ınsanlara
huysuz bır ıhtıyar olucam
INSANLARA MI KADINLARA MI KIZIYORSUN
hepsıne
ALLAH ALLAH
ÖYLEYSE DEMEK BANA DA KIZIYORSUN
tanısam kızarım
TERS TARAFIMI GORSEN KESIN PAPAZ OLURUZ SENINLE
BU KACINILMAZDA
GENELDE UYUMLUYUMDUR
ÖYLEYSE SENDE BIRSEY VAR
su yazdıgını bır daha okusana
BANA GICIKLIK YAPIP TERS TARAFIMI ORTAYA CIKARTMAZSAN UYUMLUYUMDUR
su yazdıgını da bır daha oku
OKUDUM
ne cıktı
HER KOSULDA SEN UYUMSUZ GÖZUKUYORSUN CIKTI
bu tartsımayı bloguma alıp senın uyumsuzlugunun kanıtı olarak yayımlayacağpım
SUPERSIN
TŞK. EDERİM
blogumu okusan su yazısmamızın en vasatı olanı oldugunu anlardın
neyse ıyı aksamlar
SAKINLESTIGINDE KONUSURUZ
ayıplarından dolayı ozur dılemedıkce konusmayacagız
baska bır cumle yazarsan da engelleneceksın
DOĞRU SÖYLEYENİ DOKUZ KÖYDEN KOVARLARMIŞ!!!!
Perşembe, Nisan 14, 2011
Murathan Mungan’ın Kibrit Çöpleri adlı kitabıyla ilgili bir iyi bir kötü haber.
Hatta üç kötü haber; üçüncüsü; açağıdakiler haricinde pek vasat bir kitap...
İyi Haber
İlk
Genç kız, “Biraz daha tanısaydık birbirimizi,” diye itiraz edecek oldu. Cılız bir ses, kararsız bir itirazdı bu.
“Ya o zaman birbirimizden hoşlanmazsak,” dedi genç adam. Sözlerini tartmasını bekleyip ardından ekledi: “Bence bunu riske etmeye değmez, gel sevişelim. Sonra boşu boşuna birbirimizin aklında kalacağız.”
İlk sevişmeleri böyle oldu. Sonradan her ikisi de farklı nedenlerle doğru yapmış olduklarını düşündüler.
Kötü Haber
Kapı ağzında
Kahvede, kapı ağzındaki masalardan birine oturmuş, kapı her açıldığında içeri dolan soğuktan sanki gelen kişi sorumluymuşçasına, her yeni girenin yüzüne kötü kötü bakıp burnunda soluyordu.
İnsanın kendine kızgın olduğu zamanlarda, kendi dışında bir düşman yaratmak, öfkesini ona boşaltmak ihtiyacı duyduğunu bilen adamlardandı. Ya usulca kapıyı örtüp bir köşeye çekilecek ya da bu oyuna katılıp ona istediğini verecekti.
Bir an düşünüp hangisini seçmek istediğini tarttı içinde ve onu uyguladı.
Çarşamba, Şubat 09, 2011
Arika bir cümle
Harika bir cümle bu. Karakterin hissettikleri sadece cümleye değil cümlenin kuruluşuna da yansımış... Yalnız yazarın kendisi de görmüyor bunu yansıttığını... Bu daha da harika. Ve yazarının da görememesi cümlenin eleştirel değerini anlatıyor, içerden yaklaşmış yazar olaylara, en derininden, nasıl görebilirdi ki hatasını, dedirtiyor, karakterinin ruhuna girmek budur işte.
Cuma, Ocak 07, 2011
Bencil Özür 2
Murat Sohtorik tarafından gönderildi2. Tarih: Yine.Ocak.2011 , saat: 21:25
1. Mektup
Şimdi yazsam sana yazmak istediğim aklımda olanları, o derenin üstüne çok sular aktı boş ver eskiyi yok hiçbir şeyin önemi diyebilirsin(?)... Teşvike mi ihtiyacım var ne... Bildiğim murat; ince ve ayrıntılara önem verirdi…
Sendeki duygusallık belki de benim içimde seni unutturmadı. Hep o yüzden suçluluğum geçmedi sana karşı. Sebeplerim çoktu kendimce senden ayrılmak istememde. Ama zalimdim. Seni kötü hissettirdim özür bile dilemedim. Çok klişe gelecek ama sevmeyi gerçekten sevmeyi çok geç öğrendim.
Seninle ayrılma sebeplerime rağmen, bana verdiğin değerin değerini bilmedim. Belki de hak ettiğimden senden sonra; kendini olduğundan çok başka gösteren ve neden böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu anlayamayacağım iğrençlikte bir adamla oldum... Kullanılıp hemen arkasından bırakınca, o acıyla (sana büyük haksızlık ederek hatta terbiyesizce) seni aradım.
Murat, beni o yağmurda evime bırakıp tam arabandan çıkmak üzereyken "çık hayatımdan!" dediğinde çok sinirlenmiştim. Tabii haklı olduğunu sonra anladım.
Keşke affını dileseydim. Tekrar benimle olman ya da hayatına girmem için değil sadece beni affetmen için.
Affedersin...(?)
(Muhtemelen artık umurunda değil, fakat yine de sormaya ihtiyacım var, kendim için.)
2. Mektup
Ben senin hislerini o zamanlar hiç hissetmemiştim. Belki gençtim belki İstanbul’un keşmekeşi, belki benim için her şeyden önemli sorunlarımı halletmek yaşamımın önüne geçmişti.
Maalesef dünya tatlısı bir insan olmana rağmen sorumluluk duygun yoktu. Benim ne durumda olduğumu bırak anlamak göremedin.
Kesinlikle yargılamıyorum senin hayatın senin hayatın.
Sen özeldin. Beni güldürüp mutlu ederdin. Bana en ufak kötülüğün olmadı. Olduysa da -benimleyken başka kadınlar olduysa da- bunu hissettirmeden yapıp beni üzüp kötü hissettirmedin. Terk ettiğim tek kişi tabi ki değilsin. Ama içimde seninle abuk kıstaslar yüzünden yaşamadıklarım için pişmanlık duyduğum tek kişisin. Her negatifliğinle, megalomanlığına, ayaklarının yere basamamasına, ütopyalarınla, bencilliğinle beraber iyi bir insansın. O yüzden senden özür dilemek istemiştim. Çünkü bin sene önce de olsa acı çektirmiştim.
3. Mektup
Seni sinirlendirdiğim için sorry. Gece hiç uyuyamadım. Eğer tarzım gereğinden fazla absürd kırıcılıktaydıysa sorry.
Ben kendi hatalarımı kabul ediyorum. Çok hata yaptığımı pişman olduğumu yazmışım. Ama belki de sen çok daha haklısın. Sevgiye tam değer vermiyorken seninle beraber olsaydım o zaman sana daha büyük haksızlık olurdu.
Ama ben yine de seninle daha fazla zaman geçirip beraber olmak isteyecek kadar sevdiğimi düşünüyordum...
Üzgünüm ki bana hala kızgınsın. Negatif bir insan demedim senin için negatif yanların demek istedim. Hepimiz insanız kimse mükemmel değil.
4. Mektup
Of murat cidden seni incitmek değildi sana o sıfatları söylememin nedeni. Ben zaten bildiğini düşünmüştüm.
Sana bunlara benzer şeyleri daha başka birçok kadın da söylemiştir değil mi... Benim söylediklerime benzer sıfatları daha önce de duyduğundan zaten kendini biraz biliyorsundur sanmıştım. İnsanları çileden çıkartıp sonra garip suçluluk hissettirerek sana özür dilerim diye dönmeleri hep senin insanlarla ilişkilerin yüzünden.
Bana cevap mektubunla hep kendini, kendi haklılığını, uzuuun uuzzuzuuun anlatan seni, benmerkezciliğini hatırlayarak söyledim söylediklerimi. Hayatta tek katlanamadığım kendisini öven insanlardır. Alçakgönüllülük mükemmel bir meziyettir. Keşke sen de biraz edinebilseymişsin.
Bana hala kırgınsın demek ki dememin sebebi (müthiş akıllı yazar olmana rağmen) yok canım affettim tabii seni deme nezaketini gösteremediğindendi. O sıfatların seni böyle deliye çevireceğini (senin deyiminle nemli beynim tahmin etmedi)…
Açıkçası sadece özrümü diler belki söyleyemediklerimi söylerdim, nasıl olduysa mektup suçlar tarza dönüştü. Zaten herkes bana böyle dönüyor şeklindeki yazın, senin insanlarda yaptığın kötü etkinin sonucuymuş ben de demek ki böyle hissetmişim diye düşündürdü.
Üzgünüm aramızdaki yine kırgınlıkla bittiği için… Bu görüşmeler maalesef amacımın tam tersi senin beni affetmenle değil, senin, kaba tepkinle nasıl biri olduğunu tekrar hatırlayıp senin asla beraberliğimin olamamasını kanıtladı. Keşke o zamanlar akıl edip konuşsaymışım seninle bunca zamanlar sonrasında böyle şeyler olmasına gerek kalmasaydı…
Bu mektubumu cevaplamasan daha iyi olur. Yeterince gereksiz zaman harcadık zaten…
Salı, Ağustos 31, 2010
İyi, kötü ve aptal
Önce 2 yanlış bir doğruyu görünür kılar, 3. yanlış götürür doğruyu.
İnsanların yüzde ellisi bilinçsiz kötülük yapar, geri kalanın yarısı da bilinçli iyilik ve bilinçli kötülük.
İyiler, kötüler ve bilinçsiz kötüler.
İyi, kötü ve aptal.
Salı, Ağustos 24, 2010
Fakizm, yok sakizim, neydi başizim, belki de kaşizim (kendi sırtını)
"Son Fenerbahçe çıkışıyla da birleşince, sezdiğim başka bir şey aslında. Müzikteki başarısı onu yeterince tatmin etmiyor sanki. Ülke meselelerinde de söylenecek sözü olan bir entelektüel olduğunu kanıtlamak istiyor. Biraz da bazı entelektüellerin popüler figürlere ve onların yaşam biçimlerine hissettiği kıskançlığa ben...zer bir şeyler buluyorum bu tutkusunda. Onu da sanatıyla ulaştığı mertebe ‘kesmiyor’, ‘fikir adamı’ olarak görülmeyi arzuluyor, olmayınca da agresifleşiyor. Kısacası sadece müzikteki başarısıyla anılmaktan rahatsızlık duyan asıl kendisi."
Bir müzisyenin serzenişine sosyolojik olarak temelsiz görme eleştirisi getiren bir gazete yazarı, "sezgilerini" yazmakta sakınca görmüyor!!!! Sezgileri de dikkat ettiyseniz, "yazma" demeye çıkıyor, "çıkışma", "tepki verme" "ülke meseleri seni ilgilendirmez" "popülellere saldırma" vs
Faşizmi sıkı bir gazetemizin yazarlarına bile öğretemiyorsak!!!!
Cumartesi, Temmuz 10, 2010
UZAK ADA’M
Hayatının adamı
Sarımsaklasak da mı saklasak
-Sevgilim yok niye demedi.
-Konu bu değildi ki... Ağzı sarımsak kokuyor diye doğru insanı eleyen biri oldunuz mu bilmem ama sanırım sarımsak kokusuna rağmen doğru insanı seçebilecek birisiniz, ama sonra şikayet etmeye başlıyorsunuz. Alışana kadar siz de bir sarımsak atabilirsiniz ağzınıza, katılabilirsiniz sarımsağa, ve öpmek istediğiniz o ağza. Ama neye alışana kadar? Eşinizin ağzındaki sarımsak kokusuna değil sarımsak kokusunun kendisine. Sarımsağın gerçekten güzel bir kokusu olduğuna... İnsan sevmeye sarımsaktan başlamalı...
Pazar, Haziran 27, 2010
PORNO
"Toplumlar bir kadını istemenin hakkını verebilen ve kadına layık olabilmek, onun gözüne girebilmek için kendini ehlileştiren, şiir yazıp icat yapan erkeklerin katkısıyla ilerlerler."
Bu hariç diğer söyledikleriyle asla anlayamayacağı bir konuda güzel konuşmuş-yazmış diye düşünebilirdim sayın hanım yazar için, ama bu yukarıdaki cümleler bir erkeklik aşağılamasıdır, bilmem pornoyo girer mi (ben gayet duygusal bir porno izleyicisiyim, giren çıkana bakmam), ama günümüzde porno kadar seyredilmeye başlandı. Erkeklerinkinden yüz kat daha tehlikeli bir kadın mastürbasyonu!
Salı, Mayıs 04, 2010
Kadınlar Anna Karenina’yı neden sever!
Hemen söyleyeyim, eksik ve yanlış okuduklarından…
Çoğu yazar ve eleştirmen gibi…
“Sevmekten ziyade sevilmeye olan ilgileri” diyerek erkeklere roman üzerinden taş atılacaksa, ancak benzer karakterdeki Kiti yok sayılarak başarılabilir bu. Kiti kendine aşık bir adamla, evlenmek için evlenen bir kadındır.
“Erkekler, ne kadar çok kadın tarafından, ne kadar sevildikleriyle alakadarlar daha fazla.” diyebilmek için, Anna’nın flörtçülüğünü görmezden gelmek gerekir. (Nobakov, Anna’nın aşkının cinsel bir aşk olduğunu, Tolstoy’un cinsel aşkın yürümeyeceğini anlatmak istediğini boşuna yazmamıştır.)
“Geçtikleri o sevgi yollarının nicesini tarumar ettikten, kim bilir ‘kaç Anna öldürdükten’ sonra.” diye erkekleri suçlayabilmek için şu yukarıdaki “romantik” gerçekleri önemsememek ve Kiti’yi “yaşatan” Levin’i de atlamış olmak gerekir…
“Erkeklerin Anna Karenina’yı sevmesinin bir diğer nedeni, onun cesaretine hayranlıkları.” diyebilmek için Levin’in anaç, yapıcı, bilge “cesaret”ini görememiş olmak gerekir.
“Son sebep, Anna Karenina’yı çok iyi tanımaları. Hayatlarına girmiş hiçbir kadını böyle yakından ve derinden tanımaları mümkün değil sanıyorum. (…) Bu da Tolstoy’un başarısı.”
Bunu da diyebilmek için, Anna Karenina’yı, doğru okuyamadıkları her erkek gibi okumaları yeterlidir kadınların…
Zaten öyle yapıyorlar.
“Koca” yazar değildir Anna Karenina’da Tolstoy, karısıdır o yazarın, kadın yazardır, kadıncı bir yazar.
Anaçlık ise çok daha üstün bir durum; kadıncı yazar ve kitaplarda bulunmadığı gibi (bence bu aptal sarışın edebiyatıdır), kadıncı kadınlarda da olmuyor (bu da harika kötü bir romandır).
Pazartesi, Şubat 08, 2010
Kadın Aldatması Manifestosu
Ben dikkatimi çeken kısımları alıntılayacağım.
“Filmde, Jane’in keyfinin en yerinde olduğu vakitler, iki erkek arasında henüz bir karar veremediği, kesin bir tercih yapamadığı dönem.
Yani hiç birine tam anlamıyla bağlanmadığı zaman dilimi.
Demek ki her zaman buna dikkat edeceksin. İlişkilerini, çok bağlanmadan yaşayacaksın, her an bir başkasını seçmeye hazır gibi.
Sadakatin kendi duygularına olacak, (…)”
Yıllarca erkeklerin kadınlar arasında karar vermeden (ve keyifleri yerinde), bağlanmadan, hep başkasını seçmeye hazır, yani sadece kendi duygularına sadık yaşayışlarını anlamaya çalışmadan hep sadakatsizlikle suçlayan kadınlar şimdi şimdi düşünmeye başlıyorlar kendine sadakat kavramını; ama onu da yine erkeklerin değil kadının kendine sadakati olarak!
Acaba erkekleri bugüne kadar yanlış, fazla ya da gereksiz suçlamış olabilir miyiz muhasebesi yok!
Bayan yazardan devam: “Yılların ‘susuzluğu’, adeta genlerine işlemiş o yoksunluk, birdenbire maruz kaldıkları bolluk karşısında erkeklerde bir tür “davranış bozukluğu” olarak gösterdi kendini.”
Gülüyorum…
Bu yakıştırmalara gerçekten de gülüyorum… Çünkü cümlenin doğrusu rahatlıkla şu da olabilir, ve günümüzü daha iyi açıklar: “Yılların ‘susuzluğu’, adeta genlerine işlemiş o yoksunluk, birdenbire maruz kaldıkları bolluk karşısında KADINLARDA bir tür “davranış bozukluğu” olarak gösterdi kendini.
“Hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak fakat mutlaka yeni değerler, yeni bir ahlak anlayışı alacak yerini. Böylesi daha hayırlı olacak belki de; ikiyüzlü kurallar kalkacak.”
Önce bir kadın ikiyüzlülüğü döneminden geçeceğiz, görüldüğü gibi geçiyoruz…
“Gelecekte, hâlâ sadakati öğrenememişse erkekler, sanıyorum kadınlar da mutsuz olmamak için farklı arayışlara girecekler.”
Gülüyorum!
Erkeklerde sadakatsizlik denen o “şey” kadınlarda olunca adı, “farklı arayışlar”… Ve kadınların haklı nedeni de var, “mutsuz olmamak için”!
“O durumda her kadın, yaşamında ihtiyaç duyduğu iki veya üç tip erkeğe yer verecek. Kendilerini seven, güvenilir, sadık, kafaca anlaştıkları, coşkuyu yaşadıkları...”
Nasıl bir kadın aldatması manifestosu cümlesi di mi…
Erkeklerin hakkı olmayan şeyler, kadınlar yapınca nasıl bir hak olarak sunulabiliyor!
Hem de artık erkekler aldatmıyor dikkat ettiyseniz, sadıklar!!!
Yani yıllardır şikayet ettikleri şeyi ortadan kaldırmaktan değil, erkeklerin yerine kendileri o şikayet ettikleri şeyin coşkusunu yaşamaktan söz ediyorlar…
Gülüyorum…
Tersine dünya diye bir film vardı, erkekler kadın kadınlar erkek mekanlarında, yer değiştiriyorlardı bir çeşit. Çok güzel diye düşünmüş, nasıl bir dünya kurmuş bakalım diye merak etmiş, ama biraz bakınca seyretmemiştim; bir dünya kurulmamıştı, sadece espri yapıyordu film: Küfreden, orasını kaşıyan, yere tüküren vs bir erkek yerine hoş bir bayanı o halde görmek komikti sadece…
Şu ise çok zekice komik: Dikkat edin de tahtıma ben ordayken oturmayın, demişti bir gösterisinde Cem Yılmaz; yerine geçmek isteyen acemiler için.
“Kadınlar için önemli olan yalnızca tensellik, sayı ve çeşitlilik olmadığından, bu kaliteleri taşıyan partnerlerle ve fakat birini diğerinden saklamadan bağlantılarını sürdürecekler.”
Birini diğerinden saklamadan…
Yazar hanımefendinin ne önerdiğinin farkında olduğunu sanmıyorum!
Gülüyorum…
Kadınlar yaparsa daha ahlaklı yaparlar demeye getiriyor sayın yazar…
Hadi yapın bakalım, ahlaklı yapabiliyor musunuz!
Yapamazsanız:
Bence kadınlar erkek aldatmasına, onu kendileri deneyimledikten sonra, bir daha bakmalılar. Uzaktan bakamadılar, anlayamadılar bunca yıl. Bunu bir hastalık gibi görürsen ilacını bulmaya çalışırsın; bunu erkelerin doğal hali diye düşünürsen suçlamazsın, bir ırkı doğallığından dolayı suçlayamazsın. Şu anki durum olabilecek en kötü durum bence: Siz yaparsanız biz de yaparız!!! Uyuşturucu baronlarını yakalamak için çeteye sızıp uyuşturucu bağımlısı olan bir polisin hikayesi gibi (RUSH idi sanırım filmin adı.) Bu kötü dönemin sonunda akıl sağlığını koruyabilmiş kadın kalırsa, erkeklerden sıkı bir özür dilemelerini bekliyorum.
Kadınların erkeklerden özrü.
Ve kadınların hemcinslerinden özrü: Cinsel özgürlüğü savunan, yani aldatma diye bir şeye inanmayan kadınları hariç tutacağız tabi ki, ama günümüzde erkekler yaptığı için biz de yaparız diyen (postmodern mi demeli) kadınlar, erkekler için hemcinslerinin yıllardır yaptıkları eleştiriye ihanetten fazlasını yapmıyor.
Salı, Ocak 26, 2010
“Feminist” manifestom
Ben sadece bazı alıntılar yapacağım.
“Kadınlar sanat, siyaset ve ticaret alanlarında, akademik dünyada, medya sektöründe daha etkin rollerde var olmak isteyince benzediler erkeklere...”
“Sanmıştık ki kadınlar ‘erkeklere ait’ ortamlara girince, onlar da daha nazik, daha kontrollü, daha anlayışlı olmaya dikkat edecekler, en azından öyle görünmeye özen gösterecekler.”
“Ortaya çıkan sonuç, beklenenden farklı oldu. Kadınlar erkekleri ‘dönüştüremedi’ ama galiba kendileri değişti.”
“Maçları stadyumda izleyen kadınlar çoğalırsa, erkeklerin daha az küfredeceği öngörülüyordu, tribünlerdeki kadınların ağzı bozuldu.”
“Kadınlar içkili mekânlara gittikçe, erkeklerin aşırı içip sarhoş olmamaya itina edeceği varsayılıyordu, kadınlar ölçüyü şaşmaya, alkol duvarını aşmaya başladı.”
“Yönetim kademelerindeki erkeklerin, kadın meslektaşlarından, ılımlı, sakin ve olgun olmayı öğrenecekleri tahmin ediliyordu, kadınlar öfkeyi, acımasızlığı ve yırtıcılığı öğrendi.”
“Yoksa, bana kalsa, kadınlar erkeklerin özelliklerini taşıyacağına, erkeklerin bir parça kadınları taklit etmesini yeğlerim.”
******
“O zaman, insan davranışlarını belirleyen ve yönlendiren asıl saikin kadın veya erkek olmak değil, içinde bulunulan ortam ile şartlar olduğunu düşünmüştüm.”
Doğru bir yaklaşım ama ne yazık ki tüm metne yansıyamamış, taraf tutmuş sayın yazar, bariz kadınların tarafını tutmuş ve bu yüzden erkeksileşmiş…
Bence kadın manifestosu yazılacaksa şöyle bir yaklaşım gerekiyor:
“Sadece kendimiz de aynılarını çektiğimizde erkeklerin yüzlerce yıldır ne çektiklerini anladık!
Tüm bunlardan sonra hani o doğuştan getirdiğimize inanılan empati yeteneğimizi, o kadar da geliştirememiş olduğumuzu düşünmeye başlamalıyız…
Biz kadınlar, yakın bir gelecekte bu erkeksileştiren dünyayı gerçek kadınsı özelliklerimizle dönüştürmeyi öğrenmeli ve erkeklere de bunu öğretmeliyiz...
Çünkü kadınlar gibi olmamakla suçladığımız erkek milletinin yurdunda biz kadın olarak erkeksileşmekten kurtulamazsak, hiçbir erkeği erkeksi olmakla suçlamaya da hakkımız olmayacak. (Bu dünyada kendimizi kaybetmekten bahsetmeyelim bile, erkekler bu dünyada kendileri olamıyorlar bile!)
“Bizim kalemimiz çift cinsiyetli olmalı.” demiş Virginia Woolf… Sadece kadın bir yazar olmak istememiş; erkekleri de anlayan-anlatan bir yazar olmak istemiş; biz neden sadece kadını hisseden bir kadın-insan olmak istiyoruz? (Bu, erkeksi bir bakış.)
Neden sadece feministiz? (Bu, erkeksi bir duruş.)”
Çarşamba, Aralık 02, 2009
Sizin ile
Başka bir yaşamda ise
Evet
Pornocu
Nasıl!
Hani devamlı sevişenler var ya işleri bu olanlar
Evet ama neden
E güzel. Hayattaki en güzel şey
Ama sizden
Bunu beklemezdiniz…
Evet size uymuyor
Bana uyan şeyi bu dünyada olurum.
Evet, de…
Kestirmeciyim bazen, evet.
Fazla dobra
Geri iade gibi oldu bu. Tam tersi, gibi ya da.
Çok sevişmedim ben
Nasıl
Yani yoğun bir seks hayatım yoktu. Geç başladım erken bitirdim.
Bitirdiniz mi.
Yani yok. Bitti gibi bişi..
Ama olur.
Olmasa da olur…
Gay misiniz
Aseksüel deseniz.
Aseksuel değilsiniz.
Bir erkekle sevişmemi bile isterdiniz.
Yani.
Açıklayacak mısınız
Yok, yani, sanki, evet… Yok tabi istemezdin. Sevişmenizi isterdim.
Sevişirim.
Kimle.
Onla
O kim.
Bilsem
Bilsem!
Haha gözünü oyarım gibi baktınız.
Hoş bir adamsınız
Size göre değil
Neden
Yani, sizle beraber olacak gibi değil
Neden
Yani siz başka yerlerdesiniz
Yer mi
Yer mi? hahaha tabi ki bu espriyi yapacak biri değilim hop yazar, lütfen!!!
Yer mi
Yani birbirimize uzağız
Ama günlerdir haftalardır burada oturup konuşuyoruz
Bu değil
Ne
Günlerdir haftalardır buraya benle konuşmaya geliyorsunuz
Evet tamam. Ben de bunu diyorum. Ama hoşlanma olarak almayın.
Almadım. Ama cümle bu.
Tamam cümle bu.
Hoşlanma olarak almadım.
Neden ama. Evet soru da bu.
Gerekmez ki.
Ne
Hoşlanma olması
Aseksğelsiniz… söyleyemedim
Belki de
Değilsiniz
Ama demin
Aseksuel olamazsınız
Neden
Olmamalısınız
Sevişmek isterdim
İster miydiniz
Yani yine isterim ama
Ne geçti
Geçti mi
Ne bitti
Bitmedi mastürbasyon yapıyorum
…..
….
Yapmayın
Ne yapalım
Ne yapalım mı
Yani… lafın gelişi.
Hakimiyetinizi kaybediyorsunuz
Aklınızdan geçenlere tepkim bu
çok zekisiniz
asla
kesinlikle
gerek yok
gerek yok ama üylesiniz
üyle?
Öylesiniz
Ha yanlışyazdınız
Yanlış konuştum
Yazılıyor bu, okuyanlar da var
Evet ama bozmayalım
Tamam
Aklımdan geçenler ne
Siz söylemedikçe
Çok etkileyici bir adamasınız
Söylememiş kadar oldunuz
Tamam… organınızı merak ettim…
Utandınız
Utandım
Herkesin yaptığı bişiden dolayı neden
Herkes organınızı mı merak eder
Herkes utanır, ama herkes de düşünür, organımla ilgisi yok
Var
Evet var ama demek istediğim
Ne demek istediğinizi biliyorum
Fazla başka yazar cümlesi oldu sen bunları demezsin
Ben mi
hayır yazar
Tamam
Sizinle ilgileniyorum…
Pazartesi, Kasım 30, 2009
27 Haziran 99
sonra cenazeme bile gidebiliriz
gözünü sevdiğiminin kaşı
benmerkezüssüm benim
mavi'ye gitsem kendime dönsem
bir de uyurken görebilsem kendimi
yazacaklarım gözlerimden okunmaz mı?
Çarşamba, Ekim 21, 2009
İki kelimeyi biraraya getiremeyen kadın
ERKEK: Yanlış ifade etmişsiniz bu böyle ifade edilmez. Tam tersi bir anlam çıkar.
KADIN: Tahmin edebiliyorum, o kadar kelimelerle oynamayı becerebilseydim oğlumun babasını kendimden yaşlı ve çirkin bir bayana kaptırmazdım.
ERKEK:Kelimelerle oynamakla ilgisi yok. En azından liseye kadar okumadınız mı... Sizden yaşlı ve çirkin kadının fotosunu da görmek istedim. Erkek de öyle düşünüyor mu acaba? Yoksa zevksiz mi?
KADIN: Çok mu yakışıklısınız yoksa ben mi zevksizimin anlamını ise on kişiye sorsam verecekleri yanıtın sizi yakışıklı bulduğumu ama size de bunu sorduğum anlamını çıkaracaklarına eminim. Bence kafanız yoğun ve gereksiz alınganlık yaptınız. Erkeğin öyle düşünmesine gelince tüm akrabaları şok yaşadı çünkü ben Amerika’da da ticaret yapıp başarılı olmuş bir insanım o insan ise iki kelimeyi bir araya getiremeyen fakat erkeklerin nelerden hoşlandığını anlayabilen bir bayan ben ise o konuda dümdüz giden yalan söyleyemeyen kızdığında vs vs
Pazar, Ekim 04, 2009
Bütün erkekler sapık mı?
Neden kadının yaptığı bir şey hep kadının dışındaki bir etkenden, hep kadına yapılanlardan kaynaklanıyor da, erkeğin yaptığı hep erkeğin içinden, doğasından, türünün özelliğinden geliyor!!!
Kadınlar hep toplumsal sorunlardan muzdarip, erkekse hep kendinden, kendi kişiselliğinden!
Hayır böyle olmasa, erkeğe yapılanların sorumluğu için de dışarıda birileri aranacak; ve bu sorumlular diğer erkekler kadar kadınlardan da çıkacak…
Ama bir kadın nasıl suçlanabilir!!!!
Siz hayatınızda annelik durumunu-kurumunu suçlayan bir kadın gördünüz mü…
Erkeklere verip veriştiren, “erkek milleti işte” diyen bir kadının neden babası o erkek milletinden değildir…
Söyleyeyim: Sapıklıktan: Ensest…
Tüm suçlular erkektir; babaları hariç…
Tecavüz eden ve çocukları iğfal eden bir erkeği iğrenç buluyorum; tecavüz fantezisi olan bir kadını ise çok seksi…
Cinselliğini sağlıklı yaşayan kadınların tecavüz fantezisi yoktur, diyebiliyor musunuz…
Bunları da araştırmak gerekmiyor mu…
“Acıt canımı” diyen her kadın illa geçmişindeki bir acıtılmışlığın etkisiyle mi böyle davranıyordur…
Öyleyse, erkekler hiç mi acıtılmıyor…
“Engellenen cinsellik” demiyor aslında yazarımız farkındaysanız, “engellenen kadın cinselliği” diyor…
Erkekler ama çok özgür, kendilerini müthiş gerçekleştirebiliyorlar: Tecavüz eden 3. dünya ülkesi ameleleri, ya da genç kız iğfal etmeye giden gelişmiş ülke sapıkları olarak ikiye ayrılıyorlar: Irkları böyle!
“Hırt tipi aile yapısı”nın sorumlusu oluyorlar böylece, erkekler!
“Cinsellik ise ayıp bir şey... Hal böyle olunca, kadınlar sevişmek istemekten, bir şeyleri arzu etmekten, bunları dile getirmekten utanır hale geliyorlar. Hatta içlerinde var olan bu “dürtü” yüzünden suçluluk hissedip kendilerini cezalandırmak istiyorlar. Tecavüzü arzulamanın, fantezilerde fahişeleşmenin açıklaması ancak bu olabilir.”
Ancak bu olamaz; bunu söyleyebilmek için daha fazla kadın tanımış olmak gerekir, ama sokakta değil yatakta…
Bu suçluluk duygusu da acaba erkeklerden (yine dışarıdan) gelmiyor olabilir mi; acaba kadınlar erkekleri bu devamlı suçlama alışkanlıkları nedeniyle suçluluk duygusuyla büyüyor olamazlar mı; kendilerini güçsüz ve korunmaya muhtaç hissetmekten haz almak da bir yandan, işte tam kafa karışıklığı; muayyen günlere gerek yok…
Bir kadın yatakta, Dostoyevski, Kafka ya da bir Cioran’ın yazarken olduğundan daha acısever olabilir…
Diğer 3 sapığı boş verin, ben o kadını alayım…
Perşembe, Ekim 01, 2009
GÜVEN
Çarşamba, Eylül 30, 2009
RETORİK
Russel Crowe, bir röportajda, bir sinema yazarına şunları söylemiş: “Ben sizin kahrolası film yıldızlarınızdan biri olmak istemiyorum. Ben sadece bir oyuncuyum. Tüm yaptığım, gerçekliği ve derinliği olan bir pozisyonda bir hikaye anlatmak. Son derece basit bir iş. Geri kalan tüm o fasa fisoları bana yutturmazsınız. Ve onları yutmadığım için de benden nefret edemezsiniz. Sırtımı sıvazladığınız için çok teşekkür ederim. Benden bir iş yapmamı isterseniz, vaktinde işe gelirim ve yapabileceğimin en iyisini yaparım. Size borçlu olduğum budur. Size iyi davranış borçlu değilim. Size günümün bütün anlarını borçlu değilim. Umarım bunları manyakça bir buhran olarak yazmasınız. Anlıyorsunuz değil mi, sesimin tonu, özel bir konuyu belirttiğim için böyle. Saldırgan olduğum için değil. Bu da bazen yanlış anlaşılıyor. Ben size şimdi meşru bir cevap veriyorum ama sanki şikayet ediyormuşum gibi duruyor. Etmiyorum. Mükemmel bir hayatım var. İstediğim şeylerin peşinden gidiyorum, kendime ait bir ailem olacak. Burada çok rahatım her ne kadar devamlı fotoğrafımız çekiliyor olsa da.”
Siz burada saldırgan bir insan görüyor olabilirsiniz ama ben özgür bir insan görüyorum, özgür bir ruh.
Crowe kaba değildir. O sadece kibar değildir. Kendisinin de söylediği gibi, kibar olmak zorunda değildir. Bu onu kaba yapmaz. Bir ara aşama var, kibarlıkla kabalık arasında, birçok şeyde olduğu gibi.
Evet “kahrolası” demese daha iyiydi Crowe; ama temel olarak ifade ettiği “bana sahip olamazsınız” haklı düşüncesi karşı tarafın zoruna gidiyor ve bir anda zor bir insan oluyorsunuz; çok iyi biliyorum.
Bizim gibi insanlarda retorik denen şey eksik. Doğru olduğuna inanmadığımız şeyi güzel ifadelerle süsleyip söylemeyi sevmiyoruz. Böyle güzel yalanlar söyleyebilmek için kendi içinden uzaklaşıp patolojik bir bölünme yaşayan birinin, rol yaptığı halde karşıdakine kendini sevdirmesi türü bir başarı(!) sergileyemiyoruz. Kendi içimizle uyumumuzu böyle koruyor; bu uyumun sağladığı iç gücümüze rağmen dış dünyayla uyum sağlamakta geri kaldığımız için kendi içimize çekiliyor, güçlü müyüz güçsüz müyüz bilemiyoruz…
Perşembe, Eylül 17, 2009
ARİSTOS ya da iyi yazar ile doğru yazar arasındaki fark
Uyanık olanlar (her bir Aristos) ortaklaşa bir dünyaya sahiptirler; uyuyanlar (çoğunluk) her biri özel bir dünyada yaşarlar. (John Fowles; Aristos)
(Aristos: Yunanca; en yüksek derecede iyi; türünün en mükemmeli olan bir insan ya da nesne)
Çarşamba, Eylül 16, 2009
Salı, Eylül 08, 2009
Yerçekimi diye bişi var
Sözcükleri yalan yanlış kullanan, cümle bozukluklarını üslup diye savunan yazarlar için:
"Sözcükler herkesin malıdır, ama cümle, yalnızca yazarın." (Barthes)
Burada her zaman bir çekincem oldu; Ferit Edgü ile Barthes acaba anlaşamamışlar mı diye...
Cümle yalnızca yazarındır, demesi Barthes'ın, cümle bozukluklarını üslup diye savunan yazarları eleştirmek için kullanılamaz diye düşündüm hep; tam tersi üslup oluşturan yazarlar için söylemiş olamaz mı bunu Barthes; bilmiyorum...
Örnekse Sait Faik'ten, Sinağrit Baba'dan; üslup mu, siz düşünün:
"Sonra hesapta bir gün pis bir Vatos'un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın, dişine bir tarafını kaptırmak var."
BİR koydum ben bu alıntının adını...
Ki, şöyle de devam eder cümle:
"İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim etmeli."
Bu cümleler sıkı bir hoca-eleştirmen tarafından rahatlıkla sınıfta bırakılırdı...
Nobelli yazarımızın romanının (romanın adını vermiyorum çünkü umurumda bile değil adı) daha ikinci cümlesindeki hatayı gösterdiğim iki arkadaşım, bizi çok da rahatsız etmedi demişlerdi... Ondan sonra yazmıştım şunu; işe yaradı, yaradılar:
-Yerçekimi diye bişi var.
-Biz hissetmiyoruz!
Çekim herkesin malıdır, ama Yerçekimi, sadece Yer'in...
KISIR
Acaba Oğuz Atay, okuyucusunu aramıyor mu… Okuyucusunun varlığını değil de yerini aramıyor mu… Sen neredesin derken ortada değilsin demiyor belki de; ortadasın ama nerdesin, yerin neresi; benim yerim burası seninki neresi, demiyor mu…
Sevgili okuyucum demesinden, aslında olmayan bir okuyucuya değil, belli bir okura seslendiği düşünülemez mi…
Okuyucusuna varlığının kanıtını değil karakterini, duruşunu, yerini soruyor olamaz mı…
Pazar, Eylül 06, 2009
ZAFİYET KURAMI ya da bu soba bana niye kızgın?
Sonra da zamanı izafiyetten, insanı da zafiyetten kurtarıyor, kendince, ve farkında olmadan: "Ben onun için bütün mutlu anlarımda mutlaka saate bakarım. Çünkü zamanın sonsuz ve değişmezlik içindeki izafiliği, değeri, sizin ona verdiğiniz önemdedir. Sizin ona verdiğiniz önem ise anımsamak ya da anımsamamaktadır. (…) Ben bunun tersini uyguluyorum; yani bir şey beklerken zamana dikkat etmiyorum. Güzel bir şeyi yaşarken zamana çok dikkat ediyorum."
Daha sonra da esas saptamasını yapıyor, tokat gibi bir örnekle: "Bugün hala postmodernizme çok olumsuz bakmamın nedeni odur. Bence dışımızdaki gerçeklik en önemli belirleyicidir. Biz onu nasıl algılarsak algılayalım. Tabii kendi algılarımızı asla reddetmiyorum. Tam tersine idealist felsefe materyalist felsefe tartışmaları yapılırken ben hep ağabeyimin ölümünü derslerde bile örnek olarak kullanırım. Biz, ağabeyimin öldüğünü, o öldükten yaklaşık 5-10 gün sonra öğrendik. Trajik bir biçimde bir başsağlığı telgrafından öğrenmiştik ve bizim için ağabeyim 5-10 gün daha fazla yaşadı. Evet uzaktaydı, evet seyahatteydi. Daha yaşıyordu bizde. Ama acı ve nesnel gerçek değişmedi, o, 5-10 gün evvel ölmüştü."
Sobanın kızgın olmasından yıla çıkarak, zamanın “ona göre” geçmek bilmediğini, dışarıda herkes paltoyla dolaşırken havanın sıcak olduğunu düşünen biri, “bu soba bana kızgın yahu” diye de düşünebilir; bu ne yazık ki patolojik bir durum olmaktan çıkıp çağımızın “normal” “doğal” özelliği olmuştur. (Diyecektir ki “Neye göre anormal, kime göre patolojik!”)
Rahipler ve günahkarlar
The Proposal
Yıllar önce seyretmiştim, notlarımda buldum…
Nick Cave’in aynı adlı yeni tarihli filmiyle karıştırılmasın.
*
Üniversiteden yeni mezun genç Roger, Arthur Berrat adlı zengin, tanınmış, otoriter, soğuk-hüzünlü bakışlı adamın (William Hurt) malikanesine iş görüşmesine çağrılır.
Bay Berrat’ın uşağı-yardımcısı işi kibarca açıklar: Bayan Berat döllenecek ve kısır Bay Berrat için bir varis dünyaya getirilmesine yardımcı olunacaktır.
Harvard mezunu Roger’ın şaşkınlığını ve kızgınlığını gidermeye çalışır uşak: “Bir açıdan bakınca Arthur Berrat’ın idolüsünüz. Sizi varisinin babası olarak seçti. Zekanızı, görünüşünüzü varisi için seçti…”
...
Uşak: “Hem bir kadınla birlikte olmak için para teklif edilseydi ben düşünür müydüm bilemiyorum…”
Roger: “Para mı? Bu fikrimi değiştirmez ama tam olarak ne kadardan söz ediyoruz?”
(Kulağına rakam söylenen Roger’ın gözleri açılır.)
Uşak: “Peki ne kadar güzel olduğundan söz etmiş miydim?”
Kadını Madeleine Stowe oynuyor. Ve kesinlikle kamera karşısında fotolarından iki kat daha güzel ve anlamlı bakıyor.
*
Roger hala şaşkın, düşüneceğini söyler…
Uşak onu kapıya doğru geçirirken, bir genç adam girer içeri.
Roger: “George sen burada ne arıyorsun?”
George: “Sanırım aynı işe başvuruyoruz… Yoksa pozisyon doldu mu?”
Roger: (Birkaç saniyelik bir tereddütten sonra) “Evet…” (Uşağa döner) “Eee… kabul etmeye karar verdim!”
Uşak: “Peki Bay George, sizi arayacağız, eğer Bay Roger’ın performansını yeterli görmezsek.”
*
Bay Berrat: (Roger’ı bahçede uşakla el sıkışırken pencereden izler.) “Sence daha önce yapmış mıdır?”
Bayan Berrat: “Bilemiyorum, özgeçmişini ben okumadım!”
*
Roger ve Bayan Berrat’ın tanışmaları:
Roger: “Hizmetinizdeyim… Aaa, şey… Onu kastetmedim…”
Bayan Berrat: "Neyi kastettiğini biliyorum…”
*
Roger ve Bayan Berrat yatak odasındalar. Soyunuyorlar.
Roger ereksiyon olmasından dolayı rahatsız hisseder…
Bayan Berrat: “Bizim istediğimiz de tam olarak bu; şimdi lütfen devamını getirelim.”
*
Orta yaşlı, yakışıklı, anlamlı bakışlı ve tabii ki hüzünlü rahip (Kenneth Branagh) bölgeye yeni atanmıştır…
Berratlarla tanıştırılır, nedense çok sevilir, Bay Berrat, rahibi 2 gün sonra eve çaya davet eder.
Yeni rahip: “Kilisemizin yoğun bir programı var, gelebileceğime emin değilim.”
Berratlar selam verip gittikten sonra, yaşlı rahip, yeni rahibe: “Kilisemizin programında Berratlardan aldığınız bu davetten daha önemli bir program olamaz.”
*
Döllemenin başarı garantisi amacıyla seanslar sürmektedir.
Roger’ın çekingenliğinden eser kalmamıştır, aşırı mutludur, egosu tavan yapmıştır, tuhaf davranmaktadır.
Yatak odasında:
Bayan Berrat: “Sana ne yaptık böyle Roger.”
Roger: “Kocan zengin yaptı, sen de mutlu yaptın.”
*
Bir sevişme sonrası, Roger: “Beni sevmeni beklemiyorum…”
Ama kendisi kadına aşık olmuştur.
İçmekte, sarhoş olmakta ve barlarda ağzından bazı şeyler kaçırmaktadır…
*
Bu sorun genç adamın kulağının çekilmesiyle halledilir ama Bayan Berrat’ın doğumundan bir süre sonra adam tekrar ortaya çıkarak aileyi tehdit etmeye başlar.
*
Yoksul ve kimsesizler mezarlığına kimliği belli olmayan bir ölü gömülür… Yeni rahip gömütün başındadır. Yaşlı rahip tarafından görevlendirildiği açıktır. Bay Berrat’ın kiliseye bağışlarının varlığı açık miktarı gizlidir.
*
Bay Berrat, durumu öğrenen Bayan Berrat’a: “Ne yaptıysam senin için yaptım…”
*
Anlatıcı (yeni rahip olduğu anlaşılır): “Sadece erkeğin yöntemlerini kabul etmekle kalmadı, onunla suç ortağı olmayı da kabul etti…
Gözlerini kapadı ve dişi tanrısına elveda dedi…”
(Bayan Berrat feminist bir yazardır.)
*
Eskinin yeni Rahibi, çocuğunu büyüten, kocasından soğumuş, içini dökecek ve günah çıkaracak tek kişi olarak kendisini gören ve boşanmak isteyen Bayan Berrata: “Dünyada Arthur Berrat’ın korkacak kadar saygı duyduğu, öldürecek kadar sevdiği tek kişi sensin…”
*
İkisi arasındaki giderek gelişen arkadaşlık Bay Berrat’ın gözünden kaçmaz.
*
Sonunu hatırlamıyorum ama Rahip-Anlatıcı’nın şu cümlelerinde bir çıkarım yapılabilir: “Rahiplerin tanrıyı arayan, günahkarların ise onu tanıyan kişiler olduğu söylenmişti… Elenor Berrat sayesinde ben tanrıyı tanıdım…
*
Son cümle: Rahip-Anlatıcı: “Yine bir kadının hikayesi erkekler tarafından anlatıldı ve sonu acıklı oldu.”
Salı, Ağustos 11, 2009
Korsan Yazar
Salı, Ağustos 04, 2009
Okuyorum meydan; okuyorum!
https://www.blogger.com/comment.g?blogID=6366153404503306744&postID=8083004379662819057
Tartışma yukardaki gibidir...
Onu okumasanız da bu metinden keyif (ve ders) alabilirsiniz...
Şu aşağıdaki, tartışmaya eklenen son yorumdur, bana aittir:
Geç fark ettim, güzel bir tartışmaymış, netteki bir tartışma ne kadar güzel olabilirse; insanlar arasındaki tartışma ne kadar güzel olabilirse...
bir arkadaş şöyle yazmış:
“Hakan bey, herkesin size doğrudan veya dolaylı söylemek istediği şey aslında gayet basit: dedikleriniz doğru, ortada pis şeyler dönüyor, zaten hemen herkes biliyor bunları, ama yanlış adam üzerinden siz bunu göstermeye çalışıyorsunuz. S. Gümüş entelektüel namusuyla kendisini kanıtlamış biri...”
E siz doğru adam üzerinden gösterin!
Yanlış adama yönlendirilmiş olmasını geçseydiniz de, pis şeylerle ilgili biraz daha konuşsaydınız olmaz mıydı!!
Okuyorum, meydan okuyorum kampanyasını yapanların hocaları, benim de 15 sene önceki reklam yazarlığı hocalarımdır.
R vitamini reklam ajansına gitmeyi aksattığımdan olmadı; rastlasaydım hep beraber tartışırdık; çok isterdim; size de fikir aşamasında söylerdim, belki kızardınız bana, belki ustalarım tam da bunun için severlerdi; bunun için yetiştirdiler çünkü beni… :
1. oradaki havaya kalkmış eller, meydan okuyan değil teslim olmuş eller gibi görünüyor... Boğulmak üzere olanların elleri gibi bile gözükebilir. Meydan okuyan eller öyle kalkmaz...
2. Bu da kampanyanın tabiatına uyuyor sanki; bence edebiyat dünyası, okurlar, yazarlar; okuyarak ya da ne yapıyorlarsa asla meydan okumuyorlar; en az son 10 yılda belki de 20, meydan okuyanlar başkaları; edebiyat diye bişi kalmaması için uğraşanlar, arkadaşımızın dediği pis işlerle uğraşanlar; meydan okuması gerekenler ise onlara karşı 10larca yıldır susmuş ve pısmış durumdalar (bence Türkiye son 10-20 yılda meydan okuyabilecek tek yazar- ve eleştirmen- yetiştirmedi; ya da onları görmezden geldi; iyi yazar ve eleştirmen yetiştirmedi demiyorum; ama meydan okumak başka bir şeydir! Kafka, mesela, iyi bir yazardır; ama hiçbir şeye meydan okuyamaz!); ama tabi reklam kampanyası da budur: Yaparsın, sonra ürün senin yaptığın yere yükselir-gelir...
Henüz iyi olmasa da, iyi olabilecek bir ürünse... (Ürün derken Notos’u asla kastetmiyorum; okuyorum, meydan okuyorum diyen kişileri yetiştirecek sistemden bahsediyorum.)
Umarım meydan okursunuz cidden, gerçekten...
Çok geç olmadan…
Yürekten yanınızdayım…
Bu kadar...
Aşağıdaki yazı da
Notos dergisinin 17. sayısında "sevdiğim" bir yazı
Konu: Edebiyatımızın önünü açacak yollar.
Yazarı: Özcan doğan:
"Geleceğin yazarı yalan söylemekten, çarpıtmaktan, hile yapmaktan çekinmelidir. Zira sahtelikler, kandırmacalar ve çarpıtmalar bizlere gerçek diye sunuluyorsa, sanat açıkça doğruyu söylemelidir. Sanatın yalanı, gerçek hayatta bize söylenen yalanların panzehiri olacaktır. Edebiyat ise en büyük doğruların en etkili biçimde söylenebileceği yegane sanat alanıdır. O halde, geleceğin yazarı geleceğin okuruna bu yolla gerçeği anlatmalıdır."
Cuma, Temmuz 24, 2009
MAD MAX
Günlükler
Büyük Anket
(Parantez içleri benim.)
*Birine karşı onun haberi olmadığı halde haksızlık yaptınız mı; bu yüzden kendinizden mi yoksa ondan mı nefret ediyorsunuz?
*Ölmüş olan kimi yeniden görmek istersiniz?
(Öldükten sonra hepsini.)
*Giderek akıllandığınıza ne zaman inanmaktan vazgeçtiniz, yoksa hala buna inanıyor musunuz? Lütfen yaş belirtin.
*Doğmamış olduğunuz aklınıza öylesine geldiğinde: Bu düşünce sizi huzursuz ediyor mu?
(Doğmamış olsaydım da aynı adam olurdum…)
(“Yine” kelimesini ekleyeyim mi diye sorarken kendime; “da” yı çıkarmaya karar verdim…)
*Ölmüş biri aklınıza geldiğinde: Onun sizinle konuşmasını mı yeğlersiniz, müteveffaya son bir şey söylemeyi mi?
(Ayvalıkta olduğumu öğrenen bir arkadaşım, neler yaptığımı falan öğrenmeye yanaşmadı bile; şuraya git, şurdan gel, şuradan şunu iç, şurada tost ye, selam söyle falan dedi…)
*Hangi sorunlar iyi bir evlilikle çözülür?
*Kadınlara acıyor musunuz?
*Ona dokunduğunuz için bir kadının ellerinde, gözlerinde, dudaklarında heyecan, arzu vs belirtileri gördüğünüzde bunu kişisel olarak mı alırsınız?
*Karınızın yerinde olmak ister miydiniz?
*İki cins arasında cinsel ilişkiler hakkında hangi kaynaktan daha çok bilgi edindiniz? Erkekler ya da kadınlarla yaptığınız konuşmalardan mı? Yoksa kadınların tepkilerini kestirerek mi?
*Biyolojiye inanır mısınız, yani günümüzde kadın ile erkek arasındaki ilişki biçiminin değiştirilemez olduğuna mı inanıyorsunuz, yoksa kadınların kendi düşünce biçimlerini yansıtan kendilerine özgü bir gramere sahip olmayıp erkek egemen dil düzenlemelerine tabi olmalarından dolayı edilgen kalmalarını binlerce yıllık bir tarihsel sürecin sonu olarak mı görüyorsunuz?
*Neden kadınları anlamıyor olmamız gerekir?
(Milan Kundera : Ayrılık Valsi)
*Bir daha umut etmemeniz için herhangi bir umudun kaç kez gerçekleşmemesi gerekir; söz konusu umudu beslememeyi yeni bir umuda kapılmadan başarabilir misiniz?
*Bir kadınla dostluk hangi durumda mümkündür?
-Cinsel ilişki öncesi mi?
-Cinsel ilişki sırası mı?
-Cinsel ilişki sonrası mı?
*Neye karşı sigortalı değilsiniz?
*Eğer ölüler diyarına (Hades) inanıyorsanız: Ebediyete dek herkesle görüşebilme düşüncesi sizi sakinleştirir mi, yoksa ölümden tam da bu nedenle mi korkarsınız?
*Neden ölenler asla ağlamaz?
Pazar, Temmuz 12, 2009
AZİZİM ya da Milan Kundera VS İhsan Oktay Anar (Hakem: Kafka)
-Hayır romancıyım.
Gerçek bir konuşma yukarıdaki; aşağıdaki de benim kurgum, ve daha gerçek:
-Romancı mısınız Bay Kundera?
İhsan Oktay Anar çok “açık” açıklıyor bunu, az sayıdaki söyleşilerinden birinde:
Anar 1 Kundera 0
Ama sonra:
Anar 1 Kundera 2 (Bazı goller 2 gol sayılmalı)
-Sizin için yapılan “Felsefeciliği edebiyatçılığı kadar iyi değil,” yorumlarına ne diyorsunuz?
Anar 1 Kundera 2.5
İçinde Kafka olmadan bir Murat Sohtorik metni olur mu; şöyle demişler, Kafka için: “Kafka bir aziz değildir, bir azizin daha da ötesinde, bir büyük yazardır…”
Kafka buna katılır mıydı acaba?
-Aziz misiniz, büyük yazar mısınız Bay Kafka?
ZÜL RENGİ
Elif şafağın bir yazısı çıktı gazetede... 12 Temmuz 2009 Haber Türk
Bunlar başka insan olmuşlar artık...
Diyor: "Demek ki sadece pembe değil aşk da kadınlara atfediliyor. Aşk ki kainatın özü yaratılışımızın gayesi... Aşk ki o imiş her ne varsa alemde..."
E o zaman neden değiştiriyorsun kapağını aşk adlı kitabının pembe!!!
Bu cümleleri kurmakla mı yazar olunuyor!!!!
"İlk başlarda çok üzerinde durmadık bu meselenin. Ama sonra baktık ki durum ciddi. Sosyolojik bir hadise var ortada."
Ne sosyolojisi!!!!
Ortada bir "marketing" hadisesi var; sosyolojik hadise olsa, kitabın kapağı değişmez; sıkı bir eleştiri gelir okura; okumayın kardeşim denir; sizi sosyolojik hadise olarak görüyorum denir; ve bu yazısında Elif Şafağın kendisinin de yazdığı bazı şeylerle eleştiri getirilir...
Hem eleştiri getiriyor; ama değiştirmiş de kapağı!!!!!!
Sanırım eleştiri değil zaten o; daha doğrusu eleştiri getirenle kapağı değiştiren aynı o değil!!!
"Sonunda yayınevimle bir toplantı yapıp pembe kapaktan rahatsız olanlar için...."
Mal mı bu ya; kamuoyu araştırması yapın o zaman kitap çıkmadan; bu yazımı bu konuyu bu kapağı nasıl buldunuz!!!!
"Bunu edebiyat okurunu önemsediğimiz, bir seçenek sunmak istediğimiz ve en önemlisi okur ile kitap arasındaki ilişkiyi donmuş bir kalıp olarak değil....."
Bunlar bir edebiyatçı-yazar cümleleri değil bir PRcı cümleleri...
"Değişmeyen tek şey içeriği..."
Bunu açıklamak nasıl bir… şeydir…
3-5 yıl veriyorum; onu da yazarız burada; hoş, tarihte örnekleri var; sonu değiştirilmiş kitaplar!!!! ama ben ileri kafalı olduğumdan algılayamıyorum!!!
(Tam ters örnekler de olduğundan tabii; kitabında neyi anlattığını sorana küfreden yazarlar; sağ olsunlar.)
Sonra da Elif Şafak aslında pembenin tarihte kadın rengi olmadığını söylüyor, tarihi örnekleriyle, tam tersi erkek rengi imiş, kadın rengi de mavi imiş, sonra feministler falan sahiplenmişler falan filan da ne gerek var, sonuç ortada!!
Ajansta yaptığımız reklam ilanı giderdi reklam verene onaya.
Gelirdi..
Çok sevdiler diye anlatmaya başlarlardı çalışmayı yapmış biz yaratıcı gruba müşteri temsilcileri-direktörleri...
Çok sevdiler, ama başlığın ve görselin değişmesini istiyorlar!!!!
ElifŞafak gibiler sanırım neyi teslim ettiklerinin farkında değiller...
Okuyucu reklam veren değildir; okuyucu sizin yazdıklarınızın da kitabınızın da kapağınızın da sahibi değildir...
Para verip alsa da sahibi değildir…
Okuyucunun sizi sahiplenmesini yanlış anlıyorsunuz.
Lütfen sadece sevgilinizle sevişiniz...

